latin amerikan haber yorum

Hugo Chavez ve Venezuella’da Gelişen ’21. Yüzyıl Sosyalizmi’

Posted by lahy 27/08/2006

Evren Çelik-Wiltse

Birikim- 203

Venezuella, 1998′de Hugo Chavez’in kazandığı Başkanlık seçimlerden bu yana dünya gündemi­nin üst sıralarını işgal etmeye devam ediyor. Chavez Başkanlığı süresince VenezueIla’da yaşanan ekonomik değişimler, yine bu dönemde Ve­nezuella’nın OPEC üyesi olarak yaptığı girişim­ler, Küba’yla gelişen ve ABD ile sertleşen ilişkiler dikkatleri ister istemez Güney Amerika’nın bu enteresan ülkesi üzerinde yoğunlaştırmakta. Ancak önemli bir sorun, tüm bu konular hakkında yayımlanmış sağduyulu, verilere dayalı çıkarılOlar yapan ekonomik ve siyasi analizler bulmada yaşanan zorluk. Bir kanatta Chavez’i yücelterek onu adeta modern zamanların Robin Hood’u, globalleşme ve ABD hegemonyasının yelkenlerine savaş açmış yeni Don Kişot olarak sunanlar mevcut. Diğer kanatta ise, Chavez tarafından ger­çekleştirilen farklı ve pek de konvansiyonel ol­mayan ekonomik uygulamaları sertçe eleştirerek Venezuella’nın hızla bir finansal mahşere doğru yöneldiğini iddia eden pesimistik yazılar var. Biz bu yazıda peşinen taraf seçmekten ziyade, önce­likle Chavez’in hangi sosyo-ekonomik şartlar al­tında başa geldiğini, daha sonra ne tür politikalar izlediğini ve bunların kısmi sonuçlarını tartışmaya çalışacağız. Böylelikle okuyucularımız da sanı­yoruz daha sağlıklı bir yorum yapma fırsatı bula­caktır.

KİMDİR HUGO CHAVEZ? ALBAYLIKTAN VENEZUELLA BAŞKANLIĞINA GİDEN YOL

Chavez’in siyaset sahnesine ilk çıkışı, VenezueIla ordusunda albayken giriştiği ancak başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe ile oluyor. 1992′deki bu darbe teşebbüsünden sonra bir Süre daha orduda kariyerine devam eden Chavez, daha sonra kendi partisini kurarak doğrudan siyasete atılıyor. Bir­ kaç yıl içerisinde büyük başarı toplayan bu ‘tek­ adam’ partisi (Beşinci Cumhuriyet Hareketi) 1998 seçimlerinde tüm rakiplerini geride bırakarak Chavez’i Başkanlık koltuğuna taşıyor. Yani 6 yıl önce darbeyle erişemediği Pozisyona bu kez de­mokratik ve adil bir seçim sürecinin işlemesiyle ulaşıyor Chavez. Ancak Venezuella’daki büyük sosyo-ekonomik çalkantılar asıl bu seçimden son­ra başlıyor. Chavez’in attığı hemen her adım, ge­rek ülke içerisindeki muhalefetten, gerekse yurtdışından, özellikle de ABD, dünya finans piyasala­rı ve İMFden büyük tepkiler almaya başlıyor. An­cak bu tepkileri mercek altına almadan önce, Ve­nezuella’da Chavez’i iktidara taşıyan toplumsal dinamiklere kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

VenezueIla, uzun süre Latin Amerika’daki pekçok İspanyol kolonisi ile ayni talihi paylaşırken,1811′de General Simon Bolivar önderliğinde ba­ğımsızlığını ilan ediyor. Simon Bolivar, Kolombi­ya ve Bolivya gibi Güney Amerika’daki pekçok ülkeyi de bilfiiil bagımsızlıga taşımış bir askeri kumandan olarak hem Latin Amerika’da, hem de Venezuella’da çok büyük siyasi agırlıgı olan bir lider. Nitekim Bolivya’nın adı da Simon Boli­var’dan gelmekte. Ancak bagımsızlıktan sonraelitler arasındaki çekişmeler, bu devletlerin sahip oldukları zengin kaynaklarla orantılı olarak güç­lenmesine engel oluyor. 20. yüzyıla gelindiginde, Venezuella’nin artık askeri idare tarafından yöne­tildigini görüyoruz. 1953′te ise ilk demokratik seçimler yapılıyor ve iktidar sivillere devrediliyor.

Venezuella’da teknik olarak Türkiye’deki gibi nisbi seçim sistemi uygulansa da, parti yapısı faz­la dagınık degil. 1950′lerden itibaren özellikle iki partinin seçmenlerin büyük çogunlugunu kont­rol ettigini söyleyebiliriz: Merkez solda Sosyal Demokratlar (AD) ve merkez sagda Sosyal Hıris­tiyanlar (COPEI) var. Hemen her seçimde parla­mentoya irili ufaklı 5-6 parti girmesine ragmen, 40 küsür yıl boyunca seçmenlerin yaklaşık %85′i bu iki parti arasında paylaşılıyor. Başkanlık kol­tugu da iki parti arasında gidip geliyor. Kısacası,Venezuella’da siyaseti ve dolayısıyıyla ekonomiyi, 20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca tamamen bu iki parti şekillendiriyor.’

Yarım yüzyıl süren iki partili siyasi yapı, Vene­zuella’nın İspanyol sömürgesi oldugu dönemden devraldıgı son derece adaletsiz gelir dagılımını düzeltmeye çalışacagına, durumu bilakis daha da kötüleştiriyor. Seçimler, sadece elitler arasında ufak degişikliklerin yaşandıgı, patronaj ilişkileri­nin saglamlaştıgı, ancak geniş ve fakir halk kitle­lerinin taleplerine cevap vermekten uzak, siya­setçilik oyunlarına dönüşüyor. Bu nedenle, oy vermenin zorunlu oldugu ve normal şartlar altın­da halkın %90′dan fazlasının sandıklara koştugu ülkede, 1980′lerden itibaren büyük bir seçmen apatisi sorunu başgösteriyor. Sosyal demokratlar­la merkez sağ arasında uygulamada hiçbir fark göremeyen, fakat bu iki partiden başka da alter­natif bulamayan seçmen kitleleri, önce %10 ora­nında, 1990′lara gelindiginde ise %30-40′lara va­ran oranlarda seçimleri protesto ederek sandık başına gitmeyi reddediyor.

Chavez’in 1998 seçimlerindeki büyük çıkışı, işte böyle bir arka plana dayanıyor. Mevcut parti­lerden yılmış, ülkenin zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ragmen fakirlik sınırının altında mücadele veren geniş kitlelere, Chavez’in ki_isel özellikleri ve siyasi söylemi son derece çekici bir alternatif oluşturuyor. Son yarım yüzyılda Vene­zuella’da siyasi elit ile halk arasındaki uçurum öylesine açılmış ki, elitlerle kitleler arasında sa­dece sosyo-ekonomik ve statüsel farkların yanısıra, adeta genetik/ırka dayalı bir duvar da örül­müş. Chavez’in gelişi ile ilk defa Venezuella’daki yerleşik siyasetçi proto-tipinin (Beyazı Avrupa­ asıllı, soylu ailelere mensup, aşırı zengin) aksine, oldukça mütevazı (ögretmen anne-baba) ve kıs­men de Venezuella yerlisi kanı taşıyan bir aileden gelen bir aday siyasetin üst katmanlarına erişebi­liyor. Bunun yanı sıra, Chavez’in başarıyla kul­landıgı sosyal bölüşüm ve adaleti vurgulayan si­yasi söylem, uzun yıllardır siyasi süreçten dışlan­mış geniş kitleleri sandık başına çekmeyi başarı­yor. Ancak Chavez’in Başkan seçilmesi, Venezu­ella’daki problemlerin sona erdigi anlamına gel­miyor.

Bizdeki kanaatin aksine, Başkanlık sistemi -ta­bii demokratik olarak işlediginde- tek adamın yürütmeyi elinde bulundurdugu ve istedigini ya­pabildigi bir rejim degil. Başkanın halk oyunu kazanarak ele geçirdigi yürütme yetkisi üzerinde hem Senato’nun, hem de Anayasa Mahkeme­si’nin çok büyük kontrolü söz konusu. Dişli bir muhalefet, gücünü birleştirerek bu mekanizma­lar aracılıgı ile başkanın hemen her adımına mü­dahale edebilir. Nitekim Venezuella’da da, Cha­vez iktidarının ilk yıllarında buna benzer geliş­meler yaşandı. Demokratik seçimlerde iktidarıkaybeden elitler, yasama ve yargı mekanizmaları­nı zorlayarak Chavez’in önünü tıkamaya çalıştı­lar. Bunun yanı sıra, ellerindeki önemli ekonomik güçleri kullanarak ekonomiyi sabote etmeye çalıştılar. Bu dönemde özel sektör tarafında işleti­len pek çok fabrika, ‘Chavez Venezuella’ya sosya­lizm getirecek, biz de Küba gibi olacagız” heze­yanları ile kapatılıp işçileri kapı dışarı edildi. Hemen tamamı eski dönemin elit ve partizan işa­damlarınca kontrol edilen medya kanalları, Cha­vez iktidarının meşruiyeti hakkında ciddi şüphe­ler uyandırmaya başladı. 1000′lere girildiğinde Venezuella’da ortam o kadar gerildi ki, ülkenin başkenti Caracas’ın zengin semtlerinde yaşayan­lar, iktidarın fakir halk kitlelerini üzerlerine sü­rüp can ve mal varlıklarına kastedeceği korku­suyla barikatlar kurup silahlanarak ve özel milis kuvvetleri oluşturarak kendilerini korumaya kal­kıştılar. Chavez ise, toplumda giderek yükselen bu gerilim ve kutuplaşmaya çare olarak muhale­fetle atışmak yerine doğrudan halk oyuna gitme­yi tercih etti. Birden fazla kez tekrarlanan, katılı­mın rekor düzeyde olduğu ve sonuçların ulusla­rarası gözlemcilerce teyid edildiği bu referan­dumlardan başarıyla çıkan her defasında Chavez oldu. Ilk olarak 1000′de yeni Anayasaya göre ya­pılan seçimlerde Chavez -6 yıl süreyle- yeniden başkan seçildi. 3 yıl boyunca ısrarla Chavez’in geri çekilmesini isteyen muhalefet yeni bir refe­randum için yine imza topladı. 1004′te uluslara­rası gözlemciler eşliğinde gerçekleşen referan­dumda da Chavez oyların %58′ini alarak başkan­lıkta kalan 1 yıllık süresine devam etme hakkı kazandı.

REAKSİYONUN NEDENİ: BOLİVARCI POLİTİKALAR VE ’21. YÜZYIL SOSYALİZMİ’

Chavez’in izlediği politikalara pek çok kesim yü­zeysel bir gözlemle ‘popülist’ damgasını vuruyor. Oysa Chavez’in siyasi çizgisini belirlemede ve kendisinin de ısrarla altını çizdiği iki temel entel­lektüel gelenek hakim: Birincisi, yukarıda kısaca değindiğimiz Bolivarcılık, diğeri ise modem bir sosyalizm anlayışı. Bu iki ayaktan biri olan Boli­varizmin en önemli özelliği, birbirine destek olan, bağımsız ve güçlü Latin Amerika ülkeleri­nin oluşturduğu ve dünyada (ABD’den bağımsız) önemli bir güç bloğu haline gelebilecek bir Gü­ney Amerika ideali. Nitekim bu perspektiften ha­reketle, Chavez’in Latin Amerika birlikteliğine katkıda bulunacak pekçok inisyatife öncülük et­tiğini görmekteyiz. Bu amaçla Chavez öncülü­ğünde Venezuella, ABD’nin dışlandığı bir Güney Amerika Gümrük Birliği için her gün önemli adımlar atmaya devam ediyor. Örneğin ekono­mik olarak son derece kuvvetli olan ve petrol sektörü de oldukça gelişmiş Brezilya ile Venezu­ella’nın bölgede ortaklaşa raCineriler kurmaya başladığını görüyoruz. Bunun yanı sıra, nükleer enerji konusunda da iki ülke arasında işbirliği başlamış durumda. (Brezilya’nın kaydadeğer miktarda uranyum rezervi var ve nükleer enerji üretiminde Latin Amerika’da başı çekiyor.)

Venezuella elini sadece bölgedeki güçlü eko­nomilere uzatmıyor. İktisadi açıdan oldukça zor durumda olan Arjantin ve Küba da Chavez’in ya­ratıcı dayanışma politikalarından faydalanıyor. Uzun yıllar IMF tarafından önerilen neo-liberal iktisat politikaları uygulaması sonucunda büyük ekonomik krizler yaşayan Arjantin’in petrol ihti­yacını karşılamak için son derece ilginç bir çö­züm öneriyor Chavez: Arjantin’in petrol ithal et­mek için döviz rezervi yok, ancak son derece kuvvetli bir tarım ve hayvancılık sektörü mevcut. Bunu fırsat olarak değerlendiren Chavez, adeta ll. yüzyılda yeniden takas sistemine dönerek Ar­jantin’e petrol verip karşılığından onlardan tahıl, bakliyat, et ve et ürünleri alıyor.2 Yine benzer bir takas Küba ile gerçekleştiriyor. Küba’daki uzman doktor fazlası Venezuella’ya gönderilirken (yak­laşık 12.000 doktor), Venezuella’dan tankerlerle petrol Küba’ya doğru yola çıkıyor. Bunların yanısıra, halkla ilişkileri de oldukça önemseyen Cha­vez, tüm Güney Amerika’da yayın yapan bir de televizyon kanalı kuruyor (TeleSur).

Chavez her ‘sosyalizm’ dediğinde ABD’nin, özellikle de Bush yönetiminin tüyleri diken di­ken olsa da, uygulamaya baktığımızda Venezuel­la’da klasik Sovyet modelinden veya Küba’daki sistemden oldukça farklı bir çizgi oluştuğunu görmekteyiz. Örneğin, devletin büyük ortak ol­duğu ve dış ihracatın %80′ini oluşturan petrol sektörü gibi stratejik bir sektörde bile tamamen devlet mülkiyeti söz konusu değil. Anayasal ola­rak bir kamu kuruluşu olan ulusal petrol şirketi Petroleos de Venezuella SA (PDVSA), gerek Ve­nezuella içinde gerekse yurtdışında özel şirket­lerle ortaklıklara girmekten imtina etmiyor. Ül­kedeki pekçok rafineri, dünyanın önde gelen pet­rol şirketleri ve Venezuella devleti tarafında or­taklaşa işletiliyor -ki bu şirketler ağırlıklı olarak Chevron, Texaco gibi ABD asıllı firmalar. Bunun yanı sıra, Petroleos de Venezuella S.A.’nın (PDV5A) yurtdışı yatırımları da var. Örneğin 1990′larda ABD’nin en önde gelen petrol şirketle­rinden biri olan ClTGO’yu satın alan PSVSA, böylece ABD iç piyasasında doğrudan söz sahibi bir konuma gelmiş oluyor.

Latin Amerika’da son yıllarda seçimle yükselen sol iktidarlar, hem ABD ‘deki neo-liberal çevreler­de, hem de kalkınmakta olan ülkelerindeki ‘eko­nokrat’ ve serbest piyasa ekonomisine iman eder­cesine bağlı gruplarda alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Bizde bunun örneğini Deniz Gökçe’nin son zamanlarda Latin Amerika üzerine kaleme aldığı yazılarda görebiliyoruz. Gökçe, Ch:ivez, Lula, Bachelett gibi liderleri iktidar yapan bu coğrafyada büyük bir finansal mahşerin son dere­ce yakın olduğunu öngörerek bizleri uyarma ne­zaketinde bulunuyor. Bu tarz bir felaket tellallığıile birlikte halkın demokratik iradesini de hiçe sayan bir üslubu, dünyayı sadece finans-kapital çerçevesinden gören çevrelerin ‘objektif’ analizle­rinde bulmamız son derece doğal. Ancak bu ‘ob­jektif-teknik-ekonomik’ analizler, olgularla/veri­lerle ne derecede örtüşüyor?

Venezuella’ya bakarsak, Chavez başa geldikten 5-6 yıl sonra bile, Venezuella’da büyük çaplı bir yabancı sermaye kaçışı olduğunu söylemek mümkün değil. Gerek üretimde, gerek tarımda, gerekse bankacılık gibi hizmet sektörlerinde, ser­best piyasa ekonomisiyle devlet işletmeleri ve özellikle de kollektif işletmeler birlikte yer alı­yor. Bankacılık sektöründe örneğin, doğrudan devletleştirme yerine Ch:ivez, özel bankaların kooperatİfleri ve küçük işletmeleri desteklemele­rini sağlayan düzenlemeler getiriyor. Yeni banka­cılık kanununa göre, özel sektörce işletilen ban­kalar, verdikleri kredilerin en az %30′unu işçi kooperatiflerine, küçük işletmelere, tarım sektörü­ne, mikro-kredi olarak şahıslara ve toplu konut ve benzer sosyal projelere yönlendirmek zorun­dalar. Burada amaçlanan, özel bankaların kredi imkanlarının daha geniş sosyal kesimlere ulaşması ve böylelikle özel banka kredilerinin Türki­ye’de de bir dönem olduğu gibi sadece büyük holdinglere sağlanan bir ayrıcalık olmaktan çıka­rılması.Chavez tarafından hayata geçirilen ekonomik uygulamalardan belki de en önemlisi, kollektif mülkiyet esasına dayalı işçi kooperatifleri. Tama­men özel mülkiyete dayalı neo-liberal piyasa ekonomisi ile devletin tasarrufundaki kamu işlet­melerinin karşısında bir üçüncü yololarak öne sürülen bu yöntem, şu ana kadar özellikle işçi ve emekçilerden büyük destek görüyor. Bu yeni mo­delde devlet, ya kendi kurduğu işletmeleri daha sonra orada çalışan işçilere devrederek kollektif mülkiyet esasına dayalı bir kooperatifin kurulu­şuna bilfiil finansal katkıda bulunuyor ya da özel şirketlerce atıl bırakılan işletmelerin, fabrikala­rın, madenIerin yasalolarak orada çalışanlarca sahiplenilmesini ve işletilmesini kolaylaştırıyor. Tüm bu düzenlemelerden sorumlu kurum ise, yine Chavez tarafından kurulan Halk Ekonomisi Bakanlığı. Bakanlık şimdiye kadar ülke çapında 210 bin işçinin çalıştığı ve ortağı olduğu 6840 kooperatifin kurulmasına öncülük etmiş. Kamu­oyu yoklamaları, Chavez’den memnun olanların yaklaşık % 70′ler civarına yükseldiğine işaret ede­rek bu ekonomik politikaların kitlelerden genişdestek bulduğunu gösteriyor.

Chavez’i bu kadar popüler yapan sebeplerden bir diğeri de, başa geldiğinden beri gerçekleştir­meye çalıştığı sosyal politikalar. Yukarıda Vene­zuella’nın zengin kaynaklarına rağmen gelir dağı­lımının son derece adaletsiz olduğunu belirtmiş­tik. 1998 verilerine göre, nüfusun en zengin %20′lik dilimi, ülke gelirlerinin yarısından fazla­sını (%53.4) kontrol ediyor. Buna karşılık en fa­kir %20′lik dilimin ulusal gelirden payı sadece %3 oranında (Dünya Bankası Kalkınma Verileri, 2005). Toplam nüfusun %35′ten fazlası günlük 2 ABD doları veya daha az bir meblağ ile geçimini sağlamaya çalışıyor – aynı oran Türkiye’de %12.8. 2005 yılı tahmini değerlerine göre Vene­zuella’da kişi başına düşen gayri safi milli hasıla 6400 ABD doları olmasına rağmen (bu oran Tür­kiye için 7900 dolar), halkın üçte birinden fazlası Dünya Bankası tarafından belirlenen fakirlik sını­rının altında yaşıyor. Işte bu sebepten dolayı da, devlet tarafından sübvanse edilen sağlık ocakları, hastaneler, yiyecek yardımları, eğitim desteği ve yol, su, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri geniş kitlelerden büyük destek görüyor.

HUGO BOSS?

Latin Amerika siyasetinin tarihsel bir parçası olan caudillo geleneği, uzun yıllar bölgedeki de­mokratikleşme çabalarının önündeki en önemli engellerden biri olmuştur. Askeri bir geçmişe sa­hip, kudretli bir tek-adam liderliği diye özetleye­bileceğimiz caudillismo, konu Chavez olunca is­ter istemez gündeme geliyor. Nitekim yakın za­manda Foreing Policy dergisinde çıkan bir yazıda Chavez, bir modern zamanlar caudillosu, hatta Üçüncü Dünya otoritarizminin yeni yüzü olarak resmedilmekte. Yazar Corrales, Chavez’in sosyal ve ekonomik politikalarına hemen hiç değinmez­ken, halkın yüksek desteğini sadece Chavez’in manipülasyon yeteneği ve anti-Amerikan söylemi ile açıklıyor. Yani yine Deniz Gökçe örneğinde olduğu gibi seçmen kitlelerini cahil ve sapla sa­manı ayırt etmekten yoksun gören bir üslup. An­cak bu söyleme hemen taraftar olmadan önce, yerel bazdaki gelişmelere bakmakta fayda var.

Chavez’in iktidar olmasıyla birlikte devlet büt­çesinin sosyal harcamalar kaleminde bir patlama yaşandığı doğru. Özellikle ikinci Irak savaşından sonra, dünya piyasalarında varili yaklaşık 30 do­lardan 60 doların üzerine fırlayan petrol fiyatları, kuşkusuz Chavez’in sınıflar arası uçurumu azalt­maya yönelik sosyal harcamalar yapmasını kolay­laştırıyor. Ancak bu durumu, aniden zenginliğe kavuşmuş otorİter bir liderin yandaş bulma çabası ve para saçması senaryosu ile karıştırınamak ge­rek. Chavez’in, örneğin Latin Amerika’nın en ti­pik popülist liderlerinden olan meşhur juan ve Eva Peron çiftinden önemli bir farkı var. Chavez zaman zaman haftalık televizyon programı ‘Ala Başkan’ gibi kanallarla halkıyla doğrudan temas halinde, her derda derman bir Noel Baba imajı çizse de, sistematik olarak yaptığı uygulamalar, Venezuella’daki demokrasiyi köklü değişikliklere uğratacak nitelikte. Bunlardan belki de en önem­lisi, Chavez’in mahalle ve semt bazında, tabandan yeşeren sivil toplum örgütlerine verdiği önem.

Tüm Latin Amerika’da olduğu gibi, Venezuel­la’da da özellikle 1980′lerin sonu ve 1990′ların başında güçlenen toplumsal hareketler yerleşik si­yasette köklü değişiklikler yaratmış durumda. Ta­bandan yeşeren bu örgütlenmeler, parti sultasına ve hiyerarşik yapısına karşı geliştirilen en yeni ve en etkili yöntemler olarak kendisini gösteriyor. Katılımcı, lokal ve yatay ilişkilerin hakim olduğu toplumsal hareketler, bugün Latin Amerika’da demokratik rejimIerin belkemiğini oluşturuyor. Daha çok yerel çapta örgütlü bu sivil toplum nü­veleri, bulundukları mahalle, semt, hatta şehirde­ki önemli sosyal problemlere kollektif olarak çö­züm üretmeye çalışıyorlar. Chavez’in yaptığı bir yenilikçi uygulama da, işte bu tabandan gelen si­vil toplum hareketlerine, yerel yönetimlerde söz hakkı tanıması ve onları karar alma sürecine da­hil etmesi. Bu sayede sosyal yardımlar, tepeden inen, devletin bağışladığı ve sorgusuz sualsiz ka­bul edilen sadakalar olarak değil, yerel inisyatifle­re ve onların önceliklerine göre şekillenen, de­mokratik ve katılımcı bir ortamda halkın ihtiyaç­larını karşılayan mekanizmalara dönüşüyor. Kısa­cası, sivil toplum örgütlerini yerel yönetimlere aktif olarak dahil etmekle Chavez, Venezuella’da şimdiye kadar hep toplumun en elit kesimlerinin tekelinde olan siyaset mekanizmalarını demokra­tikleştirmek adına büyük ve anlamlı bir adım at­mış oluyor. Eğer siyasetin en basit tanımı kısıtlıkaynakların nasıl dağıtılacağı konusunda karar almak ise, Chavez bu kararlardan etkilenen]eri de karar alma sürecine dahil etmekle son derece de­mokratik bir adım atmış oluyor.

CHAVEZ VE BUSH

Chavez  Başkan olduğundan beri, ABD ile en ger­gin tartışmalara girme rekorunu Fide! Castro’nun elinden almış görünüyor. ılk zamanlarda Castro ile pura içip beyzbol maçı seyrederken ABD kar­şıtı birkaç açıklama yapmaktan ibaret atışmalar artık bölgesel petrol politikalarına ve serbest tica­ret anlaşmalarının metinlerine de gölgesini dü­şürmüş durumda. Chavez’in çekincesiz kullandı­ğı ‘sosyalizm’, ‘anti-emperyalizm’, ‘çok kutuplu bir dünya’ gibi kelimeler Washington’da büyük rahatsızlık yaratıyor. ABD Dışişleri Bakanı Con­doleezza Rice, Venezuella’dan bahsettiği hemen her konuşmasında Chavez için ‘büyük problem’, ‘demokrasi için tehlikeli’, ‘bölgede pozitif bir ak­tör değil’ gibi ifadeler kullanıyor. Nitekim Arjan­tin’de toplanan ve ABD’ nin kuzeyden güneye tüm Amerika kıtasını kapsayan bir serbest ticaret bloğu fikrini pazarlamaya çalıştığı Amerika Zir­vesi, özellikle Chavez’in çıkışları sonucu Bush’un erkenden ayrılması ve bu projenin uzunca bir sü­re rafa kaldırılmasıyla sonuçlandı.

Bunun yanı sıra, OPECte de oldukça aktif bir üye olan Venezuella, petrol satışlarında doların yerine yavaş yavaş euro kullanımına geçilmesi, Çin ‘in artan petrol ihtiyacına öncelik verilmesi gibi çıkışlarla, petrol yüzünden zaten Ortado­ğu’da batağa saplanmış olan mevcut ABD yöneti­mini iyice zor duruma düşürüyor. Chavez ayrıca petrol konusunu son derece başarılı bir halkla ilişkiler aracı olarak kullanmaktan da geri kalmı­yor. Örneğin bu kış neredeyse iki buçuk kat ar­tan petrol fiyatları yüzünden evlerini ısıtmada zorluk çeken düşük gelirli Amerikalılara, Cha­vez, Caracas’tan elini uzatarak ClTGO aracılığıy­la piyasa değerinin %40 altında fuel-oil gönder­di.5 Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, özellikle son bir yılda rekor düzeylerde kar elde eden petrol şirketlerine ABD’li siyasetçilerin yap­tığı düşük gelirli kesimlere sübvansiyon çağrısı. Özellikle kuzey doğudaki metropollerde yaşayan ve aşırı sert geçen kışın da etkisiyle ayda 400-500 dolara yükselen ısınma maliyetlerini karşılaya­mayan binlerce Amerikalı için seferber olan pek çok senatör ve vali, hiçbir ABD şirketinden olumlu yanıt alamadı. Işte bu nedenle Venezuel­la’dan gelen ucuz petrol jesti tabii ki ayrı bir mana kazandı. Massachusetts ve New York eyaletle­rinde, yerel yönetimlerin belirlediği binlerce dü­şük gelirli haneye, kiliselere, okullara, aşevlerine ve kimsesiz evlerine ulaştı Chavez’in yardımı. Ancak, dünyanın gözünde bu olay, esas itibariyle yegane süpergücünün kendi içindeki zaafları açı­ğa çıkaran bir gösteriye dönüştü. Irak’taki savaşa her hafta 1 milyar dolar harcayan ABD ‘nin zor durumdaki vatandaşlarına, Beyaz Saray’ın üçün­cü dünya ülkesi addettiği bir ülkeden yardım gel­mesi tabii ki Başkan Bush tarafından hoş karşı­lanmadı.

Beyaz Saray’la Chavez arasındaki yüksek gerili­min bir diğer önemli sebebi de 2002′de Chavez’e karşı girişilen askeri darbe. Bir grup muhalif işa­damı ve ordunun ufak bir kesimince gerçekleşti­rilen ancak bir hafta bile tutunamayan bu darbe girişiminden Chavez mütemadiyen ABD’yi so­rumlu tuttu. Tarihsel olarak Latin Amerika’daki pek çok darbede parmağı olduğu için sicili pek temiz olmayan ABD’nin, bu darbeye de bulaşıp bulaşmadığını teyid edecek belgeler henüz mev­cut değil. Ancak buradaki enteresanlık, dünyanın her yerine demokrasi yaymayı misyon edinmiş Bush yönetiminin, Venezuella’daki darbenin erte­si günü, herkesten önce Caracas’taki yeni darbe hükümetini tanıdığını ilan etmesi olmuştur. Ceb­ren iktidarı ele geçirip Senato’yu lağveden ve Anayasa Mahkemesi’ni dağıtan darbe yönetimini ABD’nin böylesi bir ivedilikle tanıması, sadece Venezuella’da değil, tüm Latin Amerika’da Bush yönetiminin demokratik kredibilitesine zarar verdi. ABD ‘nin darbecileri tanımasındaki bu ace­lecilik, ABD- Venezuella ilişkilerinde tamiri güçbir çatlak yarattı. Geçtiğimiz yaz ABD’nin meş­hur Evanjelik liderlerinden Pat Robertson’un te­levizyona çıkıp Bush hükümetine darbe vs. ile uğraşmak yerine doğrudan Chavez’i bir suikastle ortadan kaldırmayı önermesi, zaten gerilimin had safhada olduğu ikili ilişkilere iyice tuz-biber oldu. Buna mukabil Chavez de ülkesinde faaliyet gösteren pek çok Evanjelik ve Mormon misyone­ri sınırdışı etme kararı aldı.

KISMI SONUÇLAR:

Chavez ve ABD arasındaki anlaşmazlıkların kısa vadede çözülmesi mümkün görünmüyor. Cha­vez’in Venezuella’yı ‘küçük ama önemli bir güç’ yapma ideali, hemen her alanda Başkan Bush ta­rafından şekillendirilen ABD çıkarları ile doğru­dan çatışıyor. Bu çatışmadan başarı ile ayrılan ta­raf, ittifakları güçlü olan taraf olacaktır. Latin Amerika zaten MERCOSUR çatısı altında ABD’den bağımsız bir serbest ticaret ittifakı oluş­turmuş durumda. MERCOSUR’un güçlenmesi, Avrupa Birliği ve Asya ile ekonomik ve siyasi iliş­kilerinin yoğunlaşması ve uluslararası ticarette doların yerine euronun ağırlıklı olarak kullanıl­ması, Latin Amerika’yı ‘ABD’nin arka bahçesi’ ol­ma statüsünden kurtaracaktır. Chavez, başarılıbir şekilde Brezilya, Arjantin, Kolombiya ve Kü­ba’yı müttefikleri arasına katmış durumda. Özel­likle son seçimlerde solun iktidara geldiği Şili ve Bolivya’nın da bu saflara katılması son derece olası. Yaklaşan Meksika seçimlerinde de solu temsil eden Lopez Obrador’un kazanması çok yüksek bir olasılık. Hızla gelişen bu ittifaklar so­nucu, Latin Amerika’da yüzyıldan fazla süregel­miş ABD hegemonyasında derin çatlakların olu­şacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Ikinci bir önemli sonuç olarak da Venezuella örneğinden hareketle, 21. yüzyılda klasik siyasi particilik anlayışının giderek kan kaybettiğini söyleyebiliriz. Eski usul partilerin yerini daha ka­tılımcı, çoğulcu ve doğrudan demokrasiye imkan veren oluşumlar alıyor. Seçmenler artık iradeleri­ni partiler aracılığı ile siyasi arenaya yansıtmaya çalışmaktan ziyade, bilfiil o arenada bulunup ka­rarlara katılmayı tercih ediyorlar. Bu değişimin önemli göstergeleri, artan oy verme ve referan­dumlara katılım oranları, yükselen sivil toplum faaliyetleri ve bunlara karşılık giderek düşen par­ti üyeliği oranları. Nitekim sekiz yıl boyunca Bre­zilya başkanlığı yapmış, aynı zamanda bölgenin önde gelen siyaset bilimcilerinden Fernando Henrique Cardoso da benzer bir tespitle 30 yıl sonra siyasi partilerin neslinin tükeneceği öngö­rüsünde bulunuyor.G Burada demokrasi adına önemli olan, partilerden kalan boşluğu şahsa da­yalı tek-adam iktidarlarının doldurmaması. Bu nedenle Venezuella’da 2006 sonunda yapılacak olan genel seçimler son derece önemli. Chavez’in kurduğu sistem o olmadan da sürdürülebilir ol­mayı başarırsa, demokrasi adına çok büyük bir yol katedilmiş olacak.

Son çıkarımımız ise Chavez’in uyguladığı ol­dukça farklı ekonomik ve sosyal politikalar ve ’21. yüzyıl sosyalizmi’ ile ilgili. Eğer Chavez’in geliştirdiği, özel-kamu ve kollektif mülkiyete da­yalı melez model uzun vadede başarılı olursa, bu belki de Venezuella’nın tarihe bırakabileceği en önemli miraslardan biri olacak. Chavez’in inşa etmekte olduğu bu yeni ekonomik model, şayet petrol fiyatları değiştiğinde de devam ettirilebilir­se, neo-liberal ortodoksi karşısından büyük bir zafer kazanılmış olacak. Bu durumda, 1980′ler­den beri duymaktan usandığımız, özellikle de ge­lişmekte olan ülkelere ‘başka alternatif yok’ diye dayatılan neo-liberal piyasa ekonomisinin karşı­sına ilk defa işleyen, üreten ve farklı bir ekono­mik model sunulmuş olacak. Dünyanın gözleri Latin Amerika’nın bu 25 milyonluk ülkesi ve onun kabına sığmayan liderinin üzerinde. Dileriz hızla yaşanan bu toplumsal değişim sonucunda asgari yaşam standartlarına sahip, gelir dağılımı­nın adaletli olduğu, kalkınmış ve demokratik bir Venezuella buluruz.

6 Fernando Henrique Cardoso. 2005. “Here Today, Gone To­morrow: Political Parties”, Foreign Policy, Eylül-Ekim, c:150.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 25 other followers