latin amerikan haber yorum

Archive for Temmuz 2010

Venezuela seeks stake in anti-Chavez TV Globovision

Posted by lahy 21/07/2010

Venezuela’s President Hugo Chavez has said his government is due to take control of a minority stake in the country’s main anti-Chavez television channel, Globovision.

The government would then be entitled to appoint a member of the channel’s board of directors, Mr Chavez said.

His government has been in conflict with Globovision for several years.

It accuses the broadcaster of supporting a failed coup attempt against Mr Chavez in 2002.

If the plan goes through, the Venezuelan government could be on the verge of becoming an important shareholder in a television company dedicated to criticising its policies.

Mr Chavez announced that in the past few weeks the government had taken over two companies – including a bank – owned by the co-founder of Globovision, Nelson Mezerhane.

Between them, those two companies own 25.8% of Globovision’s shares, which Mr Chavez now wants to pass into the hands of the state.

The president claimed that such a minority stake in the television channel would entitle the government to appoint a member of the board of directors.
‘Upper hand’

He immediately put forward the names of two staunchly pro-Chavez journalists as candidates.

If Mr Chavez is right, he may have just taken the upper hand in the government’s long-running dispute with the broadcaster.

The reaction from Globovision was swift. “The editorial line of Globovision cannot be expropriated nor intervened in,” the company said in a statement.

Globovision also denied that the government’s control of Mr Mezerhane’s bank gave it the right to appoint a board member.

However, Mr Chavez has made his point clear: he believes the government now has the right to a stake in Globovision.

It remains to be seen whether he will force the company to accept it.

Posted in Genel Haberler, Venezuela | Leave a Comment »

BP’ye göre Meksika Körfezi’ndeki sızıntı durdu

Posted by lahy 18/07/2010

İngiliz petrol şirketi BP Meksika Körfezi’nde bulunan sorunlu petrol kuyusundaki sızıntıyı durdurma operasyonu ardından, yeni sızıntıya rastlanmadığını açıkladı.

BP yöneticilerinden Kent Wells’e göre, kaçağı tıkanan kuyudan sızıntı durmuş görünüyor.

Ancak basınç nedeniyle yeni sızıntıların olmaması için testler yapılıyor.

Nisan ayında meydana gelen kazadan beri okyanusa sürekli petrol püskürten kuyuyu yeni kapakla tıkamayı planlayan BP, bu işlemin başarılı olup olmayacağını basınç testleriyle ölçmek zorunda.

Basınç testini geçmeyen bir kapağın yerleştirilmesi durumunda petrol kuyusunda yeni çatlakların oluşmasından ve şu ankiden de fazla miktarda petrolün suya karışmaya başlayabileceğinden korkuluyor.

Körfez’de BP tarafından işletilen Deepwater Horizon petrol platformu, 20 Nisan’da bir patlama sonucu çökmüş ve deniz dibindeki kuyu petrol sızdırmaya başlamıştı.

Sızıntının durdurulması açıklaması ardından New York borsasındaki BP hisseleri değer kazandı.

BP’nin mühendisleri pazartesi günü deniz yatağındaki kuyuya bir kapak yerleştirmişti.

Amerikalı yetkililer, 85 gündür denize oluk oluk boşalan petrolün halen durdurulamaması karşısında öfke dolu.

Başkan Obama, ABD’nin güney eyaletlerinde deniz kıyısını tehlikeye atan sızıntıyı ülke tarihinin en büyük çevre felaketi olarak niteliyor.

BP’nin operasyonu iki yan unsuru da içeriyor.

Bunlardan biri, daha fazla petrolü sızmadan kontrol altına alacak bir tankerin faaliyetlerini sürdürmesi, diğeri de daimi bir çözüm sağlaması umulan ve petrol kaynağından gelen basıncı hafifletecek iki kuyunun daha açılması.

Soruna bütünüyle çözüm sağlanması için zorunlu görülen ek kuyuların açılması ancak Ağustos ortalarında mümkün olacak.

BP sızıntıyı önleyebilmek için şimdiye dek 3,5 milyar dolar harcadı. Şirket ayrıca bu faaliyetler için 20 milyar dolarlık ek bir fon oluşturdu.

Posted in Genel Haberler | Leave a Comment »

Brezilyalı mahkumlara teknolojik hünerler

Posted by lahy 17/07/2010

Rio de Janeiro, Brezilya

Brezilya’da mahkûm olmak, öyle pek kolay değil.

RonaldoBuradaki hapishanelerin ne kadar köhne ve kalabalık olduğunu bilmeyen yok.

Sağlık koşulları deseniz berbat; ihlaller ve çetelerin yol açtığı şiddet yaygın…

Buna rağmen, toplumun geri kalanında acıma duygusu da pek yok. Giderek artan ve yüksek orandaki şiddet olaylarından bezmiş haldeki çoğu Brezilyalı, cezaevlerindekilere bakıp “Hakettiklerini buluyorlar” diyor.

Diğer bir çok ülkede olduğu gibi mahkûmların çoğu parçalanmış ailelerden geliyor. Eğitim düzeyleri düşük. Doğru dürüst bir işe girmelerini sağlayacak becerileri de pek yok.

Bir çoğu için suç işlemek; bir kariyer seçimi değil; suç işlemek, yapmayı bildikleri tek şey.

Ama kendisini, bu duruma bir alternatif yaratmaya adamış bir insanla tanıştım yakınlarda.

Mahkûmlarla ve onların aileleriyle bir araya geliyor; onlara cezaevlerinden uzak durmalarını, ekmek paralarını yasal yollardan kazanmalarını sağlayacak beceriler öğretmeye, destek olmaya çalışıyor.

Aslında o bunu yapan tek kişi değil, Brezilya’da hapishanelerde benzeri bir çok proje zaten uygulanmakta. Ama Ronaldo Monteiro, başka bir açıdan bakıyor bu duruma. Çünkü o da eski bir suçlu, yani içerideki meseleleri gerçekten biliyor.

Gasp ve adam kaçırma suçlarından 14 yıl hapis yatmış.
Adam Kaçırma ve Fidye

Ama şimdi mahkûmlara bilgisayar ve internet kullanmayı öğreten bir derneğin başında.

İnternet aslında Brezilyalılar için bir saplantı demek yanlış olmaz.

Ortalama bir kullanıcı, ayda 70 saatini internette geçiriyor ama evinde kişisel bilgisayarı olanlar, azınlıkta.

Bunun yerine internet kafelere gitmeyi tercih ediyorlar, en azından kentlerde hemen her yerde bu kafeleri bulmak mümkün.

Sosyal paylaşım siteleri büyük ilgi görüyor ama buradaki pazarın lideri Facebook değil, Orkut. Google’a rakip bir hizmet…
internet kafe

Ronaldo ile Rio de Janeiro’nun banliyölerinden birinde buluşuyoruz.

52 yaşında ama atletik bir görünüşü var. Bana bu sokaklarda büyüdüğünü, bir çok suçu burada işlediğini ama artık topluma geri bir şeyler vermek istediğini anlatıyor.

Daha önce adam kaçırma işlerine bulaşmış kimseyle tanışmamıştım o yüzden nasıl suç işlemeye başladığını ve onu neyin değiştirdiğini merak ediyorum.

Ronaldo Brezilya hapishanelerindeki pek çok kişiden farklı olarak düzgün bir aileden geldiğini söylüyor önce.

Annesi öğretmenmiş; babası da kamyon şoförü. Üniversiteye bile gidebilmiş ama delikanlılık ruhu ve suçla gelen para aklını çelmiş.

Her şey 13 ya da 14 yaşlarındayken kumarla başlamış. Sonra uyuşturucu gelmiş ve elbette uyuşturucu alabilmek için daha fazla paraya ihtiyacı olmuş. İşte o zaman daha ciddi suçlar işlemeye başlamış.

Kimseyi öldürmediğini söylüyor ama korkunç şeyler yaptığını itiraf ediyor.

Sonra bir gün yakalanmış.

CezaeviAma onu asıl değiştiren de hapiste geçirdiği günler olmuş. Daha inançlı bir insan olmuş ve kendi deyişiyle ilk kez kendisini sevmeyi öğrenmiş.

İşte o zaman başkalarını düşünmeye başlamış. Kızlarına duyduğu özlem, çocuklara ve diğer tutukluların ailelerine yardım etme fikrini vermiş.
hapishane

Merhametli bir gardiyan o ve diğer mahkûmların internete girmelerini sağlamış ama yetkililer bunu öğrendiklerinde neredeyse işinden oluyormuş.

Ama Ronaldo şimdi hepsi birer bilgisayar uzmanı olmuş ve iyi işler edinmiş eski mahkûmların isimlerini teker teker ezberden sayıyor.
Örnek olmak

İnanılmaz bir öykü bu ama acaba vermek istediği mesaj yerine ulaşıyor mu diye geçiyor aklımdan.

Bu sorunun yanıtını almak için Rio’nun diğer tarafında genç suçlular için kurulmuş ve onlara bilgisayarı nasıl kullanacaklarının öğretildiği enstitüyü ziyaret ediyorum.

Buradaki eğitmen de eski bir suçlu. Çetesine bağlı kalmaya devam etseydi çoktan ölmüş olacağını anlatıyor bana.

Ama şimdi kendisine güvenen, gecekondu mahallelerinden çıkmış bu çocuklara örnek olmaya çalışan bir insan.

Enstitüdeki 16 yaşlarında iki tutuklunun pek de ikna olmadıklarını farkediyorum.

İçlerinden biri bilgisayarı açıp kapamayı öğrendiğini, ama bu sayede nasıl bir iş bulacağından pek de emin olamadığını söylüyor.

Ronaldo’ya göre ise bu kursların değerini asıl anlayanlar, demir parmaklıklar ardında uzun yıllarını geçirenler…

Nihayetinde en azından internet sitesi ve bilgisayar faresi ne demek anlayacak, dışarıdaki dünyaya karıştıklarında en azından çocuklarıyla iletişim kurabilecekler.

Posted in Brezilya, Genel Haberler | Leave a Comment »

Meksika’daki 2012 başkanlık seçimine bakmak – Nancy Davies

Posted by lahy 16/07/2010

Meksika’da eyalet yöneticilerini, valileri ve yasama meclisi üyelerini seçmek üzere yapılan 4 Temmuz seçimlerinin sonuçları, 2012’deki ulusal başkanlık seçimlerine dönük ufak bir sismik kayma olarak kabul edilebilir. Seçimler Meksika’nın 31 eyaletinin 14’ünde gerçekleşti, 12 eyalette yeni yöneticiler seçildi. Kurumsal Devrimci Parti (PRI) altı eyaleti elinde tutmayı ve Zacatecas, Tlaxcala ve Aguascalientes eyaletlerini yeniden elde etmeyi becerdi.

İlk olarak, Kurumsal Devrimci Parti’nin sekiz yıllık kesintisiz yönetimini deviren Oaxaca eyaletindeki zafer ulusal bir peri masalını bir gecede gerçeğe çevirdi. Birbirinden oldukça farklı siyasal partilerin ittifakının bir araya gelerek PRI’ya kafa tutulabilmesine dair yaratılan bir tarafta küçümseyici saygısızlık ve diğer tarafta kararlı umudun ardından, Oaxaca halkı yerinden kalktı ve oyunu kullandı. Bu öyle haybeden bir oy da değildi, aksine çoğu kişinin, yolsuzluk, patronlar ve dehşetli yoksulluk nedeniyle tehlikede olan bir devletin şiddetine maruz kalmadan önceki son şans olarak gördüğü bir popüler boşalmaydı. Bu her şeyden önce Ulises Riu-karşıtı bir oydu.

Diğer eyaletlerde de karşı çeşitli uzlaşmalar dâhilindeki benzer koalisyonlar PRI’ya meydan okudu: Felipe Calderon’un Ulusal Hareket Partisi (PAN), Andres Manuel Lopez Obrador tarafından eski PRI’lılar çetesinden derlenmiş Demokratik Devrim Partisi (PRD) ve Uyum Partisi (Convergencia) ve İşçi Partisi gibi daha küçük partiler. Her bir eyaletteki bu koalisyonları tek bir hedefe yönelmekle birlikte tamamıyla pragmatikti ve o hedef PRI’yı yenilgiye uğratmaktı. Oaxaca gibi bazı eyaletlerde bu hedef, devletin hesap vermesi, dokunulmazlıkların kaldırılması ve yurttaş katılımı döneminin başlaması talepleri eşliğinde iktidara alternatif olan partilere dönük bir yönelimi de içeriyordu.

Koalisyonların başarısı, PRI’nın onyıllar süren yönetiminin nihayet devrildiği Puebla, Sinaloa ve Oaxaca’da açıkça ortadaydı. Ancak tek kaybeden PRI değildi: Zacatecas’ta Demokratik Devrim Partisi de (PRD) buna benzer yolsuzluk ve küstahlıkları nedeniyle kaybedenlerdendi. Tlaxcala ve Aguascalientes’te yine aynı nedenlerle bu sefer Ulusal Hareket Partisi (PAN) bozguna uğradı. PRI Tlaxcala ve Aguascalientes’te ufacık farklarla olmak üzere dokuz eyalet kazandı: Tamaulipas, Chihuahua, Veracruz, Quintana Roo, Hidalgo, Durango, Tlaxcala, Aguascalientes ve Zacatecas. Dolayısıyla halkın toleransının sınırına ulaştığı ve ulaşmakta olduğu ve partiye bağlılığın çok az anlam ifade ettiği sonucuna varılabilir.

Devlet başkanı Felipe Calderón ve onun devlet bakanı Fernando Gómez Mont da Sol’dan haz etmemelerine karşın koalisyonlar lehine çalıştılar. Burada söz konusu olan 2012 seçimlerinin iki büyük rakibinin PAN ve PRI olacağının beklenmesidir. Zafer konuşmasında Gabino Cue, PAN’ın koalisyona dâhil olmasına izin verdiği için Felipe Calderon’a şükranlarını sundu. Ancak aynı zamanda, 2006 yılındaki [başkanlık seçimlerinde –ç.n.] muhtemelen hileyle kaybeden Andres Manuel Lopez Obrador’a da teşekkür etti. Andres Manuel Lopez Obrador başkanlık yarışında Oaxaca’dan bir müttefik kazanmış oldu.

Nihayet ulusal çapta büyük mağlup ise Meksika Eyaleti mevcut yöneticisi, PRI’nın en iyi bilinen siyasetçisi ve PRI’nın potansiyel devlet başkanlığı adayı Enrique Peña Nieto’dur. Oaxaca, Sinaloa ve Puebla sadece eyalet yöneticisi olmanın verdiği destek değil halkın desteği açısından da onun açısından birer kayıptı: Meksika’da halkın oyuyla seçim olduğu üzere, vatandaşlar PRI’yı desteklemeye dönük isteksizliklerini her bir oyda belli ettiler.

Eğer yeni başkanı belirleyecek olan seçimler 2010 yılı Mayıs ayında yapılsaydı, Enrique Peña Nieto en yakın rakibinden yüzde 26 oranında oy fazlasıyla kazanmış olacaktı. PRI yöneticilerini ve ara dönem zaferlerini, yürütme erki üzerindeki yetmiş yıllık kontrolünü kaybettiği 200 yılından bu yana PAN ve PRD’nin başarısızlıkları üzerine inşa etmekteydi.

Şimdiyse PAN uyuşturucu kartellerinin ulusal denetimine, işsizleşmeye, zengin ve yoksul arasındaki büyüyen uçuruma ve Calderon’ın bunlara dair hiçbir şey yapamıyor olmasına bağlı yaşanan bir felaket gibi görünüyor. Calderon aynı zamanda ABD’yle görüşmelerinde de öncekine benzer bir dayanıklılığı gösteremedi.

Bu esnada, Andres Manuel Lopez Obrador kendisini anayasal başkan ve Calderon’u da makamı gasp eden kişi olarak adlandırırken, PRD, 2006 başkanlık yarışını Andres Manuel Lopez Obrador’un kazandığını iddia eden protestolarla karşı karşıya kaldı. Ardından PRI, PRD saflarına PRDli gibi davranan bazı kişileri düzmece biçimde sızdırdı ve bu kişiler fiilen Andres Manuel Lopez Obrador’un partisini elinden aldılar. Ancak Andres Manuel Lopez Obrador yeniden ortaya çıktı.

Andres Manuel Lopez Obrador, 2012 yılında toplumsal hareket ilkelerini benimseyen bir partinin arayışında olan bir kişidir. 15 milyon potansiyel seçmeni olduğu söylenir. Andres Manuel Lopez Obrador, “Bu, ülkenin dönüşüm hareketidir. 25 Temmuz’da Zócalo’da ülkeye dair önerdiğimiz alternatif projeyi, planı bildirmiş olacağız ve 2011’nin sonu, 2012’nin arifesinde İşçi Partisi ya da Uyum partisi ya da PRD ile oturup, onlara “işte burada, kurmamıza yardım edin” diyeceğiz. Eğer bu üç parti uzlaşırsa, bir adım ileri gideceğiz ancak olduğumuz yerde beklemeyeceğiz” sözlerini sarf ediyordu. Herhangi bir popülerlik anketini bekleyecek değildi.

“2012 için yürüyoruz, burası açık ve ülkenin dönüşümü için yürüyoruz. İleriye yol alıyoruz. Bunu, durumu açığa kavuşturmak üzere vurguluyorum çünkü bizler koalisyonların halkı PRI ile PAN arasında bir farkın olduğuna inandırmaya çalışan bu manipülasyonlarına izin vermeyeceğiz.”

Obrador, Oaxaca, Puebla ve Sinaloa’daki zaferlerin ötesinde Sol açısından PAN ile ittifak yapmanın bir hata olduğunu iddia etti ve “çünkü PRI ve PAN bir ve aynıdır … benim bakış açıma göre iktidarın mafyasıyla birlikte olan bu partilerle ittifaklar kurmayacağız…” sözlerini sarf etti.

Görünen o ki Andres Manuel Lopez Obrador, liderliğinin tasfiyesine karşın mevta olmuş bir PRD’nin sadık seçmenlerinin bir fark yaratabileceğine inanıyor. O aynı zamanda herhangi bir parti bağlılığı olmayan ve mevcut durumdan bıkmış sıradan insanlara karşı hatırı sayılır bir inanç da besliyor. Aynı esnada PAN ve PRD liderleri ise sadece Mexico eyaletinde değil, gelecek yıl seçimlerin yapılacağı Coahuila, Guerrero ve Nayarit eyaletlerinde de koalisyonlara devam etmeye hazır durumdalar. Nihayet, Meksika’nın en zengin insanlarının oluşturduğu oniki aile Meksikalıların siyasal ve ekonomik yaşamı üzerinde egemen oluyor. Ve bütün hepsi açısından oyun, iktidar politikasıdır, sosyal adalet değil.
[Upside Down World’deki İngilizce orijinalinden Soner Torlak tarafından Latinbilgi için çevrilmiştir]

Posted in Makaleler, Meksika | Leave a Comment »

Meksika Körfezi’nde BP tekrar bir sorunla karşılaştı

Posted by lahy 16/07/2010

BP’nin kuyuya geçirdiği yeni kapak
Yeni kapağın test edilmeye başlanmasının 48 saati bulabileceği bildiriliyor

Meksika Körfezi’nde petrol sızıntısını kontrol altına almaya çalışan BP’nin tekrar bir sorunla karşılaşması yeni bir gecikmeye yol açtı.

BP’nin mühendisleri pazartesi günü deniz yatağındaki kuyuya bir kapak yerleştirmişti.

Nisan ayında meydana gelen kazadan beri okyanusa sürekli petrol püskürten kuyuyu yeni kapakla tıkamayı planlayan BP, bu işlemin başarılı olup olmayacağını basınç testleriyle ölçmek zorunda.

Basınç testini geçmeyen bir kapağın yerleştirilmesi durumunda petrol kuyusunda yeni çatlakların oluşmasından ve şu ankiden de fazla miktarda petrolün suya karışmaya başlayabileceğinden korkuluyor.

BP, kritik önemdeki basınç testini gerçekleştirmesine az bir süre kala, öncelikle kapağın yan tarafında tespit edilen bir sızıntıyı halletmesi gerektiğini açıkladı.

Bu tamir işleminin basınç testini ne kadar erteleyeceği belirsizliğini koruyor.
85 gün

Amerikalı yetkililer, 85 gündür denize oluk oluk boşalan petrolün halen durdurulamaması karşısında öfke dolu.

Başkan Obama, ABD’nin güney eyaletlerinde deniz kıyısını tehlikeye atan sızıntıyı ülke tarihinin en büyük çevre felaketi olarak niteliyor.

Sızıntının ancak yarısını engelleyen önceki kapağın yerini alan yeni kapağın petrolün suya karışmasını tamamen engellemesi umuluyor.

BP’nin operasyonu iki yan unsuru da içeriyor.

Bunlardan biri, daha fazla petrolü sızmadan kontrol altına alacak bir tankerin faaliyetlerini sürdürmesi, diğeri de daimi bir çözüm sağlaması umulan ve petrol kaynağından gelen basıncı hafifletecek iki kuyunun daha açılması.

Soruna bütünüyle çözüm sağlanması için zorunlu görülen ek kuyuların açılması ancak Ağustos ortalarında mümkün olacak.

BP sızıntıyı önleyebilmek için şimdiye dek 3,5 milyar dolar harcadı. Şirket ayrıca bu faaliyetler için 20 milyar dolarlık ek bir fon oluşturdu.

Posted in Ekolojik Hareketler, Genel Haberler, Meksika | Leave a Comment »

Arjantin eşcinsel evliliklerini onayladı

Posted by lahy 16/07/2010

Arjantin Senatosu’ndaki eşcinsel evlilik oylaması

Arjantin Senatosu’ndaki oturum 14 saat sürdü

Arjantin Senatosu eşcinsel evliliklerini yasal olarak tanıyan önergeyi onayladı.

Senato’nun sabahın ilk saatlerine dek süren yoğun bir tartışma ardından aldığı kararla, Arjantin, Latin Amerika’da eşcinsel evliliklerine izin veren ilk ülke oldu.

Ülke parlamentosunun alt kanadı, önergeyi daha önce onaylamıştı.

14 saatlik oturum sonunda, Senato da altı oy farkla, 27 redde karşı 33 kabul oyuyla önergeye destek verdi.

Eşcinsel çiftlerin çocuk da evlat edinebilmesine izin veren yasa, başta Katolik Kilisesi olmak üzere dini grupların şiddetli muhalefeti ile karşılanmıştı.
Protestolarla karşılanmıştı

Oturum sürerken binlerce kişi Kongre binası önünde protesto gösterileri düzenledi.

Pazar ayinlerinde de halka girişimi protesto etmeleri çağrısı yapılmıştı.

Eylemcilerden Angeles Navarro, amacını “Kadın ve erkek arasındaki evliliği savunmaya geldim, diğer girişimlerin ise doğanın kanunlarına aykırı olduğunu düşünüyorum” sözleri ile açıkladı.

Protestolarda kullanılan başlıca sloganlardan biri “Bir anne ve baba sahibi olmak çocukların hakkı” idi.

Bu sırada bir grup da önerge lehinde eylem yapıyordu.

Alex Freyre ve Jose Maria di Bello

Alex Freyre ve Jose Maria di Bello geçen Aralık ayında evlendi

Girişime destek veren eylemcilerden biri “Halihazırda eşcinsel aileler var, dolayısıyla onlara düşen bu aileler için yasal bir zemin yaratmak” dedi.

Arjantin’de son dönemde Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilen bir dizi eşcinsel evliliği yapılmıştı.

Alex Freyre ve Jose Maria Di Bello, Arjantin’de geçen Aralık ayında evlenen ilk eşcinsel çift oldu, onları lezbiyen ve eşcinsel altı çift daha izledi.

Ardından hukuk mücadelesi başladı; yargıçlar eşcinsel evlilikleri geçersiz ilan etmeye çalışsa da çiftler her defasında temyiz mahkemesine başvurdu ve meseleyi Yüksek Mahkeme’ye kadar taşıyacaklarını ifade etti.

Eşcinsellerin ‘medeni birliktelik’ adı altında evlenmesi başkent Buenos Aires ve diğer bazı bölgelerde yasalken, ülke genelinde yasadışıydı.

Başkan Cristina Fernandez Kirchner, önerge masasına gelirse, vetosunu kullanmayacağını söylemişti.

Buenos Aires, genelde Katolik ve muhafazakar kabul edilen Latin Amerika’nın eşcinsellere en açık yaklaşılan kentlerinden biri ve ülkede eşcinsel evliliği kabul eden ilk kent.

Posted in Arjantin, Genel Haberler, İnsan Hakları | Leave a Comment »

Eduardo Gudynas’la röportaj: “Latin Amerika çevresel bir acil durumla karşı karşıya”

Posted by lahy 13/07/2010

Latin Amerika Toplumsal Ekoloji Merkezi (LATEM) üyesi Uruguaylı araştırmacı Eduardo Gudynas’la Milagros Salazar’ın gerçekleştirdiği röportajı paylaşıyoruz. Gudynas aynı zamanda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından hazırlanarak Latin Amerika ve Karayipler İçin Küresel Çevre Manzaraları adıyla yayınlanan ve oldukça etki uyandıran rapora katkı koyan araştırmacılardan biri. – Latinbilgi.

Latin Amerika’da doğal kaynakların sömürülmesi ile çevrenin korunması arasında bir dengesizliğin var olduğunda ısrar ediyorsunuz. Bu sorun ne kadar ciddi?

Latin Amerika çevresel bir acil durumla karşı karşıya çünkü yeni korumalı alanlar oluşturulması ve çevresel düzenlemelerin, mesela sanayi sektöründe, gerçekleştirilmesinin hızı doğal kaynakların çıkarılmasının olumsuz etkilerinin giderek artan hızına göre çok yavaş kalıyor.

İklim değişikliği bağlamında düşünülürse, daha büyük bir tehlikeyle mi karşı karşıyayız?

Daha büyük; sadece gelişmekte olan ülkelerin kırılganlığı nedeniyle değil, aynı zamanda Latin Amerika’nın sorumluluk almaması nedeniyle de daha büyük bir tehlike.

Bölgenin sera gazı emisyonlarının temel kaynağı ormansızlaştırma olduğu ve bunu toprak kullanımı ve tarımın takip etmekte olduğu gerçeği hep kıyıda köşede kalıyor. Bu anlamda iklim değişikliğini tartışmak demek kırsal kalkınma, tarım politikaları ve toprak sahipliğini tartışmak demektir.

Ancak engel teşkil eden ekonomik ve politik çıkarlar mevcut. Enerji tasarruflu ampuller kullanmayı önermek bu konular hakkında konuşmaktan çok daha kolay.

Uluslar arası planda odak, Kuzey ülkelerinin emisyonlara ilişkin tarihsel sorumlulukları ve bunların tazmin edilmesinin gerekliliği üzerinde duruyor ancak bu bölgede iklim değişikliğine karşı durmak ve ekolojik mirasımızı korumaya yönelik pek az faaliyet gösteriliyor.

Böyle bir duruma nasıl geldik?

Tarihsel olarak Güney Amerika’nın kalkınmasına giden yolun doğal kaynaklara sahip olunması ve bunların çıkarılması olduğu savunulur. Dikkatler bunu en verimli biçimde nasıl gerçekleştirebileceğimize kaymış durumda ve bizler, temel ihtiyaç maddelerinin yüksek fiyatlı olduğu yıllarda ekonomiyi çeşitlendirme fırsatını kaçırdık.

Çevrenin hasar görmesi yerine hammaddeye odaklanmaya vurgu yapan bu anlayış Brezilya gibi güçlü bir sanayiye sahip ülkelerde bile mevcut.

Bölgedeki hangi ülkeler bu anlayışın en kötüsüne sahipler?

Brezilya kritik bir devlet çünkü doğal kaynaklarını kullanmanın ve bunun etkilerinin neredeyse sonuna gelmek üzere. Onu (büyük madencilik projeleriyle) Peru ve (kapsamlı petrol kaynağı istismarıyla) Ekvador gibi And ülkeleri takip ediyor.

Brezilya hâlihazırda, çoğunlukla demir ve alüminyuma dönük, büyük bir maden ülkesi ve bu üretimi yabancı yatırımları çekmeyi sürdürmek için düşük vergilendirme uygulamak vasıtasıyla arttırmaya ilişkin bir politikaya da sahip. En endişe verici olanı ise, bu stratejinin çevre politikalarını esnetilebilir kılmayı da içeriyor olması. Amazonlardaki hidroelektrik santralleriyle “ucuz enerji” arayışında olması da ayrıca endişe verici.

“Doğal kaynakları çıkarmak” tek başına kötü bir şey mi? Ya da sorun çevresel ve toplumsal bedellerin hesaba katılmıyor oluşu mu?

Hammaddelerin küresel bir aşırı tüketimi söz konusu. Toplumsal ve çevresel hasarların ekonomik etkisi, iklim değişikliğine katkı sunuyor olmasının yanı sıra üretim sürecinin maliyetleri içerisinde değerlendirilerek hesaba katılmalı.

Ancak bu değerlendirmeler yapılmış değil çünkü eğer yapılsaydı, doğal kaynakların çıkarılması kararları asla onaylanamazdı.

Doğal kaynakların çıkarıldığı alanlardaki etkiler yok sayılıyor ve bu da ortada neden çatışmaların mevcut olduğunu açıklar nitelikte. Bu, makroekonomik refahın yerel zararın pahasına gerçekleşiyor olmasının paradoksudur.

Bu durum merkez, sağ ve sol partilerin hükümette olduğu ülkelerin hepsi açısından geçerli mi?

Geçerli. Hükümetin doğal kaynak çıkarma sektöründe oynadığı rolde önemli farklılıklar bulunsa dahi geçerli. Bolivya ve Brezilya gibi sol partiler tarafından yönetilen ülkelerde bu sektör tarafından yaratılan zenginliğin bir kısmı, doğal kaynakları sömürmeye devam etmek üzere hayata geçirilen politikaları meşrulaştırmanın yollarından biri olarak sosyal programlara ayrılıyor.

Bu noktada, doğal kaynakların çıkarılması siyasi bir sorun olmanın yanı sıra kültürel bir sorun haline de geliyor. Bu sorun, madencilik ve petrolün zenginlik kaynakları olduğu ve mümkün olan en kısa zamanda sömürülmelerinin gerektiği fikrinden kaynaklanıyor.

Solcu hükümetler de bu fikri, Yeryüzü’nün kaynaklarının daha verimli biçimde kullanacaklarını söyleyerek paylaşıyorlar. Ancak bu, kültürel bir sorun olmakla birlikte, farklı siyasal akımlar dâhilinde yeniden üretiliyor.

Peki, sürdürülebilir bir kalkınma için başka alternatifler nasıl geliştirilebilir?

İşte sorun budur. Çünkü doğal kaynakları çıkarma fikri o kadar yaygın ki, diğer ihtimallere ya şüpheyle yaklaşılıyor ya ad reddediliyor. Ve bu ciddi bir durum çünkü petrol gibi yok olacak sektörlerden bahsediyoruz. Kurtuluş “Post-Doğal kaynak çıkarıcılık” diye adlandırdığım yeni yolda yatıyor.

Bu yolda kıtasal entegrasyon [Latin Amerika’nın birliği – ç.n.] ne tür bir rol oynayabilir?

Temel bir ol oynar. Eski yaklaşımdan kurtulmak, madencilik ya da petrol sanayini ortadan kaldırmayı değil de yeniden formüle etmeyi hedeflese dahi komşu ülkeler arasında ekonomik ve toplumsal bir koordinasyonu gerektiriyor.

Brezilya ile karşılığında bir şey kaybetmeksizin entegrasyonu tartışmak nasıl mümkün olabilir? Brezilya ve Peru arasındaki enerji anlaşması belirli bir eşitsizliği içeriyor.

Birinci hedef, ülkeler arasındaki asimetrileri azaltmaktır, böylece en küçük ülke dahi görece en büyük olan ile aynı seviyede kalkınmayı başarabilir.

Peru Brezilya’ya sadece elektrik satmamalı ve Brezilya arabalarını satın almak zorunda kalarak çevresel ve toplumsal hasara uğramakla kalmamalı. Başka yollar bulmak zorundalar, böylece komşularının yanı sıra gelişebilirler.

Not: Bu yazi http://www.latinbilgi.net sayfasindan alinmistir.
[Upside Down World’deki İngilizce orijinalinden Soner Torlak tarafından Latinbilgi için çevrilmiştir]

Posted in Genel Haberler, Makaleler | Leave a Comment »

Fidel Castro, ABD’yi İran’a saldırmaması konusunda uyardı Fidel Castro

Posted by lahy 13/07/2010

Küba devriminin öncüsü ve ülkenin eski cumhurbaşkanı Fidel Castro televizyona çıkarak 2006 yılından bu yana en önemli konuşmasını yaptı.

83 yaşındaki Castro, uluslararası ilişkiler üzerine yorumlar yaptığı uzun konuşmasında, sesi bazen zayıflasa da canlı görünüyordu.

Castro konuşmasında, Amerika Birleşik Devletleri’ni İran’a saldırmaması konusunda uyardı.

2006 yılında ciddi bir ameliyat geçiren Castro o tarihten bu yana nadiren kamuoyu önüne çıkmıştı.

Fidel Castro sağlık sorunları nedeniyle iktidarı da 79 yaşındaki kardeşi Raul’a devretmişti.

BBC’nin Havana muhabiri Michael Voss, Castro’nun son dönemlerde kamuoyu önüne çıkarak, hükümet işlerine hâlâ dahil olduğu ve son gelişmelerden haberdar olduğu mesajı vermek istediğini söylüyor.

Eski Küba lideri konuşmasında, “Amerika Birleşik Devletleri, İran’da ya da dünyanın herhangi bir başka bölgesinde nükleer silahların yayılması tehlikesini önlemek için pratikte adımlar atmak yerine Orta Doğu’nun petrol bulunan bölgelerini kontrol etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, diğer yolların başarısız olması halinde şiddete başvurma yolunda ilerliyor.” dedi.

Castro’nun bir saatlik konuşmasının canlı olup olmadığı henüz net değil.

Ancak Associated Press haber ajansı, eski Küba liderinin konuşmasında 5 Temmuz’da yayımlanan bir makaleye referans vererek, makalenin altı gün önce yayımlandığını söylediğini, bunun da konuşmanın geçen Pazar günü kaydedilmiş olabileceği anlamına geldiğini duyurdu.

Castro en son 11 ay önce televizyona çıkmıştı

Posted in Genel Haberler, Küba | Leave a Comment »

Haiti’de 1 milyondan fazla kişi hala evsiz

Posted by lahy 12/07/2010

Orta Amerika ülkelerinden Haiti’de, modern zamanların en büyük doğal afetlerinden biri olarak gösterilen depremin üzerinden 6 ay geçerken, ülkede bir milyondan fazla kişi hala evsiz.

Bu depremzedeler hala çadırkentlerde yaşıyor.

12 Ocak’ta meydana gelen deprem, Richter ölçeğine göre 7,0 büyüklüğündeydi.

Deprem sonucu 200 binden fazla kişi ölmüştü.

Ayrıca başkent Port au Prince büyük oranda yerle bir olmuştu.

Port au Prince’de bugünlerde fazla bir inşaat faaliyeti gözlenmiyor.

Haiti’deki BBC muhabiri Matthew Price, Port au Prince’de Başkanlık Sarayı’nın çökmüş duvarlarının, ülkenin yeniden inşasına yönelik çalışmalarda şu ana dek çok az şey başarıldığının göstergesi olduğunu söylüyor.

‘Elimize 200 milyon dolar bile geçmedi’

Depremin ardından bağışçı ülkeler, Haiti’ye yaklaşık beş milyar dolar yardım vaadinde bulunulmuştu.

Ancak Haiti Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı Jean Renald Clerisme, ellerine 200 milyon doların dahi geçmediğini söylüyor.

Haiti’ye yapılan yardımlar, çadırkentlerin çoğuna temiz su götürülmesine ve buralarda portatif tuvaletler yapılmasını sağlamıştı.

O nedenle ülkedeki çadırkentlerde şu ana kadar fazla bir salgın hastalık görülmedi.

Ancak muhabirimiz Matthew Price, yeniden inşa faaliyetlerinde fazla ilerleme görülmemesi yüzünden Haitililer arasında hayalkırıklığının arttığını belirtiyor.

Matthew Price’ın vurguladığı bir diğer nokta da, Haiti’de birçok kişinin, yeniden inşa faaliyetlerindeki başarısızlıktan, toprağın önemli bir bölümüne sahip olan elit kesimi suçlamaları.

Ülkede elit kesimin, Haiti siyasetinde etkili yakınlarını vasıtayla, yeniden inşa çabalarını önlediği iddia ediliyor.

Posted in Genel Haberler | Leave a Comment »

Latin Amerika ve sosyal-liberalizmin sonu – James Petras

Posted by lahy 09/07/2010

Güncel dünya bunalımı ve bazı ülkelerin olası toparlanışı, geleneksel ‘ihraç piyasası’ -serbest ticaret-, göreceli fayda doktrinlerinin zayıflıklarını açığa vurdu.

Bu hiçbir yerde son Latin Amerika deneyiminde olduğu kadar açık değildir. Bölge ülkelerinin çoğunda ortaya çıkan son halk ayaklanmalarına ve merkez-sol rejimlerin yükselişine rağmen, dış ekonomik ilişkiler başta olmak üzere, izlenen ekonomik yapılanmalar, stratejiler ve politikalar, öncellerinin ayak izlerini takip etmekten kurtulamadı. Özellikle tarım, maden ve enerji alanındaki ürünlere şiddetli talep ve fiyatlarındaki artışın etkisiyle bir dizi kritik alanda yapılması gereken değişikliklerden vazgeçtiler ve neoliberal seleflerinin politik ve ekonomik miraslarına adapte oldular. Böylece şu an 2008’de başlayan dünya ekonomik durgunluğuna bağlı olarak ciddi sosyal sonuçları olan keskin ekonomik gerilemeyi yaşamaktalar.

Sosyoekonomik krizler önemli dersler sunuyor; yatırım, ticaret alanlarındaki derin yapısal değişikliklerin ve stratejik ekonomik sektörlerin mülkiyetini devralma gibi adımların adil ve istikrarlı bir büyümeyi garantilemek için temel noktalar olduğu düşüncesini güçlendiriyor.

Serbest piyasa, serbest ticaret doktrini: 1990’lar

1970’lerin ortasından itibaren ABD yanlısı askeri ve sivil otoriter rejimlerin iktidara gelişi ve ABD serbest piyasa akademisyenleri ve ABD eğitimli ekonomistlerin rehberliğinde Latin Amerika, serbest piyasa-serbest ticaret politikalarının bir laboratuvarı haline dönüştü. Koruyucu ticaret engelleri düşürüldü veya kaldırıldı, böylece sübvanse edilmiş ABD ve AB tarım ürünleri, yerel tüketim için gıda üreten küçük çiftçileri büyük oranda yok ederek engelsiz bir şekilde ülkelere girebildi.

Politikacı yapıcılar, ‘göreceli fayda’ doktrini altında, avantajlı fiyatlara, avantajlı pazar erişimine ve uygun gıda, tarım ekipmanı ve tarım-dışı ithal fiyatlarına güvenerek buğday, soya, mısır ve büyükbaş hayvan gibi temel gıda maddelerinin ihracına yoğunlaşan büyük ölçekli tarım işletmelerini finanse ve teşvik ettiler.

Ekonominin topyekün deregülasyonu ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesi kapıları yabancı yatırıma sonuna kadar açtı ve stratejik sektörlerin devralınmasını kolaylaştırdı. Böylece ekonomik büyüme ve ödemeler dengesini sağlamak için yabancı yatırıma bağımlılık arttı.

Rejimlerin genel stratejisi, ülke içi pazarın zayıflatılması ve daraltılması (kitlesel yerel tüketimin kısılması) pahasına ihraç pazarlarına dayanıyordu; yerel emek masraflarını ucuzlaştırma ve tarıma ve madene dayalı (agro-mineral) zengin egemen sınıfın yüksek kazancını süreklileştirme… Söz konusu egemenlerin rejimlerin bütün kilit ekonomi bakanlıklarındaki varlığı, dünya pazarlarının içsel istikrarsızlığının uzun geçmişini gözden kaçırarak, kendi hizmetlerindeki bu politikalara ‘rasyonel verimli pazarlar’ kavramı çerçevesinde ideolojik bir cila çekilmesini sağladı.

Geleneksel neoliberal rejimlerin krizi

Kuralsızlaştırılmış mali sistem ve 2000-2001 dünya ekonomik durgunluğu, ekonominin ve kamu hazinesinin serbest piyasa uygulayıcıları tarafından ve devasa yolsuzluk nedeniyle talan edilişi, işçilerin, köylülerin ve kamu çalışanlarının vahşi sömürüsü bölge çapında ayaklanmaları üretti. Seçim yarışlarında bir dizi ABD destekli rejim devrildi ya da başarısızlığa uğratıldı. Ekvador, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Uruguay ve Paraguay, seçim kampanyaları sırasında iktidarın yapısında, sosyal harcamalardaki artış ve kırsal alanda toprağın yeniden dağıtımı noktalarındaki değişiklikleri de içeren ‘derin yapısal değişimleri’ vaat eden merkez-sol rejimlerin iktidara gelişine yol açan halk ayaklanmalarına tanıklık etti.

Ancak pratikte, yerleşik sağcı partilerin politik yenilgisi ya da ekonomik elitlerin zayıflaması geniş çaplı ve uzun vadeli sosyoekonomik dönüşümler için bir temel oluşturmadı. Yeni merkez-sol rejimler ekonomik elitleri, ekonomiyi yeniden canlandırmaları, yoksul ve işsizleri sübvanse etmeleri için çaba sarf etmeye zorlayarak onları ‘reforme’ etmeyi deneyen sosyo-ekonomik politikalar izlediler. Partiyi -politik sistemi- dönüştürmek için ciddi bir çaba gösterilmeksizin politik elitler iktidardan uzaklaştırıldılar, büyük basınç altındaki birkaç rüşvetçi mahkemeye sevk edildi. Diğer bir deyişle, serbest piyasa politikalarının tetiklediği krizde neoliberal elitlerin ölümü tam olarak gerçekleşmedi, merkez-sol rejimlerin devlet müdahalesini içeren kriz yönetim politikaları nedeniyle dönemsel olarak askıda kaldılar.

Merkez sol politikalar: Kriz yönetimi ve ekonomik patlama

Yeni merkez-sol hükümetler iş dünyasına ekonomik teşvikler sunmak ve mali düzenlemeler yapmaktan, yoksulluk programlarına ödeneklerin artırılması, geniş kapsamlı ücret artışları ve halk örgütlenmelerinin liderleriyle fikir alışverişine kadar bir dizi politika benimsediler. Bazı özel şirketlerin iflasına müdahale etmenin yanısıra önceki dönemden politik düşmanlarını ve suçluları da yok saydılar. Bu sembolik ve dikkat çekici politikalar dönemsel olarak kitlesel seçim desteğini güvence altına aldı ve halk hareketlerinin daha radikal kesimlerini böldü ve onları izole etti.

Yine de bir taraftan merkez sol rejimler tabandan gelen radikal taleplerle mevcut tüm kapitalist elitleri (yabancı çokuluslu şirketler, tarım ve maden şirketleri, mali, ticari ve sanayi elitleri) de kapsayan kendi politik icraatlerini normalleştirme ve kapitalist gelişimi canlandırma noktasında denge kurmaya çalışırken, diğer taraftan da daha geniş ve daha derin değişim talebi kitlelerin birinci gündemi olmaya devam ediyordu. Merkez solun bu açmazı, büyük oranda Çin başta olmak üzere Asya ekonomilerindeki büyümenin tetiklediği ürün fiyatlarındaki ani artış ve dinamik talep sayesinde çözüldü.

Merkez-sol rejimler bütün yapısal değişim gerekçelerini terkettiler ve birincil ürünlerin ihracına dayalı ‘ihracata dayalı büyüme’ kervanına katıldılar. Yabancı yatırım eleştirisini ve stratejik özel şirketlerin ‘yeniden ulusallaştırılması’ talebini terk eden merkez-sol rejimler, kimi düzenleyici kontrol mekanizmalarını iptal ederek büyük ölçekli yabancı sermaye akışına kapıları açtılar.

2003-2008 emtia patlaması dönemi, merkez sol (ve sağcı) rejimlerin muhalefeti ‘satın almasına’ izin verdi: sendikacılar yüklü ücret artışları, iş dünyası önemli teşvikler aldılar, yabancı yatırımcılara kolaylıklar sağlandı, yabancı ülkelerdeki işçilerin havaleleri yoksulluğun düşürülmesine katkı olarak teşvik edildi.

Tek kelimeyle Latin Amerika’nın hızlı büyüyen ihraca dayalı stratejisinin bütün sosyoekonomik yapısı, dünya pazarındaki talebe ve emperyalist ülkelerdeki ekonomik koşullara bağlıydı. Ekonomi uzmanlarının, finans yazarlarının ya da ‘rasyonel piyasaların’ politik savunucularının çok azı ‘ihraç pazarı’ modelinin sürdürülebilirliğine dair şüphelerini ifade ettiler.

Bu ekonomilerin aşırı kırılganlığı, çabuk patlayıp-sönen piyasalara, sınırlı sayıdaki ihraç ürününe ve sadece bir iki pazara bağımlılıkları, yabancı ülkelerde istikrarsız işlerde çalışan işçilerin dış havalelerine bağımlılıkları, herhangi bir ekonomistin ve politikacının zihninde isyan bayrağını çekmiş olmalıydı. Harward İşletme Okulu, Penn’s Wharton Okulu ve (kendi ön tahminlerini ifade eden matematiksel denklemlerine sevdalı) diğer prestijli yüksek öğrenim merkezleri tarafından yollanan yüksek ücretli danışmanlar ve uluslarası istişare misyonları yürütenler en az kurallı piyasaların en başarılı olanlar olduğunu iddia ediyorlardı ve merkez soldan sağa kadar Latin Amerikalı meslektaşlarını, ticaret engellerini düşürmeye ve sermayenin akışına izin vermeye ikna ettiler.

İhraç pazarının hızlı büyüyüşü yalnızca beş yıl sürmüştü ki Latin Amerika ekonomileri çöküşle karşı karşıya kaldı. Birleşmiş Milletler’in 2009 yılında Latin Amerika ve Karayip ülkelerinde yapılan ihracatı araştıran komisyonuna göre, bu konuda son 72 yıldaki (son dünya bunalımından bu yana) en keskin düşüş kaydedildi. Bölge ihracatı yüzde 11, ithalatı da yüzde 14 olmak üzere hacmen 1982 dünya durgunluğundan bu yana en yüksek daralmayı yaşadı.[1]

Ürün ihracatında özelleşmenin tehlikeleri

Karşılaştırmalı tarihler ticaret yapısındaki uzun süreli taahhütlerin ve zayıf noktaların göstergesidir: geçmişteki ve şimdiki durgunlukların Latin Amerika üzerindeki etkileri şiddetli olmaktadır, çünkü hem geçmişteki hem de şimdiki ekonomileri, kendi iç krizlerini hızla Latin Amerikalı ticari ortaklarına yansıtan emperyalist pazarlara yaptıkları tarım ve maden ihracatına bağımlıdır. Ticaretteki tarihi düşüş ihraç sektöründeki işçiler arasında işsizlik oranını kaçınılmaz bir şekilde ikiye-üçe katlıyor ve bu düşüşün dış ticaret tarafından üretilen harcama ve tüketime bağlı olarak bunlarla ilintili uydu ekonomik işletmeler üzerinde çoklu bir etkisi oluyor. Tarım ve maden ihracatına yoğunlaşma, başka ekonomilerde var olan alternatif istihdam yaratma olanaklarını sınırlıyor. Devletin tarım-maden ve enerji ihracından gelecek gelirlerine bağımlılığı, kamu yatırımlarında ve sosyal hizmetlerdeki harcamalarda otomatik kesintiler anlamına geliyor.

Latin Amerika ticaret krizleri özellikle geleneksel olarak tarım, maden ve enerji ürünlerinde ihracata göre yapılanmış ülkelerde etkili olagelmiştir: Venezüella, Ekvador (petrol), Kolombiya (petrol ve kömür) ve Bolivya 2009’da kıta ortalamasının çok üstünde bir oranlar yüzde 33’lük bir düşüş yaşadılar. Ticaretinin yüzde 80’i ABD’ye bağlı olan (petrol, turizm, göçmen havaleleri, otomobil) Meksika, GSMH’sindeki yüzde 11’lik düşüş ile bu yarıküredeki ülkeler arasındaki en büyük zararı yaşadı.

İhracata dayalı tüm ekonomiler krizden ciddi bir şekilde etkilenmişken, petrol ve maden ihracatında özelleşmiş ülkeler yüzde 50’lik bir düşüş yaşarken, daha çeşitlenmiş bir ticaret sepetine (imalat, tarım, hizmet sektörü) sahip ülkeler yüzde 20 civarı düşüş yaşadılar.

Tek pazara bağımlılığın tehlikesi

Daha fazla pazar ve ticari ortak çeşitliliğine sahip ülkeler, özellikle Latin Amerika bölgesi içinde ve Çin ile ticaret yapanlar, ABD ve AB pazarlarına bağımlı Meksika, Venezüella ve Orta Amerika ülkeleri gibi yüzde 35’ten daha fazla düşüş yaşayan ülkeler ile karşılaştırıldığında daha küçük bir düşüş yaşadılar.

Ticaret, Latin Amerika’yı olumsuz etkileyen dört cepheden yalnızca biriydi: doğrudan yabancı yatırım, yurtdışında çalışan işçilerden gelen havaleler, emtia fiyatlarındaki değişim de krize katkıda bulundu.

Yabancı yatırıma bağımlılığın tehlikeleri

Latin Amerika’nın yabancı yatırıma açık kapısı krizin başlıca sebeplerinden biridir. Yabancı yatırım Latin Amerika’nın iç büyümesine bağlı olarak, emtia/ticaret patlaması sonucu meydana getirilen yüksek kar avantajından yararlanarak artarak aktı. Ticaret, gelir ve karlardaki düşüşle birlikte yabancı yatırım karlarını alarak, krizi ve artan işsizliği daha da kötü hale getirerek geldiği yere geri döndü, yatırımlarını geri çekti. Yabancı yatırım kolay giriş ve hızlı çıkış pratiklerini izler -gelişme için yüksek derecede güvenilmez ve istikrarsız bir vasıta.

Denizaşırı ülkelerden gelen işçi havalelerine bağımlılığın tehlikeleri

Latin Amerika rejimleri, yurtdışında çalışan vatandaşlarının son derece kırılgan yasal ve ekonomik durumlarını görmezlikten gelerek, buralardan gelen milyarlarca dolarlık gelire dayalı projelerin sürekliliğini esas aldı ve bunu ekonomi politikası olarak yapısallaştırdı. Yurtdışında çalışan işçilerin büyük çoğunluğu oldukça kırılgan bir pozisyondalar: birçoğu kâğıtsız (illegal göçmenler), durgunluk ve ekonomik çöküş dönemlerinde çabucak işsiz kalıyorlar. İkincisi inşaat, turizm, bahçıvanlık ve temizlik gibi durgunluktan şiddetle etkilenen sektörlerde çalışıyorlar. Üçüncüsü ya az ya da hiç kıdeme sahip olmayıp ve ‘en son işe alınıp, en önce kovulan’ durumundadırlar. Dördüncüsü, birçoğu işsizlik sigortası elde edebilecek durumda değiller. Hayatlarını sürdürebilecek imkânlara sahip değillerse sınırdışı edilmeyle yüz yüze kalıyorlar. Yurtdışında çalışan işçilerin aşırı kırılganlığının sonuçlarını, Latin Amerika’ya yurtdışından gelen multi-milyar dolarlık işçi havalelerinin, yoksulluğu ve ödemeler dengesindeki olumsuz eğilimi artıran düşüşünde görebiliriz.

Ürün fiyatlarındaki dengesizlik

Merkez-sol hükümetler, bütün yumurtaları yüksek emtia fiyatları ve yurtdışı pazarları sepetine koyarak dış tahrikli krizden ulusal ekonomiyi korumak için, iç pazarlarını, ithal ikameci sanayileşme, toprak reformu; tarım, maden, imalat ve enerji kaynakları ile ilişkili kamu altyapı yatırımları yoluyla derinleştirme noktasında büyük bir imkânı kaçırdılar.

Sosyal liberalizmin (‘merkez-sol’) sınırları ve ekonomik kriz

Yeni milenyumun ilk on yılı boyunca, yeni açığa çıkan merkez-sol rejimler neoliberalizme sövüp saydılar ve kendilerini “21. yy” sosyalistleri olarak adlandırdılar. Bunun pratikteki anlamı, mevcut ekonomik yapılara ve ticari politikalara, ticari ortaklarlıklarda ve yabancı yatırımcılarla yapılan bazı durumlardaki ‘ortak işletmeler’de birtakım ayarlamalar yapmak suretiyle sosyal harcamalardaki artışları eklemek oldu. Dönem süresince rejimlerin tümü çağdaş Avrupa sosyal demokrat yönetimlerine benzer sosyal liberal politikaları hayata geçirdiler: yoksulluk-karşıtı programlar, işsizlik yardımları ve asgari ücretlerde artış için büyük harcamalarla serbest ticaret ve yabancı yatırım için açık kapı politikasını bir araya getirdiler. Diğer taraftan da çok büyük kârlar, ticareti, tüketimi ve borç kredi uzatımlarını finanse eden tarım-maden ve banka elitlerine aktı.

Yine de bütün sosyal liberal model kriz eğilimli emtia ihraç stratejisinin kırılgan yapılarına, çabuk değişen ticari gelirlere ve kırılgan yurtdışı işçi havalelerinden gelen gelirlere dayanıyordu. Latin Amerika ihraç piyasası kuruyunca ve ürün fiyatları düşünce, gelirler azaldı ve işçiler işsiz kaldı. Sosyal liberal model negatif büyümeye girdi, istihdamdaki ve yoksulluğun azaltılmasındaki önceki kazanımlar tersine döndü.

Sosyal liberal modelin çöküşünden çıkan dersler

Sosyal liberal rejimlerin süregiden deneyiminden bazı önemli dersler çıkarılabilir.

1. Pozitif sosyal programlar dışsal kırılganlıkları azaltan yapısal değişiklikler olmaksızın sürdürülebilir değildir.

2. Dışsal kırılganlıkları azaltabilme, yabancı temelli sermayenin tipik davranışı olan sermaye kaçışını engelleyebilmek için stratejik ekonomik sektörlerin kamu mülkiyetinde olmasına bağlıdır.

3. Ekonomik kırılganlığı azaltma, krize uğrayan, mali olarak kontrol edilen emperyalist merkezlerin dışına doğru çeşitlendirmeye bağlıdır. Daha fazla ekonomik sürdürülebilirlik, iç pazarın derinleştirilmesine, bölgeler arası ticaretin yükseltilmesine ve ticaretin hızlı büyüyen bölgelere yönlendirilmesine bağlıdır.

4. Sosyal harcamalar anlık gerekli geçici çarelerdir ancak yoksulluğun ve düşük gelirlerin kökenine inmez. Tarım ve maden üretimi ile bağlantılı ve onunla bütünleşen yerel gıda üretimi ve yerli sanayilerdeki büyük ölçekli gelişme finansmanı ve yatırımı ile bağlantılı geniş çaplı toprak dağıtımı, dış pazarlara bağımlılığı azaltacak ve ekonomiyi istikrarlı hale getirecektir.

5. Yabancı ticaret ve stratejik maden işletmeleri üzerindeki devlet kontrolü, ekonomik çeşitlenmenin ve yenilenmenin finanse edilmesi için ekonomik artı değerin yakalanmasına hizmet eder.

6. Bölgesel bütünleşme güzel sözlere dayalı deklarasyonlardan güncel icraata ve pratiğe geçmelidir. Bölgesel entegrasyona öncülük eden ve ALBA’nın kurucusu Venezüella Başkanı Chavez halen petrolünün satışında yüzde 80 ve hükümetin petrol gelirlerinde yüzde 70 oranında ABD pazarına, ve gıda ithalarının yüzde 50’sinde de ABD askeri işbirlikçisi Kolombiya’ya bağımlıdır. Bölgesel entegrasyon tamamlayıcı yatırımların ve maden, petrol ve diğer hammadde ürünlerinin endüstrileştirilmesi için ortak kamu işletmelerinin hayata geçirilmesinin planlanmasıyla mümkündür.

7. ABD-Kolombiya askeri üslerine ve ABD askerileştirme stratejisine karşı koymayı amaçlayan Latin Amerika rejimleri arasındaki ortak güvenlik paktlarının aynı zamanda ortak silah sanayisi kurma ve dışardan alımları azaltma gibi ekonomik fonksiyonu da olabilir.

8. Ticaretin Asya’ya doğru çeşitlendirilmesi ve ABD, AB’ye bağımlılığın azaltılması gereklidir ancak eğer ihracat muhtevası ağırlıklı olarak temel ürünler olacaksa bu yeterli değildir. Ticari ortakları değiştirmek ancak ‘sömürgeci tarzda’ki ticari şablonları sürdürmek kırılganlığı azaltmaz. Bolivya, Brezilya, Peru ve Ekvador başta olmak üzere Latin Amerika, temel ürünlerinin sanayileştirilmesinde ve Çin’e, Hindistan’a, Japonya’ya ve Kore’ye ihraç edilmesinden önce katma değer kazanmasına ısrar etmeliler.

Özet olarak, güncel dünya krizi sosyal liberal politikaların ve rejimlerin sınırlarını ve sürdürülemezliğini ortaya çıkarmaktadır. Kırılganlığın ve kararsızlığın kabulü, toprak sahipliğinde, ticaret biçiminde ve stratejik sanayilerin mülkiyetinde değişikliklere dayanan daha köklü bir yapısal dönüşüm için ön çalışma yapmayı gerektirmektedir. Güncel kriz hem neoliberal hem de sosyal liberal reçeteleri boşa çıkarmış ve sosyal mülkiyetle sosyal harcamaları birbirine bağlayan yeni düşünceye kapıları açtı.

Dipnot:

1. Raporun tamamı, Şili’nin başkenti Santiago’da Ağustos 2009’da yapılan ‘2008-2009 Dünya Ekonomisinde Latin Amerika ve Karayipler’ isimli konferans belgeleri arasında bulunabilir.

Posted in Genel Haberler | Leave a Comment »

Ölümde ve mücadelede, Che ve Julio Zenón – Wilkie Delgado Correa*

Posted by lahy 09/07/2010

Julio Zenon’un, Sierra Maestra Dağlarındaki ölümünden on yıl sonra Che yaralı olarak yakalandı. 8 Ekim 1967 tarihinde tutuklandı ve ertesi günü öldürüldü. Bu olayın yeni bir yıldönümü vesilesiyle; mezarını saklayarak o’nu yok etmeyi başaracaklarını sanan düşmanlarını dehşete düşürmek için Che ve onun örnek mücadelesi ve tarihi yaşıyor, tüm dünyada mücadeleden mücadeleye dolaşıyor. Fiziksel olarak ortadan kaldırılmasına ve kalıntılarının 30 yıl sonra Bolivya’da bulunmasına rağmen insanlar ve halklar, öldüğü andan itibaren, o’nu tutarlı devrimci bir örnek olarak görüyorlar. Bugün, Küba’da Santa Clara’daki anıtında dinleniyor.

Gerilla mücadelesinin başlangıcından itibaren, Küba devriminin doğasına taşınan eğitimin başlama noktasını anlamak için 2 Aralık 1956 tarihinde, Granma yatıyla gelişlerinden sonraki aylar ve yakın günlere kadar yazılmış olan Raúl Castro ve Ernesto Che Guevara’nın Savaş Günlüklerinin verileri, aydınlatıcı örnekleriyle bize hizmet ediyor.

29 Aralık 1956 Cumartesi, Raul not ediyor: “Bize, bizimle birlikte olan köylülere ders vermemiz için Küba Coğrafyası ve Küba Tarih kitaplarını getirdiler. Zaten bir öğretmenimiz vardı. Şair (Calixto Morales), eğitim ve bilinçlendirme işine atanmıştı. Ayrıca, çok yönlü Che Guevara için bir Cebir kitabı da gönderilmişti. Zaten bütün bu kitapları o istemişti.”

17 Ocak 1957 Perşembe, Raul yazıyor: “ Kışlayı yaktım. Yaralıları ateşten uzağa yerleştirdikten sonra ayrılıyoruz, rotayı kampa çeviriyoruz…”

“Uzaktan, zulüm kışlaları üzerindeki alevler görünüyor, özgürlük alevleri. Yakın bir günde bu küllerin üzerinde okullar yükselteceğiz.”

31 Ocak 1957 Perşembe, Raul anlatıyor: “Mica’dan bir mektup aldım. Ayrıca kitaplar ve çalışmak içinde bir Fransızca sözlük. Burada, Caracas tepesinin bu pozisyonunda kemiklere kadar sızan soğuk bir rüzgâr esiyor…”

8 Şubat 1957 Cuma, Che yazıyor: “Alacakaranlık, Raul ile başladığımız Fransızca derslerini bitirdiğimiz anda yağmur yağmaya başladı. Aynı ısrar ve önceki günün aynı zararlı etkileriyle…”

Aynı gün, Raul yazıyor: Bugün, Che ile Fransızca eğitimine başladım. Muhteşem bir telâffuzu var, çok zeki. Yazı Alliance Française tarafından yazılmış, mükemmel.”

Tüm bu yukarıda anlatılanlar, bu küçük gerilla grubunun, üyeleri ve yöneticilerinin kendilerini geliştirmeleriyle ilgili eğitimidir. Che’nin, gerillaya yapılan bir saldırı sonrası Fidel’in birkaç adım yakınındaki Julio Zenón Acosta’nın ölümüyle ilgili, 9 Şubat 1957 gününde, günlüğünde anlattığı şeyler gerçekleri daha fazla açığa çıkarıyor: “Acosta, Sierra Maestra’da benim ilk öğrencimdi. Ona okuma yazma öğretmek için uğraşıyor, mola verdiğimiz yerlerde ilk harfleri gösteriyordum. O sırada A, O, E, İ gibi harfleri öğreniyordu. Geçen yıllara değil geleceğe bakan Zenon, büyük bir ısrarla, önüne okuma yazmayı öğrenme görevini koymuştu. O yıllarda Zenon, aynı zamanda, bizi etkin biçimde destekleyen insanlardan biriydi. Yorulmak bilmeden çalışırdı; bölgeyi tanır, zorluklarla karşılaşan arkadaşlara yardım eder, ya da kentten yeni gelmiş, tehlikeli bir durumdan kurtulmak için henüz yeterli direnme gücüne ulaşamamış arkadaşlara destek olurdu. Çabuk ateş yakan oydu, yağmur yağdığında ateş yakabilmek için gerekli çalı çırpıyı bulan hep oydu. Kısacası, o zamanlar önlerde bir adamdı…” Cahil bir köylü, devrimin zaferinden sonra büyük görevler alabilecek, bunun için ilk harflerden itibaren hazırlanmaya başlayan, okuma yazması olmayan bir köylü, çalışmalarını tamamlayamayacaktı.

Devrimin başlangıç nüvesi, gerilla müfrezesi, saflarında bir araya getirdiği askerler, şefler ve herkes için kuşkusuz bir okuldu. Görkemli kurtuluş görevi için Devrim kendini hazırlıyordu. Ve onun insanları, halkın bütün kitapları ve silahlar ile hazırlanıyordu. Özgürlük ve adalet yolunda, kültür ve eğitim dalları mutlaka transit geçiş yapmak zorundaydı.

Bu durum uzun bir tarih süresince böyle devam etti. Küba’nın bağımsızlık mücadelesi, 10 Ekim 1868 tarihinde, ‘Carlos Manuel de Céspedes’in liderliği altında başladı. Sonra, ‘la República en Armas Cumhuriyeti’nin ilk başkanı oldu. Yalnızca on gün iktidarda kaldı ve mücadelede düştü. 16 Şubat 1874 yılında, günlüğüne şöyle yazdı: “Birkaç kişiye okumayı öğretiyorum”.

Fidel, Pinos Adasında hapisken, Moncada Kışla saldırılarını çoğaltmak amacıyla, kurduğu bir okul ile bu yolda yürüdü. 22 Aralık 1953 tarihinde şöyle yazdı: Okulun adı, Abel Santamaría İdeoloji Akademisi olacak: bütün onurlu duygularda onun adı… Bütün delikanlılar harikalar… Geleceğin büyük mücadelesi için kitapları ve silahları kullanmayı öğreniyorlar”.

Bugün, halkların geleceği ve bugünü için hayaller kuran, kahraman gerilla Ernesto Che Guevara ve kültürlü hayallere sahip olan o cahil gerilla anılıyor. Ve şimdi, ikisi kol kola girerek, daha iyi bir dünya için mücadele edenlerin tarihini iteliyor.

*Kübalı gazeteci

*Bu yazı sendika.org web sayfasından alınmıştır.

Posted in Genel Haberler | Leave a Comment »

Brezilya’da İşgal Edilmiş Fabrikalara Yasal Engel

Posted by lahy 09/07/2010

1 Temmuz’da çıkan bir yasa ile Flasko fabrikası yasal olarak iflas ettirilmiş bulunmaktadır. Halen çalışır halde olan ve işçi yönetiminde bulunan fabrika 2003’de iflas etmenin eşiğinde kurtarılmış ve uzun zamandır işçi komitesi tarafından yönetiliyordu.

Flasko fabrikası 12 Haziran 2003’de işgal edilmiş ve o tarihten beride fabrika yonetimi, üretimi, ve pazarlama gibi bölümler işçilerin kurduğu ‘Demokratik İşçi Yönetimi’adlı komite tarafından kontröl ediliyor. İşgalden sonra, komite çalışma saatlerini haftalık 30 saate düşürmüş, barınmak için işçi konutları yapmış, okul, sportif alanlar, kültürel merkezler gibi bir çok faaliyeti organize ederek örnek bir çalışma sergilemişti.

Fabrikanın kapatılmasına karar veren mahkemenin yargıcı, kapatma kararını açıklarken ‘İşyerlerinin işci komiteleri tarafından yönetilmesinin’ doğru olmadığını ve bu komitelerin diğer fabrika ve iş yerlerine yayılmasının ‘kabul edilemez’ olduğunu vurguladı.

Posted in Brezilya, Genel Haberler, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Leave a Comment »

Kola Öldürür

Posted by lahy 08/07/2010

Posted in Arjantin, Coca Cola Boykotu, Genel Haberler | 1 Comment »

Kolombiya’da bir sendikacı daha katledildi

Posted by lahy 08/07/2010

Sendikacı cinayetlerinin gündelik bir hal almış olduğu ülkelerden Kolombiya’da bir sendika yöneticisi daha katledildi. Cezaevi emekçileri sendikası (ASEINPEC) yönetim kurulu üyelerinden Hernán Abdiel Ordoñez Dorado, kentinde motosiklet üzerindeki kişilerce açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Cinayetin biçimi, Kolombiya’da sendikacılara ve insan hakları aktivistlerine karşı gerçekleştirilen kontrgerilla saldırılarında yoğun olarak kullanılan bir yöntem olarak biliniyor.

Dorado’nun uzun zamandır ölüm tehditleri aldığı ve sendikasının bağlı bulunduğu konfederasyon CGT vasıtasıyla hükümetten birçok kez devlet koruması talep ettiği ancak bu talebin her defasında hükümetçe reddedildiği öğrenildi.

Cinayete ilişkin bir açıklama yapan Uluslar arası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) genel sekreteri Guy Ryder, Kolombiya hükümetinin uzun yıllardan bu yana süregiden sendikacı cinayetlerine ilişkin herhangi bir adım atmaktan bilerek kaçındığına işaret ederek “Kolombiyalı otoriteler ülkedeki sendikacıların can güvenliğini sağlamaya dönük acil adımlar atmak zorunda, defalarca uyarılarda bulunmamıza karşın henüz hiçbir işe yarar adım atılmış değil” sözlerini sarf etti.

Kolombiyalı kontrgerillalar

Kolombiya’da kontrgerilla örgütlerinin ciddi etkileri, FARC ve ELN’nin önemli bir örgütlü birikim sağlayarak, belirli toprak parçalarını istikrarlı biçimde ellerinde tutabildikleri 1970’lere kadar uzanıyor. 1970li yıllarda, özellikle büyük toprak sahipleri ve FARC’ın etkili olduğu bölgelerde yaşayan zenginlerin topraklarını, mülklerini ve kendilerini korumak amacıyla paralı askerler tutarak bunları silahlandırıyorlar. Özellikle kullanılmayan toprakları işgal ederek tarım yapan gerilla örgütlerinin nu girişimlerinin önlenmesi için kırsal alanlarda silahlı korucu grupları oluşturulmaya başlanıyor. 1980lere gelindiğinde bu silahlı birimler hükümetlerin FARC’a karşı düzensiz savaş yöntemlerini kullanmaya başlama amaçlarıyla çakışarak, kontrgerilla, devlet içinde kurumsal bir yapıya evirilmeye başlıyor. Böylece önceden muz ve kahve plantasyonlarını koruyan silahlı korucular, sonradan Kolombiya ordusuyla beraber hareket eden, ortak operasyonlar düzenleyen, yerel muhalif unsurlara baskı yapan ve yıldırma harekâtları düzenleyen bir yarı düzenli orduya dönüştü.

1980’lerin ortasında iyice güçlenen uyuşturucu kartelleri, FARC’ın kendilerine yönelik operasyonlarından korunabilmek ve özellikle sınırlardan güvenli uyuşturucu geçişini sağlayabilmek için kendi silahlı korucu gruplarını kurmaya ya da mevcut kontrgerillaları parayla tutmaya başladılar. Devletin yüksek kademelerinden bürokratlarla, eyalet valileriyle, polis şefleriyle, ordu komutanlarıyla ve komşu ülkelerin bazı bürokratlarıyla ilişkilerini iyice sağlamlaştıran, başta Medellin Karteli ve Cali Karteli olmak üzere uyuşturucu kartelleri, uyuşturucu ticaretlerini ve tarlalarını korumak için artık Kolombiya ordusu ve kontrgerillalarla birlikte çalışmaya başlıyorlar.

1990’lara gelindiğinde kontrol ettiği toprakları arttıran ve iyice güçlenerek toplumsal algıda meşru bir konum elde etmeye başlayan gerilla güçlerine karşı hükümetin ABD’li ve İngiliz danışmanları, bu karmaşık ilişkiler yapısını basitleştirerek tek bir birleşik ulusla güçte birleştirmeyi öneriyor ve uygulamaya başlıyorlar. İşte bugün AUC olarak bilinen ve finansmanını örtülü ABD yardımları ile uyuşturucu tacirlerinin sponsorluğundan alan örgüt, orduyla neredeyse iç içe geçmiş bir kontrgerilla kurumu. Öyle ki Kolombiya’nın bazı bölgelerinde askerler ve kontrgerillaların ortak kampları olduğu, ortak operasyonlar düzenledikleri, ortak bir ulaşım ve iletişim ağına sahip oldukları açıkça biliniyor. Son olarak 2006’da patlayan “para-politikacılar skandalı” da Uribe’nin partisinin birçok üst düzey yöneticisinin ve milletvekillerinin kontrgerillayla nasıl kucak kucağa bir ilişki içinde olduklarını bir kez daha ortaya çıkardı.

Posted in Genel Haberler, Kolombiya, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Leave a Comment »

Bolivya gaz üretim rekoru kırıyor

Posted by lahy 08/07/2010

Bolivya gaz üretim rekoru kırıyor


La Paz, 3 Temmuz (Prensa Latina) Bolivya hidrokarbon bakanı Fernando Vincenti, Bolivya’nin günlük ulusal gaz üretimini 43,7 milyon metrekübe yükselttiğini açıkladı.

Günlük üretimin 8,91 milyon metrekübü ülke içinde kullanılırken, diğer kısmı Arjantin ve Brezilya’ya gönderilmekte.

Vincenti sözlerine, şu anda ülke ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olduklarını ve Carrasco-Cochabamba boru hattının ikinci kısmının da tamamlanması ile birlikte ülke dışına gönderecekleri gaz miktarının 11 milyon metreküp artacağını belirterek devam etti.

Birkaç gün önce açıklanan verilere göre hidrokarbon satımından elde edilen gelirler 2010 Ocak-Mayıs tarihleri arasında, bir önceki yıla oranla yüzde 155,45 oranında artış gösterdi.

Bolivya gazının dağıtımının, Urupabol (Uruguay-Paraguay-Bolivya) Projesi’nın tamamlanmasının ardından artacağı beklenmekte.

Posted in Bolivya, Genel Haberler | Leave a Comment »

Fidel Castro: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki

Posted by lahy 08/07/2010

Fidel Castro:
Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki

Havana, 25 Haziran 2010 (Prensa Latina) Küba Devriminin önderi Fidel Castro’nun son yazısı olan “Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki” adlı makaleyi okuyucularımızla paylaşmaktan gurur duyarız.

YANILMIŞ OLMAYI O KADAR İSTERDİM Kİ

Yazdığım bu satırlar yarın yani 26 Haziran Cumartesi günü Granma’da yayınlandığından sadece 32 gün sonra imparatorluğa gösterdiğimiz onurlu direniş olan 26 Temmuz gününü kutlayacağız.

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: “Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın.”

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16’ya gire bilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman’ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran’a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya ‘nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya’nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD’nin Ortadoğudaki jandarması İsrail’in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.

İran Şahı 1979 yılında tek bir silah atılmadan Ayetullah Humeyni tarafından devrilmişti. ABD, İran’a karşı savaş açan Irak’ı desteklemiş ve Irak tara fından İran ordusuna ve Devrim Muhafızlarına karşı kullanılan kimyasal silahları tedarik etmişti. O dönemler Bağlantısızlar Hareketinin lideri konumunda olan Küba bu konuyla ilgili bilgiye sahipti. Savaşın etkilerine maruz kalan sivillerin durumunu da çok iyi biliyorduk. Bugün İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinejad o dönemde Devrim Muhafızları 6. Ordu komutanı olarak İran – Irak Savaşının en sıcak çatışmalarının yaşandığı batı cephesindeydi.

Bugün 2010 yılında 31 yıldan sonra ABD ve İsrail devletleri, İran silahlı kuvvetlerininin milyonlarca askerini, hava, deniz ve kara kuvvetlerini ve Devrim Muhafızlarını hafife alıyor.

Bu saydıklarıma 12-60 yaş arasındaki 20 milyon erkek ve kadın ile toplam 70 milyon nüfusa sahip, düzenli şekilde milis eğitimi alan bir toplumu ekleyin.

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre kapitalist tüketime sahip çıkan bir siy asi muhalefet hareketi yaratılacak, İran halkı bölünecek ve İran’daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD’den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım; çatışma Kore yarımadasında başlayacak, burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD’nin İran’a ikinci müdahalesi başlatılacak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran’a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan’ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran’a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi bil iyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman halkımıza, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, “yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!”

Fidel Castro Ruz
24 Haziran 2010
21:34

Posted in Genel Haberler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: