latin amerikan haber yorum

‘Makaleler’ Kategorisi için Arşiv

Latin Amerika’da Toplumsal Hareketler

Yazan: lahy Ağustos 29, 2006

James Petras

Toplumsal hareketler, çeşitli biçim ve ifadelere bürünmüşlerdir. Bir kısmı, tekil bir meseleyle ilgilenirken (çevre, kadın sorunu, vb), bir kısmı da tanm reformu, dış borçlann iptali gibi meseleleri kapsayan geniş bir sosyopolitik gündeme sahiptir (Brezilya’da MST gibi).

Toplumsal hareketlerin kaydettigi en önemli ilerleme, doğrudan eyleme başvurma isteklilikleri, iktidar yapısıyla karşı karşıya gelme kapasiteleri ve acil sorunlann çözümü ugruna mücadelede halk kitlelerini seferber edebil­meleridir.

Brezilya’da latifundialan işgal eden MST, 250 bin aileyi kooperatifler ha­linde iskan etmiştir. Arjantin’de Piqueterolar anayollara barikatlar kurarak devletle kendilerine iş bulunması yolunda müzakereler yürütmektedir. Bo­livya’da Cocalerolar, küçük çiftçileri Washington’ın koka ekiminin kökünü kazıma programlanna karşı savunarak, anayollann kesilmesini ve genel grevleri örgütlemektedir. Ekvador’da yerli-köylü örgütü CANAlE, başkent Quito’yu işgal etmiş, iki devlet başkanını devirmiş ve belediye başkanlan ve milletvekilleri seçtirmiştir.

Meksika’da EZLN, hem bir gerilla hem de bir siyasal hareketle, yerli hak­lan için mücadele yürütüyor. Kolombiya’da köylü tabanına dayanan FARC, latifundia sahipleri, devlet, Pentagon ve paramiliter güçlerle uzun süreli bir savaş halindedir.

Bunların bazılarının kapitalist sistem içerisinde yeniden dağıtımcı politi­kalar izleyen reformist toplumsal hareketler olduğu, diger bazılarının ise ye­ni bir sosyalist toplum yaratma arayışındaki devrimci hareketler olduğu açıktır.

Geleneksel popülist ve solcu parti ve sendikalann pek çoğunun bürokra­tikleşmesi ve düzene entegre olması karşısında bu toplumsal hareketler, iş­çi sınıfının, köylülügün ve alt-orta sınıfın siyasal ve toplumsal felç halini kı­ran pozitif birer güçtürler.

Derinleşen sosyo-ekonomik krizler ve ekonominin tüm stratejik sektörle­rinde ABD ve Avrupa emperyalizminin artan hakimiyeti karşısında bazı sen­dikalar, işsizlerle, emeklilerle, ögrencilerle ve meslek sahipleriyle birlikte ça­lışıp onları seferber ederek ve anlık reform mücadelelerini genel programa­tik taleplerle birleştirerek toplumsal bir hareket karakteri kazanmışlardır.

Meksika’da öğretmen sendikalan ve elektrik işçileri, Brezilya’da MST, Arjan­tin, Bolivya ve Peru’da öğretmen sendikalan bu yeni toplumsal hareket tar­zı sendikacılığın ömeklerindendir.

Toplumsal hareketlerin karşı karşıya olduğu en çetin sorun, ulusal nitelik­te bir siyasal hareket geliştirme ihtiyacıdır. “Parti mi hareket mi” tartışması­nın yerini, “neoliberal” modelin derinleşen krizleri ve çöküşü alıyor.

Geleneksel siyasi partiler tümden iflas etmiş, geleneksel sol partiler ise faz­lasıyla küçük ve sınırlıdır. Ne kadar gerekli ve haklı olursa olsun hareketle­rin talep ettiği reformlar, dış borç ödemeleri, ekonomideki yolsuzluk ve çü­rüme karşısında gerçekleştirilemez ve sürdürülemez kalmaktadır.

Sosyopolitik hareketler ve sendikalar, hareketlerin ve partilerin en iyi yön­lerini birleştiren kendi siyasal aracını, bütün mücadele biçimlerini iktidar hedefli ulusal bir mücadeleye dönüştürme kapasitesine sahip bir aygıtı ya­ratmak zorundadır.

Yeni politik-toplumsal hareketler, partilerin seçimlere endeksli yaklaşımı­nın yerine kitle mücadelelerinin sürekliliğini, ve hareketlerin basit, acil ta­leplerinin yerine de yönetici sınıf devletine saldıran ve doğrudan eylemle se­çimleri birleştiren ulusal bir programı koyacaktır. En iyi yönlere sahip sos­yo-politik hareketlerin, siyasi partilere göre, meclislerde toplanma, yerel halk önderlerini seçme, yüz yüze tanışma, parti seçkinlerinin bürokratizmi, yandaşçılıgı ve imtiyazlı statülerinden kaçınma gibi avantajlan vardır. Sos­yo-politik hareketlerin başansının anahtan, tabanda çalışmalannda, toprak­sız tarım işçileri, köylüler ve bamolardaki kent yoksullanyla iç içe geçmele­rinde yatmaktadır. Karşı karşıya olunan asıl çetin mesele, yerel örgütleri ön­ce bölgesel sonra da ulusal bir güç halinde yerel inisiyatifi ve kitlesel katılımı bogmadan bütünleştirebilmektir. Doğrudan eylem stratejisi, devlet bas­kısı sorunuyla karşılaşır. Buna verilecek yanıt, yapısal çatışmalan sürdürebi­lecek ve hem üretim, ulaştırma, finans hem de ihracatta ekonominin strate­jik sektörlerini vurabilecek güçte bir ulusal siyasal aygıtın inşa edilmesidir. Hareketlerin “toplumsalı”nı partilerin “siyasalı”yla bütünleştirme diyalektiği,yeni bir “sosyo-politik hareket’’in, siyasal gündemin en üst sırasına oturma­sı anlamına gelir.

Artan ekonomik bunalım, gerileyen dış pazarlar ve siyasal alanda artan otoriterleşmeyle nitelenen bugünkü ugrakta hareketler, “savunma mücadeleleri”ni “saldırı mücadeleleri”ne dönüştürmek zorundadır. Latin Ameli­ka’ın kitlesel işsizligi ve eksik istihdamı, iflas etmiş ekonomileri ve sermaye kaçışlan, siyasal-ekonomik düzende köklü bir degişikligin gündeme gir­miş oldugunu gösteriyor.

Latin Amerika’daki seçim sistemi, merkezileşmiş yürütme gücünün otari­terleşmesine doğru gidiyor. Askeri yönetimden demokrasiye geçiş kesintiye ugramıştır. Hükümet yetkililelinin kararnamelerle yönettigi ve (çoğu yaban­cı kökenli) atanmış yetkililerin stratejik kararlan aldıgı seçim sistemli otori­ter bir melez rejim ortaya çıkmıştır. Yeni sosyo-politik hareketlerin yeni si­yasal alanlar, kurtanlmış bölgeler, barriolar, ve “özyönetim meclisleri”ne da­yanan topluluklar yaratması gerekiyor. Bu görev, Chiapas’ta (Meksika), Cha­pare’de (Bolivya), Brezilya’daki kooperatiflerde, Kolombiya’daki askerden arındırılmış bölgelerde, Buenos Aires varoşlanndaki piqueterolar arasında hayata geçililmektedir bile. Siyasal alan yaratılması, heterodoks dogrudan eylemle birleştililmelidir. Çünkü rejimIer, tören havasındaki genel grevlere ya kulak asmıyor ya da bunlan kolayca bastırıyor. Oysa banka, okul, yol iş­gali gibi eylemler, “kim yönetiyor?” temel meselesini sorgulatmaya hizmet eder.

Latin Amerika, dogrudan dogruya ve kelimenin tam anlamıyla sömürge­leştiriliyor. Ekonomiler dolarize olmuş durumda, makro-ekonomik politi­kalan IMF-Dünya Bankası dikte ediyor, Pentagon’un silahlandırdığı ve fi­nanse ettiği ordu ve polis güçleri rejimleri koruyor ve halkları eziyor, emper­yalist kültür ürünleri kitle iletişim araçlannı istila etmiş durumda, ekonomi­nin tüm stratejik sektörleri ABD-Avrupa sermayesinin mülkiyetinde. Temel mücadele, ulusal kurtuluşu ve sosyoekonomik kurtuluşu birbirini güçlen­dirici tarzda birleştirmelidir. Demokrasi mevcut degildir, yaratılmak zorun­dadır.

Demokrasi mücadelesi, esaslı sosyoekonomik talepler mücadelesine kitle­lerin katılımını örgütlemeyi gerektirir. Burada, sivil haklar için basit bir yurt­taşlık hareketinden söz etmiyoruz. Yoksul, işsiz ve sömürülen kitlelerin ha­yatlarını esaslı biçimde iyileştirdigi takdirde demokrasi mücadelesi bir an­lam kazanabilir. Sosyoekonomik mücadeleler yürütülmez ve zaferler elde edilmezse halk katılımı, başansızlıga mahkum bir formül haline gelir. Halk sınıfları reform mücadelesine girdiklerinde ve reformlan elde ettiklerinde mücadeleyi tırmandıracak, katılımı artıracak ve talepleri radikalleştirecek güce kavuşurlar.

Derinleşen ekonomik kriz ortamında siyasi partilerin ve adaylann, özellik­le de merkez solun yozlaşması, vaatleri yerine getirmemesi ve yaptığı sayısız aldatmaca gibi çok sayıda haklı nedenden dolayı geniş halk kesimleri bu­günkü seçim sistemine karşı derin bir hoşnutsuzluk içinde. Yeni bir siyasal örgüt, “olanakçıcı” gelenekten, işçilerle gevezelik yapma ve büyük iş dünya­sı hesabına çalışma pratiğinden kopmak zorundadır. Arjantin dağılırken, ar­tan sayıda evsiz, Kongre önündeki caddelere diziliyor ve çorba kuyruklan Kongre binasının gölgesinde uzadıkça uzuyor. Kongre’ye bitişik karanlık ar­ka sokaklarda küçük çocuklar, kaldınma saçılmış kemiklerin üzerinde ka­lan çiğ et kırıntılarıyla kendilerine “ziyafet” çekiyor.

Neo-liberal model denilen yagma sisteminin vakti doluyor; kurumsal so­lun da öyle. Taşra ekonomisi on yıldan fazla bir süredir yıkıma ugratılıyor ve halk, anayollan trafige kapatmak ve iktidarın simgelerine saldırmak üzere ayaga kalkıyor. Son beş yıldan beri, işçi sınıfımn yaşadıgı varoşlarda ana­yollara barikatlar kurulmaktadır (piquetero hareketi). Bugün, Buenos Ai­res’in merkezi, yoksul ve muhtaçlann istilası altındadır. Büyük bir patlama artık an meselesidir. Sorun, bu ayaklanmayı siyasal sınıf hareketlerinin ve önderlerinin mi örgütleyeceği yoksa bunun sonunda sagcı otoriter bir reji­min başa geçeceği bir ayaklanmaya mı dönüşeceğidir.

Bugün, Latin Amerika’nın kentlerinde ve kırsal kesimlerinde kitlesel dog­rudan eylem, devlet baskısı gibi gündelik bir gerçek haline gelmiştir. Temel sorun, “nesnel koşullarnın olgunlugu değil, bu parçalı, yerel ve dagımk ör­gütleri birleştirebilecek bir ulusal örgüt ve siyasal önderlik eksikliğidir. Bu.durum Meksika için oldugu kadar, Arjantin, Bolivya ve Paraguay için de ge­çerlidir.

Sosyopolitik hareketler, bilinç yükseltilmesi ve eylemci çekirdeklerin ya­ratılmasında büyük bir etki yaptılar. Önemli eylemlerin pimini çektiler ve halkın desteğini alan “kutuplar” yarattılar. Geçim ve hayatta kalma sorunlarının bir kısmım en azından geçici bir süre hafiflettiler. Ancak önlerinde,devlet iktidarına meydan okuyabilecek bir karşı hegemonik güç inşa etme çetin meselesi yükseliyor.

Bazı eylemcilerin “küreselleşme” dediği emperyalizme muhalefet, ABD, Kanada ve Avrupa’ya yayılmış durumdadır. İşçi kitlesi, çokuluslu sermaye­nin kararlarına giderek daha fazla güvensizlik duyuyor ve tehdit altında ol­dugunu hissediyor. İşçiler, çevreciler ve gençler, Seattle, Quebec, Prag, Por­to Alegre, Washington ve Melbourne’de emperyalist iktidarın simgelerine önemli saldırılar düzenleyerek güçlerini birleştirmişlerdir. Bu hareketler ve eylemlerin birkaç erdemi var:

1.. Seçim partilerince Kongre’ de temsil edilmeyen yurttaşlar ve kitle örgüt­leri için bir dogrudan eylem kanalı sağlıyorlar.

2. Çatışmalar, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluş­ların niteliği hakkında milyonlarca insanı eğitiyor.

3. İşçi-orta sınıf gençlerin ve Üçüncü Dünya hareketlerinin aynı mecraya akması uluslararası ağlar yaratıyor.

4. Son olarak bu gösteriler, emperyalist ülkelerin yönetici sınıflarına, yenilmez ve kontrol edilemez olmadıklannı, muhalefetin her yerde olduğunu hatırlatıyor.

Bununla birlikte bu Seattle, Porta Alegre Sosyal Forumu gibi olaylar bir­birleriyle çelişkili gruplan ve önderleri içeriyor: Amerika ve Avrupalı sendikacılann bir kesimi, Üçüncü Dünya işçileriyle ittifak arayışındaki enter­nasyonalistler degil, ulusal burjuvazileriyle ittifak kurmayı hedefleyen “korumacılar”dır. Bir kısım eylemci, bir yandan kendi hakim sınıflanna karşı çıkarken, diger yandan da gidip ehveni şer partilerden birine oy atıyor. Ama temel zayıflık, bu olaylardaki eylemcilerin ve önderlerin çok azının önemli bir topluınsal temele sahip olması ya da kitleleri gündelik mücadelelerde örgütlemekle ugraşmasıdır.

Bu uluslararası olayların önemi, katılımcılann ülkelerine döndüklerinde devlet iktidarına meydan okuyacak kitlesel siyasal hareketler yaratmaya girişmeleri halinde daha da büyüyecektir. Avrupa-Amerikan emperyalizminin ideolojisi olarak küreselleşmenin maskesinin düşürülmesi olumlu ancak henüz sınırlı kalmış bir adımdır. Porta Alegre Sosyal Forumu gibi halk­çı karşı çıkışlan, devrimci demokratik bir sosyalist alternatif oluşturabilecek tutarlı bir siyasal harekete dönüştürmek, hareketin bir sonraki aşamasının en tayin edici adımı olacaktır. Ancak bu devrimci süreç, bir dizi başarılı siyasal mücadelenin sonucu olarak ulusal düzeyde başlayabilir. Küçük zaferler, büyük hareketleri yaratır ve büyük hareketler, tarihsel alternatifi ortaya atar: Ya sosyalist demokrasi ya da neo-liberal barbarlık!

Çeviren: Cevdet Aşkın Cosmopolitik Kitaplığı, Küreselleşme ve Direniş,(137-141)

 

 

 

 

Yazı kategorisi: Makaleler | Leave a Comment »

Hugo Chavez ve Venezuella’da Gelişen ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’

Yazan: lahy Ağustos 27, 2006

Evren Çelik-Wiltse

Birikim- 203

Venezuella, 1998′de Hugo Chavez’in kazandığı Başkanlık seçimlerden bu yana dünya gündemi­nin üst sıralarını işgal etmeye devam ediyor. Chavez Başkanlığı süresince VenezueIla’da yaşanan ekonomik değişimler, yine bu dönemde Ve­nezuella’nın OPEC üyesi olarak yaptığı girişim­ler, Küba’yla gelişen ve ABD ile sertleşen ilişkiler dikkatleri ister istemez Güney Amerika’nın bu enteresan ülkesi üzerinde yoğunlaştırmakta. Ancak önemli bir sorun, tüm bu konular hakkında yayımlanmış sağduyulu, verilere dayalı çıkarılOlar yapan ekonomik ve siyasi analizler bulmada yaşanan zorluk. Bir kanatta Chavez’i yücelterek onu adeta modern zamanların Robin Hood’u, globalleşme ve ABD hegemonyasının yelkenlerine savaş açmış yeni Don Kişot olarak sunanlar mevcut. Diğer kanatta ise, Chavez tarafından ger­çekleştirilen farklı ve pek de konvansiyonel ol­mayan ekonomik uygulamaları sertçe eleştirerek Venezuella’nın hızla bir finansal mahşere doğru yöneldiğini iddia eden pesimistik yazılar var. Biz bu yazıda peşinen taraf seçmekten ziyade, önce­likle Chavez’in hangi sosyo-ekonomik şartlar al­tında başa geldiğini, daha sonra ne tür politikalar izlediğini ve bunların kısmi sonuçlarını tartışmaya çalışacağız. Böylelikle okuyucularımız da sanı­yoruz daha sağlıklı bir yorum yapma fırsatı bula­caktır.

KİMDİR HUGO CHAVEZ? ALBAYLIKTAN VENEZUELLA BAŞKANLIĞINA GİDEN YOL

Chavez’in siyaset sahnesine ilk çıkışı, VenezueIla ordusunda albayken giriştiği ancak başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe ile oluyor. 1992′deki bu darbe teşebbüsünden sonra bir Süre daha orduda kariyerine devam eden Chavez, daha sonra kendi partisini kurarak doğrudan siyasete atılıyor. Bir­ kaç yıl içerisinde büyük başarı toplayan bu ‘tek­ adam’ partisi (Beşinci Cumhuriyet Hareketi) 1998 seçimlerinde tüm rakiplerini geride bırakarak Chavez’i Başkanlık koltuğuna taşıyor. Yani 6 yıl önce darbeyle erişemediği Pozisyona bu kez de­mokratik ve adil bir seçim sürecinin işlemesiyle ulaşıyor Chavez. Ancak Venezuella’daki büyük sosyo-ekonomik çalkantılar asıl bu seçimden son­ra başlıyor. Chavez’in attığı hemen her adım, ge­rek ülke içerisindeki muhalefetten, gerekse yurtdışından, özellikle de ABD, dünya finans piyasala­rı ve İMFden büyük tepkiler almaya başlıyor. An­cak bu tepkileri mercek altına almadan önce, Ve­nezuella’da Chavez’i iktidara taşıyan toplumsal dinamiklere kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

VenezueIla, uzun süre Latin Amerika’daki pekçok İspanyol kolonisi ile ayni talihi paylaşırken,1811′de General Simon Bolivar önderliğinde ba­ğımsızlığını ilan ediyor. Simon Bolivar, Kolombi­ya ve Bolivya gibi Güney Amerika’daki pekçok ülkeyi de bilfiiil bagımsızlıga taşımış bir askeri kumandan olarak hem Latin Amerika’da, hem de Venezuella’da çok büyük siyasi agırlıgı olan bir lider. Nitekim Bolivya’nın adı da Simon Boli­var’dan gelmekte. Ancak bagımsızlıktan sonraelitler arasındaki çekişmeler, bu devletlerin sahip oldukları zengin kaynaklarla orantılı olarak güç­lenmesine engel oluyor. 20. yüzyıla gelindiginde, Venezuella’nin artık askeri idare tarafından yöne­tildigini görüyoruz. 1953′te ise ilk demokratik seçimler yapılıyor ve iktidar sivillere devrediliyor.

Venezuella’da teknik olarak Türkiye’deki gibi nisbi seçim sistemi uygulansa da, parti yapısı faz­la dagınık degil. 1950′lerden itibaren özellikle iki partinin seçmenlerin büyük çogunlugunu kont­rol ettigini söyleyebiliriz: Merkez solda Sosyal Demokratlar (AD) ve merkez sagda Sosyal Hıris­tiyanlar (COPEI) var. Hemen her seçimde parla­mentoya irili ufaklı 5-6 parti girmesine ragmen, 40 küsür yıl boyunca seçmenlerin yaklaşık %85′i bu iki parti arasında paylaşılıyor. Başkanlık kol­tugu da iki parti arasında gidip geliyor. Kısacası,Venezuella’da siyaseti ve dolayısıyıyla ekonomiyi, 20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca tamamen bu iki parti şekillendiriyor.’

Yarım yüzyıl süren iki partili siyasi yapı, Vene­zuella’nın İspanyol sömürgesi oldugu dönemden devraldıgı son derece adaletsiz gelir dagılımını düzeltmeye çalışacagına, durumu bilakis daha da kötüleştiriyor. Seçimler, sadece elitler arasında ufak degişikliklerin yaşandıgı, patronaj ilişkileri­nin saglamlaştıgı, ancak geniş ve fakir halk kitle­lerinin taleplerine cevap vermekten uzak, siya­setçilik oyunlarına dönüşüyor. Bu nedenle, oy vermenin zorunlu oldugu ve normal şartlar altın­da halkın %90′dan fazlasının sandıklara koştugu ülkede, 1980′lerden itibaren büyük bir seçmen apatisi sorunu başgösteriyor. Sosyal demokratlar­la merkez sağ arasında uygulamada hiçbir fark göremeyen, fakat bu iki partiden başka da alter­natif bulamayan seçmen kitleleri, önce %10 ora­nında, 1990′lara gelindiginde ise %30-40′lara va­ran oranlarda seçimleri protesto ederek sandık başına gitmeyi reddediyor.

Chavez’in 1998 seçimlerindeki büyük çıkışı, işte böyle bir arka plana dayanıyor. Mevcut parti­lerden yılmış, ülkenin zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ragmen fakirlik sınırının altında mücadele veren geniş kitlelere, Chavez’in ki_isel özellikleri ve siyasi söylemi son derece çekici bir alternatif oluşturuyor. Son yarım yüzyılda Vene­zuella’da siyasi elit ile halk arasındaki uçurum öylesine açılmış ki, elitlerle kitleler arasında sa­dece sosyo-ekonomik ve statüsel farkların yanısıra, adeta genetik/ırka dayalı bir duvar da örül­müş. Chavez’in gelişi ile ilk defa Venezuella’daki yerleşik siyasetçi proto-tipinin (Beyazı Avrupa­ asıllı, soylu ailelere mensup, aşırı zengin) aksine, oldukça mütevazı (ögretmen anne-baba) ve kıs­men de Venezuella yerlisi kanı taşıyan bir aileden gelen bir aday siyasetin üst katmanlarına erişebi­liyor. Bunun yanı sıra, Chavez’in başarıyla kul­landıgı sosyal bölüşüm ve adaleti vurgulayan si­yasi söylem, uzun yıllardır siyasi süreçten dışlan­mış geniş kitleleri sandık başına çekmeyi başarı­yor. Ancak Chavez’in Başkan seçilmesi, Venezu­ella’daki problemlerin sona erdigi anlamına gel­miyor.

Bizdeki kanaatin aksine, Başkanlık sistemi -ta­bii demokratik olarak işlediginde- tek adamın yürütmeyi elinde bulundurdugu ve istedigini ya­pabildigi bir rejim degil. Başkanın halk oyunu kazanarak ele geçirdigi yürütme yetkisi üzerinde hem Senato’nun, hem de Anayasa Mahkeme­si’nin çok büyük kontrolü söz konusu. Dişli bir muhalefet, gücünü birleştirerek bu mekanizma­lar aracılıgı ile başkanın hemen her adımına mü­dahale edebilir. Nitekim Venezuella’da da, Cha­vez iktidarının ilk yıllarında buna benzer geliş­meler yaşandı. Demokratik seçimlerde iktidarıkaybeden elitler, yasama ve yargı mekanizmaları­nı zorlayarak Chavez’in önünü tıkamaya çalıştı­lar. Bunun yanı sıra, ellerindeki önemli ekonomik güçleri kullanarak ekonomiyi sabote etmeye çalıştılar. Bu dönemde özel sektör tarafında işleti­len pek çok fabrika, ‘Chavez Venezuella’ya sosya­lizm getirecek, biz de Küba gibi olacagız” heze­yanları ile kapatılıp işçileri kapı dışarı edildi. Hemen tamamı eski dönemin elit ve partizan işa­damlarınca kontrol edilen medya kanalları, Cha­vez iktidarının meşruiyeti hakkında ciddi şüphe­ler uyandırmaya başladı. 1000′lere girildiğinde Venezuella’da ortam o kadar gerildi ki, ülkenin başkenti Caracas’ın zengin semtlerinde yaşayan­lar, iktidarın fakir halk kitlelerini üzerlerine sü­rüp can ve mal varlıklarına kastedeceği korku­suyla barikatlar kurup silahlanarak ve özel milis kuvvetleri oluşturarak kendilerini korumaya kal­kıştılar. Chavez ise, toplumda giderek yükselen bu gerilim ve kutuplaşmaya çare olarak muhale­fetle atışmak yerine doğrudan halk oyuna gitme­yi tercih etti. Birden fazla kez tekrarlanan, katılı­mın rekor düzeyde olduğu ve sonuçların ulusla­rarası gözlemcilerce teyid edildiği bu referan­dumlardan başarıyla çıkan her defasında Chavez oldu. Ilk olarak 1000′de yeni Anayasaya göre ya­pılan seçimlerde Chavez -6 yıl süreyle- yeniden başkan seçildi. 3 yıl boyunca ısrarla Chavez’in geri çekilmesini isteyen muhalefet yeni bir refe­randum için yine imza topladı. 1004′te uluslara­rası gözlemciler eşliğinde gerçekleşen referan­dumda da Chavez oyların %58′ini alarak başkan­lıkta kalan 1 yıllık süresine devam etme hakkı kazandı.

REAKSİYONUN NEDENİ: BOLİVARCI POLİTİKALAR VE ‘21. YÜZYIL SOSYALİZMİ’

Chavez’in izlediği politikalara pek çok kesim yü­zeysel bir gözlemle ‘popülist’ damgasını vuruyor. Oysa Chavez’in siyasi çizgisini belirlemede ve kendisinin de ısrarla altını çizdiği iki temel entel­lektüel gelenek hakim: Birincisi, yukarıda kısaca değindiğimiz Bolivarcılık, diğeri ise modem bir sosyalizm anlayışı. Bu iki ayaktan biri olan Boli­varizmin en önemli özelliği, birbirine destek olan, bağımsız ve güçlü Latin Amerika ülkeleri­nin oluşturduğu ve dünyada (ABD’den bağımsız) önemli bir güç bloğu haline gelebilecek bir Gü­ney Amerika ideali. Nitekim bu perspektiften ha­reketle, Chavez’in Latin Amerika birlikteliğine katkıda bulunacak pekçok inisyatife öncülük et­tiğini görmekteyiz. Bu amaçla Chavez öncülü­ğünde Venezuella, ABD’nin dışlandığı bir Güney Amerika Gümrük Birliği için her gün önemli adımlar atmaya devam ediyor. Örneğin ekono­mik olarak son derece kuvvetli olan ve petrol sektörü de oldukça gelişmiş Brezilya ile Venezu­ella’nın bölgede ortaklaşa raCineriler kurmaya başladığını görüyoruz. Bunun yanı sıra, nükleer enerji konusunda da iki ülke arasında işbirliği başlamış durumda. (Brezilya’nın kaydadeğer miktarda uranyum rezervi var ve nükleer enerji üretiminde Latin Amerika’da başı çekiyor.)

Venezuella elini sadece bölgedeki güçlü eko­nomilere uzatmıyor. İktisadi açıdan oldukça zor durumda olan Arjantin ve Küba da Chavez’in ya­ratıcı dayanışma politikalarından faydalanıyor. Uzun yıllar IMF tarafından önerilen neo-liberal iktisat politikaları uygulaması sonucunda büyük ekonomik krizler yaşayan Arjantin’in petrol ihti­yacını karşılamak için son derece ilginç bir çö­züm öneriyor Chavez: Arjantin’in petrol ithal et­mek için döviz rezervi yok, ancak son derece kuvvetli bir tarım ve hayvancılık sektörü mevcut. Bunu fırsat olarak değerlendiren Chavez, adeta ll. yüzyılda yeniden takas sistemine dönerek Ar­jantin’e petrol verip karşılığından onlardan tahıl, bakliyat, et ve et ürünleri alıyor.2 Yine benzer bir takas Küba ile gerçekleştiriyor. Küba’daki uzman doktor fazlası Venezuella’ya gönderilirken (yak­laşık 12.000 doktor), Venezuella’dan tankerlerle petrol Küba’ya doğru yola çıkıyor. Bunların yanısıra, halkla ilişkileri de oldukça önemseyen Cha­vez, tüm Güney Amerika’da yayın yapan bir de televizyon kanalı kuruyor (TeleSur).

Chavez her ’sosyalizm’ dediğinde ABD’nin, özellikle de Bush yönetiminin tüyleri diken di­ken olsa da, uygulamaya baktığımızda Venezuel­la’da klasik Sovyet modelinden veya Küba’daki sistemden oldukça farklı bir çizgi oluştuğunu görmekteyiz. Örneğin, devletin büyük ortak ol­duğu ve dış ihracatın %80′ini oluşturan petrol sektörü gibi stratejik bir sektörde bile tamamen devlet mülkiyeti söz konusu değil. Anayasal ola­rak bir kamu kuruluşu olan ulusal petrol şirketi Petroleos de Venezuella SA (PDVSA), gerek Ve­nezuella içinde gerekse yurtdışında özel şirket­lerle ortaklıklara girmekten imtina etmiyor. Ül­kedeki pekçok rafineri, dünyanın önde gelen pet­rol şirketleri ve Venezuella devleti tarafında or­taklaşa işletiliyor -ki bu şirketler ağırlıklı olarak Chevron, Texaco gibi ABD asıllı firmalar. Bunun yanı sıra, Petroleos de Venezuella S.A.’nın (PDV5A) yurtdışı yatırımları da var. Örneğin 1990′larda ABD’nin en önde gelen petrol şirketle­rinden biri olan ClTGO’yu satın alan PSVSA, böylece ABD iç piyasasında doğrudan söz sahibi bir konuma gelmiş oluyor.

Latin Amerika’da son yıllarda seçimle yükselen sol iktidarlar, hem ABD ‘deki neo-liberal çevreler­de, hem de kalkınmakta olan ülkelerindeki ‘eko­nokrat’ ve serbest piyasa ekonomisine iman eder­cesine bağlı gruplarda alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Bizde bunun örneğini Deniz Gökçe’nin son zamanlarda Latin Amerika üzerine kaleme aldığı yazılarda görebiliyoruz. Gökçe, Ch:ivez, Lula, Bachelett gibi liderleri iktidar yapan bu coğrafyada büyük bir finansal mahşerin son dere­ce yakın olduğunu öngörerek bizleri uyarma ne­zaketinde bulunuyor. Bu tarz bir felaket tellallığıile birlikte halkın demokratik iradesini de hiçe sayan bir üslubu, dünyayı sadece finans-kapital çerçevesinden gören çevrelerin ‘objektif’ analizle­rinde bulmamız son derece doğal. Ancak bu ‘ob­jektif-teknik-ekonomik’ analizler, olgularla/veri­lerle ne derecede örtüşüyor?

Venezuella’ya bakarsak, Chavez başa geldikten 5-6 yıl sonra bile, Venezuella’da büyük çaplı bir yabancı sermaye kaçışı olduğunu söylemek mümkün değil. Gerek üretimde, gerek tarımda, gerekse bankacılık gibi hizmet sektörlerinde, ser­best piyasa ekonomisiyle devlet işletmeleri ve özellikle de kollektif işletmeler birlikte yer alı­yor. Bankacılık sektöründe örneğin, doğrudan devletleştirme yerine Ch:ivez, özel bankaların kooperatİfleri ve küçük işletmeleri desteklemele­rini sağlayan düzenlemeler getiriyor. Yeni banka­cılık kanununa göre, özel sektörce işletilen ban­kalar, verdikleri kredilerin en az %30′unu işçi kooperatiflerine, küçük işletmelere, tarım sektörü­ne, mikro-kredi olarak şahıslara ve toplu konut ve benzer sosyal projelere yönlendirmek zorun­dalar. Burada amaçlanan, özel bankaların kredi imkanlarının daha geniş sosyal kesimlere ulaşması ve böylelikle özel banka kredilerinin Türki­ye’de de bir dönem olduğu gibi sadece büyük holdinglere sağlanan bir ayrıcalık olmaktan çıka­rılması.Chavez tarafından hayata geçirilen ekonomik uygulamalardan belki de en önemlisi, kollektif mülkiyet esasına dayalı işçi kooperatifleri. Tama­men özel mülkiyete dayalı neo-liberal piyasa ekonomisi ile devletin tasarrufundaki kamu işlet­melerinin karşısında bir üçüncü yololarak öne sürülen bu yöntem, şu ana kadar özellikle işçi ve emekçilerden büyük destek görüyor. Bu yeni mo­delde devlet, ya kendi kurduğu işletmeleri daha sonra orada çalışan işçilere devrederek kollektif mülkiyet esasına dayalı bir kooperatifin kurulu­şuna bilfiil finansal katkıda bulunuyor ya da özel şirketlerce atıl bırakılan işletmelerin, fabrikala­rın, madenIerin yasalolarak orada çalışanlarca sahiplenilmesini ve işletilmesini kolaylaştırıyor. Tüm bu düzenlemelerden sorumlu kurum ise, yine Chavez tarafından kurulan Halk Ekonomisi Bakanlığı. Bakanlık şimdiye kadar ülke çapında 210 bin işçinin çalıştığı ve ortağı olduğu 6840 kooperatifin kurulmasına öncülük etmiş. Kamu­oyu yoklamaları, Chavez’den memnun olanların yaklaşık % 70′ler civarına yükseldiğine işaret ede­rek bu ekonomik politikaların kitlelerden genişdestek bulduğunu gösteriyor.

Chavez’i bu kadar popüler yapan sebeplerden bir diğeri de, başa geldiğinden beri gerçekleştir­meye çalıştığı sosyal politikalar. Yukarıda Vene­zuella’nın zengin kaynaklarına rağmen gelir dağı­lımının son derece adaletsiz olduğunu belirtmiş­tik. 1998 verilerine göre, nüfusun en zengin %20′lik dilimi, ülke gelirlerinin yarısından fazla­sını (%53.4) kontrol ediyor. Buna karşılık en fa­kir %20′lik dilimin ulusal gelirden payı sadece %3 oranında (Dünya Bankası Kalkınma Verileri, 2005). Toplam nüfusun %35′ten fazlası günlük 2 ABD doları veya daha az bir meblağ ile geçimini sağlamaya çalışıyor – aynı oran Türkiye’de %12.8. 2005 yılı tahmini değerlerine göre Vene­zuella’da kişi başına düşen gayri safi milli hasıla 6400 ABD doları olmasına rağmen (bu oran Tür­kiye için 7900 dolar), halkın üçte birinden fazlası Dünya Bankası tarafından belirlenen fakirlik sını­rının altında yaşıyor. Işte bu sebepten dolayı da, devlet tarafından sübvanse edilen sağlık ocakları, hastaneler, yiyecek yardımları, eğitim desteği ve yol, su, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri geniş kitlelerden büyük destek görüyor.

HUGO BOSS?

Latin Amerika siyasetinin tarihsel bir parçası olan caudillo geleneği, uzun yıllar bölgedeki de­mokratikleşme çabalarının önündeki en önemli engellerden biri olmuştur. Askeri bir geçmişe sa­hip, kudretli bir tek-adam liderliği diye özetleye­bileceğimiz caudillismo, konu Chavez olunca is­ter istemez gündeme geliyor. Nitekim yakın za­manda Foreing Policy dergisinde çıkan bir yazıda Chavez, bir modern zamanlar caudillosu, hatta Üçüncü Dünya otoritarizminin yeni yüzü olarak resmedilmekte. Yazar Corrales, Chavez’in sosyal ve ekonomik politikalarına hemen hiç değinmez­ken, halkın yüksek desteğini sadece Chavez’in manipülasyon yeteneği ve anti-Amerikan söylemi ile açıklıyor. Yani yine Deniz Gökçe örneğinde olduğu gibi seçmen kitlelerini cahil ve sapla sa­manı ayırt etmekten yoksun gören bir üslup. An­cak bu söyleme hemen taraftar olmadan önce, yerel bazdaki gelişmelere bakmakta fayda var.

Chavez’in iktidar olmasıyla birlikte devlet büt­çesinin sosyal harcamalar kaleminde bir patlama yaşandığı doğru. Özellikle ikinci Irak savaşından sonra, dünya piyasalarında varili yaklaşık 30 do­lardan 60 doların üzerine fırlayan petrol fiyatları, kuşkusuz Chavez’in sınıflar arası uçurumu azalt­maya yönelik sosyal harcamalar yapmasını kolay­laştırıyor. Ancak bu durumu, aniden zenginliğe kavuşmuş otorİter bir liderin yandaş bulma çabası ve para saçması senaryosu ile karıştırınamak ge­rek. Chavez’in, örneğin Latin Amerika’nın en ti­pik popülist liderlerinden olan meşhur juan ve Eva Peron çiftinden önemli bir farkı var. Chavez zaman zaman haftalık televizyon programı ‘Ala Başkan’ gibi kanallarla halkıyla doğrudan temas halinde, her derda derman bir Noel Baba imajı çizse de, sistematik olarak yaptığı uygulamalar, Venezuella’daki demokrasiyi köklü değişikliklere uğratacak nitelikte. Bunlardan belki de en önem­lisi, Chavez’in mahalle ve semt bazında, tabandan yeşeren sivil toplum örgütlerine verdiği önem.

Tüm Latin Amerika’da olduğu gibi, Venezuel­la’da da özellikle 1980′lerin sonu ve 1990′ların başında güçlenen toplumsal hareketler yerleşik si­yasette köklü değişiklikler yaratmış durumda. Ta­bandan yeşeren bu örgütlenmeler, parti sultasına ve hiyerarşik yapısına karşı geliştirilen en yeni ve en etkili yöntemler olarak kendisini gösteriyor. Katılımcı, lokal ve yatay ilişkilerin hakim olduğu toplumsal hareketler, bugün Latin Amerika’da demokratik rejimIerin belkemiğini oluşturuyor. Daha çok yerel çapta örgütlü bu sivil toplum nü­veleri, bulundukları mahalle, semt, hatta şehirde­ki önemli sosyal problemlere kollektif olarak çö­züm üretmeye çalışıyorlar. Chavez’in yaptığı bir yenilikçi uygulama da, işte bu tabandan gelen si­vil toplum hareketlerine, yerel yönetimlerde söz hakkı tanıması ve onları karar alma sürecine da­hil etmesi. Bu sayede sosyal yardımlar, tepeden inen, devletin bağışladığı ve sorgusuz sualsiz ka­bul edilen sadakalar olarak değil, yerel inisyatifle­re ve onların önceliklerine göre şekillenen, de­mokratik ve katılımcı bir ortamda halkın ihtiyaç­larını karşılayan mekanizmalara dönüşüyor. Kısa­cası, sivil toplum örgütlerini yerel yönetimlere aktif olarak dahil etmekle Chavez, Venezuella’da şimdiye kadar hep toplumun en elit kesimlerinin tekelinde olan siyaset mekanizmalarını demokra­tikleştirmek adına büyük ve anlamlı bir adım at­mış oluyor. Eğer siyasetin en basit tanımı kısıtlıkaynakların nasıl dağıtılacağı konusunda karar almak ise, Chavez bu kararlardan etkilenen]eri de karar alma sürecine dahil etmekle son derece de­mokratik bir adım atmış oluyor.

CHAVEZ VE BUSH

Chavez  Başkan olduğundan beri, ABD ile en ger­gin tartışmalara girme rekorunu Fide! Castro’nun elinden almış görünüyor. ılk zamanlarda Castro ile pura içip beyzbol maçı seyrederken ABD kar­şıtı birkaç açıklama yapmaktan ibaret atışmalar artık bölgesel petrol politikalarına ve serbest tica­ret anlaşmalarının metinlerine de gölgesini dü­şürmüş durumda. Chavez’in çekincesiz kullandı­ğı ’sosyalizm’, ‘anti-emperyalizm’, ‘çok kutuplu bir dünya’ gibi kelimeler Washington’da büyük rahatsızlık yaratıyor. ABD Dışişleri Bakanı Con­doleezza Rice, Venezuella’dan bahsettiği hemen her konuşmasında Chavez için ‘büyük problem’, ‘demokrasi için tehlikeli’, ‘bölgede pozitif bir ak­tör değil’ gibi ifadeler kullanıyor. Nitekim Arjan­tin’de toplanan ve ABD’ nin kuzeyden güneye tüm Amerika kıtasını kapsayan bir serbest ticaret bloğu fikrini pazarlamaya çalıştığı Amerika Zir­vesi, özellikle Chavez’in çıkışları sonucu Bush’un erkenden ayrılması ve bu projenin uzunca bir sü­re rafa kaldırılmasıyla sonuçlandı.

Bunun yanı sıra, OPECte de oldukça aktif bir üye olan Venezuella, petrol satışlarında doların yerine yavaş yavaş euro kullanımına geçilmesi, Çin ‘in artan petrol ihtiyacına öncelik verilmesi gibi çıkışlarla, petrol yüzünden zaten Ortado­ğu’da batağa saplanmış olan mevcut ABD yöneti­mini iyice zor duruma düşürüyor. Chavez ayrıca petrol konusunu son derece başarılı bir halkla ilişkiler aracı olarak kullanmaktan da geri kalmı­yor. Örneğin bu kış neredeyse iki buçuk kat ar­tan petrol fiyatları yüzünden evlerini ısıtmada zorluk çeken düşük gelirli Amerikalılara, Cha­vez, Caracas’tan elini uzatarak ClTGO aracılığıy­la piyasa değerinin %40 altında fuel-oil gönder­di.5 Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, özellikle son bir yılda rekor düzeylerde kar elde eden petrol şirketlerine ABD’li siyasetçilerin yap­tığı düşük gelirli kesimlere sübvansiyon çağrısı. Özellikle kuzey doğudaki metropollerde yaşayan ve aşırı sert geçen kışın da etkisiyle ayda 400-500 dolara yükselen ısınma maliyetlerini karşılaya­mayan binlerce Amerikalı için seferber olan pek çok senatör ve vali, hiçbir ABD şirketinden olumlu yanıt alamadı. Işte bu nedenle Venezuel­la’dan gelen ucuz petrol jesti tabii ki ayrı bir mana kazandı. Massachusetts ve New York eyaletle­rinde, yerel yönetimlerin belirlediği binlerce dü­şük gelirli haneye, kiliselere, okullara, aşevlerine ve kimsesiz evlerine ulaştı Chavez’in yardımı. Ancak, dünyanın gözünde bu olay, esas itibariyle yegane süpergücünün kendi içindeki zaafları açı­ğa çıkaran bir gösteriye dönüştü. Irak’taki savaşa her hafta 1 milyar dolar harcayan ABD ‘nin zor durumdaki vatandaşlarına, Beyaz Saray’ın üçün­cü dünya ülkesi addettiği bir ülkeden yardım gel­mesi tabii ki Başkan Bush tarafından hoş karşı­lanmadı.

Beyaz Saray’la Chavez arasındaki yüksek gerili­min bir diğer önemli sebebi de 2002′de Chavez’e karşı girişilen askeri darbe. Bir grup muhalif işa­damı ve ordunun ufak bir kesimince gerçekleşti­rilen ancak bir hafta bile tutunamayan bu darbe girişiminden Chavez mütemadiyen ABD’yi so­rumlu tuttu. Tarihsel olarak Latin Amerika’daki pek çok darbede parmağı olduğu için sicili pek temiz olmayan ABD’nin, bu darbeye de bulaşıp bulaşmadığını teyid edecek belgeler henüz mev­cut değil. Ancak buradaki enteresanlık, dünyanın her yerine demokrasi yaymayı misyon edinmiş Bush yönetiminin, Venezuella’daki darbenin erte­si günü, herkesten önce Caracas’taki yeni darbe hükümetini tanıdığını ilan etmesi olmuştur. Ceb­ren iktidarı ele geçirip Senato’yu lağveden ve Anayasa Mahkemesi’ni dağıtan darbe yönetimini ABD’nin böylesi bir ivedilikle tanıması, sadece Venezuella’da değil, tüm Latin Amerika’da Bush yönetiminin demokratik kredibilitesine zarar verdi. ABD ‘nin darbecileri tanımasındaki bu ace­lecilik, ABD- Venezuella ilişkilerinde tamiri güçbir çatlak yarattı. Geçtiğimiz yaz ABD’nin meş­hur Evanjelik liderlerinden Pat Robertson’un te­levizyona çıkıp Bush hükümetine darbe vs. ile uğraşmak yerine doğrudan Chavez’i bir suikastle ortadan kaldırmayı önermesi, zaten gerilimin had safhada olduğu ikili ilişkilere iyice tuz-biber oldu. Buna mukabil Chavez de ülkesinde faaliyet gösteren pek çok Evanjelik ve Mormon misyone­ri sınırdışı etme kararı aldı.

KISMI SONUÇLAR:

Chavez ve ABD arasındaki anlaşmazlıkların kısa vadede çözülmesi mümkün görünmüyor. Cha­vez’in Venezuella’yı ‘küçük ama önemli bir güç’ yapma ideali, hemen her alanda Başkan Bush ta­rafından şekillendirilen ABD çıkarları ile doğru­dan çatışıyor. Bu çatışmadan başarı ile ayrılan ta­raf, ittifakları güçlü olan taraf olacaktır. Latin Amerika zaten MERCOSUR çatısı altında ABD’den bağımsız bir serbest ticaret ittifakı oluş­turmuş durumda. MERCOSUR’un güçlenmesi, Avrupa Birliği ve Asya ile ekonomik ve siyasi iliş­kilerinin yoğunlaşması ve uluslararası ticarette doların yerine euronun ağırlıklı olarak kullanıl­ması, Latin Amerika’yı ‘ABD’nin arka bahçesi’ ol­ma statüsünden kurtaracaktır. Chavez, başarılıbir şekilde Brezilya, Arjantin, Kolombiya ve Kü­ba’yı müttefikleri arasına katmış durumda. Özel­likle son seçimlerde solun iktidara geldiği Şili ve Bolivya’nın da bu saflara katılması son derece olası. Yaklaşan Meksika seçimlerinde de solu temsil eden Lopez Obrador’un kazanması çok yüksek bir olasılık. Hızla gelişen bu ittifaklar so­nucu, Latin Amerika’da yüzyıldan fazla süregel­miş ABD hegemonyasında derin çatlakların olu­şacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Ikinci bir önemli sonuç olarak da Venezuella örneğinden hareketle, 21. yüzyılda klasik siyasi particilik anlayışının giderek kan kaybettiğini söyleyebiliriz. Eski usul partilerin yerini daha ka­tılımcı, çoğulcu ve doğrudan demokrasiye imkan veren oluşumlar alıyor. Seçmenler artık iradeleri­ni partiler aracılığı ile siyasi arenaya yansıtmaya çalışmaktan ziyade, bilfiil o arenada bulunup ka­rarlara katılmayı tercih ediyorlar. Bu değişimin önemli göstergeleri, artan oy verme ve referan­dumlara katılım oranları, yükselen sivil toplum faaliyetleri ve bunlara karşılık giderek düşen par­ti üyeliği oranları. Nitekim sekiz yıl boyunca Bre­zilya başkanlığı yapmış, aynı zamanda bölgenin önde gelen siyaset bilimcilerinden Fernando Henrique Cardoso da benzer bir tespitle 30 yıl sonra siyasi partilerin neslinin tükeneceği öngö­rüsünde bulunuyor.G Burada demokrasi adına önemli olan, partilerden kalan boşluğu şahsa da­yalı tek-adam iktidarlarının doldurmaması. Bu nedenle Venezuella’da 2006 sonunda yapılacak olan genel seçimler son derece önemli. Chavez’in kurduğu sistem o olmadan da sürdürülebilir ol­mayı başarırsa, demokrasi adına çok büyük bir yol katedilmiş olacak.

Son çıkarımımız ise Chavez’in uyguladığı ol­dukça farklı ekonomik ve sosyal politikalar ve ‘21. yüzyıl sosyalizmi’ ile ilgili. Eğer Chavez’in geliştirdiği, özel-kamu ve kollektif mülkiyete da­yalı melez model uzun vadede başarılı olursa, bu belki de Venezuella’nın tarihe bırakabileceği en önemli miraslardan biri olacak. Chavez’in inşa etmekte olduğu bu yeni ekonomik model, şayet petrol fiyatları değiştiğinde de devam ettirilebilir­se, neo-liberal ortodoksi karşısından büyük bir zafer kazanılmış olacak. Bu durumda, 1980′ler­den beri duymaktan usandığımız, özellikle de ge­lişmekte olan ülkelere ‘başka alternatif yok’ diye dayatılan neo-liberal piyasa ekonomisinin karşı­sına ilk defa işleyen, üreten ve farklı bir ekono­mik model sunulmuş olacak. Dünyanın gözleri Latin Amerika’nın bu 25 milyonluk ülkesi ve onun kabına sığmayan liderinin üzerinde. Dileriz hızla yaşanan bu toplumsal değişim sonucunda asgari yaşam standartlarına sahip, gelir dağılımı­nın adaletli olduğu, kalkınmış ve demokratik bir Venezuella buluruz.

6 Fernando Henrique Cardoso. 2005. “Here Today, Gone To­morrow: Political Parties”, Foreign Policy, Eylül-Ekim, c:150.

Yazı kategorisi: Makaleler, Venezuela | 1 Yorum »

Arjantin’in Unutulmuş Halkı

Yazan: lahy Ağustos 26, 2006

Ann SCHOLL-Facundo ARRIZABALAGA

Monica Romero 1964′de, ailesi ve komşularının çiftliklerin­den nasıl tahliye edildiklerini ve evlerinin, şeker plantasyonları ve bir rafineri yapmak üzere Patrôn Costa tarafından nasıl yakıldığını anımsıyor. Topraksız kalan ailesi artık tatlı patates, kabak ve tatlı mısır yetiştirenıiyordu ve önlerindeki tek seçenek, toprakların yeni sahiplerinin kendilerine önerdiği işi kabul etmekti. Elli aile bir barakaya yerleştirilmişti ve her birine ücret olarak, aynı şirke­tin sahibi olduğu küçük yerel dükkanda geçerli olan fişler veril­mekteydi. Bugün, bu toprakların sahibi ABD’de üslenen Seabord Şirketidir. Seabord mülkü 1996′da satın aldığında, 6000 işçiyi işten atıp insan gücü yerine makine kullanmaya başladılar. Şimdi işsiz kalan işçiler kırsalı terk edip kentteki sefalet mahallelerine gittiler. Monica’nın Estaciôn El Tabacal Guaranı cemaatine iliş­kin öyküsü Arjantin’in kuzeyindeki Salta bölgesinde yaşayan pek çok yerli cemaatinin de öyküsüdür. British Petroleum ve Tecpetrol dahil petrol şirketleri ve Seabord gibi tarımsal sanayi şirketleri toprakları satın almış, ve bir zamanlar buralarda boy atan onnanları ve doğayı şeker ve GM soya plantasyonları için tahrip ederek yerlileri tahliye etmişti. 10 Eylül 2003 ‘te, Monica’nın cemaatinden yetmiş kişi, topraklarını geri istemeye karar verdiler. Kentteki yoksulluktan kırılmışlardı; ait oldukları toprağı kurtarmanın zamanıydı.

Daha güneyde, Patagonya’da Mapucheler de benzer bir talanla karşı karşıyadır.

1997′ de Benetton, İngiliz Compania Tierras del Sur Argentina S.A.’ dan Patagonya topraklarını 50 milyon dolara satın aldı. Mapucheler 13.000 yıldır bu topraklarda yaşamaktaydı. Benetton’un elinde şimdi 900.000 hektar: Patagonya toprağı var ve Arjantin’in en büyük toprak sahibi konumunda. Çokuluslu şirket, o günden bu yana bu ‘mülkü’ çitlerle çevirdi. 85 yaşındaki Mapuche Dona Calendaria, bölgenin tek kaynağından su getire­bilmek için her gün bu çitin üzerinden atlamak zorunda kalıyor. Benetton aynı zamanda yerel Mapuche cemaatinin nehirden balık avlamak için kendilerinden izin istemesi gerektiğini öne sürüyor. Dahası, şirket bir Mapuche ailesini tahliye ettirdi. İktisadi zorluk­larla karşı karşıya olan Curinanco ailesi, Esquel kentindeki düşük ücretli işlerini terk edip, çiftçilik yapmak için Benetton mülkü önündeki küçük bir toprak parçasını barışçıl biçimde işgal etmişti. Şirket bu arazinin de kendi mülkü olduğunu öne sürüyor. Yerel yetkeler de, turistik atraksiyonlar yaratabilmek için, aralarında Leleque köyünden Dona Calendaria da bulunmak üzere sekiz aileyi tahliye etmeye hazırlanıyorlar. Turistik atraksiyonun ana programını ise, Benetton mülkünün etrafındaki tur oluşturmakta. George Soros ve Sylvester Stallone gibi yabancı milyarderler de milyonlarca dolara Patagonya’ dan araziler aldılar. Mapucheler gelenekselolarak toplumsal ve siyasal yaşamlarını adem-i merke­ziyetçi ve katılımcı bir tarzda örgütlerler. Kendilerini doğanın sahibi olmaktansa, bir parçası olarak görürler.

‘Mapuche- Teheulche insan hakları grubu “ll de Gctubre”, haklı olarak General Roca’nın ‘Çöl Kampanyası’nın halen sür­mekte olduğunu savunuyor. General Roca 1878′ de, “ulusal ege­menlik”i sağlamak için Patagonya’yı yerlilerden “kurtarmak” üzere, bir etnik temizlik seferi yürütmüştü. Binlerce yerli onun emirleriyle katledilmiş, topraklarına da el konulmuştu. Askerler, bu “yerli avları”ndan getirdikleri beher çift haya başına ödüllendi­rilmekteydi. Britanyalılarsa getirilen her yerli kafası için 1 pound sterling ödüyorlardı. Çocuklar ailelerinden kopartılarak Buenos Aires’ deki ailelere evlatlık verilmişti. Melezlenme Avusturalya’nın çalınmış kuşağına çarpıcı bir benzerlik sergile­mektedir. Bizzat General Roca 30.000 hektar yerli toprağına el koymuştur.

Daha da güneyde, ‘dünyanın sonunda’, günümüzdeki adıyla Tierra del Fuego’da, Selk’nam halkları da katliamlardan kurtula­mamıştı. General Roca’nın seferinden birkaç yıl sonra, altın pe­şinde bir Britanya gemisi bölgeye ulaştı. Bir idam mangası tüm Selk’nam cemaatine ateş açtı, “fatihlerle temas onları saldırgan­laştırabilirdi”. Selk’namlar, küçük, kapalı cemaatler halinde özyönetim sistemiyle yaşamlarını sürdürüyor, guanaco (bir çeşit lama) avcılığıyla geçiniyor ve göçer bir yaşam sürdürüyorlardı. Son Selk’nam 1999′da öldü. Virginia Choinquitel  Buenos Aires’in kenar mahallelerinde derin bir yoksulluk içinde yaşamıştı, o, ilk istilacıların gelmesin­den beri sistemli bir biçimde katledilen, zehirlenen ve topraklarına el konan halkının sonuncu temsilcisiydi.

Günümüzde Aıjantin’de yalnızca 500 000 kadar yerli kaldı: Wichiler, Tobalar, Kollalar, Teheulcheler, Diaguitalar, Pilagalar, Choloteler, Chulupiler, Cirriguanolar, Guaraniler, Mapucheler ve Mocovieler. 12 Etnik aidiyetleri çoğunlukla ulusal sınırları aşsa da, bu grupların tümüne Arjantin yurttaşlığı verilmiş durumda. Şi­li’deki Mapuche müzik topluluğu, “Kimkache”, ilk “uluslararası” tumesini, And dağlarının öte yüzündeki Mapuche kardeşlerine seslenmek üzere Arjantin’e gerçekleştirdi.

Arjantin’de “Irk Günü” hala her yıl 12 Ekim’de kutlanır. 500 yıl önce, 1492′de ilk kez bu gün, Cristobel Colon Amerika kıyıla­rına ayak basarak ‘Yeni Dünya ‘ya ırk ve uygarlık getireceğini ilan etmişti. Bu gün, kıta yerlileri için ırk ve uygarlığın sona ermesi anlamına gelmektedir. 150 yıl içinde hemen tümüyle yok edildi­ler; Colon’un geldiği yıl 70 milyon dolaylarında olan sayılarıgünümüzde 3 buçuk milyona düşmüştür. Fetihten günümüze, yerli­ler yürürlüğe sokulan iktisadi doktrinle marjinalleştirilip kovuş­turmalara tabi tutulmaktadırlar. Günümüzde Arjantin’in nüfusu­nun yarısı yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır; yerliler sömürü­lenlerin sömürülenleri konumundadır. Topraklarının ve ülkeleri­nin ellerinden alınması sürüyor: işlemleri genellikle yabancı bir şirketin Buenos Aires’ de üslenmiş temsilcisi bir fırma yürütüyor; yerel politikacılarla temasa geçiyorlar, yerel politikacılar hakimle işi bağlıyor, hakim polisle işi bağlıyor, ve yerli ailelerin tahliyesi­ne başlanıyor. Bu yasadışı suistimal, yasalar çerçevesinde ger­çekleştiriliyor ve meşrulaştırılıyor.

Yerli halkların insan hakları grubu, Chaguar, General Roca’nın okullarda çocuklara hala bir kahraman belletilmesi kar­şısında öfkesini gizleyemiyor. Yakın zaman önce, gerçekliklerini Arjantin’e duyurabilmek için, Salta bölgesinden yerli çocukların kaleme aldığı “Size kendimizden söz ediyoruz” başlıklı bir kitap yayınladılar. Ağırlıklı olarak Avrupalı göçmenlerden oluşmuş bir ülkede, “yerlilik” hemen her zaman ırksal önyargılarla bağlantılandırılıyor. Avrupa üstünlüğü ve akılcılığı süregiderken, “Biz” -beyaz, uygar- ve “Onlar” -siyah, uygarlıktan uzak- arasın­daki hattı da sürdürüyor. Hank Wangford bunun örneğini, ‘libe­ral’ İngiliz Guardian gazetesinde yayınlanan bir yazısıyla sergi­lemekte; makalede Salta yakınlarındaki dağlarda yaşayan halkı, koka yaprağı çiğnedikleri zaman büründükleri görünüme atfen, “çita maymunları” olarak tanımlamaktaydı. Ulusal gazete Clarin’in yakın zaman önce yayınlanan bir Pazar ekindeyse, Salta yakınlarındaki Humahuaca yerlileri şöyle betimleniyordu: “Unu­tulmuş miras…Tarihin dışına düşmüş insanlar…(burada) farklıbir yüzyıldan gelmişe benzeyen Arjantinliler yaşıyor.”! Yerliler ya beyaz, ilerici Arjantin’dense geri, yerli Bolivya’nın bir parçası olarak turizm, eğlence ve sanatsal yetileri açısından romantize edilip egzotikleştirilmekte, ender mamuller veya “canlı tarih” olarak sunulmakta; ya da iktisadi kazanç adına maıjinalleştirilip sömürülmektedir.

İspanyol sömürgeciliği zamanında Latin Amerika’nın yerlile­rinin sömürülmesini haklı göstermek için başvurulan ideoloji ve ırkçılık, belki Colon ‘un zamanındakinden daha rafıne ve biraz daha örtük bir tarzda, ancak son derece etkin ve her zamanki ka­dar acımasız, günümüzde de süregidiyor. Irkçılık, Avrupa felsefe­sinin ve Avrupa dünya görüşünün derinliklerinde yatar. Voltaire Amerika’da tembel ve aptal yerlilerin yaşadığını söylüyordu. Bacon, De Maistre, Montesquieu, Hume, ve Bodin yerlilerin aşa­ğı lık insanlar olduğunu öne sürmekteydi. Hegel fıziksel ve tinsel yetersizliklerinin altını çiziyordu. İlerleme, gelişme ve uygarlık psikolojisi süregidiyor. ‘Uygar’ Avrupa, artık ABD’yle birlikte, haksızlığı Tanrı, insan hakları ve ilerleme adına haklı göstermeyi sürdürüyor ve neredeyse bilinçdışı ölçüsünde içkin, ırkçı bir dün­ya görüşünü benimsiyor.

Günümüzde sömürgeci misyonu çokuluslu şirketler üstlenmiş durumda. Monica’nın cemaatinin topraklarını Seabord şirketinden geri kazanmalarının ardından, silahlı polisler tarafından şiddet kullanılarak tahliye edildiler. Tahliye işlemi bizzat, Ava Guarani ‘nin “özel mülkleri”ni işgal etmeleri karşısında çılgına dönen Seabord yöneticileri tarafından talep edilmişti. Yetmiş Ava Guarani tutuklandı, aralarında hamile kadınlar da vardı; bunlar haklarında gasp davası açılarak serbest bırakıldı. 21 Aralık 2004′de adalet için nihai bir çaba gösteren cemaat mensupları, Salta’dan Buenos Aires’e 1500 km.lik yolu yürüyerek Başkan Kirchner’le görüştüler. Dönüşlerinde, toprakları yeniden işgal edip bir kez daha tahliye edildiler. Ata topraklarının 5000 hektar­lık bölümünü kurtarabilmek için hala mücadele ediyorlar

Kaynak: Dünyayı Isıtan Latin Ateşi- Özgür Üniversite Yayınları

 

Yazı kategorisi: Arjantin, Makaleler, Yerli Hareketleri | Leave a Comment »

Meksika’da Şiddetin Artacağı Endişesi

Yazan: lahy Ağustos 22, 2006

David Usborne. Çeviri: lahy

2 Temmuz’daki seçimleri kıl payı ile kaybetiği ilan edilen solcu aday Lopez Obrador’un tarafatarları ve destekçiler son üç haftadır Meksika’nın başkenti Mexico City’in ana yollarını blok ederek tansiyonun artmasına neden oluyorlar.

Lopez Obrador’un seçimlere hile karıştırıldığı yönündeki iddasında geri adım atacağı yönünde hiç bir iz yok.

Pazartesi günü başkent Mexico City şehrini felçe uğratan protesto, Kongre binasını bloke etme girişimi şiddetle karşılandı. Üçü Lopez Obrador’un partisinde (PRD) olan yaklaşık 30 kişi polisle çatışmalar sonucu yaralandılar.

Şiddetin, olabilecek yürüyüş ve gösterişler de daha da artarak devam edeceği yönünde kaygılar dile getitiliyor. Protestocular, şehrin meydanında başlayan ve 2 mile uzayan bir kamp kurmuş. Protestocular bankaların girişlerini bloke etmiş ve otobanların gişe turnikelerinide ele geçirmiş bulunmaktalar.

Lopez Obrador’un şikayeti üzerine, Meksika Seçim Kurulu oyların %9’unu sayma kararı Pazar günü tamamlandı. Henüz sonuç açıklanmadı. Yedi hakimden oluşan kurul, sonuçları 31 Ağustos’a kadar açıklması gerekiyor ve 6 Eylül’de de yeni Devlet Başkanını resmi olarak açıklamaları gerekiyor.

Meksika medyası, sayımda farklı sonuçlu ve matematiksel hataların olduğunu ve hatta seçimi kazanan Felipe Calderon’un oylarında azalma olduğunu belirtiyorlar. Bütün bunlara rağmen, sayım sonuçlarının: Lopez Obrador’un talebi olan ‘oyların tamamının geri sayımı’ veya Obrador’un seçimi kazandığının ilan edimesinin imkansız olduğu Meksika medyasının raporları arasında.

Bir çok analizci, Calderon’un seçimleri galibi olarak ilan edileceğini tahmin ediyor. İlk sayım sonuçlarında Calderon 244 bin oyla-ki bütün oyların sadece %0.5 idi- seçimin galibi ilan edilmişti.

Obrador’un Partisinin sözcülerinden bir tanesi bu hafta yaptığı açıklamada Colderon’un enide sonunda başkanlık malikanesinin anahtarını alabileceğini söyledi. Ama sözcü Gerardo Fernandez, Calderon’un “Kuşatılmış bir sarayda başkanlık yapacak. Saray dışında çalışması imkansız” açıklamasını yaptı.

Kaynak: http://www.independent.co.uk

 

Yazı kategorisi: Genel Haberler, Makaleler, Meksika, Seçimler, Sosyal Hareketler | Leave a Comment »

Fidel’den Sonra ya Tufan ya Devam

Yazan: lahy Ağustos 21, 2006

Sekseninci yaşgününe günler kala ameliyat masasına yattığı ve başkanlık yetkilerini kardeşine devrettiği haberi gündeme bomba gibi düştü. Zira hem dostları hem düşmanları için adı bir efsaneyi simgeliyordu. 20. asrın ikinci yarısında dünyadaki tüm gelişmeler, bütün ’soğuk ve sıcak’ ihtilaflar onun eşliğinde yaşanmıştı. Ama hiçbir gelişme onun devrimciliğine ve devrimciliğinin alameti farikaları olan üniformasıyla sakalına halel getiremedi.

Fidel Alejandro Castro Ruiz, 1926′da zengin bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Hukuk eğitimi gördü. Küba’daki vahim sosyal adaletsizliğe, ABD’nin Batista diktatörlüğüne verdiği desteğe ve ülkeyi devasa bir ‘genelev-kumarhane’ haline getirmesine tanıklık etti. Devrimci fikirlere bağlandı. 1953′te Batista diktatörlüğüne karşı silah kuşandı. 26 Temmuz 1953′te, 100 yandaşıyla birlikte Moncada Kışlası’na saldırdı. Amaçları bir halk isyanı başlatmaktı. Başarısız oldular. Batista rejimini devirip zafer işaretleriyle Havana’ya girmeleri için daha altı yıl vardı.

Fidel, ilk başlarda ‘ortada’ bir tutum benimsedi. “Komünizm veya Marksizm değil, iyi planlanmış bir ekonomide temsili demokrasi ve sosyal adalet amaçlıyoruz,” diyordu. Ancak kısa süre sonra ABD’nin siyasi ve ekonomik baskısı karşısında Sovyetler ile yakınlaştı ve rejimi resmen ’sosyalizm’ olarak tarif etti. Bu da ABD ile 45 yıllık kan davasının başlamasına yetti. ABD’nin 1961′de Kübalı sürgünlerden oluşturduğu bir askeri güçle Fidel’i devirme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Fidel Washington’un bir numaralı düşmanı haline gelirken, Kübalı yetkililere göre CIA Castro’ya 600′den fazla suikast teşebbüsünde bulundu. Hepsinden sağ kurtulan Castro, bu yeteneğini ülkesindeki sosyalist rejimi Sovyet Bloku’nun yıkılmasından sonra da ayakta tutmakta da başarıyla sergiledi. Zira Sovyetler’in akıttığı desteklerin sonu gelmiş, ülke ABD ambargosu altında ciddi ekonomik krize sürüklenmişti. Fakat Küba halkı, ‘önemli günlerde’ en az beş saatlik konuşmalarını bıkmadan dinlediği liderini, bu zor dönemde de yalnız bırakmadı. Hastalığında da desteğini esirgemedi.

‘Devrimler çağından’ geriye kalan belki de tek canlı ‘ikon’ Fidel Castro, şimdilik ‘kefeni yırtmış’ gibi görünüyor. Küba’nın resmi iletişim organlarından dosta düşmana, art arda ‘yıkılmadım ayaktayım’ mesajları veriyor. Fakat neticede artık 80′lik bir ihtiyar. Amerikan yönetimi, Castro sonrası Küba’da rejim değişikliği için pusuda bekliyor. Küba, Fidel’in liderliği altında bugüne dek ‘yoksul, ama gururlu delikanlılar’ misali, ayakta kalmayı başardı. Fidel Castro’nun yokluğunda aynı ısrarı ve direnci sergileyip sergilemeyeceğini ise zaman gösterecek.

Sağlık-eğitim pekiyi, gerisi geçer
Tarihi boyunca İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkmış, tahakkümü hiçbir zaman kolay kabul etmemiş, yani onurlu ve dikbaşh bir ülke Küba. Aynı direngenliği, 40 yılı aşan katı Amerikan ambargosuna ve Sovyetler’in çöküşüyle kesilen yardımların yarattığı ekonomik zorluklara karşı da sergiledi. Zorluklara direnemeyip Küba’yı terk etmeye ve ’sürgündeki Küba’ diye adlandırılan Miami’ye kapağı atmaya çalışan binlerce insan da eksik olmadı.

Ülkenin son on yedi yıl, Devlet Başkanı Fidel Castro tarafından ‘özel dönem’ olarak adlandırıyor. Zira nikel, şeker kamışı, ilaç ve tütünden başka doğru düzgün ihraç kalemi olmayan ülke, petrol, makine, gıda ve kimyasalların neredeyse tamamını ithal ediyor. Resmi para birimi Küba pesosu olsa da, Amerikan doları ’sokak ekonomisine’ hakim. Son yıllarda gelir kaynağı mahiyetinde turizme ağırlık verildi ve bu sektörde yoğun olarak Amerikan dolarının hükmü geçiyor. Uluslararası kuruluşların verilerine göre, ülkede son dönemdeki ekonomik zorluklara bağlı olarak, suç oranlarında ve fuhuşta gözle görülür bir artış yaşanıyor

47 YILDA ÇARPICI BAŞARILAR
Dünyanın süper gücü ABD’nin burnunun dibinde sosyalizan bir sistemi yaşatmaya çalışan Küba, 47 yılda, bilhassa sağlık alanında çarpıcı başarılara da imza attı. Bebek ölüm oranı ABD’de binde 12, Türkiye’de binde 80 iken Küba’da bu oran binde 6 sözgelimi. Her bin kişiye 6 doktor düşüyor. Bu oran ABD’de binde 2.5. Okuma yazma oranı yüzde ıoo’e yakın. Ortalama yaşam beklentisi, ABD ile aynı (erkeklerde 75, kadınlarda 77 yıl). Sağlık ve eğitim ücretsiz, işsizlik ise yok denecek kadar az. Her ailenin barınma, gıda ve sağlık hizmetlerinden karşılıksız yararlanması anayasal güvence altında. Ülkenin tek partisi konumundaki Komünist Parti’nin üyeleri ve devlet görevlileri yılda en az bir ay tarlalarda veya üretimde gönüllü çalışmak zorunda.

11 milyonluk nüfusun yüzde 51′i melez, 37’si beyaz, 11′i siyah. Latin ve Afrika etkisi belirgin. Ülkede ırk ayrımcılığına ilişkin kayıtlara geçmiş, ciddi bir uygulama veya politika yok. Fakat Komünist Parti aygıtının, muhalefete karşı aynı tutumu gösterdiğini söylemek zor. Başka parti kurmak ve ‘rejimi temelinden sarsan’ faaliyet ve gösteriler yasak. Sendikalaşma oranı yüzde 95 olarak verilse de, bunun emekçilerin yönetime katılımı anlamına geldiğini söylemek de mümkün değil. Emekçilerin ve halkın yönetime katılmasını amaçlayan belli mekanizmalar bulunsa da, ülkenin yönetimi esas itibarıyla bürokratik ve askeri bir partililer zümresine emanet.

Küba’da muhalefet epey çeşitli
Küba içinde ve (çoğu Miami’de olmak üzere) dışında komünist partinin yönetimine karşı olan çok sayıda muhalif grup var. Bazıları bu grupların sayısını 300′ün üzerinde veriyor. Ülke içindeki muhalif faaliyetler illegal sayılıyor. Ekonomik krizin yoğunlaştığı son 15 yıl, muhalefete baskının da arttığı bir dönem oldu. Onlarca muhalif lider hapse atıldı. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi insan hakları kuruluşları, Küba’yı muhalefe baskısından dolayı defalarca eleştirip uyardı. Ülke içindeki muhalefet esas olarak ‘demokratikleşme ve çok partili siyasi sistem’ talep ediyor. Marcelino Sotolongo önderliğindeki Hristiyan Demokrat Parti en öne çıkanı. Küba Demokratik Sosyal Devrim Partisi ve Küba Demokratik Dayanışma Partisi diğer önemli muhalif partiler. Liberal bir grup görünümü veren Oswaldo Paya liderliğindeki ‘Proyecto Varela’ ise 10 bin imzayla basın özgürlüğü, siyasi parti faaliyetlerine özgürlük ve özel sektörün serbest bırakılması için bir kampanya düzenleyen başka bir önemli muhalif grup. İnsan hakları örgütü Lawton Vakfı ve Ladies in White (Beyaz Kadınlar) ülke içindeki diğer muhalif gruplar arasında yer alıyor, özgürlükçü komünizmi savunan anarjist grupların oluşturduğu Küba Özgürlükçü Hareketi ise geniş bir ağ olarak faaliyet yürütüyor.

» Raul Castro kapalı kutu
FİDEL Castro’nun ameliyat sonrası devlet başkanlığı yetkilerini devrettiği kardeşi Raul Castro, rejimin iki numaralı ismi ve zaten ağabeyinin de kesin halefi. Zira Komünist Parti’nin 1997′deki kongresinde buna dair resmi karar alındı. Silahlı kuvvetlerin başında bulunan 75 yaşındaki Raul, 1953′ten beri Fidel’le omuz omuza mücadele ediyor. Sosyalist rejimin korunması konusunda Fidel’den daha katı olduğu söyleniyor. Raul, geçen yıl Fidel sonrası ‘ortak bir liderlikten’ dem vurmuştu. Gözlemciler, Fidel sonrası Raul’ün nasıl bir tutum sergileyeceği konusunda farklı fikirlere sahip. Bazıları Raul’ün bilhassa ABD’ye yönelik tavrında daha sert olacağı kanısında. Bazıları ise ‘demokratikleşme’ rotasını izleyebileceğini savunuyor. Ne olursa olsun, dağcılığa tutkusuyla bilinen Raul’u zor bir süreç bekliyor.

» Devrim adası Küba’nın kısa tarihi:


1492: KristofKolomb ‘Küba’yı da’ keşfetti ve İspanyol idaresine aldı.

1511: İspanya’nın adayı fetih süreci başladı ve koloniler yerleşmeye başladı.

1526: Afrika’dan köleler getirilmeye başlandı. 1762: Havana İngilizler tarafından ele geçirildi.

1763: Havana Paris Anlaşması’yla İspanya’ya geri verildi.

1868-1878: On yıllık bağımsızlık savaşı İspanya ile ateşkes anlaşmasıyla sona erdi. İspanya reform ve daha fazla özerk sözü verdi, fakat bu sözleri tutmadı.

1886: Kölelik kaldırıldı.

1895-98: Yurtsever şair Jose Marti öncülüğünde ikinci bağımsızlık savaşı yaşandı; ABD İspan-ya’la savaş ilan etti.

1898: ABD İspanya’yı yendi. İspanya Küba üzerindeki tüm haklarını ABD’ye devretti.

1902: Küba bağımsızlığını ilan etti, fakat Devlet Başkanı Tomas Estrada Palma adayı ABD himayesinde tutmayı sürdürdü ve ABD’ye Küba’nın içişlerine müdahale hakkı verdi.

1906-09: Estrada istifa etti ve bir halk ayaklanmasının ardından ABD adayı işgal etti.

1924: Gerado Machado’nun diktatörlük yönetimi başladı.

1925: Sosyalist Parti kuruldu.

1933: Machado, Teğmen Fulgencio Batista’nın liderliğini yaptığı askeri darbeyle devrildi.

1934: ABD belli ticari imtiyazlar karşılığı Küba’ya müdahale hakkından vazgeçti.

1944: Batista emekli oldu ve yerine sivil kökenli Ramon Gray San Martin geçti.

1952: Batista iktidarı tekrar ele geçirdi, yolsuzluk ve baskıya dayanan bir diktatörlük kurdu.

1953: Fidel Castro Batista rejimine karşı ilk isyan teşebbüsünde bulundu, başaramadı.

1956: Castro Che’nin de eşliğinde gerilla savaşı başlattı.

1959:9 bin kişilik gerilla kuvveti Havana’ya girdi, Batista ülkeden kaçtı. Castro başbakan oldu.

1960: Küba’daki bütün Amerikan şirketleri devletleştirildi. ABD Küba ile diplomatik ilişkilerini kesti.

1961: ABD desteğindeki Kübalı muhaliflerin adayı işgal edip Castro’yu devirme girişimi başarısızlığa uğradı.

1962: Sovyetler’in Küba’ya nükleer füzeler konuşlandırdığı iddiası Domuzlar Körfezi krizine yol açtı. ABD’nin Türkiye’deki füzelerini kaldırması karşılığı Sovyetler de Küba’daki füzeleri kaldırdı.

1965: Küba’nın tek siyasi partisi Küba Komünist Partisi olarak adlandırıldı.

1972: Küba Sovyet merkezli Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi’ne üye oldu.

1976: Yeni sosyalist anayasa kabul edildi, Fidel Castro devlet başkanı oldu. 1976-81: Küba Angola ve Etiyopya’daki devrimci gerilla örgütlerine yardım gönderdi.

1980: Hakkında dava açılan 125 binden fazla Kübalı ABD’ye kaçtı.

1991: Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Sovyet askeri danışmanları Küba’dan ayrıldı.

1993: ABD Küba’ya yönelik ekonomik ambargosunu daha da güçlendirdi. Bunun üzerine ABD doları serbest bırakıldı, bazı devlet çiftlikleri yarı-özerk hale getirildi ve sınırlı özel mülkiyete izin verildi. 1998: Papa II. Jean Paul Küba’yı ziyaret etti.

2002: BM İnsan Hakları Komisyonu, insan hakları ihlallerinden dolayı Küba’yı suçladı.

2002: ABD Dışişleri Bakanlığı, Küba’yı biyolojik silah üretmeye çalışmakla suçlayıp ülkeyi ‘yer mihveri’ listesine ekledi.

2002: Küba Ulusal Meclisi anayasada değişiklik yaparak, sosyalist yönetim biçimini değişmez ve dokunulmaz ilan etti.

2003: 75 önde gelen Kübalı muhalif, 28 yıla varan hapis cezaları verilerek hapse atıldı.

2003: AB, Küba’nın son dönem insan hakları sicilini gerekçe göstererek Havana’ya üst düzey ziyaretleri askıya aldı.

2005: 200 kadar Kübalı muhalif, Havana’da 1959 devriminden bu yana ilk kez gösteri düzenledi.

2006: Başkan Fidel Castro ameliyat oldu ve yetkilerini geçici olarak kardeşi Raul’e devretti.

(Panaroma-Birgün)

 

Yazı kategorisi: Küba, Makaleler | Leave a Comment »

Namlu Politikası: Oxaca’da Devlet Baskısı ve Yalanları

Yazan: lahy Ağustos 20, 2006

John Gibler. Çeviri: Lahy

Geçen hafta boyunca silahlı kişiler Oaxaca Halk Meclisi (APPO) üyelerine ateş açarak, 4 kişiyi öldürüp 10 kişiyi yaraladılar.

APPO, Oaxaca’lılar ve yerel örgütler tarafından kuruldu. APPO’nun kuruluşu, bölgenin valisi Ulises Ruiz Ortiz’in öğretmen kampına yaptığı başarısız saldırının sonrasına denk geldi. Öğretmenler 22 Mayıs’tan beri sokakta ve çadırlarda grevlerine devam ediyorlardı. APPO, öğretmenler sendikasını geniş politik ve sosyal örgütler ile birleştirerek Ulises Ruiz’in teşhir edilmesini ve görevden alınmasını talep etti. APPO çok büyük çapta yürüşler ve mitingler düzenledi. Yürüyüşerine yarım milyon insan katıldı ve 26 Temmuz’da sivil başkaldırı taktiği ile hükümet kuruluşlarını kapatıp önlerinde kamp kurdular. 1 Ağustos’da sadece kadınların düzenlediği ve katıldığı yürüyüşte 3000 bine yakın kadın, devlet televizyonu ve radyosunu (CORTV) ele geçirdiler. APPO’nun ana taktiği “Yönetimi İmkansızlaştırarak” Ulised Ruiz’eyi istifaya zorlamak.

mexico1.jpg

Ruiz’in ve eyalet devletin taktiği ise basitçe söylersek ‘ortadan kaybolmak ve federal devleti sorunu çözmesi için sıkıştırmak’ olarak açıklanabilir. Ayrıca APPO liderlerin yasal olmayan bir şekilde tutuklanması ve silahlı gerici gruplardan yardım istemekte diğer taktikleri.

En son şiddet eylemlerin yayılmasının nedeni: 4 federal devlet ajanının Tuxtepec’in lideri ve APPO’nun üyesi Catarino Torres Pereda’yı gerekçesiz bir şekilde göz altına almasıdır. Pereda önce dövüldu sonrada yüksek güvenlikli La Palma cezaevine konuldu.

7 Ağustos öğrenci yürüyüşü sırasında, bölge polis şefi Aristeo Lopez Martinez BMW motorsikletinden öğrencilere silah sıkmış, ama kimse yaralanmamıştı. Bu olay ulusal basının temsilcileri tarafından görüntülenmiş ve basına da yansıtılmıştı. Öğrenciler polise taşlarla cevap vererek, polisi püskürtmüşlerdi. Bu olay sonrası herkes büyük bir baskının geleceği konusunda hemfikirdiler. Aynı günün gecesi üniverse öğretim görevlisi Profesör Marcos Garcia Tapia arabasında vurularak öldürüldü.

Öğrenciler, misilleme olarak, önce bir otobüsü ateşe verdiler. Üniversite radyo’sunun önünde olan bu olayı izleyen radyo çalışanların şaşkınlığında yararlanan öğrenciler, radyo binasına girip radyo vericisini sülfürük asitle yok ettiler ama radyo çalışanları, öğrencileri yakalayıp polise teslim etti.

mexico2.jpg

14 Haziran baskının ilk kurbanı, kamp kuran öğretmenlerin radyo istasyonu Radio Plantón oldu. Polisler, baskının ilk dakikalarında bütün radyo malzemelerini kırıp üç radyo programcısını dövdü ve tutukladı. Aynı gün yedi üniversite öğrencisi Üniversite radyosunu işgal edip, yayınlarına devam ettiler. 22 Temmuz’da silahlı paramilitaristler, radyo binasına kamyonetlerden ateş açtılar. Kimse yaralanmadı ve radyo için gerekli araçlar da zarar görmedi. Radyo çalışanları, bu saldırının kendilerine korkutmak için yapıldığını söylediler.

Devlet, silahlı saldırının maksatlı olarak radyo çalışanları tarafından yapıldığını böylece devleti suçlu göstermek gibi bir amaçları olduğunu iddia etti. İsmini vermek istemeyen bir radyo çalışanı “Bu saldırı bizim çıkmamamızı sağlamak, yıldırmak ve ruhsal olarak olumsuz etkilemek için devlet tarafından düzenlendi. Hükümeti suçluyoruz. Burada içinde bulunduğumuz risklerin farkındayız, ancak, üniversitemiz ve radyomuz için yaşamımızı vermeye hazırız.” dedi.

Radyo, Oaxaca’da sadece politik ve analiz tartışmaları için kullanılmıyor, sosyal haretkeler ve öğretmenler, radyo’yu acil bir durumda insanlara ulaşmak için bir araç olarakta kullanıyorlar. Polisin radyo istasyonlarına saldırmasının nedeni stratejik bir taktik çünkü radyo istasyonlarının yayınlarını durdurarak eylemciler arasındaki koordinasyon ve komünikasyon ağını yok etmek istiyorlar.

9 Ağustos günü silahlı bir kişi Oaxaca eyalet gazetesi Noticias’ı basarak havaya Uzi silahı ile havaya ateş açtmıştı. Sıkılan kurşunlarından bazıları tavana çarparak geri gelmiş ve gazetenin altı çalışanını yaralamıştı. Noticias davamlı bir şekilde devlet baskısı altında. Amerikan İnsan Hakları Komisyonu Meksika devletine çağrı yaparak, Noticia gazetesinin 117 çalışanını korunmasını istedi.

Aynı gün yine bazı silahlı kişiler, Triqui yerli halkına Putla yakınlarında ateş açarak APPO üyesi olan yerli halktan 3 kişiyi öldürüp 2 kişiyide yaraladılar. Triquiler Meclis toplantısna gidiyorlardı.

Yine aynı gün, sivil giyimli AR-15 saldırı silahları taşıyan ldevlet ve eyalet ajanları APPO içerisinde yer alan ve en büyük oluşumlardan bir tanesi olan Popüler devrimci cephe (FPR)’ın lideri German Mendoza Nube’yi dövüp göz altına aldılar. Nube 1987’da omuriliğine aldığı kurşun yarasından dolayı tekerlekli sandelyeye mahkum ve ayrıca yüksek dereceli şeker hastası. Nube arabasında komşularının yardımıyla inerken, üç araba dolusu kişi önce onu dövup sonra da geldikleri arabanın arkasına alarak olay yerinde uzaklaştılar. Ayrıca Nube’ye yardım eden komşuları ve arkadaşlarıda şiddete maruz kalmış ve üçü göz altına alımıştı (diğer gün üçüde serbest bırakıldı). Nube sürekli bir şekilde bir cezaevinden başka birine transfer edilerek ailesi tarafından ziyaret edilmesi engelleniyor.

Ertesi gün, 10 Ağustos’da APPO bir yürüyüş düzenleyerek Torres Pereda ve Mendoza Nube’nin serbest bırakılmasını talep etti. Yürüyüşe katılan 12.000 bin kişi işgal altındakı CORTV’ye doğru yürüken, pusuya yatan kişiler tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. Sonuç iki ölü üç yaralı. Asistan öğretmen olan eşini desteklemek için yürüyüşe katılan 50 yaşındaki araba tamircisi Jose Colmenares, sokakta açılan ateş sonucu boynuna ve kalbine aldığı kurşunlar dolayısıyla hayatını bir kaç dakikada kaybeti.

Gösteriye katılan halk, pusuda kendilerine silah sıkan sekiz kişiyi yakaladılar. Yürüyüşçülere açılan ateş yeri olan bir evde ve sağlık kliniğinde tabanca, eldiven, polis botu ve caketi buldu. Bunun üzerine evi ateşe veren yürüyüşçüler, içerdeki kişilerin dışarı çıkmasını beklediler ama bir yolunu bulan silahlı kişiler olay yerinden kaçmasını becerdiler. Olay yerine gelen itfaye ekiplerine yarım saat sonra izin veren göstericiler yangın büyümeden söndürülmesine izin verdiler.

Bu arada şehir meydanında olan turistler bir kaç kilometre ilerde olan silah sesleri ve yangından habersiz bir şekide kahvelerini içip ‘mariachi’ müzisyenlerin müziklerini dinliyorlardı.

Uzun zamandır öğretmen hareketinin liderlerinden olan Erangelio Mendoza polis tarafından tutuklanarak, önce polis arabasına alındı ve sonra gelen helikopterle bilinmeyen bir yere götürüldü. 11 Ağustos’da olan bu olaydan beri Mendoza’nın nerede olduğu ile ilgili halen bir haber yok.

APPO’nun asıl taktiği olan “yönetimi imkansızlaştımak” idi. Bunda başarılı oldu. Bir aydan fazladır Oaxaca’da üniformalı tek bir polis görmedim. Devlet’in  meşru şiddet kullanma  hakkına sahip olduğu fikri tamamen boşa çıkarıldı. APPO otorite boşluğunun olduğu böyle bir ortamda, şiddete başvurmadı. APPO’nun taktikleri oldukça radikal. Bu taktikler arasında: devlet binalarını kapatarak insanların girmesini engellemek, devlet arabalarına el koymak, şehir meydanlarını işgal etmek, devlet televizyonunu işgal yoluyla ele geçirmek gibi -ancak hiç bir  zaman şiddete dayanmıyor. Devlet ise 14 Haziran’daki polis baskını, gerekçesiz tutuklama, şiddet, silahlı ateş, sabotaj teşşebüsleri ve geçen hafta girişilen cinayetler örneklerinde görüldüğü gibi doğrudan şiddete başvuruyor.

Devlet istihbarat ajanları, Oaxaca’ya her giren ve çıkani videoya kaydediyorlar. İstihbarat servici elemanları gazetecileri bütün gün takip ediyorlar. Silahlı ama sivil giyimli polisler, APPO liderlerini sokak ortasında keyfi alıkoyup tutukluyorlar. Kimse eyalet valisinin nerede olduğunu bilmiyor hatta valinin basın sekreteri bile valinin nerede olduğunu bilmiyor.

APPO’nun sözcülerinden Flavio Sosa , Meksika İçişleri bakanı Carlos Abascal’a çağrıda bulunarak çözüm için konuşmak istediklerini belirti. İşgal edilen şehir meydanında yaptığı konuşmada Sosa “Ulises Ruiz bizi iç savaşa sürüklüyor, bizim hareketimiz şiddeti içermiyor.. Açıkçası şiddete karşıyız , bizi dışlayan şiddet sistemine ve polis acımasızlığının şiddetine karşıyız.” dedi.

www.zmag.org

Oaxaca’da Öğretmenler Yürüyüşüne Saldırı: Bir Ölü ve İki Yaralı

Oaxaca Halk Meclisi Lideri Tutuklandı
Oaxaca Otoriteleri Öğretmenler ve Halk Meclisine Saldırmak Üzere
Oaxaca Halk Meclisi ve Öğretmenler Şehri Yönetilmez Hale Getiriyor
Oaxaca’da Öğretmenlerin Seçimleri Boykot Tehditi June 29th, 2006

Oaxaca’da 400.000 Kişi Grevci Öğretmenlere Destek İçin Yürüdü June 19th, 2006

Meksika’da Öğretmenler Grev ve Direnişlerine Devam Ediyor June 16th, 2006

Meksika’da 3.000 Polis Grev Halindeki Öğretmenlere Saldırdı June 15th, 2006

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Sosyal Hareketler | Leave a Comment »

Atenco Mahkümu Norma Jiménez Osorio’nun Mektubu

Yazan: lahy Ağustos 19, 2006

normajosorio.jpg

Merhaba, yoldaşlar, aşağıdaki satırlar Santiaguito hapishanesinde bulunan Norma Jimenez Osario tarafından yazıldı. Polisin darbeleri sonucu meydana gelen parmaklarındaki kırıklara rağmen bu yazıya eşlik eden resmi de o yaptı. Bu bilgileri yayan kişilere teşekkür ederiz.

Korkusuz Kadınlar

“4 Mayıs 2006 sabahı eyalet ve devlet polisi bir gün önceki baskıları sonrası San Salvador Atenco’ya saldırarak önlerine çıkan herkesi ezdi, gözyaşı gazları caddeleri doldurdu ve yüzlerce üniformalı, kalkanlı polis yolları doldurdu.

Beni durdukları zaman attıkları yumrukları hissetmedim bile, aklım meşguldu, kendisine vuran polisllere yalvaran ve bağıran bir kadının sesini duyuyordum, ancak polislerin sağır olduğunu düşündüm çünkü polisler kanlarla kaplanmış olan kadına vurmaya devam ediyordu.

Yere düşmüş ve aşağılanırken darbelerin acısına, cinsel tacize rağmen başını dik tutmanın zor olmasına rağmen bile direndim; belki de yeteri kadar cesaret ve güçsüzlük teslim olmamak için yeterli gücü veriyor. Kadın olmak zor çünkü bizi nasıl yaralayacaklarını iyi biliyorlar.

Diğer yoldaşlarıma olduğu gibi bana da en kötü şey otobüste yapıldı; cinsel saldırıya uğradık. Üzerimizde çıktıkları için bir ses çıkarmamız hareket etmemiz hatta nefes almamız bile mümkün değildi; bir şey yapamıyorduk. Her yerde kan ve korkunun kokusu vardı.

Bacaklarımın üzerinde kafası kanla kaplı bir yoldaş vardı, birbirimizi tanımıyorduk ve konuşamıyorduk, elini uzattı ve elleri elimi buldu ve kuvvetle elimi sıktı. Bende aynısını yaptım. Kendi kendimize, yalnız değilsin yoldaş dedik!

Bize bizi öldüreceklerini ve ortadan kaldıracaklarını söylüyorlardı. Bunun gerçekleşeceğine emindim ve hiç bitmek bilmeyen dört saatin sonunda otobüs durdu, bizi dövdüler ve hapishaneye konduk. O günden beri yolda yürümedim, Amoloya de Juárez’de ki Santiaguito hapishanesindeyim. Hiç bir delil olmamasına rağmen beni kömünükasyon hatlarını tahriple suçladılar.

26 kişi ile birlikte içinde bulunduğum yargılama süreci çok yavaş ve hükümetin bizi bir gün bırakıp, bırakmayacağını bilmiyorum.

Her şeye rağmen mücadele etmeye devam ediyoruz.

Otantik bir mücadelenin içinde bulunduğumuz zaman her koşulda ve her yerde mücadelenin süreceğini biliyoruz.

Yoldaşlar, belki de birbirimizi tanımamız ve hatta isimlerimizi bilmemiz gerekmiyor, ancak bizde hiç kimsenin yüzünü ya da ismini bilmeden Atenco’ya gidip, kenetlendik. Bunun durmaması için örgütlenmeye devam etmemiz gerekiyor.

Biz mücadelenin yoldaşları, kardeşleriyiz ve ayaklarımız üzerinde kalmaya devam etmeliyiz.

Bir adaletsizliği gördüğümüz zaman sesimizi çıkarmaya devam edelim; şimdi, samimi sözlerimizin duvarları aştğını biliyorum, kavgamız güçleniyor; ve fiziksel olarak özgürlüğümüzü elimizden alsalar bile, ideallerimize hiç bir zaman dokunamazlar, çünkü onlar özgürdür. “.
Norma Jiménez Osorio
Politik mahküm

Norma Jiménez Osorio.

Plastik Sanatlar, fotografçılık ve lithograhy öğrencisi. ”Kimera” (kolektif sokak sanatı ve perfomans grubu) üyesi.

Mendez: ” Tecavüze Uğrarken Duyduğum Korku Hiddete Dönüştü ‘’ Tuesday, June 20th, 2006

Atenco: Kadın Tutukluların Mektubu:Eğer ellerimiz burada, hapishanede bir şey yapamazsa sözlerimiz yapacaktır

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Meksika, Yerli Hareketleri, İnsan Hakları | Leave a Comment »

Sosyal Hareketler Ekvador Politikasında Karar Verici

Yazan: lahy Ağustos 19, 2006

Jacqueline Villagómez

Eşitlik için ve neoliberalizme karşı mücadele önümüzdeki seçimlere damgasını vuruyor.

15 Ekim’de yurtdışında yaşayan Ekvadorlular dahil dokuz milyon Ekvadorlu son dokuz yılda seçilen sekizinci başkanı seçmek için oy kullanacak. Görev süresini son tamamlayan tutucu Başkan Sixto Durán Ballén (1992-1996) idi.

1996 yılından beri Ekvador’un politik tarihi istikrarsızlıklar tarafından karakterize edildi.

indigenous7.31.06

Ekvador’un Yerli Hareketleri geçmişte ki hükümetlerin neoliberal politikalarına karşı çıktılar.

Seçilen başkanlar Bucaram, Mahuad ve Gutiérrez idi. Diğer başkanlar çeşitli ulusal meclisler ve bir üçlü dahil olmak üzere ya geçici ya da ara dönem başkanları idiler.

Seçimlerden üç ay önce, sağ ve sol partiler başkan yardımcılığı için adayları belirlemediler ve partiler ve sosyal hareketler arasında ittifaklar konusunda belirsizlik vardır.

Ekim ayından kim seçilirse seçilsin, Anayasa’nın öngürdüğü gibi Ocak 15, 2007′den Ocak. 15, 2011′e kadar görevde kalmasının garantisi var mı?

Dokuz yıl içinde sekiz hükümetin yükselip, düşmesinin çeşitli nedenleri vardır: Ekvador halkının ülkeyi neoliberal politikalar ve özelleştirmelerden korumak için verdiği mücadele; ulusal egemenliğin savunusu; sömürlenler ve baskı altında olanların yaşam koşullarını düzeltmek için mücadele; etnik ve cinsler arası eşitliği sağlamak için mücadele ve Ekvator’un çok uluslu ve çok kültürlü bir devlet olmasi için mücadele.

Diğer bir deyişle, kimin seçileceğini ve ne kadar görevde kalacağını belrleyecek olan sosyal mücadeledir.

Yerli Uluslar Konfederasyonu Başkanı ve Pachakutik Başkanlık adayı Luis Macas bu ara seçim öncesi dönemde kararlıdır. Macas yerli halk hareketinin adayıdır— şu anda en mücadeleci ve önemli hareket durumundadır. Onun politik projesi çok uluslu bir ulus ve kapsamlı bir ulusal politika yaratmayı amaçlayan yerli tarihsel bakış açısını yansıtıyor. Bunlardan biri diğerini dışlamıyor.

8 Haziran’da düzenlenen basın toplantısında, Macas “  Seçimler  için Öneriler,Sol bir cepheye doğru,”  taslağını sosyal ve politik inter-kültürel cephe kurmak amacıyla  sundu.

Bütün bunlar arasında, Macas, ” yerli hareketleri ve sosyal hareketler ulusal kaynakların ulusallaştırılması, bioçeşitliliğin korunması, ABD’ye verilen Manta askeri üssü ile ilgili anlaşma, tarım reformu, gelir dağıltımını yeniden sağlayan bir vergi reformu, neoliberalizm tarafından yaratılan yargı sistemini ortadan kaldıracak bir Anaasal meclis ve diğer konularında açık görüşlere sahiptirler.” dedi.
Ekvador’un ekim seçimleri Güney Amerika bölge haritasını yeniden belirleyecek stratejik bir öneme sahiptir. Yakın bir zaman öncesinde kıta da emperyalizm yanlısı hükümetler göreve geldi — Peru’da Alan García ve Kolombiya’da Alvaro Urib. Bu ikisi ve diğer başkanlar Küba, Venezüella ve Bolivya tarafından kurulan ittifaka karşıdırlar.

Ekvador’da anti emperyalist bir adayın kazanması filizlenen bölgesel ittifakları güçlendirecektir.

 

Yazı kategorisi: Ekvador, Makaleler | Leave a Comment »

Meksika’da Demokratik Başkanlık Seçimi mi?

Yazan: lahy Ağustos 18, 2006

Yazar Enrique Garcia
Çevirmen Özgür Gökmen
Meksika’da, altı sene önce, sağcı Milli Harekât Partisi (Partido Acción Nacional, PAN), Meksika Devrimi’ni gerçekleştiren siyasal sınıfı, en azından devrimin ilk zamanlarında, temsil eden partinin dünya çapında meşhur yetmiş yıllık iktidarının ardından başkanlık seçimlerini kazandı.

Dünyadaki muhafazakar medyanın büyük kısmı o vakit bu olayı Latin Amerika’nın bu önemli ülkesinde temiz ve adil seçimlerin işareti olarak pazarlamıştı. Ne var ki seçimlerin genel geçer medya tarafından elbette yansıtılmayan karanlıkta kalmış yönleri vardı.

Seçimin resmî sonuçları, ilk seçim sandık sonuçlarına dayanan hileli bir örneklem üzerinden yapılan tahminlere dayanarak seçim gecesi ilan ediliverdi. Örneklem üzerinden resmî sonuç ilan edecekseniz, neden seçim yaparsınız ki? Önde gelen iki adayın aldığı oylar arasındaki hata payı kesin bir galip çıkarmazken, PAN adayı Vicente Fox’un zaferi resmî olarak ilan ediliverdi. PAN taraftarları, tüm büyük ve orta çaplı şehirlerde, hatta PAN’ın ciddi bir varlık göstermediği yerlerde bile bu zaferi kabul edilebilir kılabilmek için bir anda sokaklara döküldü. Bunlar samimi seçim kutlamaları değil, taktiksel eylemlerdi. Seçimlerden birkaç gün önce ılımlı sol olarak tarif edilebilecek Demokratik Devrim Partisi (Partido de la Revolución Democrática, PRD), Fox’un ABD’den maddi yardım aldığını iddia etti, iddialar ispat edildi fakat seçim kanununun tespit ettiği yaptırımlar uygulanamadı. Zira seçimleri denetlemekle yükümlü Federal Seçim Enstitüsü (Instituto Federal Electoral, IFE) yaptırım gücünden yoksundu. Oysa Enstitünün bu suça yaptırım uygulamadaki selâhiyetsizliğine rağmen, Fox’un ABD’den yardım almış olması, seçim sonuçlarının iptal edilmesi ve seçimlerin hemen yenilenmesi için yeter sebepti. Ne var ki, teoride seçimlerden en büyük zararı görmüş olan eski iktidarın, Kurumsal Devrimci Parti’nin (Partido Revolucionario Institucional, PRI), bu duruma sessiz kalması sonucunda hiçbir şey yapılmadı. Gecenin en büyük sürprizi, 70 yıllık parti diktatörlüğünün son başkanının rakibinin zaferini hiç oyalanmadan kabul etmesi oldu. Bu, resmî parti safları için sadece bir sürpriz değil, acı verici bir vakaydı da. Zira 1940’lardan 1990’ların sonunda ölene dek işbaşında kalan, sistemin simgesi haline gelmiş, PRI’nın işçi sendikaları konfederasyonu başkanı Fidel Velazquez’in her daim söylemiş olduğu üzere, PRI “iktidarı kurşun atarak ele geçirmişti, dolayısıyla PRI’yı alaşağı etmek isteyen varsa, bunlar ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı”. İktidarın PAN’a teslim edilmesi, PRI’yı destekleyen kitlelerce parti liderliğinin ihaneti olarak görüldü. Son PRI başkanı Ernesto Zedillo iktidarı teslim ettikten sonra Meksika’nın Milli Demiryolu Şirketi’ne kısmen sahip olan Union Pasific Şirketi’nde çalışmak üzere ABD’ye gitti. Milli Demiryolu Şirketi’nin Union Pasific’e satışını bizzat Zedillo’nun kendisi yapmıştı. PRD, Zedillo’yu iktidarı kendi kişisel çıkarları için kullanmakla suçladı ve Zedillo’nun siyaseten yargılanmasını talep etti, PAN’dan destek göremedi.

Birçok yorumcu, iktidarın sağcı bir hükümete terkinin, 1995 başında, Carlos Salinas de Gortari döneminin (1988-94) ülkeyi sürüklediği iktisadi buhrana bağlı olarak gerçekleşen devalüasyon sonrası, Bill Clinton’ın buhranın atlatılması için Meksika’ya milyonlarca dolar vermesinin ardından Zedillo ve Clinton tarafından tertip edildiğinin kuvvetle muhtemel olduğunu iddia etmiştir. ABD’nin hayrına borç vermediğini herkes bilir.

Coca Cola Meksika’nın eski yöneticisi Fox görevine eski işverenini ithal ettiği tatlandırıcılar için vergi ödemekten muaf tutarak başladı. Aynı vergi bağışıklığı Meksika’da üretilen şekeri kullanan yerli içecek üreticileri için tanınmadı elbette. Fox’un altı yıllık iktidarı döneminde asli projelerinden biri kamunun sahip olduğu Aydınlatma ve Enerji Şirketini özelleştirmek oldu. Hükümetin şirketin satılması için destek toplamak üzere kongre üyelerine dağıttığı dosyalarda Enron etiketi vardı. Neyse ki Kaliforniya elektrik bunalımının patlak vermesi çok uzun sürmedi ve Enron’un Meksika’daki macerası bir skandalla sonuçlandı. Fox, Enron’u devre dışı bırakmakla beraber projeye devam etti ve birçok projesinde olduğu gibi fena halde başarısız oldu.
İktisadi bozulma ve yerine getirilmeyen sözler Fox’un popülerliğini anında ve kalıcı biçimde aşağı çekerken, Meksika Şehri’nin ılımlı sol belediye başkanı Andrés Manuel López Obrador’a gösterilen rağbet muhafazakâr ikaz sirenlerini bir bir tetikleyerek artıyordu. Kendisini “Demokratik Değişimin Başkanı” ilan eden Fox’un bu durum karşısındaki tavrı ne oldu peki? Seçim süreci başlamadan iki yıl önce hakkında açılmış gülünç bir davayı bulup ortaya çıkarıp devasa boyutlarda mübalağa ederek Obrador’u başkanlık seçiminin dışında bırakmaya çalışmak. Dava Meksika Şehri’nin batısında inşa edilen bir hastane yüzünden bir arazinin girişinin kapanmış olmasıyla ilgiliydi! Elbette belediye başkanına gelene dek bu durumun doğrudan sorumlusu olan onlarca alt kademe vardı ve her durumda bu suçun cezası para cezası olmalıydı. Oysa niyet seçimlerden önce Obrador’u siyasal haklarından mahrum kılarak devre dışı bırakmaktı. Golpistas, bu maskeli darbenin mimarları, yani Fox ve siyasi ortakları, bir yandan kendilerini Meksika’daki demokrasi havarileri olarak lanse edip, öte yandan ellerinde kalan son siyasal krediyi de bu aptalca oyuna yatırdılar. Böylece Venezuella Başkanı Hugo Chávez tarafından “imparatorluğun kuklası” olarak adlandırılan Fox, kendi faşist iktidar anlayışına muhalefet eden herkesi yok etmeye çalışarak idolü olduğunu açıkça teslim ettiği George W. Bush’a biraz daha yakınlaştı.

Bu askerî olmayan ilk darbe teşebbüsü dünyanın en kalabalık şehrinin tarihinde gördüğü en kalabalık yürüyüşlerden biriyle, “bir milyonun yürüyüşü” ile bertaraf edildi. Fox, başkentin en geniş bulvarını ve ana meydanını doldurup hükümetin ahlaksızlığını protesto eden bir milyon kişi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Tüm bu süreç, 100 milyonluk Meksika nüfusunun tamamının siyasal haklarını gasp etmeye yönelik bir teşebbüs olarak bir Human Rights Watch raporunda yer almış; Human Rights Watch, tüm davanın baştan soruşturulması doğrultusunda tavsiye kararı almıştır.

Bu karalama kampanyasının, esasen desafuero* (ırzına geçme, kutsallığını bozma) ya da darbe teşebbüsünün ardından yapılan kamuoyu yoklamalarının çoğu, oy kullanacak çoğunluğun kararını verdiğini ortaya koyuyordu. O vakitten beri, küçük ve büyük televizyon şirketlerini ve biri hariç tüm büyük gazeteleri elinde bulunduran muhafazakâr medya tarafından desteklenen PAN, kamuoyunu aslında kendi adayının popülerliğinin arttığı hususunda ikna etmeye yönelik yanıltıcı bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın yürütüldüğü sağcı basın, Obrador’un Fox’a yönelik eğlenceli bir mütalâasının (“Kapa çeneni papağan”) üzerine, Fox’un daha popüler olan adayı seçim yarışına girmekten men etmeye yönelik karalama kampanyasından daha fazla gitmiştir.

Meksika’da giderleri müteşebbis sınıf tarafından karşılanan kamuoyu araştırmalarının nasıl yapıldığı neredeyse hiçbir vakit ilan edilmez. Herhangi bir açıklama yapıldığında da duyabileceğiniz sadece bu araştırmaların mevcut birkaç zengin mahallede kotarılmış olduğudur. Başlıca müşterisi Meksika’daki en büyük televizyon şirketi Televisa olan Mitofsky adındaki kamuoyu araştırma şirketinin başkanı, meşhur bir açıklamasında, Başkan Fox’un imajı ile özel olarak ilgilendiklerini açık açık söylemişti. Ne acı ki, kamuoyunu yönlendirmeye yönelik bu kampanyalarının tesiri büyük olmuştur. Sola meyilli birtakım analistler, bu kampanyaların esasen tertip edilen çok büyük ölçekli bir seçim yolsuzluğuna yönelik bir ön hazırlık olduğunu iddia ettiler.

Fox bir önceki seçimi çaldığında IFE’de üç büyük partinin temsilcisi de vardı. Bu temsilciler, Fox’un “demokratik değişim” anlayışı uyarınca Fox’un iktidar döneminin ortasında değiştirildi. Yeni üyeler, PAN ve eski resmî parti PRI’nin muhafazakâr kanadından özel olarak seçilmişlerdi. PRI’nin parti diktatörlüğü döneminde dahi IFE’de temsil edilen PRD dışarıda kalmıştı. Fox’un sürekli bahsettiği değişimin demokratik olmasa dahi büyük bir değişim olduğu kabul edilmeli. Sağcı basının kamuoyunu yönlendirme kampanyaları, seçimi denetlemekle yükümlü kurumdan ılımlı sol parti temsilcinin dışlanmasıyla birleşince, PRD yaklaşan seçimlerin güvenirliğinden endişe duymaya başladı.

Bunlara sol muhalefetin, yoksullukla mücadeleye yönelik devlet programlarının esasen ülkedeki en yoksul kesimin oyunu satın almaya yönelik aşağılık planlar olduğuna dair müzmin eleştirilerini de eklemeli. Salinas tarafından ’80’lerin sonu, ’90’ların başında devreye sokulan bu türden programlar, siyasal serfliğin en kolay tesis edilebileceği ülkenin en yoksul bölgelerinde yoğunlaştı. Salinas programı “Dayanışma” olarak adlandırmıştı; Fox “Fırsatlar” diyor. Kimin kimle dayanışması, kimlerce kimlere sunulan hangi fırsatlar? Sağcı hükümet yoksullukla mücadele programıyla 45 milyon insanın derdine deva olduklarını iddia etmekte. Bu sayının en hafif tabirle mübalağalı olduğu açık. Gene de PRD hükümetin bu tezgâhla 3 ila 4 milyon kişinin oyunun satın alabileceğini düşünüyordu. Herhangi bir seçimi tersine çevirmek için yetip de artacak bir sayı bu.

2 Temmuz’da yapılan son seçimlerdeki plan da altı sene önceki gibiydi. IFE, resmî sonuçları ilk seçim sandık sonuçlarıyla birlikte ilan etmeyi tasarlamıştı. Fakat kendi tabirleriyle birbirine çok yakın oy alan iki adayın mevcut bulunduğu durum altı sene öncekine çok benzer olmasına rağmen, altı sene öncekinden farklı olarak ilk seçim sandık sonuçları ilan edilmedi. Spekülasyonlara mani olmak gerekçesiyle! Bunun yerine, teknik pat ilan edilerek istenen galip yaratılıverdi. PREP (Ön Sonuç Programı) adlı bilgisayar yazılımı tarafından belirlenecek ön sonuçların bekleneceği söylendi. Seçimden önceki haftalarda, Obrador’un adayı olduğu, PRD, İşçi Partisi (Partido del Trabajo) ve daha küçük bir parti olan Birleşme’den (Convergencia) müteşekkil ılımlı sol Herkesin İyiliği İçin Koalisyon (Alianza por el Bien de Todos), IFE’nin kullandığı tüm yazılımların IFE’ye, sağcı aday Felipe Calderón’un kayınbiraderinin sahibi olduğu bir şirket tarafından sağlandığını ortaya çıkarmıştı. Birtakım bilgisayar uzmanları PREP’in oyları bir taraftan diğerine (elbette, Obrador’dan Calderón’a) kaydıracak bir algoritmaya sahip olduğunu iddia ediyorlardı. Hükümet solcu koalisyonun paranoyak olduğunu iddia etti. Obrador, seçimlerden birkaç hafta önce, Başkanlık Seçimi Tartışma Günü’nde, bu münasebetsiz kayınbiraderin, devlete ait PEMEX’le de (Petroleos Mexicanos) iş yaptığını açığa çıkardı. Bu ilişki Calderón Enerji Bakanlığı’nda çalışırken kurulmuştu. Solun seçim sonuçlarının güvenilirliği hakkındaki endişeleri giderek arttı. PREP’in seçim günü sergilediği performans da bu endişeleri haklı çıkardı.

Obrador ile Calderón’un aldığı oyların birbirine denk olduğu varsayılmasına rağmen seçim günü boyunca Calderón çok cüzi bir farkla da olsa sürekli önde göründü. Eski rejim partisi PRI’nin adayının da içinde bulunduğu diğer üç adayın aldığı oyların yüzdeleri ise gün boyunca hiç değişmedi. Seçimlerin ertesi günü Meksika Ulusal Üniversitesi’nden matematikçiler ve yazılım uzmanları, işlevi basitçe oyları birer birer toplamak olan bir yazılımın seçim günü verdiği sonuçların, tüm adayların aldığı oylar gözönünde bulundurulduğunda matematiksel olarak imkansız olduğunu ilan ettiler. Hatta günün belli bir saatinde Obrador’un aldığı oyların geriye doğru saydığı dahi tespit edildi! Seçim gününün akşamı solcu muhalefet seçimlerdeki yolsuzluğu protesto ederken, panistas (PAN militanları), resmî herhangi bir sonuç açıklanmadan, altı sene evvelki taktiği uygulayarak zafer çığlıklarıyla sokaklara döküldüler.

Tüm yolsuzluk iddialarına ve Calderón lehine hükümet ile müteşebbis sınıfın, yasal bütçe sınırlarını kat be kat aşarak, yoğun şekilde dahline rağmen, Obrador ve kendisini destekleyen koalisyon seçimlerin yenilenmesini talep etmedi. Hatta kongre seçimleri hakkında yasal bir itirazda dahi bulunmadı. Obrador, sadece başkanlık seçimine dair muhtelif yolsuzlukları belgeleyip sunmakla yetindi. Calderón’a kayıtlı seçmen sayısından daha fazla sayıda oy çıkan seçim bölgeleri, IFE tarafından kullanılan yazılımın sergilediği gariplikler, hükümet ve PAN üyelerinin oyları değiştirmek için seçim sandıklarında görevli PRD temsilcilerini satın aldığı muhtelif vakalar ve saire. Obrador, yalnızca tüm oyların tek tek yeniden sayılmasını talep ederek, bu kirli seçimi, sağcılar tarafından hile karıştırılmış haliyle dahi kazanmış olduğuna dair inancını sergilemiş oldu.

Şimdi solcular tarafından FECAL (çirkef manasına gelen nazik bir tabirdir) olarak adlandırılan Felipe Calderón ise oyların yeniden sayılması ihtimalinden deli gibi korkuyor ve seçim sonuçlarını onaması gereken Federal Seçim Mahkemesi’nin rızası hilafına seçilmiş başkan olarak anılmayı temin etmeye çalışıyor. Bush bile oyların tekrar sayılmasını engellemeye çalışmamıştı.

Obrador’un eski siyaset arkadaşlarından biri olan Camacho Solís, seçimin ertesi günü, tertiplenen tezgahın bir sene önce sağcılar tarafından Obrador’a yönelik olarak tasarlanan desafuero’nun ikinci ayağı olacağını söylemişti. 16 Temmuz Pazar günü bir milyon Obrador taraftarı protesto için Meksika Şehri’nin en büyük meydanındaydı. Obrador, 30 Temmuz’da iki misli insanı ‘’oy be oy’’ ve “düzülmüş yolsuzluğa hayır’’ sloganlarıyla sokaklara dökeceğini iddia etti. Bu sefer Meksika’da değişimin demokrasi yönünde olmasını umut edelim. Yoksa ‘’demokratik’’ olduğu iddia edilen seçimler, bir bilgisayar yazılımı marifetiyle kotarılan sanal bir darbeyle sonuçlanacak.

(*) Çevirenin notu: Obrador’a yönelik desafuero ve Meksika seçimleri hakkında, Amy Goodman’ın Democracy Now kanalı adına Meksikalı yazarlar Elena Poniatowska ve Paco Ignacio Taibo II ile geçen sene yaptığı bir saatlik mülakat son derece aydınlatıcıdır: Democracy Now, ‘’An Hour With Mexican Writers Elena Poniatowska and Paco Ignacio Taibo on the Mexican Elections, the Zapatistas and President Bush’’, 18 Nisan 2005. Mülakat metni ile video ve ses kayıtlarına şuradan erişilebilir: http://www.democracynow.org/article.pl?sid=05/04/ 18/1411203&mode=thread&tid=25. Obrador ve yürüttüğü siyaset hakkında incelikli bir değerlendirme Birikim’de kısa bir süre önce Aslı Odman tarafından yapılmıştı: ‘’Meksika’da Rüzgarlar ‘Sol’dan mı Esiyor?’’, Birikim 203 (Mart 2006), s. 81-87. Kaynak:Birikim-2006

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Meksika | Leave a Comment »

Şimdi ki Latin Amerika: Raúl Zibechi ile Röportaj (2)

Yazan: lahy Ağustos 18, 2006

Şimdi ki Latin Amerika: Raúl Zibechi ile Röportaj (1)

Röportaj Benjamin Dangl tarafından yapıldı.

Gazeteci Raúl Zibechi bu röportajında Evo Morales hükümetinin karşılacağı zorlukları, Bolivya’daki toplumsal hareketlerin gücünü ve rolünü, bölgesel birleşim projelerini, Latin Amerika’daki Bolivaryan alternatifi ve seçim ile gelmiş “ilerici” hükümetleri tartışıyor.

Zibechi Uruguaylı bir gazeteci ve Latin Amerika ile ilgili çeşitli kitapları olan, analizci ve profesor Zibechi şu anda La Brecha gazetesinin editörlüğünü yapıyor. En sonu kitabı Dispersar el poder: Los movimientos como poderes antiestatales isminde ve Bolivya’nın El Alto şehrindeki sosyal hareketlerle ilgili.

BD: Yazılarınızda El Alto’da ki yerel mahalle komitelerin, çok büyük ve bağımsız güçler olduğunu, ve bu gücün kolektif bir biçimde hareket ederek projeler hayata geçirmeye, kararlar almaya yetkin olduğunu söylediniz. Bu yerel komiteler kendi “küçük-hükümetlerini” oluşturarak devlet tarafından doğan boşluğu dolduruyorlar. El Alto’da yolsuzluk, yoksulluk ve en basit kamu servislerin eksiklikleri var. Yerel komitelerin yaptığı katkıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne eksiklikleri var? El Alto’nun sorunlarını çözmekte başarılı olabilirlermi?

RZ: Başarı darken neyi kastediyorsunuz? Sorun bizim onların ne istediklerini bilip bilmemekle ilgili? Eğer onların; demokratik bir devlet, su, elektrik, ev vs… gibi şeyler istediklerini düşünüyorsak evet bu taleplerde belkide gelecek on yıl içerisinde başarılı olabilirler. Ama inanıyorum ki Aymara toplumu asıl gücünü devleti yok etme inancında alıyor ki bunu da başarmak en az yarım yüzyıl alacak.

Benim izlenimim, El Alto’nun hegomanyacı bir hükümete boyun eğmesi çok zor. El Alto’nun en etkin politik partisi olan Condepa bile gücünü 10 yıl koruyamadı. Öyle görünüyorki çatışmalar Alteños’da (Aymara toplumu daha çok yüksek dağlarda yaşarlar ve bu yüksek dağlara Alteños diyorlar ) kaçınılmaz ve bundan dolayıda yerel yönetimlerin meşruluğu her zaman gündemde olacak bir olgu. Aymara toplumuna devlet her zaman bir yabancı olgu olarak görünecek.

BD: Bolivaryan alternatifi hakkında ne düşünüyorsunuz (serbest ticaret ALBA)? Ne tür zorlukları veya olasılıkları var?

RZ: ALBA’nın şimdilik büyümesini ve birlestirici rol oynamasının zor olduğunu düşünüyorum. Güney Amerikadaki anahtar devletler Brezilya ve Arjantin. Her iki ülke de Mercosur dahil olmayan hiç bir gelişime ilgileri yok ve her iki ülkede halen yeni açılımlara karşı açık değiller.

BD: Morales’in imzaladığı Halkın Serbest Ticaret Anlaşmasına hakkında neler söyleye bilirsiniz?

RZ: Daha çok küçük üreticileri etkileyen mütevazi amaçları olan bir anlaşma. Ama kıtanın bütün ülkelerine çözüm üretecek proje olarak misyon biçilmemesi bir avantaj olarak görülmeli. Böylece ne ALBA ile ne MERCOSU ne de Güney Amerika Ulusları gibi projelerle yarışması gibi bir sorunu yok

BD: Serbest Ticaret Anlaşmaları, bölgenin birleşmesinde nasıl engel oluyorlar?

RZ: Ne yazık ki ticaret ve birleşme el ele gitmiyor. Eğer böyle bir şey oluyorsa da güçlünün zayıfı teslim alması ile oluyor. Aynı Amerika Serbest Bölge Ticaret Anlaşması (FTAA) veya IIRSA’da Brezilya’nın hegomanyacılığı bunlara örnektir. Mercosur’un en önemli sorunu serbest ticaretin kendisidir. Brezilya ve Arjantin arasındaki asimetrilik, serbest ticaret tarafından yaratıldı. Ne kadar çok serbest ticaret olursa eştitsizliklerde o kadar çok olur ve derinleşir.

BD: Bush hükümetin büyük anlaşmalar yerine bölgeye küçük anlaşmalarla yaklaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar FTAA gibi daha geniş anlaşmalardan daha mı tehlikeliler?

RZ: Daha tehlikeli olduklarını sanmıyorum ama aynı etkiye sahip olabilirler. Israrlı bir şekilde söylüyorum ki her şey Brezilya’nın izleyeceği tutuma bağlı. Eğer Brezilya büyük bir güç olmayı arzuluyorsa o zaman ABD ile ortak hareket edecek. Buda Brezilya’nın bölgedeki küçük ve orta dereceli ülkelerle çatışması demek. Ama Breziya Latin Amerikayı seçer ve güçlü bir blok kurarsa o zamanda ABD ile çatışması kaçınılmaz olacak. Tabi ki bunlar Brezilya’nın arzusu ile vereceği kararlar değil. Bunlar iç marketi finans market ile değiştirmekle olabilir. Lula şu ana kadar seçimini yapmadı ama zaman gelecek ki Lula bir karar vermek zorunda kalacak.

BD: Bu tür anlaşmalara karşı daha çok direniş görecekmiyiz?

RZ: Bilmiyorum. Ama bunun direniş için uygun bir zaman olduğunu sanmıyorum. Asıl sorun çözüm üretme öneri getirme zamanı. Gelecek ile ilgili asıl belirleyici olan bu.

BD: Tabare Vasquez iktidara geldiğinde Uruguay’daydım. Sevinç ve umut vardı ülkede. Ama Vasquez hükümeti sözlerini tutmadı ve bir çok sorun ile yüz yüze kaldı. Vasquez’i nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca Frente Amplio (su andaki Uruguay Devlet Başkanı) ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

RZ: İnsan Hakları ve ekonominin devamlılığı alanında değişiklikler var. Derin ve uzun vadeli değişiklikler çok az. Ülke neo-liberal sisteme alternatif olarak görünmüyor. Vasquez halkın desteğini almıştı ve önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde yine alacak çünkü onu gölgede bırakacak ne bir parti nede bir kişi var şu anda.

BD: Cochabamba’daki su savaşı ile Uruguay’daki suyun özelleştirmesi referandumunu karşılaştırabilirmisiniz? Benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir?

RZ: Bana göre aynı konu (su) olması dışında hiç bir benzerlikleri yok. Cochbamba zaferle sonuçlanan başarılı bir başkaldırma ki toplum dışına itilmiş insanlar tarıfından kazanıldı. Uruguay’da sadece oylama ile sonuca gidildi ki daha çok bir refleksi bir karardı.

BD: Sosyal hareketler son altı yıl içerisinde seçim zaferlerinin öncüsü oldular. Sosyal hareketlerin bu zaferlerde kaybetikleri neler var? Bu “ilerici” hükümetler radikal değişikliklere kapılarını kapatıyorlamı?

RZ: Sosyal hareketler kaybetmediler, kazançlı çıktılar. İyi ki ilerici ve solcu hükümetler var. Çünkü bu hükümetler baskıcı değiller. Diyaloğa açıklar, bazen insanları dinliyorlar ve bazen de sosyal hareketlerin alacağı kararları alarak hayata geçiriyorlar. Tabi ki sosyal hareketlerin her taleplerini yerine getirmiyorlar. Ama devlet değil gerçek değişiklikleri yapan, büyük kitle eylemlikleri asıl değişiklikleri yapar. Derin değişiklikler yasalar ve kanunlar değildir, gazın veya toprağın bir avuç kişiden başka bir avuç kişiye geçmesi de değildir. Derin ve gerçek değişiklikler bunlardan daha farklı ve karışıktırlar. Örneğin kadınların dünyadaki konumu. Kadınlar iktidarı almadan dünyayı, kendilerini ve hayatı değiştirebiliyorlar. Kadınlar değişti zaman eve gidip temizlik ve yemek pişirme ile yaşamlarını harcamayacaklar artık ama gaz yeniden özelleştirme riski ile karşılaşabilir.

BD: Bölgede seçim zaferleri sonucunda kalıcı değişikliler olabileceğine inanıyormusunuz? Altan gelen bu sosyal hareketleri devlet dışındaki sistemin neresine koyuyorsunuz? Sosyal hareketlere neler olabilir?

RZ: Kalıcı değişiklikler oluyor. Neler olduğunu görmek için bir mahalleye veya bir topluma gitmeniz gerekmiyor. İşsizler, topraksızlar, yerli halk devlete bağlı olmaksızın kendi günlük yaşamlarını örgütlüyorlar. Günlük yaşamın çalışmaktan dinlenmeye kadar bir çok ihtiyacı, devlet kuruluşları aracılığı ile değil halkın kendi örgütleri aracılığı ile oluyor. Ben bunu yeni bir dünyanın sosyal harektler aracılığı ile doğuşu olarak niteliyorum. Bu yeni dünyayı yapabildikleri oranda kuruyorlar, ama kurarkende daha çok kendi hayalleri ve kültürlerini temel alarak yapıyorlar.

Kaynak: http://upsidedownworld.org/main/content/view/392/1/

 

Yazı kategorisi: Bolivya, Makaleler, Sosyal Hareketler, Uruguay | Leave a Comment »

İsrail, Venezüela ve Güvenlik Konseyi’nde bir oy

Yazan: lahy Ağustos 17, 2006

Andrew Gardner

Lübnan’ın İsrail tarafından işgali, Karakas’ta dünyanın diğer başkentlerinde olduğu gibi geçiştirilmedi. Venezüela’nın İsrail’i ‘faşizm ve terörizm’le itham eden tereddütsüz politikası, Karakas için bir politika değişikliğini değil, tam aksine Venezüela’nın uzun süredir devam eden ve yeteri kadar dikkat çekmeyen Güney- Güney işbirliği ve uluslararası dayanışma politikalarının bir ürünü.Venezüela’nın Latin Amerika entegrasyonu konusundaki politikaları çok daha fazla biliniyor. Bu politika Venezüela’nın Latin Amerika’da büyük altyapı yatırımları yapması, Arjantin ve Brezilya’nın uluslararası borçlarını satın alması, kıta çapında sosyal programlar yaratması ve bölgenin geleneksel gücü olan ABD’yi dışlayan bölgesel ticaret anlaşmaları yapmasına yol açtı. Yerel muhalefet bu politikaları, Venezüela’ya petrolden gelen her doların 80 centinin ülke dışında kullanıldığı gerekçesiyle eleştiriyor. ABD de bu politikalara kuşku ile yaklaşarak bölgenin istikrarının bozulduğu eleştirilerini yapıyor. Latin Amerika dışında daha geniş Güney- Güney işbirliği politikaları bölge kadar dikkati çekmedi. Ortadoğuyu incelemek Venezüela’nın bu politikaya bağlılığının derecesini daha iyi ortaya koyuyor.

Venezüela’nın en çok dikkat çeken ilişkisi, OPEC üyesi ve kendisi gibi bir ABD politikaları karşıtı olan İran ile. Venezüela, İran’a yaptırım uygulanması halinde koşulsuz destek önermenin yanı sıra, ABD’nin bu ülkeye yönelik ‘emperyalist saldırganlık’ politikasını şiddetle eleştirdi ve İran’ın sivil nükleer enerji hakkını da sonuna kadar savundu. Daha az bilinen ilişkisi ise Libya ile yaptığı anlaşmalar. Kültür ve eğitim işbirliğinin yanı sıra Venezüela’nın sağlık gücünün Sahra devletlerine ulaşmasına yönelik olan anlaşmaları. Venezüela, Batı Sahra ve Filistin’in özgürlük mücadelelerine verdiği desteği de, Karakas’ta her ikisine de etkili bir platform yaratarak, her iki ulusun çektiği acıları sürekli dile getirerek ve Venezüela kamuoyunu bu uluslararası mücadeleleri konusunda aydınlatarak veriyor.

İsrail’in Lübnan’ı işgaliyle, Venezüela’nın Ortadoğu politikaları da daha fazla dikkat çekmeye başladı. Lübnan’a hava saldırısının başladığı saatlerde Chavez, Lübnan halkına karşı İsrail ve müttefikleri tarafından gerçekleştirilen ’soykırım’ı şiddetle eleştirdi. Chavez bu eleştirisinde, “Temel suç yine ABD imparatorluğunun. Bu, Birleşmiş Milletler’i defalarca işgal eden, yok sayan ve karşı gelen İsrail seçkinlerini silahlandıran ve destekleyen imparatorluk.,” dedi. İşgale karşı özellikle Ortadoğu kökenli Venezüelalılardan da büyük tepki geldi. İşgalin başladığı saatlerde Karakas’ta büyük bir kitle gösterisi yapıldı ve işgal protesto edildi. Karakas Belediyesi, Lübnan bayrakları ve ’soykırım’ı kınayan afişler basarak yürüyüşü destekledi.

İsrail kara harekatı sürdükçe ve Lübnanlı savaş kayıplarının sayısı arttıkça, Venezüela eleştiri dozunu arttırdı ve İsrail ordusunun ‘Gringo’ uçaklarıyla “Lübnan’ı yerle bir etmesi, bombalaması, halkı katletmesi ve bunu ABD desteğiyle yapması” karşısında İsrail Büyükelçisi’ni geri çekti. Chavez, uluslararası toplumun tepkisizliğini de eleştirdi. “Dünyanın bu durumu kollarını kavuşturarak izlemesini ve bu dehşeti durdurmak için hiçbir şey yapmamasını açıklayamıyorum. En azından sesimizi barış ve yaşam için yükseltebiliriz”. Venezüela’nın bu tutumu, Lübnan’da Hizbullah’ın bu politikaları, “dünyanın baskı altında tutulan, esir edilmiş ve mağdur halklarını” savunan “devrimciler için örnek bir tutum” olarak nitelendirmesinde yankısını buldu. Hizbullah askeri kanadının yöneticisi Muhammed Komati, Latin Amerika televizyonu Telesur’a “Arap ülkeleri bir şey yapmazken, başkan Chavez’in bu cesur tutumu alması müthiş,” açıklamasını yaptı.

İsrail eleştirilerinin yanı sıra, Venezüela Lübnan’a gıda ve ilaç yardımı yaptı ve yaralıların tedavisi için doktor ve sağlık ekipleri de gönderdi. Venezüela Parlamentosu’ndan bir heyet de Şam’a giderek Filistin temsilcileriyle buluştu. On farklı Filistinli grupla buluşan Heyet, Filistin halkının topraklarının işgaline karşı “direnme hakkı” nı tanıdığını açıkladı.

Venezüela’nın uluslararası dayanışma politikaları, herhangi bir sonuç yaratmaktan uzak ve hesaplı diye eleştirilse de, bu durum, Ekim ayında Arjantin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki geçici sandalyesini boşaltmasıyla değişebilir. Bu sandalye için Venezüela ve adaylığı ABD tarafından desteklenen Guatemala çekişiyor. Latin Amerika’da bir uzlaşma sağlanamadığı için sandalyenin kime verileceği konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda oylama yapılacak. Bu durum şimdiden Karakas ve Washington’da şiddetli diplomatik faaliyete neden oluyor. Venezüela, oylamada birçok Latin Amerika ve Karayip ülkesine güvenirken, ABD geleneksel müttefiklerinin, Kolombiya, Meksika, Peru ve Orta Amerika’nın desteğini aldı bile. Condoleezza Rice, oylama hakkında ABD’nin Şili’nin Venezüela lehinde oy kullanmasını “kabul edemeyeceğini” söyledi. Güvenlik Konseyi’ndeki sandalye, Venezüela’nın Afrika ve Asya’daki yakın zamanlı turlarının arkasındaki ana temaydı ve Afrika Birliği’nden destek sağlandığı belirtiliyor. Rusya da, oyunu “çokkutuplu bir dünya” yaratmak için Venezüela’ya vereceğini açıkladı. Venezüela, bu sandalye konusundaki isteğinin temel nedenini, emperyalist tehdide karşı Güvenlik Konseyi’nde bir oy olarak ortaya koyuyor. Oylama, İsrail bombalarına maruz kalan Lübnanlı siviller için çok geç olabilir, ama ABD ve İsrail saldırganlığının bir sonraki kurbanları Güvenlik Konseyi’nde sessizlikten daha güçlü bir şey bulabilir. (Kaynak: Birgün)

 

Yazı kategorisi: Genel Haberler, Makaleler | Leave a Comment »

Lopez Obrador’dan Sivil Otoriteye Uymama Çağrısı

Yazan: lahy Ağustos 14, 2006

Neville Spencer

Sol eğilimli başkan adayı Andres Manuel Lopez Obrador, Seçim Enstitüsü’nün Meksika’nın ‘ Temmuz seçimleirnde ki oyların bir kısmının yeniden sayımı için verdiği karardan sonra seçim hilesine karşı sivil başkaldırı çağrısını tekrarladı.  Geçici sonuçlara göre, sağ aday Calderon’a sadece, % 0.58 fark ile kaybeden Lopez Obrador bütün oyların yeniden sayılmasını talep ediyordu.

Obrador seçimlere partisi Demokratik Devrimci Partisi (PRD)’nin en büyuk ve güçlü parçası olduğu Herkesin İyiliği İçin Koalisyon’unun adayı olarak katıldı. Seçimi, görevdeki başkan Vincente Fox’un da dahil olduğu sağcı Ulusal Hareket Partisi’nin(PAN) adayı Calderon kazandı.

İsminin çağrışımına ters olarak PRD devrimci değil, ılımlı sosyal demokrat bir parti. PRD lideri Obrador seçimlerde özellikle partisinin esas olarak yoksulların çıkarlarını temsil edeceğini vurguladı ve global neoliberal politikalar bağlamında sol kanat politikalar izleme sözü verdi.

Sayıları giderek artan Latin Amerikan ülkesinde 1998’de Hugo Chavez’in Venezüela başkanı seçilmesinden bu yana sol eğilimli hükümetleri başa getirdi. Büyük bir ihtimalle PRD’nin kendini solun bir partisi olarak lanse etmesindeki neden olabilir. Ayrıca, Latin Amerikalı elitler ve onların Washington’da ki dostları arasındaki kıta çapındaki bu gelişmeyi engellemek konusunda artan endişenin bir nedeni de budur.

2 Temmuz 2006’daki seçimlerinde gerçekleştirilen hile kapsamlı idi çeşitli biçimler aldı. PRD’nin güçlü olduğu bölgelerde oylar çöp kutularında bulundu ve resmi görevlilerin oyları yaktıkları görüntülendi. Oy sayımı sırasında bir çok anormaliklere işaret edildi ve ayrıca İFE’nin kullandığı bilgisayar programına (software) dair şüpheler yükseldi, bu program Calderon’un eşinin erkek kardeşine ait bir şirket tarafından üretilmişti.

PRD’nin IFE’ye yaptığı yeniden sayım başvurusunda, 132 bin sandık bölgesinden 72 bininde hile yapıldığına dair delilleri teslim etti. PRD lideri Obrador Seçim Enstitüsü’ne oyların tamamının yeniden sayımını talep etti.

Seçim Enstitüsü(IFE)’nin yanıtı 5 Ağustos’da geldi. Oyların sadece % 9’nun yeniden sayımına kararı verdi. PRD’nin IFE’ye şikayetlerinde dile getirilen seçim ilanlarına dair yasaların ihlali ve PAN hükümetinin devlet gelirlerini sosyal programlar için kullanması konusunda halen bir karar verilmedi.

Hilelere bir cevap olarak, Obrador taraftarlarına kitle eylemlerine geçmeye teşvik etti ve sivil otoriteyi tanımama kampanyası başlattı. Ülke genelinde protestolar gerçekleştirildi. En büyük gösteriler Meksika’nın başkenti Mexico City’de gerçekleştirildi, 8 Temmuz’da yarım milyon kişiye ve 16 Temmuz’da bir milyon kişiye ve 30 Temmuz’da muhtemelen 2 milyon kişiye çıktı.

Yürüyüşler ve eylemlerin yansıra Mexico City’nin ana meydanı Zocalo ise işgal edilmiş bulunmakta.Şehrin merkezinde kurulan geniş cadırlar binlerce gösteri, sanat sergileri ve Meksika’nın her zaman popüler olan güreç karşılaşmaları ile karnaval benzeri bir atmosfer yarattı. Aynı işgaller diğer il ve ilçelerde de yer aldı.

Bu eylemlerin bir tanesinde, Obrador’un destekleyicileri Mexico City şehrine giden paralı otoban yolları ele geçirerek iki saat boyunca otobanlarda ücretsiz geçişi sağladı.

Seçim Enstitüsü(IFE)’nin kısmi oy sayımı kararından sonra Lopez Obrador Meksika halkına açık bir mektupla çağrı yaptı ve çağrısında tüm oyların yeniden sayımının reddini kınayarak ,13 Agustos’da Zocalo meydanında ” olağanüstü toplantı” çağrısı yaptı.

Kısmi oy sayımı 13 Ağustos’da tamamlanacak; IFE’in seçim sonuçlarını açıklaması için 6 Eylül’e kadar zamanı vardır. Eğer yeniden sayım Lopez Obrador’u öne geçirmezse, ortaya çıkan popülar kızgınlık kolay kolay geçip gitmeyecektir.

1988 başkanlık seçimlerinde PRD’nin bir sonraki yıl içinden geldiği sosyal demokratik koalisyonun adayı Cuauhtemoc Cardenas’ın seçimlerde yapılan hileler sonuçu zaferinden mahrum edildiğine inanılıyor. Cardenas taraftarlarını hileye karşı harekete geçirmemeye karar vermişti.

Lopez Obrador 1988′in yeniden tekrarını istemediğini söylüyor ve taraftarlarından eylemlerine son vermeleri ve hileli sonuçları kabul etmelerini istemeyeceğini vurguladı. 1994 yılında Güney Eyaleti Chiapas’da ki Zapatista ayaklanmasından bu yana, Meksika’nın sosyal hareketleri güçlü ve daha savaşçı hale geldi ve 1988 yılında yaptıkları gibi geri adım atacağa benzemiyorlar.

31 Temmuz’da Mexico City’de yer alan 2 milyon kişilik gösteriden bir gün sonra Meksika ordusu için yapılan törenlerden birinde , Fox, silahlı kuvvetlere Meksika’nın ” kurumları ve demokrasiyi desteklemek ve korumak” şeklindeki görevlerini hatırllatı. Bu muhtemeldir ki, IFE’nin Calderon’un resmi olarak kazandığını ilan etmesi halinde Ordu’nun kararı uygulaması ve Lopez Obrador ve taraftarlarına sivil itaatsizlik kampanyalarını daha da ileri götürmeleri halinde yapılmış bir tehdit idi.

Kaynak: http://www.greenleft.org.au/

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Meksika, Seçimler | Leave a Comment »

Obrador: Demokrasiyi Eylem İle Koruyacağız (1)

Yazan: lahy Ağustos 12, 2006

obradormeeting1.jpg

Andres Manuel Lopez Obrador’un 30 Temmuz’da Meksika City’de yaptığı konuşmanın ilk bölümü:

Arkadaşlar, hepinize bütün kalbimle teşekkür etmek istiyorum. Meksika’nın bütün bölgelerinden bu üçüncü toplantımıza yine geldiniz. Siz iyi insanlar; kadınlar, erkekler en içten dileklerimle hepinize çok teşekkür ederim.

Hepinize çok teşekkür ederim çünkü amacımıza ve hedefimize ulaştık. Daha önceki toplantılarımızdaki sayının iki katı insan toplayacağımıza söz vermiştik ve bunu başardık. Farklı sınıflardan gelen insanlar, ayrı dil, ırk, renk ve yaşta gelen özgür insanlar yine bir kez daha burada toplandık. Yerli insanlar, sanayi işçileri, tarımda çalışan işçiler, iş sahipleri, orta sınıftan gelen insanlar, işverenler, profesyonel meslek sahibi insanlar, sanatçılar, düşünürler, ticaret ile ilgilenen insanlar, öğrenciler, öğretmenler, doktorlar, hemşireler, öğretim görevlileri, hepimiz bugün burada toplandık. Özellikle burada olan dar gelirli insanlar ki, onlar ülkemizin en önemli parçasını oluşturuyorlar, onlar ayrıca bizim hareketimizin en önemli parçasını da oluşturuyorlar ve onlar bir lider olarak benim en büyük gururumdurlar.

Burada aileler, gençler, yaşlılar ve çocuklar var. Demokrasiyi korumak için tek bir irade olarak toplanmışlar. Hepimiz birlikte hareket ediyoruz ve eylemliklerimizle de özgür, adaletli, demokratik, farklı ve çoğulcu bir ülke istiyoruz. Buradayız çünkü yeni bir ekonomi istiyoruz, yeni bir şekilde politika yapmak istiyoruz, daha insani ve eşit olan bir sosyal sistem istiyoruz.

Buradayız çünkü farklı ve yeni bir vatan istiyoruz.

Buradayız çünkü tarihe olan borcumuzu yerine getiriyoruz. Meksika’nın gelecek anlarını yaşıyoruz burada. İnsanlarımızın geleceği söz konusu. Bu sadece kimin Başkan olacağı sorunu değil, insanların özgürce seçme ve yönetilme hakkı sorunu. Şu anda Meksika’da gerçek demokrasiyi yerleştirmek ve gelecek için onu korumakla yükümlüyüz. Bazı insanlar her zaman olduğu gibi demokratik görünüp ama kendi sınıf ve zümrelerin çıkarlarını ulusun çıkarları yerine koyuyorlar ve biz bunlara karşı mücadele içerisindeyiz.

2000 yılındaki seçimlerde daha güçlü ve sağlam bir demokrasi yaratıyoruz diye ümit ettik ancak başarısızlık söz konusu oldu, çünkü zamanın Başkanı Fox değişime açık değildi.

Demokrasiye geçişin Meksika için tarihsel dönemeci olan 1910 seçimlerin asıl kazananı olan ama seçim sonuçları hile ile kendisinden çalınan Farncisco Madero’nın 1911’de bir Amerikalı gazeteciye şunları dedi: “Seçim sonuçlarını kabul etmek için iki şart var. Birincisi bana bağlı: seçime yeniden katılmamak (ki bu o zamanlar Meksika anayasasında bır kuraldı. Seçimi kaybeden bir daha seçime katılamazdı). İkinci şart ise; herkesin oy kullanabilmesi. Bunu başarabimek icinde seçim yasalarının değiştirilmesi gerekir. Ben kendime bu misyonu koyacağım ve bu misyon gerçekleşene kadarda bu hedefimden ayrılmayacağım. Diğer söylemle ben insanların özgürlüklerinin savunucusu olacağım. Meksika’nın gitiği koşulları göz önünde tutarsak sanırım diğer herşey ikincil planda olmalı.”

Demokrasinin takipçisi bunları söyledi. Bu tarihsel denklemi eski Başkan Vicente Fox asla anlayamadı. Demokrasi ve oy kullanma hakkının savunucu olması gerekirken onların düşmanı oldu.

Bu nedenle demokrasi konusu ülkemizin şu anda bir numaralı sorunu oldu ve insanlarımızın gündemine girdi.

Unutmayalım ki demokrasi sadece insan oğlunun bulduğu en iyi yönetilme biçimi değil aynı zamanda insanların farklılıkları ile ortak yaşayabilmelerini sağlayan en etkili yöntemlerden bir tanesi. Demokrasi farklılıkları ve değişiklikleri üretir, insan oğlunun hür ve onurluca yaşamasına öncülük eder. Bir veya bir kaç kişinin siyasi gücün tamamına sahip olmasını engeller.

(İkinci bölüm yarın yayınlanacak. LAHY)

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Meksika, Seçimler | Leave a Comment »

Bolivya’da Yeni Toprak Reformu

Yazan: lahy Ağustos 9, 2006

Stefan Baskerville

wipala.jpg

Geniş yollara yayılmış eski ve demir parçaları görünen otobüslerin üstünde, diz çökmüş, oturmuş veya yüzüstü yatmış bir şekilde insanlar yolculuk yaptılar. Eski kamyonetler, otobüs, kamyon veya yürüyerek gelen insanların ellerinde bayraklar ve pankartlar vardı.

Bir çok rengin kare biçimde yerleştirildiği Wipala bayrağı omuzlardan sarkıyor, yukarılarda tutuluyor, çimlerle kaplı yoklun merkezindeki küçük ağaç dallarında asılı duruyordu. Wipala bayrağı, Bolivya’nın nüfüsunun 3’de 2’sini oluşturan yerli halkı temsil ediyor, onlar İspanyol sömürgecilerin gelmesinden önce yerleşik olan halkın soyundan geliyorlar. Yerli halk, Bolivya’nın sadece en çoğunluk kesimini oluşturmuyor ayrıca en fakir kesiminide oluşturuyor. Yerli halkın liderlerinden bir tanesinin söylediği gibi onlar çok sık olarak ”’peons” ya da serfler olarak büyük çiftlik sahipleri, ”latifundistas” için çalışmak zorundalar. Bu durum son 500 yıldır böyle devam ediyor.

3 Haziran 2006’da, binlerce yerli köylü ve tarım işçileri bir doğu Bolivya şehri olan Santa Cruz’da küçük bir platform etrafında toplanmaya başladılar. Yerli halktan üç grubun temsilcileri toprak reformu çerçevesinde verilen yeni tapularını Başkan Evo Morales’ten teslim aldılar, Evo Morales’in kendisi de yerli ve eski koka üreticilerinden, şimdi de Bolivya’nın ilk yerli Devlet Başkanı. Toprak reformu çerçevesinde Beni, Cochabamba, La Paz, Oruro, Santa Cruz ve Tarijadan gelen grublara toplam 60 set tapu dağıtımı yapıldı. Verilen tapu belgeleri 7.5 milyon akreden fazla ve çitcilere dağıtılan 103 akre kadar küçük ve yerli topraklar olarak belirlenen 1.1 million akre kadar büyük toprakları kapsıyor.

Yerli köylülerin çok büyük çoğunluğu genelde çok fakirler ve fakirliklerini giydikleri çok eski terlik, elbiseler ve yıpranmış ellerinde ve yüzlerinde okumak mümkün. Bir eliyle Evo Morales’in parti bayrağını taşıyan Leon Jeremi Debasces ‘Toprak bizim hakkımız. Atalarımız bu topraklarda yaşadı, biz bu topraklarda yaşıyoruz. Bizim yaşamımız bu topraklarda çalışmak, ailemiz ve yaşadığımız şehir için üretmek ile ilgili. Yaşayabilmek için çalışmak zorundayız.’ diyerek toprağın önemini belirtti.

Evo Morales tarafından verilen tapular aslında son 10 yıldır Ulusal Tarım Reformu Enstitüsü’nde(INRA) işleme konulmayı bekliyorlardı. Bu, Bolivya’da toprak reformunun kaplumbağa hızı ile ilerlediğini gösteriyor. Dağıtılan topraklar, dağıtılması gereken toprakların çok küçük bir kısmını temsil ediyor. Ama Santa Cruz’daki tapu dağıtımı önemli: yerli bir Başkanın verdiği sözleri yerine getirmesi ve kendi halkı için çalıştığını göstermesi açısından bir örnek teşkil ediyor.

1 Mayıs 2006’da Morales milyonlarca dönümlük işlenmiyen veya yasadışı bir şekilde ele geçirilen toprakları dağıtacağını ilan etti. Bolivya anayasasına göre işlenmeyen veya ekonomik geliri olmayan toprak devlete ait. Morales hükümeti 48 milyon dönümlük toprağı (ki Bolivya’nın toprakarının % 20’sini oluşturuyor) yeniden dağıtacak. Morales Santa Cruz’daki konuşmasında ‘toprak reformu’ yerine ‘toprak devrimi’ başlatıldığını belirti. 1996’da başlatılan ‘toprak reformu’ hiç bir işlev görmeden kağıt üzerinde kalmıştı. Toprak reformu ilkkez 1952 Bolivya devriminde sonra gündeme gelmişti. Devrim döneminde toprak reformu Batıdaki topraklarda kısmi olarak yapıldıysada, Doğudaki ve Bolivya’nın en verimli bölgelerinde, topraklar bir kaç zenginin elinde kalmıştı.

29 yaşındaki Jacinto Herrera Huanca 3 çocuğa sahip aile babası. Jacinto, Santa Cruz’daki topraksız ve fakir köylülüğün üye olduğu FSUTC-SC sendikasının temsilcisi. Jacinto, 200 bine yakın üyeleri olduğunu söylemesine rağmen kesin rakamlar belli değil çünkü yerli halkın çoğunluğu kimliklere ve doğum belgelerine sahip değiller. Jacinto: “Son 10 yıldır topraklarımıza sahip olabilmek için mücadele ettik. İnsanlar topraklarına sahip olmaktan mutlular. Şimdiye kadar hep sözler verildi ama hiç bir şey yapılmamıştı” dedi.

Bir kaç gün önce Santa Cruz’un bir iş merkezinde ki büyük bir depoda 800 kişi toplanmıştı. Birçoklarının ayaklarında parlayan deri ayakabılar, yakalarına iliştirilmiş güneş gözlükleri vardı. Hiç bir yerde mevcut ırk farklılığı ve servet eşitsizliği bu kadar net olarak görünemezdi. Garsonların bir çoğu esmer tenli idi, hepside papyon kravat takıp, kısa kollu önlükler içinde içecekler dağıtıyordu. Bu toplantı Bolivya’nın doğusunda yaşayan büyük toprak sahiplerinin ana federasyonu Camara Agropecuaria del Oriente (CAO) tarafından düzenlenmişti ve Morales’in planlarına karşı muhalefeti planliyordu. Katılimcilarin hemen hemen tümü Avrupa kökenli beyaz ve zengin zümrenin üyeleriydiler. Sahnenin üzerinde asılan bir pankartta ‘Üretim Biçimimizi Koruyalım’ yazıyordu, bu da ucuz iş gücüne, yoksulluğa ve bazı zamanlar neredeyse feodal serfliğe dayanan verimsiz bir modeldir., Bir çok konuşmacı ‘Savunma Komitelerin kurulması’ gerektiğini belirtti ve platforma çıkan bir konuşmacı “ Paramilitari’nin bir askeri gibi buradayım, topraklarım için savaşacağım Hoşgeldin Bolivya’yı Savunma Komitesi” dedi. Aynı çağrılar, CAO Başkanı Jose Cespedes tarafından bir kaç gün sonra yeniden dile getirildi.

Büyük toprak sahipleri haksızlığa uğramış masumlar gibi konuşuyor ancak yerli halkın sefaletinden ve yoksulluğundan yararlanarak çok büyük kazançlar elde ettiler. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı istatistiklerine göre, 2 milyon’dan biraz fazla yoksul köylü 12 milyon dönümlük toprağa sahipken, sayıları 100’den az aile ise 60 miyon dönümlük toprağa sahip. Bu büyük toprak sahipleri içerisinde eski bakanlar, yabancılar, generaller ve birçoklarının serveti Bolivya’nın geçmiş hükümetleri ve özellikle de zalim diktatör Hugo Banzer’in yolsuzluklarından kaynaklanan etkili aileler var. Toprak ile ilgili en çok yolsuzluk 1970 ile 1980 arasında oldu, ancak, yasaların manipüle edilmesi 1990′lı yıllarda da devam etti.

Ortaya çıkan sonuç Santos Mumumi’nin ” Toprağın üzerinde çalışanlara değil de vergisini ödeyenlere ait olması için yasayi manipüle ettiler. Zenginlere yaradı” sözlerinde ifadesini buluyor. Santos, Cochabamba’da bir Hukuk öğrencisi ve Toprak ve Hukuk ile Toprak Reformu konusunda uzmanlaşıyor. Santos’un ailesinin La Paz eyaletin de küçük toprakları var ve Santos, Devlet başkanı gibi, küçükken bir çok kardeşini kaybetti; yetersiz beslenme ve salgın hastalıkların yaygın olduğu ailelerde bu her zaman rastlanan bir durumdur.

Diğer taraftan Jacinto Herrera Huanto “Bu yerli halk hükümetinden çok umudumuz var çünkü hükümet çok çalışmak ve çok yoksul olmanın ne demek olduğunu anlıyor. Temsil etiğimiz insanlar yaşamak için ne üretiyorlarsa onu satıyorlar, o da ancak ayakta kalmalarına yetiyor. Onlar patates, mısır, yulaf, domates ve havuç üretiyorlar. Peonlar olarak yaşıyorlar, çok çocukları var ve çok az kazanıyorlar. Zor bir yaşam. Her aile yaklaşık 1 ile 5 hektara toprağa sahip, yani yaklaşık iki kamyon prinç üretecek toprakları var ki o pirinçte, her yıl $400 ile 500 arası bir gelir getiriyor. Ama şimdi kendi toprakları var ve kira ödemek zorunda değiller ve kendi topraklarında hapis gibi yaşamak zorunda değiller.” diyor. Başka bir yerli lider ise “ Tapularin dağıtılmasından üç – dört gün sonrasında bile halkının kebaplar yaparak tapularını alışlarının kutladıklarını” söyledi. Onlar için bu yaşamın değiştiği bir zamandır, şimdi fiesta zamanıdır.

Bolivya’da ki toprak sorunu yıllarca ve belki de önümüzdeki onyıllarca çözümlenemeyecek. Bolivya’nın güçlü sosyal hareketleri tarafından itilen Evo ve MAS partisi’nin hükümeti doğru yönde ilerliyor. Toprak sahipliğinin dağılımı şu andaki mevcut haliyle kabul edilemez: bölücü, verimsiz ve adaletsiz, yüzyıllardır süre gelen yolsuzluk ve sömürüye dayanıyor. Ezilen ve toplumun en alt tabakasında yer alan insanlar örgütleniyorlar ve umutlarını yükseltiyorlar. Hukuk öğrencisi Santos “Ailemi mücadele içerisinde gördüm ve buda bana kavgaya katılmak için büyük bir cesaret verdi. Hükümetler kendi sınıfının insanları için çalıştılar ama köylüler buna karşı çok savaştı ve şimdi sonuçlarını görüyoruz.” Eğer herşey planlandığı gibi giderse, Bolivya halkı topraklarını geri alacak. Renklı Wipala bayrağı dalgalanmaya devam edecek.

Bu yazı Uluslararası İlişkiler Dergisi ‘Diplo’ dan alınmıştır.  Londra’da yaşayan  yazar Stefan Baskerville şu anda Latin Amerikada bulunuyor.

 

Yazı kategorisi: Bolivya, Makaleler, Topraksızlar Hareketi, Yerli Hareketleri | Leave a Comment »

Venezüella-İran ve Devrimci Dış Politika

Yazan: lahy Ağustos 8, 2006

Uluslararası Marksist Eğilim

The International Marxist Tendency (Uluslararası Marksist Eğilim) Bolivarcı Devrim’i başından beri savunmuş, onun ilerici yanlarını desteklemiş ancak devrimin tamamlanabilmesi için Venezüella’da kapitalizmin sona erdirilmesinin gerektiğine işaret etmiştir ve aynı zamanda da yaşamını sürdürebilmesi için devrimi öteki ülkelere yayması gerektiğini söylemiştir. Venezüella devrimini savunduğumuzu herkes bilir. Ancak, aynı zamanda, devrimciler olarak Venezüella hükümetinin Bolivarcı Devrim’in yanında olmadığına inandığımız taraflarını göstermek de görevimizdir.

Venezüella’daki devrimci sürecin geçtiğimiz birkaç yıl boyunca toplumun büyük bir kısmına nasıl daha fazla çıkar sağladığını memnuniyetle karşıladık. Venezüella’da açık ve net şekilde emekçi sınıf taraftarı pek çok olay gerçekleşti. Mision Robinson, Mision Barrio Adentro, Mision Habitat, Mision Zamora gibi sosyal programlar Venezüella halkının yoksul ve marjinalleştirilmiş kesimleri üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. Aynı zamanda Başkan Hugo Chavez kamu kuruluşlarında, kamu şirketlerinde ve kamusal hizmetlerdeki özelleştirme eğilimini geriye çevirmiş, petrolün ulusal karakterini Anayasaya sağlam bir şekilde yerleştirmiştir. Ayrıca yerli halkların ve kadınların haklarını koruyacak kanunlar Bolivarcı Anayasaya geçirilmiştir.

Hepsinden önemlisi, Venezüella devrimi, gücünü yaşamlarını değiştirmeye ve kendi geleceklerini kendileri yazmaya karar veren milyonlarca sıradan emekçiden almaktadır. Bu durum işçi hareketinde daha güçlü bir özgüven duygusuna, işçi sendikalarında demokratik sınıf mücedelesinin örgütlenmesine ve fabrika işgalleri gibi hareketlere yol açmıştır. Başkan Hugo Chavez bu sürecin hem içinde yer almış hem de somut olarak destekleyen kararlar almıştır. Ocak 2005’te, işçilerin fabrika sahiplerine karşı aylar süren sıkı bir mücadeleyle işgal ettikleri kağıt fabrikası Venepal’e el koyma kararını imzalamıştır. Fabrika bir tür işçi yönetimi altına alınmıştır. Bundan sonra başka fabrikalarda da benzeri kararlar alınmış ve Chavez açıktan işçilere sahipleri tarafından çalıştırılmayan fabrikalara el koymaları için çağrıda bulunmuştur. Carlos Lanz, Mart 2005’te, işçilerin şirketin bütün katmanlarındaki yöneticileri hem seçecebileceği, hem de aşağı indirebileceği bir işçi kontrolü deneyimini başlatmak üzere Guyana’daki, bir devlet alüminyum işletmesi olan ALCASA fabrikasına atanmıştır.

Venezüella hükümetinin, İran’ın da aralarında olduğu OPEC ülkeleriyle yakın ilişkiler sürdürmesi gerektiği açıktır. Emperyalistlerin ve Çokuluslu Petrol Şirketlerinin petrol üreten ülkeleri bölerek bu kıymetli hammaddenin fiyatını düşük tutmaya çabalamalarına karşın, petrol üreticis bir ülkenin, bu ülkelerin temel kaynağı olan petrolün fiyatını düşürmemek için OPEC’i güçlendirmeye çalışması temel bir gereksinimdir. Aynı zamanda İran hükümetinin Venezüella’nın gereksinim duyduğu ve altyapısını geliştirmede hayati bir yeri olan teknoloji, yatırım ve uzmanlığı sağlamaya hem istekli hem de yetenekli olduğu da açıkça görülebilir. Venezüella aynı zamanda, özellikle Asya’da alternatif piyasalara açılarak, gelecekte Amerika’yla yaşanabilecek sorunların olası etkilerini azaltmak için ABD’ye olan tarihsel bağımlılığını azaltmaya uğraşmaktadır.

Diplomatik ve ticari ilişkiler, bir devrim yaşamakta olan bir ülkede dahi, dış politikanın gerekli parçalarıdır. Örneğin Lenin, yeni, genç ve güçsüz emekçi ülkesinin bölgeyi geliştirme olanağı olmadığından, batılı kapitalistlere Sibirya’da imtiyazlar tanımayı düşünmüştü. Lenin, üretici güçleri geliştirmek için yatırım ve teknoloji getirebilmenin tek yolunun yabancı sermayeye imtiyazlar tanımak olduğunda ısrar etmişti. Bu iddianın arkasındaki fikir, kapitalistlere kâr garantisi verilirse onların da bölgeyi geliştireceği, yeni üretim araçlarını getirecekleri vb.; ve bunun da devrime yararlı olacağıydı.

1918 yılında yazdığı “Sol” Çocukluk ve Küçük-Burjuva Anlayışı yazısında Lenin, “Biz, proleter partisi olarak, birinci-sınıf kapitalist uzmanlardan almayacaksak, tröstlerin yaptıkları gibi, büyük ölçekli üretimi örgütleme yeteneğini kazanabilmemizin olanağı yoktur” diyordu. Bir sonraki yılın 4 Şubatında Halk Komiserleri Konseyi’ne sunduğu öneride, “HKK… bir prensip meselesi olarak, yabancı sermayenin temsilcilerine imtiyaz tanımayı, ülkenin üretim güçlerini geliştirmek açısından anlamlı bulur…” diyordu.

Ne var ki, bu anlaşma ve pazarlıkların yapıldığı rejimlerin gerçek yapısı konusunda tam bir bilinç sahibi olmalıyız. Lenin’in pazarlığa oturduğu kapitalistlerin doğası konusunda en ufak bir şüphesi yoktu ve gerçek bir destek için son tahlilde, sadece bütün ülkelerin emekçi sınıflarına güvenilebileceğini anlamıştı.

Bugün İran kesinlikle devrimci bir rejim değildir ve emperyalizm tarafından baskı altındaysa da emperyalist saldırıya karşı mücadele eden Venezüellalı işçi ve köylülerin yandaşı olmadığı da açıktır. İran’ı ilerici, hatta devrimci bir rejim olarak takdim etmek, Venezüellalı kitleleri yanıltmak ve Venezüellalı devrimci kitlelerin gerçek yandaşı olan İran içindeki işçi ve gençlerin Venezüella devrimine verdikleri desteğin temelini çökertmek anlamına gelir.

İran rejimine dair saptamalarımızın Washington ve dünyadaki destekçilerinden gelen “şer ekseni” propaganda ve tehditleriyle bir ilgisi yoktur. Venezüella, enternasyonel forumlarda emperyalistlerin İran’a yaptıkları saldırılara karşı durmakta haklıdır. Bizim Venezüella-İran ilişkilerine dair tereddütümüz İran ve Venezüella emekçilerinin gerçek ve uzun-dönemli çıkarlarına ilişkindir.

Yakın dönemde, İranlı işçilerin ve gençlerin mücadelelerinde büyük bir gelişme gördük. Ekonomik problemler ağırlaştıkça, nüfusun %90’ı yoksulluk sınırının altına itilmiştir (buna16,000’inden fazla doktor da dahildir). Geçen iki ya da üç yıl içinde emekçi mücadelesinde büyük bir tırmanma görülmesinin nedeni, giderek bozulan ekonomik ve toplumsal durum kadar emekçilerin bu sorunların çözümü için hiçbir resmi, hatta hukuki kurum ya da prosedüre erişimlerinin olmayışıdır.

Yüzlerce grev ve işçi protestolarından en önemlisi Tahran’daki Vahed Otobüs Şirketi’ndeki şöförlerin ve diğer işçilerin direnişi olmuştur. Bunlar, işçilerin iki-üç işte çalışmalarını zorunlu kılan düşük ücretler, berbat çalışma şartları gibi sorunları gündeme getirebilmek için işçi sendikaları kurmaya uğraşan gerçek sendikacılarıdır. Bu işçilerin en temel ve haklı istekleri rejim tarafından en ağır baskılarla karşılaşmıştır. Bu emekçiler suçlu ilan edilmiş, işkenceden geçirilmiş, tecrit hücrelerine kapatılmışlar, her türlü tıbbi bakımdan mahrum edilmişler ve işlerinden atılmışlardır. Vahed otobüs çalışanlarının lideri Mansur Ossanlu yedi aydır hücre cezasında hapistedir ve hiçbir tıbbı bakım görmemektedir. Rejim taraftarı İşçi Evleri ve İşçi Konseyindeki kiralık kabadayılar Mansur Ossanlu’nun dilini kesmeye çalışmışlar ve Vahed Sendikası’nın bürolarını yerle bir ederek sendika liderlerini dövmüşlerdir.

Eminiz ki, Ayetullah Hamaney’in, tüm ülkenin mallarını özel ellere devretmeye yönelik son özeleştirme kararı da milyonlarca İranlının zaten berbat olan yaşam ve çalışma şartlarını daha da kötüye götürecektir.

İşçiler kadar toplumun öteki kesimlerinin de haklı şikayetleri var:

-İran’da nüfusun üçte ikisini teşkil eden gençler söz hakkı ve dernek kurma özgürlüğü gibi temel demokratik taleplerde bulunmaktadır. Genç, işsiz ya da emekçi de olsalar, öğrenci de olsalar, bu rejimin kendilerine uzak ve baskıcı bir rejim olduğunu görüyorlar.

-Kadınler ve kız çocukları evde, okulda veya hangi hükümet yetkilisi ya da kurumuyla karşılaşsalar ayrımcılığa tabi tutuluyorlar. Özellikle de bir kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğinin yarı değerinde sayıldığı İslami mahkemelerde ve toplumun her yerinde bu durum yaşanıyor.

-Nüfusun yarısını teşkil eden ulusal azınlıklar, özellikle de Kürt, Azeri, Arap ve Beluçiler hergün ayrımcılıkla, ve temel kültürel haklarının ve anadil hakkının gaspıyla karşı karşıyalar. Dr. Ahmedinejat’ın anti-Semitik söylemi ve Yahudi soykırımını devamlı reddetmesi karşısında İran’daki azınlık Yahudiler sürekli olarak İsrail işbirlikçisi yerine konma korkusu altındadır.

Toplumun bütün bu kesimleri, özellikle de işçiler, en temel hakları için (1979’da Şah devrildiğinde kısa süreliğine elde ettikleri hakları için) mücadele ediyorlar. O dönem gerçek bir devrimdi, ama, işçilerin barbarca ezilecekleri vahşi bir diktatörlük kuran Şeriatçıların ele geçirdikleri bir devrim haline geldi.

Bu durumla Venezüella’nın mevcut hali arasındaki çelişki daha çarpıcı olamaz. İran İslami Cumhuriyeti rejimi Venezüella Bolivar devletinden temelde farklıdır. İran’da, ortaklaşa yönetim ya da işçilerin fabrikalara el koymalarını cesaretlendirmek yerine işçiler gözaltına alınıyor, hatta verilmemiş ücretlerini talep ettiklerinde vuruluyorlar.

Eğer Bolivarcı Devrim yaşayacaksa, ekonomik gücü hakim sınıfların elinden koparıp alması ve ekonominin işçilerin kontrolü altında demokratik planlanması yönünde hareket etmesi gerekiyor. Bu mücadelede Bolivarcı Devrim’in tek müttefiki öteki, ülkelerde bu devrimden esinlenen işçi ve köylüler olacaktır. Yani, Tahran’daki mollalar değil, Vahed otobüs işletmesindeki işçiler olacaktır.

Ama eğer başkan Chavez ve Venezüella Devrimi’nin öteki liderleri diplomasinin gerektirdiği nezaketten ve ticari anlaşmalardan öteye giderek Şeriatçılara herhangi bir şekilde herhangi bir şekilde “devrimci” itimatnameler vermeye başlarlarsa, İranlı işçiler bunu nefret ettikleri ve her gün karşısında mücadele verdikleri rejimin onaylanması olarak görecekler ve adil ve insanca yaşamaya olan özlemlerinin önemsenmemesi olarak algılayacaklardır. Bu ise İran içinde Venezüella Devrimi’ne yönelik desteğin körelmesine hizmet edecektir. Venezüella Devrimi ilerledikçe de bu tür desteklere giderek daha fazla gereksinim duyacaktır.

21 Temmuz

Uluslararası Marksist Eğilim

[www.marxist.com’dan Latinbilgi.Net tarafından çevrilmiştir]

 

Yazı kategorisi: Makaleler, Venezuela | Leave a Comment »

Eduardo Galeano: Daha Ne Kadar Zaman?

Yazan: lahy Ağustos 7, 2006

Bir ülke başka iki ülkeyi bombaladı, durdu. Tabii, her zamanki gibi bu suç da cezasız kaldı. Uluslararası toplumdan gelen bir-iki utangaç protestoya yanıt olarak İsrail bazı hataların yapılmış olduğunu söyledi.

Korkunç şeyler yapmanın hata yapmak diye adlandırılması daha ne kadar zaman devam edecek?

Sivillerin katledilmesi bir askerin kaçırılmasıyla başlamıştı.

Bir İsrailli askerin rehin alınması daha ne kadar zaman Filistin’in hükümranlığının rehin alınmasını haklı göstermeye yarayacak?

İki İsrailli askerin rehin alınmasi daha ne kadar zaman koca bir Lübnan ulusunun rehin alınmasının bahanesi olacak?

Yahudilerin katledilmesi asırlardır Avrupalıların en gözde sporu olmuştu. Auschwitz bütün Avrupa’yı kateden bu eski terör ırmağının doruğuydu.
Filistinliler ve diğer Araplar kendilerinin işlemedikleri bir suçun bedelini daha ne kadar zaman ödeyecekler?

Israil daha önceki istilalarda Lübnan’ı yakıp yıktığında Hizbullah yoktu.

Terörizme karşı kendisini savunmak bahanesiyle bizzat kendisinin terörizme başvurmasını saldırıya uğrayanın mecburen mukabil saldırısı olduğu hikayesine inanmaya daha ne kadar zaman devam edeceğiz?

Irak, Afganistan. Filistin, Lübnan: İsrail ve ABD’nin başka ülkeleri böyle mahvetmeleri, buna karşılık işledikleri suçun cezasını görmemeleri daha ne kadar sürecek?

Abu Garib’de işkenceler ortaya çıktığında bütün dünya ikrah etmisti, ama onların hiç biri Latin Amerika için yeni bir şey değildi. Bizim askerlerimiz o sorgulama tekniklerini Amerikan Okulundan öğrenmişlerdi, böyle eğitimler şu anda resmen yoktur, ama fiilen devam etmektedir.

İşkencenin meşrulaştırılmasını daha ne kadar zaman kabul edeceğiz?

Bugüne değin İsrail Birleşmis Milletler Genel Kurulu’nun ve diğer organlarının aldığı kırk-altı karara uymamıştır.

İsrail bu ayrıcalıklı vurdumduymazlığından yararlanmaya daha ne kadar devam edecek?

Birleşmis Milletler konuyla ilgili bol bol tavsiyede bulunmakta ama hiç bir zaman kesin karar almamaktadır. Çünkü karar vermeye kalksa, ABD o kararın önünü hemen kesecektir. Nitekim, Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i kınayan tam kırk kararı, ABD veto etmiştir.

Birleşmiş Milletler‘in diğer adının Birleşik Devletler olması daha ne kadar zaman sürecektir?

Filistinlilerin evlerine el konulup toprakları ellerinden alındığında çok kan akmıştı.
Bu kan daha ne kadar zaman akmaya devam edecek ve yasanın suç saydığı şeyi, zor kullanmak haklı gösterecek?

Günden güne ve yıldan yıla tekrarlanan olaylar dikkate alındığında, tarih bize her bir İsrailli karşılığında on Arabın öldüğünü göstermektedir. Daha ne kadar zaman İsraillilerin yaşamı Araplarınkinden daha kıymetli sayılacak?

Irak’ta çoğunluğu kadın ve çocuk olan 50 bin sivil yaşamın yitirmiştir, bu rakam Irak’ın nüfusuna oranlandığında ABD nüfusuna göre 800 bin Amerikalı demektir.

Iraklıların habire öldüğü bu kör savaşta işgalin bütün gerekçelerinin unutulmuş olmasını daha ne kadar zaman kabul edeceğiz?

İran nükleer enerji projesini geliştirmektedir, uluslararası topluluk dediğimiz camia bu olayla yakından ilgilenirken, ülke olarak büyük bir gerilimin eşiğinde yaşayan İsrail’in elinde tam 250 atom bombası bulunmasıyla zerre kadar ilgilenmemektedir.

Tehlikeyi ölçen evrensel bir cihaz mı vardır, varsa bunu kim kullanmakta, tehlikeyi kim ölçmektedir? Yoksa, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarını Iran mı atmıştı?

Küreselleşme çağında, ifade özgürlüğü baskı yapma özgürlüğünden daha güçsüzdür. Filistin toprağının kanunsuzca işgal edilmesini haklı çıkarmak için savaşa barış denilmektedir. İsrailliler yurtsever, Filistinliler teröristtir ve teröristler bütün dünyaya tehlike sinyalleri yaymaktadırlar.

Medya, haber vermek yerine korku salmayı daha ne kadar sürdürecek?

Bugün devam etmekte olan katliam ilk olmadığı gibi korkarım, sonuncu da değildir, ve ne yazık ki bütün bunlar sessizlikle karşılanmaktadır. Dünya sağır mı olmuştur?

Mazlumun çığlığı daha ne kadar zaman kör duvarlara çarpıp yok olacak?

Bombardımanlar çocukları öldürüyor. Kurbanların üçte birinden fazlası çocuk.
Bu cinayeti protesto etme cesareti gösterenler Yahudi düşmanı (anti-Semit) ilan ediliyorlar.

Devlet terörizmine karşı çıkanlar daha ne kadar zaman Yahudi düşmanı sayılacaklar?

İsrail’in yaptıkları karşısında dehşete kapılan Yahudiler var, onlar da mı anti-Semit? Filistin anayurdunu savunan, fakat köktendinci çıldırmışlığı suçlayan Araplar yok mu?

Karşı kamplardaki teröristler birbirlerine pek benziyorlar: bir kısmı devlet teröristleri, devletin saygıdeğer mensupları, diğerleri ise gayri resmi teröristler, ya tek başlarına hareket ediyorlar, ya da Soğuk Savaş yıllarının komünist totaliterliği gibi örgütlü gruplar halinde çalışıyorlar. Hepsi eylemini kendi tanrısı adına yapıyor, kimisi Allah adına, kimisi Yahova adına.

Bütün teröristlerin insan hayatını tehdit ettiğini ve varoluşlarının birbirlerini beslediğini daha ne kadar zaman görmezlikten geleceğiz?

İsrail ve Hizbullah arasındaki savaşta ölenlerin ister Lüblanlı, ister Filistinli, ister İsrailli olsunlar, hep sivil halk olduğu apaçık değil mi?

Ve Afganistan, Irak savaşlarının, Gaza ve Lübnan işgalinin hep nefreti beslediği, birbiri ardı sıra fanatikleri, tekrar fanatikleri, daha fazla fanatikleri ürettiği halâ anlaşılmadı mı?

Demek ki bizler, karşılıklı birbirlerini öldürmekte uzmanlaşan bir hayvan türüyüz.

Tüm yer yüzünde günde 2.5 milyar doları askeriyeye harcıyoruz. Sefalet ve savaş aynı babanın çocukları.

Daha ne kadar zaman ölüme böylesine âşık bir dünyanın mümkün olabilen tek dünya olduğunu kabul edeceğiz?

( 28 Temmuz 2006 IPS)

(*) Eduardo Galeano Uruguay’lı bir gazeteci-yazardır. “Latin Amerika’nın Açık Damarları“ ve “Ateşin Belleği“ isimli kitapları vardır.

Çeviren: Yalçın Yusufoğlu- SESONLINE

 

Yazı kategorisi: Makaleler | Leave a Comment »