James D. Cockcroft
Latin Amerika’da 25 yılı aşkın bir süredir uygulanan neoliberal politikalar bölgenin yerel sanayisi, küçük tarım üreticeleri ve iş olanaklarının çökmesine yol açtı. Sonuçta ortaya çıkan aşamalı ekonomik soykırım orta sınıfların aşağıya doğru hareketleri, saflarında sayıları giderek azalan organize iş gücünün son anlarda verdikleri mücadeleler ve iç ve dış göç dalgaları ile Latin Amerikalıların dörte üçü için aşağılayıcı bir yoksulluk oldu. Ayrıca yeni bir sosyal hareketler dalgası ve seçimlerde sola doğru bir kayışa yol açtı.. Pek tabii ki, hükümetleri destabilize etme gayretleri; karşı devrimci komplolar ve hareketlenmeler; artan baskı ve paramiliter terörizm; ve kadınlara, eşcinsellere, travestilere, etnik azınlıklara, düzene uymayan gençliğe, gazetecilere ve insan hakları grublarına karşı giderek artan şiddetin karşı yöndeki gelişmeleri temsil ettiğini unutmayalim. Latin Amerika’da tehlikede olan ulusal egemenlik ve petrol, gaz, su, düşük ücretli iş gücü, bioçeşitlilik, okullar,hastahaneler, ulaşım, emeklilik, bankalar ve sanayilerdir. Sosyal hareketler doğanın özelleştirilmesini, yaşamın ticarileştirilmesini ve neoliberal globalizasyonun empoze ettiği yağmayı, diktatörlüklerden arta kalan ödenemez yabancı borçlarla birlikte protesto ediyorlar.
Başkanlık seçimlerinde ‘’katı neoliberal’’ sağdan, ‘’yumuşak neoliberal’’ merkeze kayış, Brezilya’da Lula, Arjantin’de Kirchner, Uruguay’da Tabaré Vázquez, Şili’de Michelle Bachelet ve hatta Paraguay’da, başlangıçta Güney Amerika’nın FTAA (Amerikalar İçin Serbest Ticaret Anlaşması) anlaşmalarına alternatifi olan ve geçenlerde Venezüella’yı da içine alan MERCOSUR’u destekleyen Nicanor Duarte örneklerinde görülüyor. Bu, Peru, Meksika, Ekvator ve Karayip alanında ve Kolombiya’da bile mümkün olan bir gelişmedir.
Seçildikten sonra ölüm halindeki neoliberal politikalara yaşam veren ve bazı bakımlardan güçlendiren bu politikacılar, aday iken rutin olarak serbest pazar köktenciliğini ve FTTA’yi uygulamayacaklarını vaat ettiler. Bunun bir nedeni son dönemlerde özelleştirme programlarının devleti zayıflatması, serbest ticaret anlaşmaları ve dış borçlar yükünün hükümetleri dış sermayenin santajlarına açık bırakmasıdır. Bu sosyal hareketlerin, ABD ve Avrupa emperyalizmleriyle birlikte, IMF, Dünya Bankası, FTAA, ve DTÖ’ünü hedef almalarının ana nedenidir. (İspanya Latin Amerika’ya yapılan yatırımlarda ABD’yi geçti)
Daha ‘’insani’’ bir neoliberalizm ya da burjuva milliyetçiliği için alan ortadan kalktı. Bu nedenden dolayı, Bolivya’nın Evo Morales’i ve Venezüella’nın Hugo Chávez’i bir çok konuda yakın zamanlarda seçilen diğer başkanlarla işbirliği yaparken onların ‘’yumuşak neoliberalizm” yaklaşımlarını red ederek, sosyal hareketlerin talep ettiği devlet desteğini esas alan devrimci değişiklikleri savunuyorlar. Morales “mütekabiliyet ve dayanışmayı esas alan komünüteryen sosyalizm” çağrısı yaparken, Chávez devrimi uluslararasılaştırmak ve ‘’ kapitalizm sınırları içinde başka bir dünya yaratmak mümkün olmadığı için, ‘’ “ 21.inci yüzyıl için yeni bir sosyalizm’’ yaratmayı vurguluyor.
Günümüzün sosyal hareketlerin göze çarpan bir özelliği onların düzene dahil edilmeye karşı gösterdikleri artan direniş, sayıları giderek artan yoksul üyeleri ve taktiksel yaratıcılıklarıdır. Asgari ücretin çökmesi, kitlelerin sefalete itilmesi ve hatta iyi eğitim görmüş profesyoneller için bile iş imkanlarının azalması ve ‘’aşırı sömürüye’’ yol açan neoliberal devletin sosyal programlarının kesintiye uğratılması ve “esnek iş güçü’’ uygulanması sonucu geleneksel sınıf yapıları ve mücadele biçimlerini hemen hemen tanımak mümkün değil. Sosyal sınıflar ve sosyal hareketleri ayıran hatlar bulanıklaştı.
Latin America’nın yerli halkları için, 500 yıllık soykırımcı bağımlılık ve süren mücadele sürecinde neoliberalizm ‘’sadece’’ yüzlerinde beliren yeni bir kırışıklıktır. Bu anlamda, onlar, sömürgecilik ve emperyalizmin devam etmesi, çevrenin tahribi, insanları bağımlılık altına almak için ödenemez borçların bir araç olarak yaratılması ve sürdürülmesi ve günlük hale gelen kaçırmalar, kayıplar, işkence ve kadınlara karşı şiddet gibi belirli tarihsel gerçekliklerin farkındadırlar.
Kadınlar, neoliberalizm altında günlük hayatın artan şiddeti bir yana, ekonomik acının yükünüde sırtladılar. Kadınların baskı ve zülme uğraması ve seks ticareti ( şu anda uyuşturucu ticaretinden daha büyük bir pazara sahip) yalnıca World March of Women gibi feminist hareketler için değil, genelde sosyal hareketler içinde protestoların odak noktası haline geldi. Kadın liderleri Zapatista komutanlardan, Arjantin’in piquiteras ( yoğun trafiğn olduğu yolları işgal eden işsizler) ve Plaza de Mayo’nun Anneleri ve Büyük Anneleri örneklerinde görüyoruz. Özelikle, 11 Nisan 2002’de ABD desteklediği darbe sonucu iki günlük Pedro Carmona iktidarı sırasında, Başkan Hugo Chávez’in yaşamını kurtarmak için ülke çapında sokaklara dökülen kadınlardan ve Bolivyalı işçiler, sokak satıcıları ve El Alto’da savunma ve mücadele komiteleri kuran aile reisleri (kadınlardan) söz etmek gerekiyor.
Giderek artan baskıya rağmen köylülerin ve küçük çitcilerin rolü belirleyici hale geldi. Bir çok örnekte, multi-etnik “köylülük” yeni, pahalı olmayan, esnek, ve göçmen işgücünü temsil ediyor. Gerek Antlı koka üreticileri gerekse de Brezilya’nın Topraksızlar hareketi MST, ( 87 ülkede örgütlenen köylü hareketleri birliği Via Campesina’nın bir parçasıdır) örneklerinde kırsal kitleler, şehirlerde bile harekete geçtiler.
Ayrıca çok uluslu şirketlere ve çürümüş sendika ağalarına (Meksika’da onlara charros deniyor) karşı yeni bir işçi mücadelesi doğdu. Meksika’nın Otantik Emekçiler Cephesi (FAT) ya da Venezüella’da eski konfederasyondan kopan Ulusal İşçiler Birliği(UNT) gibi bağımsız sendikalar heryerde ortaya çıkıyorlar. Şili’de, halen tümüyle ortadan kaldırılmayan devlet teröristi Pinochet Diktatörlüğünün yarattığı gerçek sendika boşluğunu, işçiler “İşçi Kollektifleri’’ kurarak doldurmaya başladılar. İşçi mücadeleleri gerek Coca Cola işçilerinin Guatemala, Kolombiya ve Hindistan’da ki mücadelelerini ve gerekse de, Meksika, Merkezi Amerika, ve Karayiplerde maquiladoras (düşük ücretli montaj fabrikaları)’larda ki işçilerin sendikalaşma mücadelelerini birbirine bağlayarak uluslararasılaşması da önemlidir. Latin Amerikalı işçiler sahiplari tarafından terk edilen çok sayıda fabrikayı işgal ettiler ve 2005 sonlarında onları yeniden işler hale getirdiler. Venezüella işgal altındaki fabrikalar için düzenlenen kıta çapında bir kongre’ye ev sahipliği yaptı.
Latin Amerikan halkları arasında ittifaklar kurmak ve mücadelelerini uluslararasılaştırmak gerektiği giderek kabul ediliyor. Yeni enternasyonalizmin örnekleri, hali hazırda sözünü ettiğimiz örnekler dışında, kıta çapında sosyal hareketler ittifakı tarafından yürütülen FTTA’ye karşı kıtasal kampanya ve Chiapas’da, 2003 yılında, Zapatistalar tarafından başlatılan Latin Amerika’nın demilitarizasyonu için kampanyadır, bu kampanya, 130 ülkede ki 700’den fazla ABD askeri üssünün kapatılmasını için sürdürülen kampanya ile bağlantı halindedir. Zapatistaların, 2006 yılında başlayan ‘’Diğer Kampanyası’’ da enternasyonalist bir perspektife sahiptir.
Sosyalizm, Latin Amerika’da giderek daha fazla ilgi görüyor. Brezilya ve Venezüella’da halk oylamaları her iki ülkenin nüfuslarının yarıdan fazlasının Meksika ve Şili gibi ülkelerde nadiren duyulan sosyalizmi tercih ettiğini gösteriyor, ancak, ne türden bir sosyalizm istendiği konusunda giderek büyüyen bir tartışma vardır. Hali hazırda, 1959’da Küba devrimi ile başlayan ‘’iki, üç daha fazla sosyalizm’’ süreci vardır. Ünlü Perulu Marksist José Carlos Mariátegui (d. 1930) yazdığı gibi, Latin Amerikalılar Avrupa sosyalizmin bir kopyasını istemiyorlar, fakat, kendi gerçekliklerini esas alınmasını istiyorlar, Peru’da bu yerli halklara tekabül ediyor. Böylece Küba’nın sosyalizmi belirgin olarak Kübalı, Venezüella’nın ki ise Simón Bolívar’ın fikirlerinden kaynaklanıyor, Bolivya’nın ki yerli halkların geleneklerini esas alıyor ve Ekvator’da yerli halk lideri Blanca Chancoso “ birlikte inşa edeceğimiz çok uluslu, çok kültürlü bir devlet’’ öneriyor. Ve Zapatistalar (Sosyalizmden söz etmiyorlar) onların Chıpas’da ki otonomus ‘’iyi hükümet konseylerinde’’ olduğu gibi tüm iktidarın aşağıdan geldiği bir sistemi savunuyorlar.
Tartışmalar Latin Amerika’nın birden fazla sosyalizm perspektiflerinin dört karakteri paylaştığını gösteriyor: (1) İnsani değerlerden kaynaklanan,ataerkilik, seksizm, sınıf sömürüsü ve soykırıma son verilmesini talep eden, sevginin değerleri üzerine kurulu (Ché ve José Martí’nin eserlerinde görüldüğü gibi), başkalarına saygı ve sosyal adalet (2) Katılımcı, Stalinist tip otoriteryenizm olmaksızın fakat bir çok düzeyde planlanan, işçi kontrolüne dayalı işletmeler ve ‘’politikacılık yerine politika ‘’ (Fidel Castro’nun sözlerinde olduğu gibi), ‘’parti-ocracy’’ ya da ‘’öncülük’’ yerine devletin kullanımı ve halkın aşağıdan yukarıya katılımını esas alınmasını; (3) Enternasyonalist, hem iş marketleri hem de uluslalararası marketleri planlayan, halkları neoliberalism ve emperyalist müdahalelere karşı savunan ve veto hakkı olmayan devletler arası örgütlerin kurularak barış ve insan haklarına saygıyı güçlendirmesini isteyen; ve (4) Ulus devletlerin egemenliği yanlısı, müdahaleciliğe karşı, saldırgan olmayan ve kendi kaderini tayin hakkı prensiplerini savunan, bir çok halkı birbirine bağlamak için kurulan yeni devletleri (Bolivya ve Venezüella gibi) içeren ve Latin Amerika’nın bir devlet ya da Konfederasyon olarak birleşimi ( Martî’nin ‘’Bizim Amerika’’ ve Bolivar’ın ‘’ Büyük Ülke’’ kavramları gibi) sonucu, gerçek ‘’ ulusal bağımsızlığı’’ amaçlanması.
İnsanlığın ve dünyamızın geleceği için için hayati olan neoliberal kapitalizmden uzakta deneyimlerin hızı ve kapitalizmden kopma ve ayrılmaların sıklığıdır. Sonuçta, hızla yaygınlaştırılan ve hali hazırda Latin Amerika’da ki son gelişmeler ve globalizasyonu değişterecek hareketler tarafından hayat verilen Enternasyonalizm pratiği olmaksızın insanlığın kurtuluşu düşünülemez. Enternasyonalizm insanların dayanışması ve deneyimlerini paylaşmaları, ‘’diğerinden’’ öğrenme sürecidir. Marti’nin “Canavarın karnı’’ olarak adlandırdığı ABD’de ki insanlar hayati bir değişim yapma şansına sahiptirler.
Herşey, emperyalizmin artan baskıları karşısında sosyal hareketler arasında ve değişik hükümetler arasından ne kadar birlik ve enternasyonalizm sağlanabileceğine bağlıdır. Latin Amerikan Sosyalizmi tartışmaları, Zapatista ‘’Diğer Kampanya’’ taraftarları arasında bile ekolojik olarak sorumlu olan ‘’halk iktidarlarının,’’ – (Zapatistların dilinde aşağıdakilerin) , Venezüella’nın yeni anayasasında ‘’başroldekilerin,’’ – kurulmasını esas alıyor, Hepsinin üzerinde anlaştığı nihai bir amaç vardır: insanlığın kurtuluşu, yaşamın kutlanması, ölüme saygı ve dünyanın kurtarılması.
DR. JAMES D. COCKCROFT (Ph.D., Stanford Universitesi) New York Devlet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve Benito Juárez Tribunal üyesidir Özellikle Latin Amerika’yı esas alan 35’den fazla başılmış eseri vardır..
Kaynak: “Latin America’s Challenges to Imperialism,” by James D. Cockcroft*
LiP Magazine , Yaz 2006, pp. 60-62 [ve sonra LiP sitesi, http://www.lipmagazine.org]
Like this:
Be the first to like this post.