Yazar: Ernesto Laclau, Çevirmen: Erol Tulpar
Son on yıldır solda Latin Amerika toplumlarının kökenleri ve şimdiki yapıları üzerine tartışma, bunların feodal ya da kapitalist olarak değerlendirilmesi gerektiği sorunu üstünde odaklaşmıştır. Bu konuda, yarattığı kavram karışıklığı ile de önemi azalmayan uzun ve karmaşık bir tartışma sürdürülmüştür. Ama konunun önemi yalnız teorik düzeyde kalmamıştır, çünkü farklı teoriler farklı siyasî yargılara varılmasına yol açmıştır. Latin Amerika toplumlarının tarihî olarak feodal nitelikte kurulmuş ve o zamandan beri öyle kalmış olduğunu savunanlar, bu toplumların kapalı, geleneksel, değişime karşı dirençli ve pazar ekonomisiyle bütünleşmişlikten uzak olduklarını vurgulamak isterler. Durum böyleyse, bu toplumlar kapitalist aşamaya henüz ulaşamamışlardır ve gerçekten, kapitalist gelişmeyi hızlandıracak feodal ataleti ortadan kaldıracak bir burjuva-demokratik devrimin arefesindedirler. Bu yüzden Sosyalistler millî burjuvaziyle ittifak kurmaya çalışmalı, emperyalizme ve oligarşiye karşı onunla birlikte birleşik cephe kurmalıdırlar. Karşı tezi savunanlar ise Latin Amerika’nın başından beri kapitalist olageldiğini, çünkü kolonyalist dönemde bütünüyle dünya pazarına sokulmuş olduklarını söylüyorlar. Bu teze göre Latin Amerika toplumlarının geriliği tamamen bu birleşmenin bağımlı karakterinin sonucudur ve bu yüzden de sözü geçen toplumlar tamamen kapitalisttir. Dolayısıyla kapitalist kalkınmanın gelecek aşamalarını beklemek anlamsız olur. Tam tersine, emperyalizmle büsbütün bütünleşmiş, onunla birlikte kitlelere karşı bir ortak cephe meydana getiren burjuvaziye muhalefet ederek, doğrudan doğruya sosyalizm için savaşmak gereklidir.
Bu yazıda, söz konusu polemiğin temel terimlerinin açıklanmasına katkıda bulunmak istiyorum.1 Çünkü çelişir gibi görünmekle birlikte, her iki önerme de temel bir konuda çakışmaktadır: ikisi de “kapitalizm” veya “feodalizm” olaylarını üretim alanında değil, meta değişimi alanında belirlemeye çalışmakta ve pazarla bir bağın varlığını ya da yokluğunu bu iki toplum biçimini birbirinden ayırdeden belirleyici bir ölçüt haline getirmektedir. Bu kavrayış, kapitalizm ve feodalizmin her şeyden önce birer üretim tarzı olduğunu kabul eden Marksist teoriye aykırıdır. Latin Amerika’nın öteden beri kapitalist olduğu tezinin en tanınmış savunucularından biri Andre Gunder Frank’tır;2 bu nedenle, denememiz, tartışmada doğrulanacak veya mahkûm edilecek teorik sorunları en keskin ve en açık biçimiyle ortaya koyduğu için onun eseri üstünde yoğunlaşacaktır.
FRANK’IN TEORİK ŞEMASI
Frank’ın teorik perspektifi aşağıdaki tezler içinde özetlenebilir:
1. İktisadî gelişmenin her ülkede ardarda aynı aşamalardan geçeceğini veya bugün azgelişmiş ulusların, gelişmiş ülkelerce çoktan geride bırakılmış bir aşamada olduğunu düşünmek yanlıştır. Tersine, bugünün ileri kapitalist ülkeleri hiçbir zaman bu anlamda azgelişmiş olmamışlardır (onların da gelişmemiş olduğu bir dönem olduğu halde).
2. Çağdaş az-gelişmişliği, az-gelişmiş ülkenin kendi iktisadî, siyasî, kültürel ve toplumsal yapısının basit bir yansıması olarak değerlendirmek doğru olmaz. Tersine, az-gelişmişlik, büyük ölçüde, şimdiki gelişmiş ülkelerle uydular arasındaki ilişkilerin tarihî ürünüdür. Üstelik, bu ilişkiler kapitalist sistemin yapısının ve dünya çapında evriminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlara dayanarak Frank der ki: “Metropol, bu toplumların emeklerinin ürününü tekelci ticaret aracılığıyla elde etmek için daha önceki toplumsal ve iktisadî sistemlerini parçalamış ve/veya dönüştürmüştür; bu, Cortez ve Pizarro zamanında Meksika ve Peru’da, Clive zamanında Hindistan’da, Rhodes zamanında Afrika’da ve “Açık Kapı” politikası zamanında Çin’de hep böyle olagelmiştir; bu toplumları kendi egemenliğindeki kapitalist dünya sistemiyle birleştirmiş ve onları kendi metropoliten sermaye birikimi ve gelişimi için birer kaynak haline getirmiştir. Bu fethedilen, dönüştürülen ya da yeni kazanılan toplumlar için ortaya çıkan sonuç: sermayeden yoksun bırakılmak, yapılarının doğurduğu üretken olmama durumu, kitleler için durmadan büyüyen sefalet, başka bir söyleyişle az-gelişmişlik olmuştur ve öyle olarak kalmaktadır”3.
3. Latin Amerika toplumlarının geleneksel “ikici” (dualist) açıklaması bir yana bırakılmalıdır. İkici analiz, az-gelişmiş ülkelerin kesimlerinin, biri ötekinden büyük ölçüde bağımsız ve kendi dinamiğine sahip, ikili bir yapısı olduğunu kabul eder. Bundan şu sonuç çıkar ki, kapitalist dünyanın etkisi altında olan kesim modern ve görece daha gelişmiş hale gelmiş, oysa öteki kesim tecrit edilmiş, feodal ya da kapitalizm-öncesi, kendine-yeterli (kapalı) bir ekonomi içine hapsedilmiştir. Frank’a göre bu tez tamamen yanlıştır; ikili yapı bütünüyle hayal ürünüdür, çünkü kapitalist sistemin son yüzyıllardaki genişlemesi azgelişmiş dünyanın görünürde en fazla tecrit edilmiş kerimlerine bile tamamen nüfuz etmiştir.
4. Metropol-uydu ilişkileri imparatorluk düzeyinde ya da uluslararası düzeyde sınırlanmış olarak kalamaz, çünkü bu ilişkiler, içlerinde, iç bölgelerin uydusu olduğu alt-metropoller yaratarak bağımlı Latin Amerika ülkelerine nüfuz ederler; iktisadî, toplumsal ve siyasî hayatı yapılaştırırlar.
5. Yukarıdaki önermelerden Frank şu varsayım bileşimlerini çıkarmıştır: a) Uydu olmayan metropoliten merkezlerin tersine, bağımlı metropollerin gelişmesi kendi uyduluk statülerince sınırlanmıştır; b) Uydular, klasik endüstriyel kapitalist büyümeyi de içeren en yüksek gelişmeyi, ancak metropoliten merkezlerle bağları zayıfladığı zaman gerçekleştirebilmişlerdir: 17. yüzyılda ispanyol Buhranı, 19. yüzyılın başlarında Napoleon Savaşları, 20. yüzyılda iki Dünya Savaşı ve 1930′lar buhranı sırasında durum böyleydi; metropoliten merkezler iktisadî bakımdan yeniden kendilerini topladıkları zaman bu kalkınmayı uyarıcı etkiler ortadan kalkıyordu; c) Şimdilerde azgelişmişliğin en alt kademesinde olan bölgeler geçmişte metropollere en sıkı bağlı kalmış olanlardır; d) ister plantasyon, ister hacienda şeklinde olsun, latifundia aslında tipik kapitalist ticarî teşebbüsüydü. Bunlar, ürünlerinin arzını artırmak amacıyla sermaye, toprak ve emeklerinin toplamını genişleterek ulusal ve uluslararası pazarda gittikçe büyüyen talebi karşılamalarına imkân veren kurumları kendileri yaratmışlardır; e) Bugün tecrit edilmiş, kendine yeterli tarımla uğraşır durumda ve görünürde yarı-feodal olan latifundia her zaman bu durumda değildi, ürünlerine karşı talepte ya da üretkenlik kapasitelerinde düşüş görülen kesimlerdendi.
6. Bir Marksist analize ne zaman ikicilik ithal edilse, toplumsal yapının bir ucunda tutucu bir kesim olarak feodalizmin ve öbür ucunda dinamik bir kesim olarak kapitalizmin durdukları izlenimi doğuyor. O zaman bunun stratejik sonuçları da belli oluyor: “ikili toplum tezinin gerek burjuva, gerekse sözde Marksist yorumunda, nüfusun çoğunluğu sözde geleneksel – arkaik, feodal, az-gelişmiş durumda, değişmeden kalmış bir sektörde yaşarken, ulusal ekonominin bir zamanlar feodal, arkaik ve aynı zamanda az-gelişmiş olduğu söylenen kesimi harekete geçmiş ve şimdi görece gelişmiş, ileri kapitalist sektör haline gelmiştir. Gelişmişliğin ve az-gelişmişliğin teorik ve gözlemsel olarak böyle yanlış yorumlarına bağlı bulunan siyasî strateji, burjuvalar için çağdaşlığı arkaik kesime yaymak ve aynı zamanda bu kesimi ulusal pazara ve dünya pazarına katmak, Marksistler için ise feodal kırsal âlâna kapitalizmin nüfuz etme sürecini ve burjuva demokratik devrimini tamamlamak isteği biçiminde belirir. “4
Buna karşılık Frank Latin Amerika’nın daha 16. yüzyılda Avrupalı güçlerce sömürgeleştirilmesinden beri kapitalist olageldiğini ileri sürmektedir. Tezini ispatlamak için birçok örnek vererek Latin Amerika’nın görünürde en ırak ve tecrit edilmiş bölgelerinin bile genel meta mübadelesi sürecinde yer aldığını ve bu değişikliğin egemen emperyalist güçlerin yararına olduğunı göstermektedir. Frank’a göre, Latin Amerika’nın iktisaden en geri bölgelerinin, doğal ekonomi egemenliğinde kapalı bir evren meydana getirdiği ispatlanabilseydi, ancak o zaman feodalizmden söz etmek yerinde olurdu. Tersine, itici kudreti egemen sınıf ve güçlerin zenginliğe duyduğu açlık olan bir süreç içinde yer aldıkları biliniyorsa, sadece kapitalist bir iktisadî yapı karşısında olduğumuz sonucuna varmak mümkündür. Sömürge fetihlerinden beri Latin Amerika toplumunun temeli ve az-gelişmişliğinin kaynağı, kapitalizm olmuştur. Bu nedenle dinamik bir kapitalist kalkınmayı seçenek olarak ileri sürmek anlamsızdır. Millî burjuvazi, varolduğu durumlarda emperyalist sisteme ve sömürücü metropol/uydu ilişkilerine o denli sıkı bağlıdır ki, onunla ittifak temeli üzerinde yükselen politikalar ancak az-gelişmişliği sürdürmeye ve pekiştirmeye hizmet eder. Sonuç olarak, az-gelişmiş ülkelerde millî burjuvazi aşaması, ikili bir toplumun varolduğu inancına dayanılarak uzatılmaktan çok, yok edilmeli ya da hiç değilse kısaltılmalıdır.
Görüldüğü gibi Frank’ın teorik şeması üç grup iddiayı içermektedir: 1. Latin Amerika başından beri pazar ekonomisine sahiptir; 2. Latin Amerika başından beri kapitalist olagelmiştir; 3. Kapitalist dünya pazarına sokuluşunun bağımlı karakteri az-gelişmişliğinin nedenidir. Bu üç iddia da, 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan ve temel aşamaları birbirine özdeş olan tek bir sürece dayandırılmaktadır. Biz bu aşamaların her birini sırayla analiz edeceğiz.
İKİCİ KAVRAMLARIN ELEŞTİRİSİ
Frank’ın ikici tezleri eleştirmesi ve bunun sonucunda Latin Amerika toplumlarının her zaman kendi içlerinden yapılaşmış, ve pazar ekonomisiyle tamamen bütünleşmiş oldukları konusunda israr etmesi, tartışmaya gerek bırakmayacak kadar doğru ve inandırıcıdır. Frank burada, en ünlü formülasyonunu W.A.Lewis’in5 eserinde bulan ikili yapı kavramının toplu eleştirisini geliştirmiştir. Geçen on yılın pek çok toplumsal bilim uzmanının kısmî çalışmalarında bulunabilecek bir görüş noktasını açıklayan Lewis’e göre, ekonominin “kapitalist” kesimiyle “kendine-yeterli” kesimi arasında dikkatli bir ayrım yapmak gerekliydi, ikinci kesim tamamen statik ve sermaye, gelir, büyüme hızı bakımından birincisinden aşağı olarak gösterilmişti, ikisi arasındaki bütün ilişkiler, geri kesimin ileri kesime sınırsız bir emek arzı sağlamasına indirgenmiştir. Şimdiye kadar birçok kere gösterildiği gibi bu model, kırsal alanlarda mümkün olan pazara açılma derecesini ve köylü teşebbüslerindeki sermaye birikimi düzeyini yeterince değerlendirememektedir. Dahası, varsaydığı iki iktisadî kesim arasındaki ilişkileri çarpıtmakta ve fazlasıyla basite indirgemektedir. Latin Amerika ekonomilerinin farklı kesimleri arasındaki iç bağlantılar hakkında daha derin bilgilenme, bugün ikici yapı tezinin ilk formüllendiği biçimde ele alınmasını artık imkânsız kılmıştır.
Ayrıca, Latin Amerika’nın kendi somut durumunda, yıllardır biriken kanıtlar kıtanın kırsal alanlarında saf bir doğal ekonomi bulunduğu yolundaki fikirleri bütünüyle çürütmüştür. Tam tersine, her şey göstermektedir ki en geri köylük bölgeler bile, ince liflerle (ki bunlar henüz yeteri kadar incelenmiş değildir) ulusal ekonominin “dinamik” kesimine, onun aracılığıyla da dünya pazarına bağlanmış durumdadır. Alejandro Marroquin üstün nitelikli kitabında6 bu ilişki sisteminin bölgesel bir incelemesini yapmıştır. Rudolfo Stavenhagen, Chiapas ve Guatemala Heights bölgelerinin Maya kesiminde incelemeler yaparak ırklararası ilişkilerin, yaygın bir pazara katılma süreci üzerinde yükselen sınıf ilişkileri için nasıl bir temel teşkil ettiğini gösteriyor7. Bundan başka, Latin Amerika’da, sömürge döneminde – çoğu zaman bir kapalı ekonomi aşaması olarak sözü geçer – ekseni maden bölgeleri olan geniş bir meta dolaşımı vardı; buna karşılık çevre alanları da tüketim malları kaynağı olarak düzenlenmişti, örneğin, kıtanın güneyinde, merkezî nüve, bir tüketim alanı olan Potosi madenleri yakınındaki Yukarı Peru’ydu, öte yandan Şili bir buğday üreticisi haline getirilmişti ve Arjantin iç bölgeleri de merkez için mamul mallar sağlıyordu. Böyle bir bölgesel uzmanlaşmayı saf bir doğal ekonomi olarak görmek çok zordur.
İkili yapıya sahip bir toplum fikrinin Latin Amerika’da uzun bir geleneği vardır, ilk olarak 19. yüzyılda ülkelerini dünya pazarına ham madde üreticisi olarak katan ve böylece onları metropoliten emperyalist ülkelerce dikte edilen uluslararası bir iş bölümüne sokan liberal seçkin azınlık tarafından formüllenmiştir. Sarmiento’nun bulduğu “medeniyet ya da barbarlık” formülü bu sürecin sloganı haline geldi. Görece farklılaşmış ekonomileri Avrupa mallarının rekabetine dayanamayıp çöken iç bölgelerin tepkisini geçersizleştirmek için bütün yolları kullanmak gerekiyordu. Bu amaçla liberallerin sözcüleri öyle bir efsane yarattılar ki, buna göre sömürgeye ait her şey durağan, Avrupa’ya ait olanlar da ilerici olarak niteleniyordu: tarihî diyalektiğin Maniheist izler taşıyan bu yorumuna göre toplumun iki kesiminin bir arada varolması imkansızlaşmıştı.
Bu ideolojik gelenek Latin Amerika toplumlarını meydana getiren süreçlerin yeterli biçimde kavranmasına önemli bir engel teşkil etmiştir ve bugün bile yerini tamamen başka bir görüşün aldığı söylenemez. Görünürde kapalı iktisadî bölgeleri dünya pazarlarına bağlayan ve gerçek üreticiden toplanan artık değeri sömürücüye ileten gizli ticarî kanalları ortaya çıkarmak için daha pek çok toplumsal, iktisadî ve antropolojik araştırma yapılması gerekmektedir. Bu nedenle Frank, ikili yapı teorilerini eleştirdiği ve Latin Amerika toplumlarında pazar ekonomisinin egemen olduğunu iddia ettiği zaman ayağını sağlam yere basmaktadır. Fakat bu ekonomilerin kapitalist olduğu yolundaki ikinci iddiasını kabul edebilir miyiz?
FRANK’IN KAVRAMINDAKİ TEORİK YAKLAŞIMLAR
İki kitabı da kapitalizmin analizini konu edinmiş olduğu halde, Frank bu terimle neyi kastettiğini hiçbir zaman tam olarak açıklamadığı için, bu soruyu cevaplandırmak kolay değil. Eserinde bir kavram tanımına en fazla yaklaştığı yerlerde aşağıdaki gibi deyimlere raslanıyor:
“Kapitalizmin sömürenlerle sömürülenler arasındaki temel içsel çelişkisi ulusun içinde de, en az uluslar arasında olduğu kadar ortaya çıkar…”8
Fakat bu da bizi bir yere götürmez, çünkü yalnız kapitalizm değil, feodalizm de, hattâ her sınıflı toplum da, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişkiyle karekterize edilir. Sorun, her bir durumda sözkonusu olan sömürü ilişkisinin özgüllüğünü tanımlama sorunudur. Dahası, analizin konusunu kararlaştıramama alanındaki belirsizlik, Frank’ın bütün eserine egemen olan kavram karışıklığının sadece bir tek örneğidir. Bu karışıklığın üstünde ciddiyetle durmak gerekir, çünkü Marksistler kapitalizm9 kavramı üzerine yaygın tartışmaları bilmeli ve bunun ciddiyetini kavramalıdır; bu terim doğru olarak tanımlanmadan hiçbir şekilde mutlak kabul edilemez.
Ama Frank’ın kapitalizmden ne anladığını kavramaya çalışırsak, yaklaşık olarak şu aşağıdaki sonuçlara varırız: a) bir pazar için üretim sistemi, ki b) kâr üretimin itici gücüdür ve c) bu kâr gerçek üretici olmayan bir başka kişinin çıkarı için gerçekleştirilir; gerçek üretici de böylece kârdan yoksun kalır, öte yandan feodalizm deyince kapalı veya kendine yeterli bir ekonomi anlamalıyız. Böylece, büyük bir pazarın varlığı ikisi arasındaki belirleyici farkı meydana getirir.
İlk şaşırtıcı nokta şu: Frank yaptığı kapitalizm ve feodalizm tanımlarında üretim ilişkilerini tamamen bir yana itmiştir. Bunun ışığında, sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkiyi kapitalizmin temel çelişkisi olarak niteleyen önceki değerlendirme şaşırtıcı olmaktan çıkmaktadır. Çünkü, Frank’ı kapitalizmi tanımlamasından üretim ilişkilerini bilinçli olarak dışarı atmaya zorlayan şey, onun kendi ideolojik perspektifidir. Sadece onları soyutlayarak, Peru’da yerli köylülük, Şili’de inquilinos, Ekvator’da huasipungueros, Batı Hint adalarında şeker palantasyonlarındaki köleler ve Manchester’de dokuma işçileri tarafından katlanılan çeşitli sömürü biçimlerini içeren yeterince geniş bir kapitalizm kavramına varması mümkün olur. Çünkü bütün bu gerçek üreticiler ürünlerini pazara sunarlar, başkalarının çıkarı için çalışırlar ve yaratılmasına yardımcı oldukları iktisadî artıktan yoksun bırakılırlar. Bütün bu durumlarda temel ekonomik çelişki, iki karşıt yanını sömürenlerle sömürülenlerin oluşturduğu çelişkidir. Yalnız bir sorun vardır ve o da listenin biraz kısa olmasıdır, çünkü bir Roma latifundium’undaki köleyi veya Avrupa Ortaçağının serflerini de (en azından lordun serften elde ettiği iktisadî artığı pazara sürdüğü durumlarda yani hemen hemen bütün durumlarda) içine alabilirdi. Böylece, şu sonuca varabiliriz: cilâlı taş devriminden bu yana kapitalizmden başka hiçbir şey var olmamıştır
Frank bir yığın tarihî ayrıntıyı soyutlayıp modelini bu temel üzerine kurmakta şüphesiz serbesttir. Hattâ ortaya çıkan bütüne kapitalizm adını da verebilir (Normal olarak başka anlamda kullanılan kelimelerin bunca çeşitli ilişkileri tanımlamak için seçilmesine bizler taraftar olmasak da). Ama Frank’ın kullandığı kavramın Marksist anlamda kapitalizm kavramı olduğunu iddia etmesi hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz bir şeydir. Çünkü Mar”ın gözünde – eserleriyle yüzeyden de olsa ilgilenmiş herkesin bildiği gibi – kapitalizm bir üretim tarzıdır. Kapitalizmin temel iktisadî özelliği, zorunlu önkoşulu gerçek üreticinin üretim araçları mülkiyetinden yoksun kalması demek olan, serbest işçinin iş-gücünü satmasıyla ortaya çıkar. Daha önceki toplumlarda egemen sınıflar gerçek üreticiyi sömürüyorlardı – yani yarattığı iktisadî artığa el koyuyorlardı – hattâ bu artığın bir kısmını, tüccar sınıfının elinde geniş bir sermaye birikimine yol açacak ölçüde pazarlıyorlardı. Fakat serbest emek pazarı varolmadığı için, kelimenin Marksist anlamıyla kapitalizm de yoktu. Kapital’den aşağıdaki alıntı bunu aydınlatıyor:
“… Sermayenin durumu öyle değil. Varoluşunun tarihî koşulları hiçbir zaman sadece para ve meta dolaşımından ibaret değildir. Ancak üretim ve geçim araçları sahibi, pazarda, iş-gücünü satan serbest işçiyle karşılaştığı zaman kapitalizm doğar. Ve bu tek tarihî koşul bütün dünya tarihini içerir. Bu nedenle, sermaye ilk ortaya çıkışından bu yana, toplumsal üretim sürecinde yeni bir dönemin müjdecisi olur…”10
Marx’a göre ticarî sermayenin birikimi çeşitli üretim tarzlarıyla uyum halindedir ve hiçbir şekilde kapitalist üretim tarzının varlığını öngörmez:
“… Şimdiye kadar tüccar sermayesini yalnız kapitalist üretim tarzının görüş açısından ve onun sınırları içinde ele aldık. Ama yalnız ticaret değil, tüccar sermayesi de kapitalist üretim tarzından eskidir ve aslında tarihî bakımdan sermayenin en eski bağımsız varoluş biçimidir…”
“… metaların biçim değiştirmesi, hareketleri, l – özünde, farklı metaların birbiriyle mübadelesini, ve, 2 – biçimde, metaların satış yoluyla paraya, paranın da alım yoluyla emtiaya çevrilmesini içerir. Tüccar sermayesinin işlevi de emtia alım ve satımı işlemlerine ayrışır; ama bu mübadele başlangıçta bile gerçek üreticiler arasındaki yalın bir mübadele olarak belirmemiştir. Kölelik, feodalizm ve vasallık (ilkel topluluklar sözkonusu olduğu zaman) koşulları altında, köle sahibi, feodal lord ve vergi toplayan devlet, ürünlerin sahibi, ve dolayısıyla satıcısıdır. Tüccar birçok kişi için alır ve satar. Alım ve satım onun elinde toplanmıştır ve bunun sonucunda alım ve satım artık (tüccar olarak) alıcının dolaysız isteklerine bağlı değildir…”11
Frank’ın kullandığı kavramın Marksist anlamda kapitalizm kavramı olduğu iddiası, görüldüğü gibi kendi kişisel isteği dışında bir temele dayanmamaktadır. Fakat bu sorunu bırakmadan önce yeniden metinlere dönelim, çünkü Meksika’da yapılan ve kitabının ikinci cildinde yansıdığı görülen bir polemikte Frank tam bu konuda, yani kapitalizm tanımlamasında üretim tarzını ihmal etmekle suçlanmıştı. Frank, Marx’dan, kendi tezini doğruladığını iddia ettiği iki alıntıyla cevap verdi. Birinci alıntı İktisadî Doktrinler Tarihi adlı kitaptan alınmıştır ve şunları söylemektedir:
“… Sömürgelerin ikinci bölümünde – kuruldukları andan beri ticarî spekülasyon ve dünya pazarı için üretim merkezi olan plantasyonlar – biçimsel de olsa bir kapitalist üretim rejimi vardır, biçimsel çünkü zenciler arasındaki kölelik, üzerinde kapitalist üretimin yükseldiği temeli meydana getirir, serbest ücretli emeği içermez. Ama köle ticareti ile uğraşanlar kapitalistlerdir. Onların ithal ettiği üretim tarzı kölecilikten türememiştir, köleliğin içine sokulmuştur. Bu durumda kapitalist ve toprak beyi aynı kişidir…”
Frank’a göre bu paragraf Marx’ın gözünde bir ekonominin özelliğini tanımlayan şeyin üretim ilişkileri olmadığını ispatlıyor (en azından ben böyle bir sonuca varıyorum, çünkü Rodolfo Puiggros’un “Brezilya ve Karaibler’deki gibi köle sahipliğinin egemen olduğu sömürgelerde ne oldu?” sorusuna bu cevabı veriyor). Oysa aslında bu alıntı Frank’ın niyetlendiği şeyin tam tersini ispatlamaktadır, çünkü Marx plantasyon ekonomilerinde egemen üretim tarzının sadece biçimde kapitalist olduğunu söylemektedir. Egemen üretim tarzı biçimde kapitalisttir, çünkü bundan yararlananlar, egemen üretken sektörlerinin artık tamamen kapitalist olduğu bir dünya pazarına katılmışlardır. Bu da plantasyon ekonomisindeki toprak sahiplerinin, kendi üretim tarzları kapitalist olmadığı halde, kapitalist sistemin içinde yer almasını mümkün kılmaktadır. Ama böyle bir durumun temel koşulu, istisnaî oluşudur. Frank’ın alıntı olarak sunduğu paragrafı Marx’ın Kapitalizm – öncesi Ekonomik Formasyonlar’ından bir başka bölümle karşılaştırırsak bu durum çok daha açık seçik ortaya çıkar sanırım:
“… Gelgelelim, bu yanlış elbette, örneğin klasik antikitede sermayenin varlığından, Roma ya da Grek kapitalistlerinden söz eden bütün filologlarınkinden daha büyük bir yanlış değildir. Bu, Roma ve Eski Yunan’da emeğin serbest olduğunu söylemenin bir başka yoludur sadece; yani bu bayların hiçbir zaman ileri süremeyecekleri bir iddia. Eğer biz Amerika’daki plantasyon sahiplerinin kapitalist olduğunu söylüyorsak; eğer onlar kapitalist iseler; bu onların serbest emek üzerinde yükselen bir dünya pazarının içinde bir istisna olarak yer almaları olgusuna dayanır…”12
Frank’a göre, Latin Amerika’da, kapitalist egemenlik süreci başladığı zaman, 16. yüzyıl Avrupa’sında kapitalizmin yapısal koşulları var mıydı? O zamanlar serbest emeğin kurallaştığını söyleyebilir miyiz? Hayır, hiçbir şekilde. Feodal bağımlılık ve şehirde de küçük el sanatları, üretim faaliyetinin temel biçimleri olmakta devam ediyordu. Sermaye stokunu büyük ölçüde denizaşırı ticaret yoluyla genişletmiş bulunan güçlü bir tüccar sınıfın varlığı bu sermayenin, serbest emeğinkilerden çok farklı emek ilişkilerinden üretilmiş bir iktisadî artığın özümlenmesiyle biriktirilmiş olduğu belirleyici gerçeğini hiçbir zaman değiştirmez. Eric Hobsbawm klasikleşmiş makalesinde 17. yüzyılı, Avrupa ekonomisinde kapitalist sisteme doğru gidişin dönüm noktası olan bir genel buhran dönemi olarak nitelemiştir, öte yandan, 15. ve 16. yüzyıllardaki genişleme için tam tersine şunları öne sürmektedir:
“… Eğer krallıklar ve kilise gibi istisnaî genişlikte kuruluşlarca destek-lenseydi, eğer bütün bir kıtanın ince bir örtü gibi yayılmış olan talebi do- kumacılıkta uzmanlaşmış İtalyan ve Hollanda şehirleri gibi birkaç merkezdeki iş adamlarının elinde yoğunlaşsaydı, eğer teşebbüs alanında, örneğin fetih ya da sömürgeleştirme yoluyla geniş bir “dışa doğru yayılma” meydana gelmiş olsaydı, belirli koşullar altında, hattâ feodalizm koşullarında, böyle bir ticaret büyük çapta üretime yol açarak yeterince büyük bir kâr birikimi yaratabilirdi…
“… 15. ve 16. yüzyıllardaki yayılma aslında bu türdendi ve bu nedenle hem iç, hem de denizaşırı pazarda kendi buhranını yarattı. Bu buhran “feodal iş adamlarının” – ki bunlar feodal toplumda para yapmak için koşullara kendilerini en iyi şekilde uydurabildiklerinden en zengin ve en güçlü olanlardı – üstesinden gelemedikleri bir buhrandı. Değişime ayak uyduramamaları da buhranı şiddetlendirmiştir… “13
Oysa Frank, tam tersine, Avrupa yayılmasının 16. yüzyıldan bu yana kapitalist bir nitelik taşıdığını savunmaktadır. Bu iddiasını Marx’dan bir alıntıyla desteklemektedir: “Kapitalizmin modern tarihi, 16. yüzyılda bir dünya pazarının ve ticaretinin yaratılmasıyla başlar…” Ama bu kez Frank alıntıyı kötü bir biçimde aktarmış oluyor. Gerçekte Marx şunu söylemektedir: “Sermayenin modern tarihî 16. yüzyılda dünyayı kucaklayan ticaretin ve dünyayı kucaklayan bir pazarın yaratılmasından bu yana süregelmektedir…”14
Yukarıda vurgulanmış olan sermaye (kapital) ile kapitalizm arasındaki ayrım göz önünde bulundurulduğunda – çünkü bu ticarî sermayeyle önceki üretim tarzlarının bir arada varolmasını mümkün kılmaktadır – bu bölümün anlamının tamamen değişik olduğu görülür. Marx sadece 16. yüzyıldaki dünya pazarı genişlemesinin denizaşırı yayılmadan ileri geldiğini ve bu genişleyen pazarın sermayenin modern büyümesine yol açan koşulları ve genel çerçeveyi yarattığını söylemektedir. Şüphesiz sermayenin önceki biçimlerinin varlığını kabul etmektedir – örneğin Ortaçağ’da ve Antik Çağ’da -ama kapitalizmden hiçbir şekilde söz etmemektedir.
Frank’ın kavrayış yanlışı şuradan anlaşılabilir: kapitalizmi o kadar belirsiz bir biçimde tanımlamıştır ki kendisi bile bundan herhangi bir konuda işe yarar sonuçlar çıkaramamaktadır. Şüphesiz kendisi bu inançta değil; o, bu platformda, Latin Amerika için burjuva-demokratik aşamanın yersizliğini gösterebileceğinden emindir. Bu konuyu inceleyelim. Frank’ın temel önermesi şudur: burjuva – demokratik devrimin görevi feodalizmi tasfiye etmek olduğundan, öte yandan Latin Amerika’da kapitalizm baştan beri var olduğundan, burjuva-demokratik devrim, devrim takviminden silinmiş, onun yerini doğrudan doğruya sosyalizm için mücadele almıştır.
Ama Frank gene sorunun terimlerini birbirine karıştırıyor, çünkü Marksistler feodalizmin kalıntılarını temizleyen bir demokratik devrimden söz ettikleri zaman, feodalizm kelimesine Frank’ın anladığından çok farklı bir anlam, verirler. Onlar için feodalizm, pazara açılmamış kapalı bir sistem anlamına gelmez; köylülüğü baskı altında tutan, iktisadî artığın önemli bir kısmını yutan, böylece kırsal sınıfların içsel farklılaşma sürecini ve bu nedenle de tarımda kapitalizmin gelişmesini yavaşlatan, iktisat-dışı cebir uygulamaları toplamı anlamına gelir. 1789′ların Fransız devrimcileri de gabelle’leri ve senyörlük imtiyazlarını kaldırmakla ezdiklerini sandıkları feodalizmden aynen bunu anlamışlardı. Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’nde Lenin Rusya’nın tarımsal yapısında kapitalizmin gittikçe artan ağırlığından söz ederken, giderek bir yanda bir zengin köylüler sınıfı, öbür yanda da tarım proletaryası yaratan bir sınıf farklılaşması sürecini sergilemeyi amaçlar. Lenin bu sürecin açıklamasını pazar için üretimin yaygınlaşması temeline oturtmayı düşünmemiştir, çünkü bu tip üretim Rusya’da yüzyıllar önce, üretilen buğdayı pazarlama imkânları toprak sahiplerinin serflik baskısını artırmasına – gerçekte kurmasına – yol açtığı zaman, tamamen feodalizmin kaynağını meydana getirmişti. Bolşevikler Rus Devrimi’nin görevlerinin burjuva-demokratik olduğunu savunurken, devrimin feodal kalıntıları tasfiye edeceğini ve kapitalist gelişmeye yol açacağını söylemek istemişlerdi (1905′de yalnız Troçki ve Parvus koşulların doğrudan doğruya sosyalizme geçişe elverişli olduğunu söylüyorlardı). Burjuvazinin demokratik görevlerini yerine getiremez oluşu ve proletaryanın sayıca azlığı veri olarak alındığı için, iktidarı ele geçiren ittifakta köylülüğün belirleyici bir rol oynaması gerekeceğini hayal etmişlerdi. Böyle bir strateji için köylü sorununu varolan rejimin çözememesi gerekiyordu, yoksa Çarlık kapitalizme giden yolu kendisi kurar ve böylece devrim de bilinmeyen bir tarihe ertelenmiş olurdu. Gericiliğin kalesi haline gelecek güçlü bir zengin köylü sınıfının – bir anlamda I. Napoleon’dan de Gaulle’e kadarki Fransız köylülüğüne benzer biçimde – doğuşunu hızlandırmak için her türlü araca başvuran Çarcı Bakan Stolipin de bunu en az Bolşevikler kadar iyi kavramıştı. Lenin 1908′de şunları yazarken onun politikasının yarattığı tehlikenin farkındaydı:
“… Stolipin Anayasası ve Stolipin tarım politikası Çarlığın eski yarı -ataerkil ve yarı – feodal sisteminin çöküşünde yeni bir aşamayı, bir orta – sınıf monarşisine dönüşüm için yeni bir hareketi belirler… Bu uzun bir süre devam ederse… bizi her türlü tarımsal programdan vazgeçmeye zorlayabilir. Rusya’da böyle bir politikanın başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını söylemek boş ve aptalca bir demokratik gevezelik olurdu. Mümkündür! Stolipin politikası sürdürülürse… Rusya’nın tarımsal yapısı bütünüyle burjuva bir nitelik kazanır, daha güçlü köylüler hemen hemen bütün toprak hisselerini ellerine geçirirler, tarım kapitalistleşir, ve kapitalizm koşullarında tarım sorununun her türlü çözümü – radikal ya da başka biçimde – imkânsız hale gelir…”
Bu bölüm, Lenin’in hangi koşullar altında kapitalist gelişmenin burjuva – demokratik aşamayı devrim takviminden silebileceğini düşündüğünü oldukça duru bir şekilde açıklıyor – tam da Frank’ın çözmeye uğraştığı sorun bu. Bu koşullar bir uçta güçlü bir kulak sınıfının oluşması ile öbür uçta kır proletaryasının büyümesinden ibarettir. Aslında Frank’ın Latin Amerika’da bir burjuva-demokratik devrim imkânını reddetmesi sadece şuna indirgenebilir: feodalizm ve kapitalizm diye adlandırılan toplumsal ilişkilerin analizine dayanan politik bir şemayı ele alır, yarı yolda bu kavramların içeriğini hafifçe değiştirir ve sonra gerçeğe uymadığı için bu politik şemanın uydurma olduğu sonucuna varır. Bu tür bir muhakemenin geçerliliği üstüne ısrar etmenin gereği yoktur. (Şunu da eklememe izin verin: burada, Latin Amerika ülkelerinden herhangi birinde burjuva-demokratik aşamanın mümkün olduğu ya da olmadığı konusunu sonuçlandırmaya uğraşıyor değilim. Sadece, bu soruna, Frank’ın analizine dayanarak bir teşhis konulamayacağını göstermeye çalışıyorum.)
Bundan başka, Frank’ın kapitalizm ve feodalizm tanımlarını ele alırsak, Frank’ın çıkardıklarından çok daha fazla şey çıkarmamız gerekir. Aslında metropoliten ülkelerde 16. yüzyıldan itibaren kapitalizm egemen duruma gelmiş olsaydı – ticaret ve pazar ekonomisi çok öncelerden beri egemen olduğu için, Frank’ın neden özellikle 16. yüzyılı başlangıç noktası olarak seçtiği de açık değildir – Elizabeth İngiltere’si ve Rönesans Fransa’sının sosyalizm için yeterince olgunlaşmış olduğu sonucuna varmamız gerekirdi; Frank’ın bile böyle bir şeyi ileri sürmek isteyeceğini sanmam.
Şimdi, Frank’ın Fetih Dönemi’nden beri Latin Amerika’nın kapitalist olduğu iddiasını (Marksist anlamda kapitalizm ve feodalizmin birer üretim tarzı olduğunu unutmaksızın) kolaylıkla elde edilebilecek ampirik kanıtlarla karşılaştırırsak, kapitalist tezin savunulamaz olduğu sonucuna varmamız gerekir. Yerli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde – Meksika, Peru, Bolivya veya Guatemala’da – gerçek üreticiler üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılmamıştı, ama öte yandan çeşitli angarya sistemlerini -bunda Avrupa’daki corvee’nin eşdeğerini görmemek mümkün değildir- azamî hadde çıkarmak için iktisat-dışı baskı giderek şiddetlenmekteydi. Maden bölgelerinde, kapitalist proletaryanın oluşmasına en küçük bir benzerlik göstermeyen, köleciliğin gizli biçimleri ve başka türlü cebrî çalıştırma biçimleri gelişirken, Antiller’deki plantasyonlarda ekonomi köle emeğine dayanan bir üretim tarzı üzerine oturtulmuştu. Sadece Arjantin pampalarında, Uruguay’da ve yerli nüfusun daha önceleri varolmadığı – veya çok seyrek olup çarçabuk sürülüp atıldığı – benzeri küçük bölgelerde, 19. yüzyılın kitle halinde göçleriyle pekiştirilen yerleşmeler baştan beri kapitalist biçimler almıştır. Ama bu bölgeler Latin Amerika’da egemen olan modelden çok farklıdır ve daha çok Avustralya, Yeni Zelanda gibi ılıman bölgelerdeki yeni yerleşmelere benzerler.
Latin Amerika’daki egemen üretim ilişkilerinin kapitalizm – öncesi karakteri sadece dünya pazarı için üretimle uyum halinde olmakla kalmıyor, pazarın yayılması kapitalizm-öncesi özellikleri şiddetlendiriyordu. Dünya pazarının gittikçe artan talebi köylülerin yarattığı artığın son haddine çıkarılmasını teşvik ederken, hacienda’ların feodal rejimi de köylülük üzerindeki serflik tasarruflarını artırma eğilimi gösterdi. Böylece, dış pazarın genişlemesi feodalizm üzerinde, dağıtıcı rol oynamak bir yana, vurgulayıcı ve pekiştirici bir etki yapıyordu. Frank’ın analizinden bir örnek alalım: Şili’de İnquilinage evrimi. 17. yüzyıl süresince kiracı toprağın tasarruf hakkını sembolik bir ödenti karşılığı elde ediyordu, fakat 1688′deki depremden sonra Peru’ya buğday ihracatı artarken, bu ödenti iktisadî bir önem kazanmaya ve kiracı köylü üzerinde ağırlığını her zamankinden daha fazla duyurmaya başladı. 19. yüzyılda bu süreç şiddetlendi; bunu belirleyen de, gene, artan tahıl ihracatı oluyordu. Köylünün geleneksel hakları, özellikle otlak ve talaje hakları kısıtlanırken aynı dönem içinde yapmakla yükümlü olduğu çalışma çoğunlukla sürekli bir işçininkine eşdeğerdi. Aldığı ücret gündelikçi veya usta bir işçininkinden daha düşüktü. Bu süreci kır proletaryasının ortaya çıkış süreci gibi görmek yanlış olur. Durum böyle olsaydı ücret, İnqnilino’ların (toprağı kiralayan köylülerin) başlıca geçim aracı haline gelmiş olmak gerekirdi. Ama bütün belirtiler göstermektedir ki, tersine, toprak kiracılığı üzerine oturan kendine yeterli bir ekonomide ücret sadece ikincil bir öğedir. Yani, gelirini alışılagelmiş imtiyazlar ve bir parça toprakla takviye etmeye çalışan bir tarım ücretlisiyle değil, serflik boyunduruğuna tabi kılınmış bir köylüyle karşı karşıyayız.15
Bu durum -bazı değişikliklerle- bütün kıtada tekdüze bir şekilde tekrarlanmıştır. Bundan ötürü Latin Amerika, dış pazarlar için üretimi artırmak amacıyla kalabalık kıyı bölgelerinde köleci ilişkilerin güçlenmesine yol açan sürece bir istisna teşkil etmez. Batı’ya hammadde ihracında önemli bir artışın mümkün hale geldiği 16. yüzyıldan itibaren Doğu Avrupa’nın başına gelen de budur. Bu süreç, çevresel alanların yeniden feodalleşmesinin temelidir; Engels’in sözünü ettiği “ikinci kölelik”. Şüphesiz Latin Amerika’da bu koşullar kır proletaryasının giderek büyümesiyle 19. yüzyılın sonundan itibaren zamanla değişmiştir. Bugün çeşitli bölgelerde köylü proleterleşmesinin hangi düzeye ulaştığını söylemek güçtür, çünkü bu konuda yeterli incelemelerden yoksunuz. Fakat şüphesiz bu süreç tamamlanmış olmaktan henüz çok uzaktır ve yarı – feodal koşullar Latin Amerika kırsal alanlarının halen de yaygın karakteristiğidir, öte yandan, bu durumdan ikici strateji perspektifleri çıkarmaya da hiçbir gerek yoktur, çünkü önceden görmüş olduğumuz gibi genişleyen modern kesimin temelini geri kesimdeki artan serf sömürüsü teşkil etmektedir.
Şimdi, bu polemikteki temel yanlış anlayışın yattığı noktaya geldik: tarım kesiminde üretim ilişkilerinin feodal karekter taşıdığını iddia etmek, mutlaka ikici bir tezi savunmayı içermez, ikicilik, “modern” ya da “ileri” kesimle “kapalı” ya da “geleneksel” kesim arasında hiçbir bağlantının varolmadığını ima eder. Oysa biz ispat etmiştik ki, tersine, serfleri sömürmek bizzat aracıların -tahminen “modern” türden aracılar- kâr hadlerini artırma eğilimi yüzünden güçlendirilmekte ve pekiştirilmektedir. Bu böyle olunca, iki kesim arasındaki, görünürdeki bağlantısızlık ortadan kalkar. Böyle durumlarda bir kesimin modernliği, öteki kesimin geriliğinin işlevidir. Bu nedenle, “modernleştirici kesimin “sol kanadı” rolündeki hiçbir politikanın devrimci nitelik taşımadığı ileri sürülebilir. Tersine, sistemi bir bütün olarak karşımıza almak ve bir uçta feodal geriliğin sürmesiyle, öbür uçta bir burjuva dinamizminin görünüşteki gelişmesi arasında varolan kopmaz birliği göstermek daha doğru olur. İnanıyorum ki böylece, Frank’ın görüşünü de paylaşarak, gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını gösterebiliriz. Yalnız şu farkla ki, bu durumda muhakememizi yalnız pazar değil, üretim ilişkileri temeli üzerine oturtmuş oluruz. Frank gene de, “feodal tez “i savunanların -özellikle Latin Amerika Komünist Partileri – ikici tutumu benimsediklerini iddia edebilir. Çünkü feodal tezin savunucuları Latin Amerika ekonomilerinin özelliğini açıklarken Frank’ınkilere benzer kapitalizm ve feodalizm tanımları kullanmışlardır. Bu çarpıtmanın nedenlerini açıklamak şimdi çok zaman alabilir, fakat sanırım bunları şu olayın içinde özetleyebiliriz:
Latin Amerika solu tarihte liberalizmin sol kanadı olarak ortaya çıkmış, buna paralel olarak ideolojisi de, 19. yüzyıl seçkin liberallerinin ana çizgilerini yukarıda belirttiğimiz temel kategorilerince belirlenmiştir, ikicilik de bu kategoriler sisteminin temel öğesidir. Böylece, feodalizmi durağanlık ve kapalı ekonomiyle, kapitalizmi de dinamizm ve gelişmeyle bir tutan kalıcı bir eğilim bu kaynaktan türedi. Sonra, Marksizm’in bu tipik çarpıtılışı, taban tabana karşıt bir yönde, geçen son on yıl içerisinde ortaya çıkan kendi diyalektik karşıtını yarattı. Tarihî ve bugünkü gerçeklik üzerine bilgiler Latin Amerika ekonomilerinin her zaman pazar ekonomisi niteliğini taşımış bulunduğunu gittikçe belirginleştirdiği, ayrıca Latin Amerika’daki reformist ve sözde ilerici seçkinlerin politik yenilgisi “modern” ve “geleneksel” kesimler arasındaki iç bağıntıları her zamankinden daha açık bir şekilde gösterdiği için, yeni akım Latin Amerika’nın başından beri kapitalist ola-geldiği sonucuna varmıştır. Frank ve onun gibi düşünenler – sayıları da hayli kabarık – ikilemin terimlerini Latin Amerika Komünist Partileri’nin ve 19. yüzyıl liberallerinin koyduğu gibi koymakta, ama kendileri bunun tam karşıtı olan uçta yer almaktadırlar. Şüphesiz ki bundan ötürü ikicilikten ayrılıyorlar – bakış açıları da bu nedenle görece daha doğru – fakat temel çelişkiyi üretimden çok dolaşım alanına yerleştirmeye çalışmakla gelişmenin niçin az-gelişmişlik yarattığı sorusuna açıklık getirmek bakımından yarıdan fazla yol alamıyorlar. Frank’ın, yukarıda değindiğimiz üçüncü tip iddiasını analiz etmek üzere yola çıktığımızda bu eksiklik daha da belirginleşiyor: buna göre az-gelişmişliğin kökeni, Latin Amerika’nın iktisaden dünya pazarına katılışının bağımlı karakterinde yatmaktadır. Ama bu noktayı incelemeye başlamadan önce, üretim tarzlarıyla ekonomik sistemleri özellikle birbirinden ayırd ederek, kullanacağımız analitik kategorilere daha yüksek düzeyde bir kesinlik kazandırmak gereklidir.
ÜRETİM TARZLARI VE EKONOMİK SİSTEMLER16
Biz “üretim tarzı”ndan, üretim araçlarının belirli bir tip mülkiyetine bağlı toplumsal üretici güçler ve ilişkilerinin karmaşık bütününü anlıyoruz17. Üretim ilişkileri topluluğu arasından üretim araçları mülkiyetine ilişkin olanları, temel ilişkiler sayıyoruz; çünkü, sırasıyla, üretim güçlerinin özgül gelişme kapasitesine temel teşkil eden, iktisadî artığın kanalize edilme biçimlerini ve gerçek işbölümü düzeyini belirleyen bunlardır. Buna karşılık, mülkiyet ilişkilerinin büyüme düzeyi ve ritmi de iktisadî artığın akıbetine bağlıdır. Bundan ötürü biz: l – Üretim araçlarının belirli bir tip mülkiyetinin, 2 – iktisadî artığa belirli bir el koyma biçiminin; 3 – işbölümünün belirli bir gelişme düzeyinin; 4 – üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyinin mantıkî ve uyarlı bileşimini, üretim tarzı olarak tanımlıyoruz. Bu, sadece, birbirinden bağımsız birtakım “etkenler”in betimleme (tasvir) amacıyla ardarda sıralanması değildir; kendi karşılıklı iç-bağıntılarının tanımladığı bir bütündür. Bu bütün içindeki belirleyici öğe ise, üretim araçlarının mülkiyetidir.
Öte yandan, bir “ekonomik sistem”, ister bölgesel veya ulusal planda, ister dünya çapında, ekonominin farklı kesimleri ya da farklı üretim birimleri arasındaki karşılıklı ilişkileri tanımlar. Marx, Kapital’in birinci cildinde artık-değer üretimi ve sermaye birikimi sürecini analiz ettiği zaman, kapitalist üretim tarzı’nı betimlemiştir. Ama Birinci Bölüm’le ikinci Bölüm arasındaki karşılıklı değişmeyi analiz eder veya ticarî kârın kökeni ya da rant gibi sorunları sözkonusu ederken bir “ekenomik sistem”i betimlemektedir. Bir ekonomik sistem, yapıcı öğeler olarak farklı üretim tarzlarını içerebilir. Ama gene de bizim, sistemin çeşitli görünümlerinin birliğini meydana getiren öğeden veya hareket yasasından yola çıkarak, onu bir bütün olarak tanımlamamız gerekir.
Feodal üretim tarzı, üretim sürecinin aşağıdaki modele göre işlediği tipte bir üretim tarzıdır: l – iktisadî artık, iktisat-dışı cebir baskısı altında olan bir emek gücü tarafından üretilir; 2 – iktisadî artığa gerçek üretici dışındaki bir başkası tarafından el konulur; 3 – Üretim araçlarının mülkiyeti gerçek üreticinin elindedir. Kapitalist üretim tarzında da iktisadî artık özel mülkiyete tâbidir, fakat feodalizmden farklı olarak, üretim araçlarının mülkiyeti iş-gücü sahibinin elinden alınmıştır; iş-gücünün metaya dönüşmesine ve bundan ötürü de ücret ilişkisinin doğmasına sebep olan budur. Sanırım bu teorik çerçeve içinde, bağımlılık sorununu üretim ilişkileri düzeyinde koymak mümkün olur.
BAĞIMLILIĞIN AŞAMALARI
Frank bütün eserlerinde uyduyla metropol arasındaki bağımlılık ilişkilerine işaret etmektedir; gerçekten de bütün teorik şeması, bu eksen çevresinde düzenlenmektedir. Ama, bu bağımlılık ilişkisinin karakterini tanımlama çabasına hiçbir yazısında raslanmaz. Yani, bu bağımlılık ilişkisinin dayandığı iktisadî çelişkileri koyma çabasına girişmemiştir. Frank bize, az-gelişmiş ülkenin motrepoliten ülkelerin yayılma süreçleriyle bütünleştirildiği bir durumu anlatıyor; sonra, gelişmiş ülkelerin kıyı alanlardaki ülkeleri nasıl sömürdüğünü gösteriyor; hiçbir zaman açıklamadığı şey, niçin belirli ulusların kendi yayılma süreçleri için başka ulusların az-gelişmişliğine ihtiyaç duyduğudur. Bu konuda en fazla söylediği, Paul Baran’ın Büyümenin Ekonomi Politiği’ne belirsiz ve genel bir biçimde değinmesidir. Oysa Baran bildiğimiz gibi, geçmiş için geçerli sayamayacağımız, çağdaş Latin Amerika için ise gittikçe daha az geçerli hale gelmekte olan çok özel bir az-gelişmişlik durumuyla uğraşmaktadır. Yoksa Frank, Baran’ın bu modelinin, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler için de – Kuzey Amerika emperyalizminin bu kıtada Venezüella’dan sonra gelen en önemli üç yatırım alanı – uygulanabilir olduğuna mı inanıyor?
Frank’ın şemasındaki bu dikkati çeken boşluğun nedenlerini bulmak pek zor olmasa gerek. Kapitalizm kavramı o kadar geniş ki, üzerinde hareket ettiği soyutlama düzeyi veri olduğuna göre, kapitalizme özgü olan hiçbir çelişkiyi tanımlayamıyor. Eğer Cortes, Pizarro, Clive ve Cecil Rhodes hep bir ve aynıysa, üretim ilişkilerinde iktisadî bağımlılığın karakter ve kökenini izlemenin hiçbir yolu yoktur. Ama kapitalizmi, her yerde hazır oluşu ile bizi bütün açıklama dertlerinden kurtaran bir Deus ex Machina (tepeden inme kurtarıcı) olarak görmekten vazgeçer ve bunun yerine somut üretim tarzlarında bağımlılığın kökenini araştırmaya çalışırsak, yapacağımız ilk iş benzeri olmayan tek bir çelişki lakırdısını kapamak olacaktır. Çünkü bağımlılık ilişkileri her zaman kapitalizmin varoluşunun sınırlarında yer almıştır.
Örneğin, Ortaçağ tarihçiliğinde ilerlemeler, Batı Avrupa ile Doğu Akdeniz arasında eşitsiz bir mübadelenin varlığını açığa çıkarmıştır, özellikle Ashtor’un Ortaçağ’da, Suriye’deki fiyatlar üzerine çalışması, fiyatların Batı Avrupa’da uzun vadede yükselme eğilimi gösterirken Suriye’de durağan kaldığını sergilemiştir. Bu ayırım Batı burjuvazilerine, Doğu’daki kıyı alanlarından bir iktisadî artık emme kanalı sağlamıştır, iktisadî bağımlılık bir bölgenin iktisadî artığının sürekli olarak bir başka bölge tarafından emilmesi demek olduğuna göre, Doğu ile Batı arasındaki Ortaçağ ticaretini bir bağımlılık ilişkisi kategorisine sokmamız gerekir, çünkü fiyatlar arasındaki eşitsizlik – herhangi bir ticarî eylemin temeli – her zaman bu bölgelerden birini öbürüne karşı avantajlı kılar. Fakat büyük Avrupa şehirlerinde sermaye birikimini teşvik eden bu eylem, hiçbir şekilde üretim alanında ücret ilişkisinin genelleşmesi demek değildi. Tersine, çoğu zaman artığı son haddine çıkarmak için serflik bağlarının pekiştirildiği bir feodal genişlemeye tekabül etti. Acaba merkantilist dönemin Avrupa yayılması bu sürecin dünya çapında bir uzantısı değil miydi? Tekelci durumundan yararlanan metropol Avrupa, madenlerde ve plantasyon sistemlerinde iktisat-dışı baskı yoluyla işgücünü sömürürken, denizaşırı imparatorluklarında da fiyatları dondurdu -amacı, kendi yararına işleyen eşitsizliğin kalıcılığını garantilemekti. Romano soruyor: “Yakın Doğu’nun çeşitli bölgeleri arasında görülen fiyat eşitsizliği sorunu ispanyol Amerikası örneğinin ışığında açıklanabilir mi, böyle bir açıklama girişimi yapılabilir mi? Amerika’daki İspanyol İmparatorluğu’nda çoğu zaman görüldüğü gibi fiyat düzeyinde sürekli düşüklük sömürgelerin (sub-colonies) kaderi olamaz mı? örneğin, Şili de, Peru da İspanya’nın sömürgesi oldukları halde bu ülkelerden birincisi aynı zamanda ötekinin alt-sömürgesiydi…”18 Böylece, metropoliten ülkelerin egemen iktisadî yapısının gelişmesi merkantilist dönemde nasıl az-ıgelişmişlik yaratabildi, bunu görmek mümkün olur: kıyı alanlardaki ülkelerin iktisadî artığını kemirmekle, onların üretim ilişkilerini, bütün toplumsal farklılaşma süreçlerini yavaşlatan ve bu ülkelerin iç pazar boyutlarını küçülten, arkaik bir iktisat-dışı baskı kalıbı içinde dondurmakla, bu az-gelişmişliği yaratmıştır.
Gene de bu tür bağımlılık ilişkisi Avrupa yayılmasının kapitalist döneminde egemen olan ilişkiden çok farklıdır. Asıl sorun da budur, çünkü biz bu dönemde de gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını göstermek istersek, çevresel alanlarda kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerinin sürdürülmesinin, merkezî ülkelerdeki sermaye birikimi sürecine özgü bir koşul olduğunu ispatlamamız gerekir. Bu noktada, ampirik araştırmaların belirli bir sonuca ulaşmamıza imkân vermeyecek kadar yetersiz olduğu bir alana giriyoruz19; gelgelelim, bu gelişmede etkin olan değişkenleri ve elde edilebilen kanıtların işaret ettiği eklemleniş (articulation) biçimlerini tesbit eden bir teorik modeli, mantıkî şekilde formüllendirebiliriz. Bu teorik model aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Sermaye birikimi süreci – ki kapitalist sistemin bütününü hareket ettiren kuvvettir – kâr oranına bağlıdır. Kâr oranı da artık-değer oranı ve sermayenin organik bileşimi ile belirlenir. Yedek işçi ordusunun yenilenmesine ve ücretler düzeyinin düşüklüğünün devamına imkân veren şey teknolojik gelişme olduğuna göre, sermayenin organik bileşimindeki artış, kapitalist genişlemenin zorunlu koşuludur. Ama sermayenin organik bileşimindeki artış artık değer oranında görece bir oranın da ötesinde bir yükselişle atbaşı gitmedikçe, kâr oranında düşüş kaçınılmazlaşır. Bu eğilim, sermayenin organik bileşiminin yüksek olduğu endüstri kollarından düşük olduğu kollara yönelen sermaye hareketleriyle dengelenir: bu durum, daha ileri teknolojiye sahip endüstrilere tekabül eden kâr oranından değerce daha yüksek olan bir ortalama kâr oranının ortaya çıkmasına yol açar. Gelgelelim, toplam sermayenin organik bileşiminde gittikçe büyüyen bir artış kapitalist büyümenin yapısında varolduğuna göre, kâr oranında uzun vadede sadece sürekli bir azalma sözkonusu olabilir. Tabiî bu, Marx’ın formüllendirdiği ünlü kanunun ifadesidir.
Serbest rekabetçi kapitalizmde egemen olan eğilimleri yeterli kesinlikle tanımlayan bu semada, desteklenmiş birikim sürecine yol açıyor gibi görünen şeyin, sistemin herhangi bir kesiminde üretim birimlerinin büyümesi olduğu anlaşılacaktır. Bu üretim birimlerinde ileri ya da dinamik endüstriler sermayesinin organik bileşimindeki artışın kâr oranı üzerindeki çökertici etkisine karşı koymayı mümkün kılan da, ya geri teknoloji, ya da emeğin aşırı sömürüsüdür. Günümüzde, sistemin kıyı alanlarındaki teşebbüsler bu rolü oynamak için ideal bir durumdadırlar. Plantasyonlar ve hacienda’lar örneğini ele alalım. Bu işletmelerde sermayenin organik bileşimi düşüktür20. Sanayi ürünleri karşısında hammadde üretimi zaten her zaman bu durumdadır, iş-gücü genellikle feodal ve köleci üretim tarzlarına özgü olan iktisat-dışı baskı biçimlerinin etkisi altındadır; son olarak, serbest emek, varolduğu ölçüde, son derece bol ve bu nedenle de ucuzdur21. Böylece, eğer bu kesimlere yapılmış olan yatırımların kâr oranını belirlemekte önemli bir rol oynadığı ispat edilebilirse, bunu, “metropoliten ülkelerde endüstri kapitalizminin büyümesi kıyı alanlarda kapitalizm-öncesi üretim tarzlarının hayatlarını sürdürmesine bağlıdır” sonucu izleyecektir. Ama bundan sonra da, şimdiye kadar elde edilen kanıtların anlamlı olduğu, ama kesinlikle ikna edici bir mutlaklıkları olamayacağı görülür. Bu tez geliştirilmiş olsaydı, doğrudan doğruya üretim ilişkilerinden kalkarak gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını göstermek ve geleneksel ikici şemayı Marksist bir görüş açısından çürütmek mümkün olacaktı.
Yeniden önceki terminolojimize dönersek, kapitalist dünya sisteminin -ki düzenleyici ilkesi, farklı teşebbüsler arasındaki karşılıklı hareketin yarattığı ortalama kâr oranında bulunur – tanımına uygun olarak, çeşitli üretim tarzlarını içerdiğini öne sürebiliriz. Çünkü ilk tartışma çizgimiz doğruysa, bu sistemin büyümesi sermaye birikimine, bu birikimin temposu ortalama kâr oranına ve bu oranın düzeyi de kıyı alanlarında kapitalizm – öncesi ilişkilerin pekiştirilmesine ve yaygınlaşmasına bağlıdır. Katıksız eksik-tüketim teorilerindeki en büyük yanılgı, dışa yayılmayı yeni pazarlar için baskıya karşı bir tepki olarak açıklamalarıdır; böylece de kolonyalist sömürünün ortalama kâr oranını yükseltmeye yardım ederek, sistemin genişleme kapasitesini sadece gerçekleştirme anında değil, aynı zamanda yatırım anında da garanti altına aldığı gerçeğini gözden kaçırmış olurlar.
Teorik tartışmayla ancak bu noktaya kadar ilerleyebiliriz. Yukarıdaki iddialar iki grup ampirik incelemeye bağlıdır: 1) 19. yüzyılda sermayenin organik bileşimindeki artışın emeğin üretkenliğindeki artıştan daha hızlı olduğunu; 2) dış çevredeki ülkelere yatırılmış sermayenin metropoliten ülkelerde yeterli bir kâr oranı sağlanmasında önemli bir rol oynamış bulunduğunu açıkça göstermek gerekli olacaktır. Bu koşulların her ikisinin de geçmişte varolduğunu ancak ampirik araştırma ispatlayabilir.
Öte yandan, bu koşullar geçmişte var idiyse de, şüphesiz ki bugün bunlar artık geçerli değildir.22 Tekelci kapitalizmin şimdiki aşamasında emeğin üretkenliğindeki muazzam artış – teknolojik değişime ilişkin olarak – emeğin kapitalizm – öncesi aşırı sömürüsünü ekonomiye karşı hale getirme ve yatırımı merkezî ülkelerde yoğunlaştırma eğilimini doğurmuştur. Aynı zamanda – Latin Amerika bunun açık bir örneğidir – emperyalist yatırımlar, geleneksel alanlardan stratejik malzeme – petrol de bunun tipik örneğidir – veya endüstriyel ürünler üretimine kayma eğilimi göstermiştir. Metropol ile uydu arasındaki ilişkinin – Frank’ın terminolojisini kullanırsak – karakteri bağımlılıktır, fakat her durumda çok ayrı bir bağımlılık tipi işlerlik kazanır. Hernan Cortes’den General Motors’a kadar sürecin özdeşliğini ve sürekliliğini göstermeye çalışmaktansa, farklılıkları ve kesintileri belirtmek bana daha yararlı göründü.
“Feodalizm mi, Kapitalizm mi” tartışmasına dönersek, önde gelen sözcülerin kapitalist üretim tarzı ve dünya kapitalist ekonomik sisteminin parçası olma kavramlarını hep karıştırmış olduklarının açıkça görülmesi gerekir. Bu kavramlar arasındaki ayrımın sırf akademik bir sorun olmadığını sanıyorum. Çünkü sürüp giden tartışma doğruysa, bu bizim metropol ile uydu arasındaki ilişkiler bütününün önemli yönlerini aydınlığa çıkarmamızı sağlayacak temel kavramdır, ikisini özdeşleştirmek ise, Frank’ın tartışmaya yaptığı katkıya egemen olan yanlış anlamayı ebedileştirebilir. En iyisi, polemiğin geleneksel biçimi üzerindeki son yorumu bizzat Marx’a bırakmaktır. Gününün iktisatçılarını yorumlarken geçerliliğini hâlâ koruyan şu ünlü bölümü yazmıştı:
“Modern üretim tarzının – merkantilist sistem – ilk teorik değerlendirilmesi ister istemez tüccar sermayesinin hareketinde bireyselleşmiş yapay dolasım süreci olayından kaynaklanır ve bu yüzden sorunun sadece dış görünüşünü kavramış olur. Bunun nedeni, kısmen tüccar sermayesinin genel olarak sermayenin ilk serbest varoluş biçimi olması; kısmen de feodal üretimin ilk devrimcileştirici dönemi – modern üretimin doğuşu – boyunca yürüttüğü parçalayıcı etkidir. Gerçek modern iktisat bilimi ancak teorik analiz dolaşım sürecinden üretim sürecine yöneldiği zaman başlar…”
1 “Tarihî Analizin Kategorileri Olarak Feodalizm ve Kapitalizm” adlı ça-
lışmada etraflıca incelediğim bazı fikirler burada geliştirilmiştir, önce-
ki yazı, Torcuato Di Tella Enstitüsü, iç yayını, Buenos Aires, 1968.
2 Latin Amerikada Kapitalizm ve Azgelişmişlik, New York, 1967, ve Latin
Amerika: Azgelişmişlik ve Devrim, New York, 1969.
3 Latin Amerika: Azgelişmişlik ve Devrim, s. 225.
4 A.g.e., s. 225.
5 W.A. Lewis, “Sınırsız Emek Arzıyla Kalkınma”, Manchester School, Mayıs 1954, s. 139 – 191 ve idem, Theory of Economic Growth (iktisadî Büyüme Teorisi), Londra, 1955. Lewis’in yol açtığı eleştirilerin bir özeti için bkz. Witold Kula, Theorie Economique du Systeme Feodal (Feodal Sistemin Ekonomik Teorisi), Paris 1970, s. 9 – 12; ve P.T. Bauer, “Le-wis’in iktisadî Büyüme Teorisi”, American Economic Review, XLVI, 1956, 4, s. 632 – 641.
6 Alejandro Marroquin, La Giudad Mercade (Tlaxiaco), Meksika, 1957.
7 Rudolfo Stavenhagen, “Clases, colonialismo y aculturacion. Ensayo sobre
nu sistema de relaciones inter – etnicas en Mesoamerica,” America Latina,
Ano 6, No. 4, Ekim – Aralık 1963, s. 63 – 104.
8 Latin America: Underdevelopment and Revolution, s. 227.
9 Örneğin, Maurice Dobb, Studies in the Development of Capitalism, Lond
ra, 1946, Bölüm I ve R. H. Hilton, “Capitalism – What’s in a Name?” Past and Present, No, l, Şubat 1952, s. 32 – 43.
10 Kapital, Cilt I, s. 170, Moskova, 1959.
11 Adı geçen eserde, Cilt III, s. 319 – 321.
12 Marx, Pre-Capitalist Economic Formations, Londra, 1964, s. 118-119.
13 E.J. Hobsbawm, “The Crisis of the 17. Century” (17. Yüzyılın Buhranı),
Past and Present, No. 5, Mayıs 1954, s. 41.
14 Marx, Capital, Cilt I, adı geçen edisyon, s. 146.
15 Yararlanmama izin verdiği yayımlanmamış bir notta Juan Martinez Alier
şunları belirtmişti: îktisat-dışı baskı biçimlerinin – iktisadî ilişkilerde corvee, politik ilişkilerde ise gamonalismo – henüz ortadan kalkmadığı Peru Sierra’sındaki hacienda’larda bunlar gene de bir ölçüde değişmiştir; öyle ki, köylünün toprak açlığı artık bir amaç olmaktan çıkarak bir araç haline gelmiştir: bu toprak açlığı da şimdi temelde iş bulma özleminden doğmaktadır. Yazar şöyle devam ediyor: “Klasik bir köylü ayaklanmasının (jacquerie) amacı mülk sahibini devirmektir; yani toprağın tam tasarrufunu yeniden ele almak, kira ödeme zorunluğundan kurtulmak ve sonuç olarak iktidarın siyasal yapısını değiştirmektir. Öte yandan proleter
zihniyetle yürütülen bir köylü mücadelesinin hedefleri daha fazla ücret ve güvenlik elde etmek olacaktır ve böyle bir amaç için toprağın ele geçirilmesi ya da devletleştirilmesi elverişli yollar olarak görülebilir. Toprağa sahip olmayı köylüler için başlı başına bir amaç saymak yerine, hacienda’larda çalışmaya gelen Sierra’nın ücretli olmayan köylüsü için temel sorunun iş güvenliği olduğunu düşünürsek, sonraları sosyalist gelişmeye yol açacak bir tarımsal yapıyı yerleştirme imkânı daha fazla ağır basar.” Martinez Alier burada proleterleşme sürecini etkin biçimde başlatacak yollardan birine işaret etmektedir. Gelgelelim, bu sürecin yürümesi iki koşulun çakışmasını öngerektirmektedir: 1) üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun kalma sürecinin gitgide hızlanması; 2) Döngüsel dalgalanmalara açık, ihtiyarî bir istihdam sisteminin sürekli olarak el altında bulunması. Bunlar olmadıkça, angarya için talebin arzdan daha az olduğu yerlerde baskının iktisadî bir nitelik taşıdığını ve serfin bir köylü değil bir proleter olduğunu savunmamız gerekir. Bu durum Avrupa Ortaçağ’ında, lordlara, kendilerine borçlu olunan hizmetleri şiddetlendirme fırsatı veren, nüfusun arttığı dönemlerde sık sık ortaya çıkardı. Öte yandan nüfusun azaldığı dönemlerde – 14. yüzyılda Kara Ölüm’ü (veba salgını) izleyen günlerde olduğu gibi – köylülerin lordla yüz yüze görüşüp anlaşarak durumlarını düzeltme imkânı beliriyordu. Martinez Alier’in tanımladığı durum, yalnız, başka istihdam alanlarının yanı sıra toprak da herhangi bir istihdam alanı haline geldiği zamanlarda varolabilir. Bunun dışında kalan durumlarda köylünün bilincinde, istihdam kaynağı olarak toprak ile, kendisi başlı başına bir amaç olan toprak arasında bir ayrımdan söz edemeyiz.
16 Bu başlığı izleyen bolüm yukarıda sözünü ettiğim incelememde geliştirdiğim tartışmaların bir özetidir (Bkz. 1. dip notu).
17 Oskar Lange, Economia Politica (Ekonomi Politik), Roma, 1962.
18 Ruggiero Romano, “Les prix au Moyen Age; dans le Proche Orient et dans
l’Occident chretien”, Annales E.S.C., Temmuz . Ağustos, 1963. s. 699-702.
19 Gene de, Cristian Palloix’in denemelerindeki bilgiye başvurun: “Imperialisme et mode de production capitaliste, L’Homme et la Societe. No. 12, Nisan – Haziran 1969, s. 175 – 194 ve Samir Amin, “Le commerce international et le flux internationaux de capitaux”, aynı yerde, No. 15. Ocak -Mart 1970, s. 77 – 102.
20 Feodalizmde gerçek üreticinin üretim araçlarının mülkiyetine sahip olması teknik gelişmeye karşı bir engel yaratır. Köleci üretim tarzında kölenin âletleri tahrip etme eğilimi sabit sermaye yatırımının sınırlı kalmasına yol açar. Marx bu konuda birçok örnek verir: Capital, Cilt I, s. 196 -197 ve Manuel Moreno Fraginals, El Ingenio, Havana, 1964.
21 Ortalama kâr oranının meydana gelişindeki görece ağırlığını analiz etme
miş olmasına karşın Marx bu olayın önemine işaret etmiştir: “Gerçekten özel mahiyeti nedeniyle araştırma alanımızın dışında kalan bir sorun da budur: dış ve özellikle sömürge ticaretine yatırılan sermayenin yarattığı daha yüksek kâr oranı genel kâr oranını artırır mı?
Dış ticarete yatırılan sermaye daha yüksek bir kâr oranı sağlayabilir; çünkü, öncelikle daha aşağı düzeyde üretim imkânlarına sahip olan öbür ülkelerde üretilmiş metalarla rekabet sözkonusudur; öyle ki daha ileri ülke, mallarını rakip ülkelerden daha ucuza satar. Daha ileri ülkenin emeği bu durumda daha yoğun bir emek olarak gerçekleştiğinden kâr oranı yükselir, çünkü karşılığı daha yüksek kaliteli değilmişcesine ödenen emek, öyleymişcesine satılır. Metaların ihraç edildiği ya da kendisinden ithal edildiği ülke için de aynı şey geçerli olabilir. Yani, bu sonuncusu aynî olarak aldığı için daha fazla maddeleşmiş emek sunabilir ve bundan ötürü de metaları kendi üretebileceğinden daha ucuza elde edebilir. Tıpkı, yeni bir buluşu henüz genel olarak kullanılır hale gelmeden uygulayan bir imalâtçının, malını rakiplerinden daha ucuza, fakat metanın bireysel değerinin üzerinde satması, yani uyguladığı üretkenliği özellikle daha yüksek olan emeği artık emek olarak gerçekleştirmesi gibi. Bunu yapan böylece ek bir kâr sağlar. Öte yandan, sömürgelere yatırılmış olan sermayeye gelince, bu da, az – gelişmişliğe ve köleler, rençberler, vb. tarafından kullanılmasından ötürü muhtemelen emeğin sömürülmesine bağlı olarak, oralarda kâr oranının daha yüksek olması nedeniyle, daha yüksek kâr oranları sağlayabilir.” Capital, Cilt III, s. 232 – 233.
22 Örneğin, Charles Bettelheim’in, Baran ve Sweezy’nin Monopoly Capital (Paris, 1968) adlı eserlerine, yazdığı önsöze ve Pierre Jalee’nin L’Imperialisme en 1970 (Paris, 1970) kitabında başlattıkları önsöze bakın.
23 Capital, Cilt III. s. 331.
Kaynak: BİRİKİM YAYINLARI 70′lerin Birikimi Sayı: 1
Like this:
Be the first to like this post.