Evren Çelik-Wiltse
Birikim- 203
Venezuella, 1998′de Hugo Chavez’in kazandığı Başkanlık seçimlerden bu yana dünya gündeminin üst sıralarını işgal etmeye devam ediyor. Chavez Başkanlığı süresince VenezueIla’da yaşanan ekonomik değişimler, yine bu dönemde Venezuella’nın OPEC üyesi olarak yaptığı girişimler, Küba’yla gelişen ve ABD ile sertleşen ilişkiler dikkatleri ister istemez Güney Amerika’nın bu enteresan ülkesi üzerinde yoğunlaştırmakta. Ancak önemli bir sorun, tüm bu konular hakkında yayımlanmış sağduyulu, verilere dayalı çıkarılOlar yapan ekonomik ve siyasi analizler bulmada yaşanan zorluk. Bir kanatta Chavez’i yücelterek onu adeta modern zamanların Robin Hood’u, globalleşme ve ABD hegemonyasının yelkenlerine savaş açmış yeni Don Kişot olarak sunanlar mevcut. Diğer kanatta ise, Chavez tarafından gerçekleştirilen farklı ve pek de konvansiyonel olmayan ekonomik uygulamaları sertçe eleştirerek Venezuella’nın hızla bir finansal mahşere doğru yöneldiğini iddia eden pesimistik yazılar var. Biz bu yazıda peşinen taraf seçmekten ziyade, öncelikle Chavez’in hangi sosyo-ekonomik şartlar altında başa geldiğini, daha sonra ne tür politikalar izlediğini ve bunların kısmi sonuçlarını tartışmaya çalışacağız. Böylelikle okuyucularımız da sanıyoruz daha sağlıklı bir yorum yapma fırsatı bulacaktır.
KİMDİR HUGO CHAVEZ? ALBAYLIKTAN VENEZUELLA BAŞKANLIĞINA GİDEN YOL
Chavez’in siyaset sahnesine ilk çıkışı, VenezueIla ordusunda albayken giriştiği ancak başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe ile oluyor. 1992′deki bu darbe teşebbüsünden sonra bir Süre daha orduda kariyerine devam eden Chavez, daha sonra kendi partisini kurarak doğrudan siyasete atılıyor. Bir kaç yıl içerisinde büyük başarı toplayan bu ‘tek adam’ partisi (Beşinci Cumhuriyet Hareketi) 1998 seçimlerinde tüm rakiplerini geride bırakarak Chavez’i Başkanlık koltuğuna taşıyor. Yani 6 yıl önce darbeyle erişemediği Pozisyona bu kez demokratik ve adil bir seçim sürecinin işlemesiyle ulaşıyor Chavez. Ancak Venezuella’daki büyük sosyo-ekonomik çalkantılar asıl bu seçimden sonra başlıyor. Chavez’in attığı hemen her adım, gerek ülke içerisindeki muhalefetten, gerekse yurtdışından, özellikle de ABD, dünya finans piyasaları ve İMFden büyük tepkiler almaya başlıyor. Ancak bu tepkileri mercek altına almadan önce, Venezuella’da Chavez’i iktidara taşıyan toplumsal dinamiklere kısaca göz atmak faydalı olacaktır.
VenezueIla, uzun süre Latin Amerika’daki pekçok İspanyol kolonisi ile ayni talihi paylaşırken,1811′de General Simon Bolivar önderliğinde bağımsızlığını ilan ediyor. Simon Bolivar, Kolombiya ve Bolivya gibi Güney Amerika’daki pekçok ülkeyi de bilfiiil bagımsızlıga taşımış bir askeri kumandan olarak hem Latin Amerika’da, hem de Venezuella’da çok büyük siyasi agırlıgı olan bir lider. Nitekim Bolivya’nın adı da Simon Bolivar’dan gelmekte. Ancak bagımsızlıktan sonraelitler arasındaki çekişmeler, bu devletlerin sahip oldukları zengin kaynaklarla orantılı olarak güçlenmesine engel oluyor. 20. yüzyıla gelindiginde, Venezuella’nin artık askeri idare tarafından yönetildigini görüyoruz. 1953′te ise ilk demokratik seçimler yapılıyor ve iktidar sivillere devrediliyor.
Venezuella’da teknik olarak Türkiye’deki gibi nisbi seçim sistemi uygulansa da, parti yapısı fazla dagınık degil. 1950′lerden itibaren özellikle iki partinin seçmenlerin büyük çogunlugunu kontrol ettigini söyleyebiliriz: Merkez solda Sosyal Demokratlar (AD) ve merkez sagda Sosyal Hıristiyanlar (COPEI) var. Hemen her seçimde parlamentoya irili ufaklı 5-6 parti girmesine ragmen, 40 küsür yıl boyunca seçmenlerin yaklaşık %85′i bu iki parti arasında paylaşılıyor. Başkanlık koltugu da iki parti arasında gidip geliyor. Kısacası,Venezuella’da siyaseti ve dolayısıyıyla ekonomiyi, 20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca tamamen bu iki parti şekillendiriyor.’
Yarım yüzyıl süren iki partili siyasi yapı, Venezuella’nın İspanyol sömürgesi oldugu dönemden devraldıgı son derece adaletsiz gelir dagılımını düzeltmeye çalışacagına, durumu bilakis daha da kötüleştiriyor. Seçimler, sadece elitler arasında ufak degişikliklerin yaşandıgı, patronaj ilişkilerinin saglamlaştıgı, ancak geniş ve fakir halk kitlelerinin taleplerine cevap vermekten uzak, siyasetçilik oyunlarına dönüşüyor. Bu nedenle, oy vermenin zorunlu oldugu ve normal şartlar altında halkın %90′dan fazlasının sandıklara koştugu ülkede, 1980′lerden itibaren büyük bir seçmen apatisi sorunu başgösteriyor. Sosyal demokratlarla merkez sağ arasında uygulamada hiçbir fark göremeyen, fakat bu iki partiden başka da alternatif bulamayan seçmen kitleleri, önce %10 oranında, 1990′lara gelindiginde ise %30-40′lara varan oranlarda seçimleri protesto ederek sandık başına gitmeyi reddediyor.
Chavez’in 1998 seçimlerindeki büyük çıkışı, işte böyle bir arka plana dayanıyor. Mevcut partilerden yılmış, ülkenin zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ragmen fakirlik sınırının altında mücadele veren geniş kitlelere, Chavez’in ki_isel özellikleri ve siyasi söylemi son derece çekici bir alternatif oluşturuyor. Son yarım yüzyılda Venezuella’da siyasi elit ile halk arasındaki uçurum öylesine açılmış ki, elitlerle kitleler arasında sadece sosyo-ekonomik ve statüsel farkların yanısıra, adeta genetik/ırka dayalı bir duvar da örülmüş. Chavez’in gelişi ile ilk defa Venezuella’daki yerleşik siyasetçi proto-tipinin (Beyazı Avrupa asıllı, soylu ailelere mensup, aşırı zengin) aksine, oldukça mütevazı (ögretmen anne-baba) ve kısmen de Venezuella yerlisi kanı taşıyan bir aileden gelen bir aday siyasetin üst katmanlarına erişebiliyor. Bunun yanı sıra, Chavez’in başarıyla kullandıgı sosyal bölüşüm ve adaleti vurgulayan siyasi söylem, uzun yıllardır siyasi süreçten dışlanmış geniş kitleleri sandık başına çekmeyi başarıyor. Ancak Chavez’in Başkan seçilmesi, Venezuella’daki problemlerin sona erdigi anlamına gelmiyor.
Bizdeki kanaatin aksine, Başkanlık sistemi -tabii demokratik olarak işlediginde- tek adamın yürütmeyi elinde bulundurdugu ve istedigini yapabildigi bir rejim degil. Başkanın halk oyunu kazanarak ele geçirdigi yürütme yetkisi üzerinde hem Senato’nun, hem de Anayasa Mahkemesi’nin çok büyük kontrolü söz konusu. Dişli bir muhalefet, gücünü birleştirerek bu mekanizmalar aracılıgı ile başkanın hemen her adımına müdahale edebilir. Nitekim Venezuella’da da, Chavez iktidarının ilk yıllarında buna benzer gelişmeler yaşandı. Demokratik seçimlerde iktidarıkaybeden elitler, yasama ve yargı mekanizmalarını zorlayarak Chavez’in önünü tıkamaya çalıştılar. Bunun yanı sıra, ellerindeki önemli ekonomik güçleri kullanarak ekonomiyi sabote etmeye çalıştılar. Bu dönemde özel sektör tarafında işletilen pek çok fabrika, ‘Chavez Venezuella’ya sosyalizm getirecek, biz de Küba gibi olacagız” hezeyanları ile kapatılıp işçileri kapı dışarı edildi. Hemen tamamı eski dönemin elit ve partizan işadamlarınca kontrol edilen medya kanalları, Chavez iktidarının meşruiyeti hakkında ciddi şüpheler uyandırmaya başladı. 1000′lere girildiğinde Venezuella’da ortam o kadar gerildi ki, ülkenin başkenti Caracas’ın zengin semtlerinde yaşayanlar, iktidarın fakir halk kitlelerini üzerlerine sürüp can ve mal varlıklarına kastedeceği korkusuyla barikatlar kurup silahlanarak ve özel milis kuvvetleri oluşturarak kendilerini korumaya kalkıştılar. Chavez ise, toplumda giderek yükselen bu gerilim ve kutuplaşmaya çare olarak muhalefetle atışmak yerine doğrudan halk oyuna gitmeyi tercih etti. Birden fazla kez tekrarlanan, katılımın rekor düzeyde olduğu ve sonuçların uluslararası gözlemcilerce teyid edildiği bu referandumlardan başarıyla çıkan her defasında Chavez oldu. Ilk olarak 1000′de yeni Anayasaya göre yapılan seçimlerde Chavez -6 yıl süreyle- yeniden başkan seçildi. 3 yıl boyunca ısrarla Chavez’in geri çekilmesini isteyen muhalefet yeni bir referandum için yine imza topladı. 1004′te uluslararası gözlemciler eşliğinde gerçekleşen referandumda da Chavez oyların %58′ini alarak başkanlıkta kalan 1 yıllık süresine devam etme hakkı kazandı.
REAKSİYONUN NEDENİ: BOLİVARCI POLİTİKALAR VE ‘21. YÜZYIL SOSYALİZMİ’
Chavez’in izlediği politikalara pek çok kesim yüzeysel bir gözlemle ‘popülist’ damgasını vuruyor. Oysa Chavez’in siyasi çizgisini belirlemede ve kendisinin de ısrarla altını çizdiği iki temel entellektüel gelenek hakim: Birincisi, yukarıda kısaca değindiğimiz Bolivarcılık, diğeri ise modem bir sosyalizm anlayışı. Bu iki ayaktan biri olan Bolivarizmin en önemli özelliği, birbirine destek olan, bağımsız ve güçlü Latin Amerika ülkelerinin oluşturduğu ve dünyada (ABD’den bağımsız) önemli bir güç bloğu haline gelebilecek bir Güney Amerika ideali. Nitekim bu perspektiften hareketle, Chavez’in Latin Amerika birlikteliğine katkıda bulunacak pekçok inisyatife öncülük ettiğini görmekteyiz. Bu amaçla Chavez öncülüğünde Venezuella, ABD’nin dışlandığı bir Güney Amerika Gümrük Birliği için her gün önemli adımlar atmaya devam ediyor. Örneğin ekonomik olarak son derece kuvvetli olan ve petrol sektörü de oldukça gelişmiş Brezilya ile Venezuella’nın bölgede ortaklaşa raCineriler kurmaya başladığını görüyoruz. Bunun yanı sıra, nükleer enerji konusunda da iki ülke arasında işbirliği başlamış durumda. (Brezilya’nın kaydadeğer miktarda uranyum rezervi var ve nükleer enerji üretiminde Latin Amerika’da başı çekiyor.)
Venezuella elini sadece bölgedeki güçlü ekonomilere uzatmıyor. İktisadi açıdan oldukça zor durumda olan Arjantin ve Küba da Chavez’in yaratıcı dayanışma politikalarından faydalanıyor. Uzun yıllar IMF tarafından önerilen neo-liberal iktisat politikaları uygulaması sonucunda büyük ekonomik krizler yaşayan Arjantin’in petrol ihtiyacını karşılamak için son derece ilginç bir çözüm öneriyor Chavez: Arjantin’in petrol ithal etmek için döviz rezervi yok, ancak son derece kuvvetli bir tarım ve hayvancılık sektörü mevcut. Bunu fırsat olarak değerlendiren Chavez, adeta ll. yüzyılda yeniden takas sistemine dönerek Arjantin’e petrol verip karşılığından onlardan tahıl, bakliyat, et ve et ürünleri alıyor.2 Yine benzer bir takas Küba ile gerçekleştiriyor. Küba’daki uzman doktor fazlası Venezuella’ya gönderilirken (yaklaşık 12.000 doktor), Venezuella’dan tankerlerle petrol Küba’ya doğru yola çıkıyor. Bunların yanısıra, halkla ilişkileri de oldukça önemseyen Chavez, tüm Güney Amerika’da yayın yapan bir de televizyon kanalı kuruyor (TeleSur).
Chavez her ’sosyalizm’ dediğinde ABD’nin, özellikle de Bush yönetiminin tüyleri diken diken olsa da, uygulamaya baktığımızda Venezuella’da klasik Sovyet modelinden veya Küba’daki sistemden oldukça farklı bir çizgi oluştuğunu görmekteyiz. Örneğin, devletin büyük ortak olduğu ve dış ihracatın %80′ini oluşturan petrol sektörü gibi stratejik bir sektörde bile tamamen devlet mülkiyeti söz konusu değil. Anayasal olarak bir kamu kuruluşu olan ulusal petrol şirketi Petroleos de Venezuella SA (PDVSA), gerek Venezuella içinde gerekse yurtdışında özel şirketlerle ortaklıklara girmekten imtina etmiyor. Ülkedeki pekçok rafineri, dünyanın önde gelen petrol şirketleri ve Venezuella devleti tarafında ortaklaşa işletiliyor -ki bu şirketler ağırlıklı olarak Chevron, Texaco gibi ABD asıllı firmalar. Bunun yanı sıra, Petroleos de Venezuella S.A.’nın (PDV5A) yurtdışı yatırımları da var. Örneğin 1990′larda ABD’nin en önde gelen petrol şirketlerinden biri olan ClTGO’yu satın alan PSVSA, böylece ABD iç piyasasında doğrudan söz sahibi bir konuma gelmiş oluyor.
Latin Amerika’da son yıllarda seçimle yükselen sol iktidarlar, hem ABD ‘deki neo-liberal çevrelerde, hem de kalkınmakta olan ülkelerindeki ‘ekonokrat’ ve serbest piyasa ekonomisine iman edercesine bağlı gruplarda alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Bizde bunun örneğini Deniz Gökçe’nin son zamanlarda Latin Amerika üzerine kaleme aldığı yazılarda görebiliyoruz. Gökçe, Ch:ivez, Lula, Bachelett gibi liderleri iktidar yapan bu coğrafyada büyük bir finansal mahşerin son derece yakın olduğunu öngörerek bizleri uyarma nezaketinde bulunuyor. Bu tarz bir felaket tellallığıile birlikte halkın demokratik iradesini de hiçe sayan bir üslubu, dünyayı sadece finans-kapital çerçevesinden gören çevrelerin ‘objektif’ analizlerinde bulmamız son derece doğal. Ancak bu ‘objektif-teknik-ekonomik’ analizler, olgularla/verilerle ne derecede örtüşüyor?
Venezuella’ya bakarsak, Chavez başa geldikten 5-6 yıl sonra bile, Venezuella’da büyük çaplı bir yabancı sermaye kaçışı olduğunu söylemek mümkün değil. Gerek üretimde, gerek tarımda, gerekse bankacılık gibi hizmet sektörlerinde, serbest piyasa ekonomisiyle devlet işletmeleri ve özellikle de kollektif işletmeler birlikte yer alıyor. Bankacılık sektöründe örneğin, doğrudan devletleştirme yerine Ch:ivez, özel bankaların kooperatİfleri ve küçük işletmeleri desteklemelerini sağlayan düzenlemeler getiriyor. Yeni bankacılık kanununa göre, özel sektörce işletilen bankalar, verdikleri kredilerin en az %30′unu işçi kooperatiflerine, küçük işletmelere, tarım sektörüne, mikro-kredi olarak şahıslara ve toplu konut ve benzer sosyal projelere yönlendirmek zorundalar. Burada amaçlanan, özel bankaların kredi imkanlarının daha geniş sosyal kesimlere ulaşması ve böylelikle özel banka kredilerinin Türkiye’de de bir dönem olduğu gibi sadece büyük holdinglere sağlanan bir ayrıcalık olmaktan çıkarılması.Chavez tarafından hayata geçirilen ekonomik uygulamalardan belki de en önemlisi, kollektif mülkiyet esasına dayalı işçi kooperatifleri. Tamamen özel mülkiyete dayalı neo-liberal piyasa ekonomisi ile devletin tasarrufundaki kamu işletmelerinin karşısında bir üçüncü yololarak öne sürülen bu yöntem, şu ana kadar özellikle işçi ve emekçilerden büyük destek görüyor. Bu yeni modelde devlet, ya kendi kurduğu işletmeleri daha sonra orada çalışan işçilere devrederek kollektif mülkiyet esasına dayalı bir kooperatifin kuruluşuna bilfiil finansal katkıda bulunuyor ya da özel şirketlerce atıl bırakılan işletmelerin, fabrikaların, madenIerin yasalolarak orada çalışanlarca sahiplenilmesini ve işletilmesini kolaylaştırıyor. Tüm bu düzenlemelerden sorumlu kurum ise, yine Chavez tarafından kurulan Halk Ekonomisi Bakanlığı. Bakanlık şimdiye kadar ülke çapında 210 bin işçinin çalıştığı ve ortağı olduğu 6840 kooperatifin kurulmasına öncülük etmiş. Kamuoyu yoklamaları, Chavez’den memnun olanların yaklaşık % 70′ler civarına yükseldiğine işaret ederek bu ekonomik politikaların kitlelerden genişdestek bulduğunu gösteriyor.
Chavez’i bu kadar popüler yapan sebeplerden bir diğeri de, başa geldiğinden beri gerçekleştirmeye çalıştığı sosyal politikalar. Yukarıda Venezuella’nın zengin kaynaklarına rağmen gelir dağılımının son derece adaletsiz olduğunu belirtmiştik. 1998 verilerine göre, nüfusun en zengin %20′lik dilimi, ülke gelirlerinin yarısından fazlasını (%53.4) kontrol ediyor. Buna karşılık en fakir %20′lik dilimin ulusal gelirden payı sadece %3 oranında (Dünya Bankası Kalkınma Verileri, 2005). Toplam nüfusun %35′ten fazlası günlük 2 ABD doları veya daha az bir meblağ ile geçimini sağlamaya çalışıyor – aynı oran Türkiye’de %12.8. 2005 yılı tahmini değerlerine göre Venezuella’da kişi başına düşen gayri safi milli hasıla 6400 ABD doları olmasına rağmen (bu oran Türkiye için 7900 dolar), halkın üçte birinden fazlası Dünya Bankası tarafından belirlenen fakirlik sınırının altında yaşıyor. Işte bu sebepten dolayı da, devlet tarafından sübvanse edilen sağlık ocakları, hastaneler, yiyecek yardımları, eğitim desteği ve yol, su, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri geniş kitlelerden büyük destek görüyor.
HUGO BOSS?
Latin Amerika siyasetinin tarihsel bir parçası olan caudillo geleneği, uzun yıllar bölgedeki demokratikleşme çabalarının önündeki en önemli engellerden biri olmuştur. Askeri bir geçmişe sahip, kudretli bir tek-adam liderliği diye özetleyebileceğimiz caudillismo, konu Chavez olunca ister istemez gündeme geliyor. Nitekim yakın zamanda Foreing Policy dergisinde çıkan bir yazıda Chavez, bir modern zamanlar caudillosu, hatta Üçüncü Dünya otoritarizminin yeni yüzü olarak resmedilmekte. Yazar Corrales, Chavez’in sosyal ve ekonomik politikalarına hemen hiç değinmezken, halkın yüksek desteğini sadece Chavez’in manipülasyon yeteneği ve anti-Amerikan söylemi ile açıklıyor. Yani yine Deniz Gökçe örneğinde olduğu gibi seçmen kitlelerini cahil ve sapla samanı ayırt etmekten yoksun gören bir üslup. Ancak bu söyleme hemen taraftar olmadan önce, yerel bazdaki gelişmelere bakmakta fayda var.
Chavez’in iktidar olmasıyla birlikte devlet bütçesinin sosyal harcamalar kaleminde bir patlama yaşandığı doğru. Özellikle ikinci Irak savaşından sonra, dünya piyasalarında varili yaklaşık 30 dolardan 60 doların üzerine fırlayan petrol fiyatları, kuşkusuz Chavez’in sınıflar arası uçurumu azaltmaya yönelik sosyal harcamalar yapmasını kolaylaştırıyor. Ancak bu durumu, aniden zenginliğe kavuşmuş otorİter bir liderin yandaş bulma çabası ve para saçması senaryosu ile karıştırınamak gerek. Chavez’in, örneğin Latin Amerika’nın en tipik popülist liderlerinden olan meşhur juan ve Eva Peron çiftinden önemli bir farkı var. Chavez zaman zaman haftalık televizyon programı ‘Ala Başkan’ gibi kanallarla halkıyla doğrudan temas halinde, her derda derman bir Noel Baba imajı çizse de, sistematik olarak yaptığı uygulamalar, Venezuella’daki demokrasiyi köklü değişikliklere uğratacak nitelikte. Bunlardan belki de en önemlisi, Chavez’in mahalle ve semt bazında, tabandan yeşeren sivil toplum örgütlerine verdiği önem.
Tüm Latin Amerika’da olduğu gibi, Venezuella’da da özellikle 1980′lerin sonu ve 1990′ların başında güçlenen toplumsal hareketler yerleşik siyasette köklü değişiklikler yaratmış durumda. Tabandan yeşeren bu örgütlenmeler, parti sultasına ve hiyerarşik yapısına karşı geliştirilen en yeni ve en etkili yöntemler olarak kendisini gösteriyor. Katılımcı, lokal ve yatay ilişkilerin hakim olduğu toplumsal hareketler, bugün Latin Amerika’da demokratik rejimIerin belkemiğini oluşturuyor. Daha çok yerel çapta örgütlü bu sivil toplum nüveleri, bulundukları mahalle, semt, hatta şehirdeki önemli sosyal problemlere kollektif olarak çözüm üretmeye çalışıyorlar. Chavez’in yaptığı bir yenilikçi uygulama da, işte bu tabandan gelen sivil toplum hareketlerine, yerel yönetimlerde söz hakkı tanıması ve onları karar alma sürecine dahil etmesi. Bu sayede sosyal yardımlar, tepeden inen, devletin bağışladığı ve sorgusuz sualsiz kabul edilen sadakalar olarak değil, yerel inisyatiflere ve onların önceliklerine göre şekillenen, demokratik ve katılımcı bir ortamda halkın ihtiyaçlarını karşılayan mekanizmalara dönüşüyor. Kısacası, sivil toplum örgütlerini yerel yönetimlere aktif olarak dahil etmekle Chavez, Venezuella’da şimdiye kadar hep toplumun en elit kesimlerinin tekelinde olan siyaset mekanizmalarını demokratikleştirmek adına büyük ve anlamlı bir adım atmış oluyor. Eğer siyasetin en basit tanımı kısıtlıkaynakların nasıl dağıtılacağı konusunda karar almak ise, Chavez bu kararlardan etkilenen]eri de karar alma sürecine dahil etmekle son derece demokratik bir adım atmış oluyor.
CHAVEZ VE BUSH
Chavez Başkan olduğundan beri, ABD ile en gergin tartışmalara girme rekorunu Fide! Castro’nun elinden almış görünüyor. ılk zamanlarda Castro ile pura içip beyzbol maçı seyrederken ABD karşıtı birkaç açıklama yapmaktan ibaret atışmalar artık bölgesel petrol politikalarına ve serbest ticaret anlaşmalarının metinlerine de gölgesini düşürmüş durumda. Chavez’in çekincesiz kullandığı ’sosyalizm’, ‘anti-emperyalizm’, ‘çok kutuplu bir dünya’ gibi kelimeler Washington’da büyük rahatsızlık yaratıyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Venezuella’dan bahsettiği hemen her konuşmasında Chavez için ‘büyük problem’, ‘demokrasi için tehlikeli’, ‘bölgede pozitif bir aktör değil’ gibi ifadeler kullanıyor. Nitekim Arjantin’de toplanan ve ABD’ nin kuzeyden güneye tüm Amerika kıtasını kapsayan bir serbest ticaret bloğu fikrini pazarlamaya çalıştığı Amerika Zirvesi, özellikle Chavez’in çıkışları sonucu Bush’un erkenden ayrılması ve bu projenin uzunca bir süre rafa kaldırılmasıyla sonuçlandı.
Bunun yanı sıra, OPECte de oldukça aktif bir üye olan Venezuella, petrol satışlarında doların yerine yavaş yavaş euro kullanımına geçilmesi, Çin ‘in artan petrol ihtiyacına öncelik verilmesi gibi çıkışlarla, petrol yüzünden zaten Ortadoğu’da batağa saplanmış olan mevcut ABD yönetimini iyice zor duruma düşürüyor. Chavez ayrıca petrol konusunu son derece başarılı bir halkla ilişkiler aracı olarak kullanmaktan da geri kalmıyor. Örneğin bu kış neredeyse iki buçuk kat artan petrol fiyatları yüzünden evlerini ısıtmada zorluk çeken düşük gelirli Amerikalılara, Chavez, Caracas’tan elini uzatarak ClTGO aracılığıyla piyasa değerinin %40 altında fuel-oil gönderdi.5 Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, özellikle son bir yılda rekor düzeylerde kar elde eden petrol şirketlerine ABD’li siyasetçilerin yaptığı düşük gelirli kesimlere sübvansiyon çağrısı. Özellikle kuzey doğudaki metropollerde yaşayan ve aşırı sert geçen kışın da etkisiyle ayda 400-500 dolara yükselen ısınma maliyetlerini karşılayamayan binlerce Amerikalı için seferber olan pek çok senatör ve vali, hiçbir ABD şirketinden olumlu yanıt alamadı. Işte bu nedenle Venezuella’dan gelen ucuz petrol jesti tabii ki ayrı bir mana kazandı. Massachusetts ve New York eyaletlerinde, yerel yönetimlerin belirlediği binlerce düşük gelirli haneye, kiliselere, okullara, aşevlerine ve kimsesiz evlerine ulaştı Chavez’in yardımı. Ancak, dünyanın gözünde bu olay, esas itibariyle yegane süpergücünün kendi içindeki zaafları açığa çıkaran bir gösteriye dönüştü. Irak’taki savaşa her hafta 1 milyar dolar harcayan ABD ‘nin zor durumdaki vatandaşlarına, Beyaz Saray’ın üçüncü dünya ülkesi addettiği bir ülkeden yardım gelmesi tabii ki Başkan Bush tarafından hoş karşılanmadı.
Beyaz Saray’la Chavez arasındaki yüksek gerilimin bir diğer önemli sebebi de 2002′de Chavez’e karşı girişilen askeri darbe. Bir grup muhalif işadamı ve ordunun ufak bir kesimince gerçekleştirilen ancak bir hafta bile tutunamayan bu darbe girişiminden Chavez mütemadiyen ABD’yi sorumlu tuttu. Tarihsel olarak Latin Amerika’daki pek çok darbede parmağı olduğu için sicili pek temiz olmayan ABD’nin, bu darbeye de bulaşıp bulaşmadığını teyid edecek belgeler henüz mevcut değil. Ancak buradaki enteresanlık, dünyanın her yerine demokrasi yaymayı misyon edinmiş Bush yönetiminin, Venezuella’daki darbenin ertesi günü, herkesten önce Caracas’taki yeni darbe hükümetini tanıdığını ilan etmesi olmuştur. Cebren iktidarı ele geçirip Senato’yu lağveden ve Anayasa Mahkemesi’ni dağıtan darbe yönetimini ABD’nin böylesi bir ivedilikle tanıması, sadece Venezuella’da değil, tüm Latin Amerika’da Bush yönetiminin demokratik kredibilitesine zarar verdi. ABD ‘nin darbecileri tanımasındaki bu acelecilik, ABD- Venezuella ilişkilerinde tamiri güçbir çatlak yarattı. Geçtiğimiz yaz ABD’nin meşhur Evanjelik liderlerinden Pat Robertson’un televizyona çıkıp Bush hükümetine darbe vs. ile uğraşmak yerine doğrudan Chavez’i bir suikastle ortadan kaldırmayı önermesi, zaten gerilimin had safhada olduğu ikili ilişkilere iyice tuz-biber oldu. Buna mukabil Chavez de ülkesinde faaliyet gösteren pek çok Evanjelik ve Mormon misyoneri sınırdışı etme kararı aldı.
KISMI SONUÇLAR:
Chavez ve ABD arasındaki anlaşmazlıkların kısa vadede çözülmesi mümkün görünmüyor. Chavez’in Venezuella’yı ‘küçük ama önemli bir güç’ yapma ideali, hemen her alanda Başkan Bush tarafından şekillendirilen ABD çıkarları ile doğrudan çatışıyor. Bu çatışmadan başarı ile ayrılan taraf, ittifakları güçlü olan taraf olacaktır. Latin Amerika zaten MERCOSUR çatısı altında ABD’den bağımsız bir serbest ticaret ittifakı oluşturmuş durumda. MERCOSUR’un güçlenmesi, Avrupa Birliği ve Asya ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinin yoğunlaşması ve uluslararası ticarette doların yerine euronun ağırlıklı olarak kullanılması, Latin Amerika’yı ‘ABD’nin arka bahçesi’ olma statüsünden kurtaracaktır. Chavez, başarılıbir şekilde Brezilya, Arjantin, Kolombiya ve Küba’yı müttefikleri arasına katmış durumda. Özellikle son seçimlerde solun iktidara geldiği Şili ve Bolivya’nın da bu saflara katılması son derece olası. Yaklaşan Meksika seçimlerinde de solu temsil eden Lopez Obrador’un kazanması çok yüksek bir olasılık. Hızla gelişen bu ittifaklar sonucu, Latin Amerika’da yüzyıldan fazla süregelmiş ABD hegemonyasında derin çatlakların oluşacağını tahmin etmek yanlış olmaz.
Ikinci bir önemli sonuç olarak da Venezuella örneğinden hareketle, 21. yüzyılda klasik siyasi particilik anlayışının giderek kan kaybettiğini söyleyebiliriz. Eski usul partilerin yerini daha katılımcı, çoğulcu ve doğrudan demokrasiye imkan veren oluşumlar alıyor. Seçmenler artık iradelerini partiler aracılığı ile siyasi arenaya yansıtmaya çalışmaktan ziyade, bilfiil o arenada bulunup kararlara katılmayı tercih ediyorlar. Bu değişimin önemli göstergeleri, artan oy verme ve referandumlara katılım oranları, yükselen sivil toplum faaliyetleri ve bunlara karşılık giderek düşen parti üyeliği oranları. Nitekim sekiz yıl boyunca Brezilya başkanlığı yapmış, aynı zamanda bölgenin önde gelen siyaset bilimcilerinden Fernando Henrique Cardoso da benzer bir tespitle 30 yıl sonra siyasi partilerin neslinin tükeneceği öngörüsünde bulunuyor.G Burada demokrasi adına önemli olan, partilerden kalan boşluğu şahsa dayalı tek-adam iktidarlarının doldurmaması. Bu nedenle Venezuella’da 2006 sonunda yapılacak olan genel seçimler son derece önemli. Chavez’in kurduğu sistem o olmadan da sürdürülebilir olmayı başarırsa, demokrasi adına çok büyük bir yol katedilmiş olacak.
Son çıkarımımız ise Chavez’in uyguladığı oldukça farklı ekonomik ve sosyal politikalar ve ‘21. yüzyıl sosyalizmi’ ile ilgili. Eğer Chavez’in geliştirdiği, özel-kamu ve kollektif mülkiyete dayalı melez model uzun vadede başarılı olursa, bu belki de Venezuella’nın tarihe bırakabileceği en önemli miraslardan biri olacak. Chavez’in inşa etmekte olduğu bu yeni ekonomik model, şayet petrol fiyatları değiştiğinde de devam ettirilebilirse, neo-liberal ortodoksi karşısından büyük bir zafer kazanılmış olacak. Bu durumda, 1980′lerden beri duymaktan usandığımız, özellikle de gelişmekte olan ülkelere ‘başka alternatif yok’ diye dayatılan neo-liberal piyasa ekonomisinin karşısına ilk defa işleyen, üreten ve farklı bir ekonomik model sunulmuş olacak. Dünyanın gözleri Latin Amerika’nın bu 25 milyonluk ülkesi ve onun kabına sığmayan liderinin üzerinde. Dileriz hızla yaşanan bu toplumsal değişim sonucunda asgari yaşam standartlarına sahip, gelir dağılımının adaletli olduğu, kalkınmış ve demokratik bir Venezuella buluruz.
6 Fernando Henrique Cardoso. 2005. “Here Today, Gone Tomorrow: Political Parties”, Foreign Policy, Eylül-Ekim, c:150.