latin amerikan haber yorum

Bolivarcı Venezüella yol ayrımında (1., 2. ve 3. Bölüm) – Eric Toussaint

Posted by lahy 14/08/2010

Bölüm 1: Kamulaştırma ve işçi denetimi

Venezüella’daki ekonomik, toplumsal ve siyasal durum, Chavez hükümetine dönük bir uyarı olarak gerçekleşen Aralık 2007’deki anayasal reformun başarısızlığa uğramasından bu yana oldukça değişti [1]. Ancak, bu yenilginin sosyalist bir perspektife sahip olma ihtiyacına dönük tartışmaları yeniden canlandıran etkileri de oldu. Bu tartışmalar birkaç anahtar soru etrafında dönmektedir: daha fazla kamulaştırma, işçi denetimi, Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) konumu ve halkın katılımı.

15 Şubat 2009 Pazar günü Venezüella vatandaşlarının yüzde 54.36’sı, siyasal temsilcilere zaman sınırı olmaksızın zincirleme bir vesayet izni veren Anayasa değişikliğine “evet” dedi [2]. O zamana dek Anayasa sadece iki zincirleme vesayete izin veriyordu; başkanlık adayının yeniden başvuruda bulunabilmesi için bir ara gerekiyordu [3]. 2013’teki ikinci döneminin sonunda Hugo Chavez tekrar başkanlık için yarışma hakkına sahip olacak. Eğer yeniden seçilirse, üçüncü dönemi Ocak 2019’da sona erecek. Bazı Chavist aktivistlerin şu anda Chavez’in iktidara gelmesinden bu yana sağlanan ilerlemeyi pekiştirecek ne tür değişimlerin meydana gelebileceğine ilişkin endişeli olmalarının nedeni de budur.


Kamulaştırma ve işçi denetimi: Başarılar ve sınırlar

Nisan 2008 tarihinde, Arjantinli Techint şirketler grubunun bir parçası olan SIDOR çelik tesisindeki 15bin işçinin yaklaşık iki aydan beri grevde olmasının ardından, Hugo Chavez şirketin kamulaştırıldığını açıkladı. İşçilerin temel talebi, 9bine yakın geçici sözleşmenin süresiz kalıcı sözleşmelere çevrilmesiydi. İşverenin ret yanıtı sonucunda, kamulaştırma hükümet için işçilerin taleplerinin karşılanmasının –işçilerin büyük bir zafer olarak gördükleri bir karar olarak– garanti altına alınması açısından en iyi yoldu.

SIDOR 1950li yıllarda devlete ait bir şirket olarak kuruldu ve ardından Rafael Caldera’nın başkanlığı altında 1997 yılında özelleştirilerek yabancı sermayeye satıldı. Nisan 2008’de gerçekleştirilen yeniden-kamulaştırma, bu modern ve verimli şirketin Arjantin sermayesinin, özel olarak da Techint’in elinde tutmakta direttiği bir üretim aracı olmasından sonraki dönem açısından özel bir anlam taşıyordu.

SIDOR’un da dâhil olduğu devletin Chavist hükümetinin polise, başlamasından hemen sonra grevi bastırma emri vermiş olduğu da not edilmelidir. İlaveten, Çalışma Bakanı işçilerin taleplerini desteklemek asına hiçbir şey yapmamıştı. Bir sonuç olarak Hugo Chavez’in şirketi kamulaştırma ve bakanı azletme kararı, siyasette işçilerin lehine bir kayma olarak görüldü. Dahası, neredeyse eş zamanlı olarak Chavez, uzun zamandır üç ulusötesi şirketin (Lafarge – Fransa, Holcim – İsviçreve Cemex – Meksika) elinde bulunan çimento sanayini kamulaştırmasının yanı sıra mesleki asgari ücretlerin ve kamu hizmeti maaşlarının arttırıldığını duyurdu.

Bunu izleyen aylarda ve 2009 yılı boyunca hükümet, gıda sanayinde (hem ulusal sermayeyi – Lacteos Los Andes– hem de yabancı sermayeyi –ulusötesi şirket Cargill– etkileyen) daha fazla kamulaştırmaya imza attı [4]. Nihayet Santander şirketler grubuna ait en büyük bankalardan biri (ve İspanya’daki başı çeken iki banka grubundan biri) olan Venezüella Bankası’na da Devlet tarafından el kondu.

Daha önce (elektrik sektöründe, telekomünikasyonda, Orinoco petrol havzalarında vs.) gerçekleştirilenlerin yanı sıra bütün bu kamulaştırmalar, önceki sahiplerine cömert tazminatlar verilmesine yol açtılar. Venezüella bugün petrol gelirinin bir kısmını ekonominin belirli stratejik sektörlerinin denetimini yeniden kazanmak üzere kullanmaktadır. Bu tür tazminatların temel amacı, Venezüella tarafından imzalanmış olan yatırımlar üzerine ikili antlaşmalara uyarak yasal cezalardan korunmaktır. Uluslar arası hukuk Devletlere, sahiplerine uygun tazminatın verilmesi halinde şirketleri kamulaştırma imkânını tanımaktadır. Venezüella, yatırımlar üzerine yapılmış ikili antlaşmalardaki imzasını geri çekmek, YUÇUM’u (Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü için Uluslar arası Merkez-Dünya Bankası’nın yatırım konuları üzerine olan mahkemesi) terk etmek ve kendi likidite ve diğer varlıklarını hacizden uzak tutmak amacıyla yurtdışında korumak suretiyle daha radikal bir yol izleyebilirdi. Kuşkusuz bu sanayileşmiş ülkelerin kurumlarının ve ülke içindeki ulusötesi şirketlerin (General Motors, Mitsubishi, Daimler-Chrysler vs.nin yanı sıra Venezüella’daki bütün mevcut büyük ulusötesi petrol şirketlerinin) düşmanlığını daha da arttıracaktı.

Hükümet tarafından tercih edilen daha ihtiyatlı bir yol ise ExxonMobil gibi bir şirketin 2008 yılında Hollanda ve İngiltere mahkemeleri tarafından bloke edilen PDVSA’ya (Petróleos de Venezuela Sociedad Anónima-Venezüella devletine ait petrol şirketine) ait olan 12 milyar $’ı elde etmeye çalışmasının önüne geçemedi. Bu, Venezüella açısından Güney’in diğer ülkeleriyle, ulusun çıkarlarına zararlı olabilecek hükümler içeren yatırımlar üzerine yapılan ikili antlaşmaları reddetmek amacına dönük bir ittifak kurmak, YUÇUM ve DTÖ’den (Dünya Ticaret Örgütü) çekilmek ve Güney’de uzlaşmazlıkları çözmek üzere çok-taraflı bir organ –başka biçimde söylersek, büyük özel ulusötesi şirketlerin çıkarlarına hizmet eden Dünya Bankası’nın YUÇUMuna karşı Güneyli bir alternatif YUÇUM– kurmak açısından da iyi bir bahaneydi.

2009’da gerçekleşen daha fazla kamulaştırma ise işçi denetimi konusunu gündeme getirdi. Solcu sendikacılar ve işçi kolektifleri, aslında, işçilerin kamulaştırılmış şirketlerin yönetimini denetleyebilecekleri kontrol mekanizmalarının hayata geçirilmesini talep ediyorlardı. Bunu, böylesi kamulaştırmaların asıl hedefine bağlı kalınmasını sağlamak adına istiyorlardı; bunlar aynı zamanda muhasebe kayıtlarının açılmasında, şeffaf ticari ve endüstriyel stratejilerinde ve bilanço ve hesapların periyodik biçimde sunulmasında ırar etmek yoluyla kötü yönetimi, israfı, görevi suiistimali, yolsuzluğu ve şirket varlıklarının kötüye kullanılmasını engellemeyi de istiyorlardı. Kamulaştırmanın ardından görevde kalan özel yöneticilerin çoğuna ve işçiler adına neyin iyi olduğundan ziyade kendi kişisel çıkarlarının peşinde koşan bazı yeni yöneticilere dönük güvensizliklerini doğrudan dillendiriyorlardı. Denetimi gerçekleştirmek ve gerçekten talep etmek, bir yandan işçilerin kendine güvenini ve sosyalist bir idare ve emek ilişkileri biçimine kolektif biçimde katkıda bulunmaya ilişkin kapasitelerini arttırırken, diğer yandan da özel sermayenin elinde bulunan şirketler dâhilinde bir karşı ağırlık da yaratıyordu.

İşçilerin özel şirketleri işgal ettiği ve kamulaştırılmalarını talep ettiği örnekler de gördük. İşçi denetimi meselesi ister istemez petrol sanayinde de gündeme gelmek durumunda kaldı. Mesele ilk olarak petrol lokavtı süresince (Aralık 2002-Ocak 2003), üretimi sürdürmek isteyen işçiler bir petrol konferansı çağrısında bulunduklarında alevlendi. Sonrasında Hugo Chavez bu kilit sanayi sektöründe işçi denetimi fikrini, sektörün stratejik önemi nedeniyle reddetti, hâlbuki tam da bu neden, işçi denetimine yönelmek için iyi bir gerekçeydi. Benzer bir yaklaşım, hâlihazırda kamulaştırılmış olan elektrik üretimi ve dağıtımında da sergilendi. Bu sektördeki işçiler Eylül 2009’da denetim talep etmeye başladılar. Venezüella’da elektrik temini, üretimin yarısından fazlasının [5] dağıtım sürecinde “kaybolması” ya da yönünün değiştirilmesi (yani çalınması) nedeniyle kritik bir konumdadır. Kayıplar genellikle eski teçhizatın kullanılmasına bağlı gerçekleşiyor çünkü Chavez hükümeti tarafından kamulaştırılmasından önce, (ABD devletine ait bir ulusötesi şirket olan AES’nin sahibi olduğu) Electricidad de Caracas gibi belirli şirketler, yeni makineler almak için gerekli olan yatırımları neredeyse sistemli biçimde gerçekleştirmemiş durumdalar. Diğer yandan büyük özel sanayi şirketleri, büyük miktarda enerjiyi çalıyor ve israf ediyorlar. Yerleşim alanlarında da kaçak elektrik kullanımı oluyordu ancak büyük tüketiciler olmayan işçi sınıfı haneleri söz konusu olduğunda, bu tür korsanlıklar ise sınırlı sayılabilir.

Elektrik sektöründeki işçiler, tedarik sorununu çözmek ve kaçakçılık ve kıdemli idarecilerin kötü yönetimiyle mücadele etmek –ve bu sayede elektrik kesintilerini engellemek– açısından en uygun konuma sahiptirler. Bunlar, sendika liderleri tarafından işçi denetimi talep etmek üzere geliştirilen argümanlardır. Elektrik Sektörü İşçileri Federasyonu (FETRAELEC) başkanı Ángel Navas 25 Eylül 2009 tarihinde başkent Caracas’ta 3bin civarı işçinin katıldığı bir gösteri sırasında basına şunları söylüyordu: “Biz işçiler mahallelerdeki kullanıcılarla temas halindeyiz. Bizler krizi nasıl çözebileceğimizi biliyoruz… bürokratik yapıları ve kapitalist yönetim yapılarını sosyalist bir bakış açısı dahilinde değiştirmek zorundayız. Üretim ilişkilerini değiştirmeliyiz ve şirketi öldüren bütün bu bürokrasiden kurtulmalıyız.” [6]

Hugo Chávez, 2009 yılının ilk yarısında işçi yöneticiler ile gerçekleştirdiği bir açık toplantıda kamulaştırılmış şirketlerin yöneticilerinin seçilmesi üzerine bir kanun çıkarılmasından yana olduğunu belirtti [7] ancak o günden bu yana bu açıklamayı pratiğe geçirecek hiçbir adım atılmadı.

Şirket yönetiminin işçilerce denetlenmesine dönük bu mücadele zorunlu bir mücadeledir. Bunun sonucu Venezüella’da devam eden süreç açısından kritik önemdedir. [8]


**

Bölüm 2: Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) içindeki tartışmalar ve çelişkiler [1]

2007 anayasa referandumu sırasında insan, oylamadan PSUV’a resmen kayıt olmuş kişi sayısından daha az “Evet” oyu çıkmasıyla birlikte Hugo Chavez tarafından kurulmuş olan partinin ölü doğmuş olduğunu düşünebilirdi [2]. Ancak bu izlenim müteakip aylarda kısmen yalanladı denebilir. Venezüella’yı oluşturan 23 eyaletin belediye ve valilik seçimlerine ilişkin adayların belirlenmesiyle sonuçlanan taban toplantıları katlanarak arttı. Ancak süreç çelişkili ilerliyordu. Parti saflarından katılım aktif ve verimli işlerken ve taban üyeleri seçimler için adaylarını tayin ederken, partinin yönetim kuruluna gelindiğinde sıradan üyelerin bütün liderler ve hatta hükümetinin bakanlarını partinin kilit mevkilerine (örneğin PSUV’un sekiz başkan yardımcılığı makamına) yerleştiren Chavez’in kendisinin oylanamadığı gerçeği halen ortada duruyordu. Bu durum devlet, hükümet ve parti arasında üzücü bir kafa karışıklığı yaratıyor.

Bu açıdan, PSUV içinde, partinin yönetimi ve eşgüdümünün hâlihazırda hükümetteki görevleriyle aşırı yüklü olan bakanlara bırakıldığı gerçeğine karşı çıkan bazı sesler de yükseldi.

Dahası bakanlık konumları bu liderlere parti tarafından alınan kararları orantısız biçimde etkileme gücünü de veriyordu. Bunlar açısından seçimler söz konusu olduğunda, bazı parti üyelerini etkilemek de daha kolaydı. Martha Harnecker tarafından dillendirilen ve pek çok gerçek aktivist tarafından da paylaşılan eleştirel bir görüş şöyleydi: “bizi şaşırtan ve dışarıdaki, özellikle de Avrupa’daki insanları şok etmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerden biri devletin, partinin inşa edilmesini sağlayan bir araç olmasıdır. Bu bizim partiye ilişkin bakış açımızla açık bir aykırılık taşımaktadır” [3].

PSUV aktivistlerinden ve Aporrea’nın kurucularından Gonzalo Gómez de parti ve (“kurucu oyuncu” olarak adlandırdığı) halk iktidarı arasındaki inşa meselesine ilişkin kaygılar taşıyanlardan: “Parti halk iktidarının inşa edilmesinde toplumsal hareketlerle birlikte süreci planlamayı ve yön vermeyi istemektedir ancak halk iktidarına boyun eğdiremez; bir başka deyişle bu kurucu oyuncuya kurulmuş iktidarı kullanarak boyun eğdiremez” [4].


Komünal konseyler: “Kurucu iktidar” kurulu olana meydan okuduğunda

Belediye Konseyleri Yasası (BKK) [5] başlıklı yasa 1 Nisan 2006 tarihinde üzerinde hiçbir gerçek tartışma yapılmaksızın oylandı. BKK’nın 3. maddesi şunu söylüyordu: “komünal konseylerin örgütlenmesi, işlemesi ve hareketi, sorumluluk, işbirliği, dayanışma, şeffaflık […] dürüstlük, etkililik, verimlilik, toplumsal sorumluluk, toplumsal denetim, hakkaniyet, adalet ve cinsiyet ve toplumsal eşitlik ilkeleriyle temas etmek zorundadır”.

6.Maddeye göre ise, komünal konseylerin esas karar verici organı olan bir yurttaşlar konseyi (asamblea de ciudadanos y ciudadanas) o yerin 15 yaş ve üstü sakinlerinin en az yüzde 20’sini içermek zorundadır. 12.Maddeye göre komünal konseyler kendi vazifeleri ve üyelerini ücretsiz olarak tayin eder. Komünal konseylerin çeşitli müdahale alanları 9.Maddede şu şekilde tanımlanmıştır: “sağlık, eğitim, kentsel ya da kırsal alanlarda toprak yönetimi, barınma, sosyal güvenlik ve toplumsal eşitlik, halk ekonomisi, kültür, güvenlik, iletişim ve bilgilendirme, boş vakit ve spor, gıda, su ve gaz konusunda teknik rehberlik, hizmetler ve ele alınması topluluk açısından faydalı olacak herhangi bir konu”.

Devlet başkanı Hugo Chavez komünal konseylerin kuruluşunu, 2006 yılında, yerel politikaların hazırlanması ve uygulanmasına katılım sağlanmasının bir yolu olarak destekledi. Hükümet, “halkın katılımı ve öz-yönetim için topraksal taban birimleri” olarak gördüğü bu konseylere dönük olarak büyük umut besliyor. Chavez’in de dediği üzere “halk iktidarının böylesi bir devrimci patlaması”, yeni bir devlet tipi ve “21.yy sosyalizmi” için gerçekçi ve sürdürülebilir bir taban olmak zorundadır.

Haziran 2007’de sayısı 15bin olan konseyler hakkında konuşan Mikrofinans Kalkınma Fonu’ndan Juan Leonel M., belediyelerle olan ilişkilerin hassas olduğu gerçeğini saklamıyor: “aslında valiler ya da en azından bir kısmı bu yeni seçim modeline ve toplulukların örgütlenme biçimine karşı. Bunlar komünal konseyleri, kendi yönetimleriyle rekabet halinde olan örgütler olarak görüyorlar. Ancak bugünün düşüncesi, kurulu iktidarın el ele komünal konseylerin kurucu iktidarına devredilmesidir. Devlet, devlet sistemi içinde bir devrimi başlatmış durumda. Halkın kurucu gücü değişimin motoru haline gelmek zorunda. Halkın iktidara doğrudan erişiminin olduğu komünal konseyler belediye öz-yönetimlerinin temel taşıdır.”[6]

2006 tarihli komünal konseyler üzerine olan yasa şu anda değişmiş durumda. Yerini kısa zaman sonra hazırlanmakta olan yeni bir yasaya devredecek gibi görünüyor [7]. Bu deneyim hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Martha Harnecker’ın bu konu üzerine olan kitaplarını okumak gerekiyor. Harnecker Venezüella’da yaşıyor ve son birkaç yıldır zamanının büyük kısmını komünal konsey deneyimlerine vakfetmiş durumda [8].

Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) kongresi Kasım 2009 ila Nisan 2010 tarihleri arasında müteakip oturumlar biçiminde toplandı. Kongrede yer alan 772 delege parti üyesi kişilerce gizli oylamayla seçildi (resmi yetkililere göre bu örgüt içi seçimlere 7.253.691 parti üyesinin yarısı katılmadı). Bu delegeler arasında çok az işçi ve sendikacı bulunuyordu. Öte yandan pek çok delege, partiye ya da yerel otoritelere bağlı personellerdi ve bu nedenle de etki altına alınmaları kolaydı. Hugo Chávez her ne kadar, parti başkanı olarak delegelere Kongre’nin bileşimine uygun biçimde halk tabanı ve toplumsal hareketler adına hareket etme çağrısında bulunsa da, bunun gerçekten olumlu sonuçlar vereceğini kestirmek güçtür.

Haziran 2009’da PSUV, Miranda Uluslararası Merkezi tarafından davet edilen en muteber otuz aydın hâlihazırda süregiden devrimci sürecin ilerleyişini ve mevcut engelleri tartıştığında, ilginin ve tartışmaların merkezine yerleşmişti.[9]

Miranda Uluslararası Merkezi bu tartışma günlerinin görüşlerine ilişkin “Aydınlar, demokrasi ve sosyalizm: çıkmaz sokaklar ve izlenecek yollar” başlıklı bir özet metni yayınladı.[10]

Hakiki bir devrimci projenin hayata geçirilmesine dair, burada, partinin kendi içinde ve ötesinden ne gibi tehlikelerin bulunduğuna dair bir fikir veren bu özet metninden bazı çıkarımlar ortaya koyacağım.

“Kendi sözlerini nadiren dillendirebilen bir taban sahip bir partinin geleceği nedir? (…) devlet ve parti arasındaki bu ayrımsızlık 20. yüzyıl sosyalist modelinin bir hatasını tekrar etmekten başka nedir? PSUV, taban tarafından bir ihtiyaç üzerinden olmak yerine hükümetin siyasal bir ihtiyacı üzerinden yukarıdan aşağıya bir yapı olarak mı kurulmuştur? Çeşitli zamanlarda ortaya çıkan bir başka önemli durum ise tabanın toplumsal hareketlerine etkili biçimde dayanan (ve bunları sadece seçim dönemlerinde hükümetin iletişim kanalı olarak kullanmayan) bir partinin kolektif liderliğe olan ihtiyacıdır, böylece zararlı, partizan oy avına son verilebilir. Bu da, eleştiri yapma hakkını tanıyan ve parti içinde daha fazla demokrasiyi besleyen gerçek bir devrimci parti tabanı yaratır”.

Tartışılan bir başka konu da yeni devrimci devletin doğasına ilişkindi. Devlet neo-liberalizm tarafından kendi gündemini uygulamak üzere kullanılan bir araç iken, aynı zamanda bizi neo-liberalizmden kurtaracak bir araç olarak da kullanılabilir mi? Bu devlet sosyalizme giden yolu mu döşer yoksa aksine sosyalizme dönük bir engel midir? Tartışılan diğer konular ise şunlardı: hem Chavez yanlısı hem de Chavez karşıtı medyanın rolü; devrimin karakteristiği –kendi içinde pek çok devrim biçimini barındırdığı söylendi: öğrenci, çiftçi, işçi, sosyalist, feminist, askeri ve halksal devrimleri ve bu nedenle de bu gruplar arasında sürekli bir diyaloga dönük ihtiyacı–; 21. yüzyıl sosyalizminin açıklaması; halkın, özellikle de “katılımın asli bir örneği” olarak tanımlanan ancak “yeterince katılımcı bir role sahip olmayan” komünal konseyler yoluyla pratikte katılımı (yukarıda yazılanlara bakınız) çünkü aksi takdirde parti tarafından tayin edilme riskine sahip olunması”.

Devrimci bir süreçte eleştirinin yeri ve rolünü meram edinmiş olan toplantı boyunca ele alınan son konu ve tartışılan temel soru şuydu: “bir devrim için temel sürükleyici güçlerinden birini eleştirmediği takdirde başarıya ulaşmak mümkün müdür?”. Toplantıda “eleştirinin haklı yerinin bir kısmını yitirdiği” kabul edildi. Bu sürece sempatiyle yaklaşan medyada, açık eleştiriler yapanların “karşı-devrimci” ya da “CIA ajanı” olmakla suçlandığı 20. yüzyıl sosyalizmini hatırlatan tepkiler saptamak zor değildir. Bu durum, işler yürümediğinde hükümeti değişimi gerçekleştirmekten alıkoyması nedeniyle süreci oldukça zayıflatmaktadır. Aydınlar aynı zamanda “kendilerine bir eleştiri alanı sunduğu için yöneticilere teşekkür ettiler –bu on yıldır meydana gelmemiş bir şeydi. Aydınlar yine, bu etkinliğin, eleştiriden korkmanın temelsiz olduğunu ispatlamış olduğunu vurguladılar. Chavez karşıtı muhalefetin Venezüella’da ifade özgürlüğü olmadığına ilişkin iddialarını da aynı oranda yanlış buldular”.

Bu toplantının açtığı tartışma, bu soruların süreçle ne kadar ilgili olduğunu da gösterdi. Toplantı TVES adlı kamuya ait kanalda eksiksiz yayınlandı ve ardından 10 gün boyunca her gün yeniden yayınlandı. Hükümetin önemli kesimleri Miranda Uluslararası Merkezi’nin yanı sıra bu toplantıların içeriğini de şiddetle eleştirdi. Bu eleştirmenlerin arasında, her ikisi de PSUV içindeki önemli siyasal figürlerden olan Petrol Bakanı Rafael Ramirez ile Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro da vardı. Chavez yanlısı günlük gazetelerden VEA, Miranda Uluslararası Merkezi’nin girişimini eleştiren pek çok köşe yazısı yayınladı ve “konumları karmaşık olan aydınlar arasından toplantılar düzenlerlerken, aynı zamanda “hiper-liderlik” ya da “ilerici otokrasi” olarak tanımladıkları Chavez’in liderliğine şiddetle yüklenmelerine izin veriyorlar. Kuşkusuz bunlar kendi gerçek renklerinden ve çitin öteki tarafına atlamaktan utanan Chavez dışındaki Chavez yanlılarıdır” sözlerine yer verdi [11].

On gün boyunca hem Chavez yanlısı hem de Chavez karşıtı medyada süren tartışmaların ardından, Hugo Chavez, kendi televizyon programı “Merhaba Başkan”da, 14 Haziran tarihinde Miranda Uluslararası Merkezi’ni eleştirenlerle aynı fikirde gibi görünüyordu. Bu ise meseleye dair kamuoyu ilgisinin artmasına hizmet etti: (Her ikisi de hükümeti desteklemekle birlikte PSUV’a katılmayı reddeden) Venezüella Komünist Partisi ve Hepimiz İçin Anavatan Partisi’nin yanı sıra farklı sendika işçi liderleri Miranda Uluslararası Merkezi’ni savundular ve devrimci aydınların eleştirel katkılarda bulunmasının olumlu bir durum olduğunu açıkladılar. Nihayet Miranda Uluslararası Merkezi’nin takibata alınacağı hatta kapatılacağından korkulsa da bu tür en ufak bir gelişme dahi yaşanmadı. Bu da bir kez daha bizlere, hükümeti totaliter olarak nitelendirilemeyecek olan Venezüella’da ortaya çıkan değişimin karmaşıklığını göstermiş oldu.


**

Bölüm 3: Venezüella ekonomisi sosyalizme geçiş halinde mi? [1]

Kapitalist kesim, kamulaştırmalara rağmen, kamu sektöründen daha hızlı büyüyor ve Venezüella ekonomisindeki ağırlığını koruyor.

Venezüella’nın gayrisafi yurtiçi hâsılası (GSYİH) içerisinde (büyük oranda kapitalist kesimin ağırlıklı olduğu [2]) özel sektörün payı, 1998’de (Hugo Chavez başkan seçilmeden önce) % 64,7 iken 2008’in üçüncü çeyreğinde % 70,9’a yükseldi.[3] Hükümet; elektrik, telekomünikasyon, çelik, gıda, çimento ve bankacılık sektörlerinde çok sayıda büyük şirketi kamulaştırsa da, kapitalist sektör kamu sektörüne oranla çok daha hızlı bir büyüme kaydetti. Bu da, GSYİH içinde kamu sektörünün payı düşerken (1998’de %34,8’den 2008’de %29,1’e), kapitalist kesimin payının artmasını açıklamaktadır.[4]

Bu durum, ülkenin petrol gelirlerinin kullanımı ile açıklanabilir. Venezüella devlet gelirlerinin çok büyük bir kısmı petrol ihracından elde edilmektedir. Hükümet, petrolden elde edilen kaynakları büyük oranda nüfusun yoksul çoğunluğunun sağlık (ki sonuçları çok çarpıcıdır), eğitim (aynı şekilde çarpıcı) alanlarında yaşam koşullarının iyileştirilmesi (aynı zamanda ortalama gelir desteği), düşük fiyatlı temel ürünlerin dağıtımı ve Mercal [5] ya da Pdval [6] gibi (ev halkı için gıda ve diğer temel ürünler satış yerleri) pazarlama kanalları aracılığıyla sübvanse edilmesi, konut yapımı, altyapının inşası ve toplu taşıma (metro ve tren), kamu çalışanlarını ücretlerinin artırılması, çok miktarda bağış ve sosyal yardım sayısında artış için kullanmaktadır. Kültür ve spor alanındaki harcamalara ayrıca değinmeye gerek yok.

Kooperatifler ve komünal konseyler için önemli bağışlar sağlanmaktadır. Sonuçlar açıkça olumludur: 2003 ilâ 2008 arasında yoksulluk sınırının altındaki Venezüellalıların oranı, nüfusun %62,1’inden %31,5’ine olmak üzere, yarı yarıya düşmüştür. Aşırı yoksul kesim için bu düşüş oranı, 2003’teki %29’dan 2008’deki %9,1’e olmak üzere, üçte iki olarak gerçekleşmiştir.[7] Okuma-yazma bilmeyenlerin oranında keskin bir düşüş yaşanmış, parasız sağlık olanaklarına erişim büyük oranda artmış ve kitlesel tüketim çoğalmıştır.

Ancak kapitalist kesim de, bankacılık sektöründe, ticaret ve gıda endüstrisinde ağırlığını hâlâ koruduğundan, hükümet harcamalarından büyük oranda yararlanmıştır. Kamu harcamalarından halka giden munzam kazanç, sonuç olarak kapitalistlerin ceplerine girmektedir. Çünkü, bireylerin (ve kooperatiflerin, belediye konseylerinin, belediyelerin ve pek çok diğer kamu tüzelkişiliğinin) paralarını yatırdıkları yer kapitalist bankalardır. Tüketicilere kredi kartları aracılığıyla kredi kolaylığı sağlayan ve tüketimi büyük oranda teşvik eden (ve bunun karşılığında yüksek faiz alan) yine bankalardır. Kitleler tarafından tüketilen gıda ürünlerinin büyük çoğunluğunu üreten ya da pazarlayan gıda endüstrisinin kapitalist şirketleridir. Venezüellalılar tarafından tüketilen ithal ürünleri yurtdışından getiren kapitalist ihracat şirketleridir. Mercal ve Pdval temel ürünlerin tedarikinde önemli rol oynuyorsa da, özel perakende zincirleri hâlâ ticarette ağır basmaktadır. Devlet, ulusal çaplı sermayeye ait özel şirketleri kamulaştırırken, çoğunluk hisselerinin satın alınmasından kaynaklanan bedeli elde eden yerel kapitalistler olmuştur.

Özetle, kapitalist kesim devletin yoksullara ya da nüfusun orta gelir kesimine yardım etmek amacıyla harcadığı parayı emmeyi sürdürmektedir.

Mark Weisbrot ve Luis Sandoval’ın çalışmasına göre [8], Chavez hükümeti bu konuda olumludur. Özel finans sektörü 2004’te %37,9; 2005’te 34,6; 2006’da %39,2 büyümüştür. Aynı dönemde kamu sektörünün büyüme oranı, (bütün kesimler birlikte ele alındığında) 2004’te %12,5; 2005’te %4,1 ve 2006’da %2,9 olmuştur.

Victor Alvarez’in de belirttiği üzere, “Başkan Chavez’in önceki başkanlık döneminde (2000-2006) finansal, mali, döviz kuru teşviklerinin pek çoğu, kamu harcamalarının ve teknik yardımların vb.’nin büyük kısmı, temelde ticari şirketlerden oluşan mevcut üretim aygıtlarına gitmiştir. Bu durum, paradoksal olarak, sona erdirmeye ve galebe çalmaya çalıştığımız kapitalist üretim tarzının yeniden üretimini sağlamıştır.”

Böylece, Chavez yönetimini, Venezüella ekonomisi üzerinde devlet kontrolünün fütursuzca uygulanması olarak gören ana akım medyanın iddialarının çok uzağında olduğumuz ortadadır.


Bankalara kıyak

Bir başka mesele de, Venezüella para biriminin dolar karşısında aşırı değerlenmesi politikasından kaynaklanmaktadır. Bu sorun açıklanmayı gerektiriyor. 2003’ten beri mal ya da hizmet ithal etmek isteyen şirketler, dolarları, CADIVI olarak adlandırılan devlet idaresinden almak zorundadır. Bu, sermaye kaçışıyla mücadele etmek için faydalı bir önlemdir. Ne var ki, bolivar ile dolar arasındaki değişim kuru, bolivarın aşırı değerlenmesine neden olmuştur. Bu da, habis bir modeli körüklemektedir: Yüksek miktarlarda bolivarı olan bir kapitalist için, elindeki bolivarları devlet tarafından daha ucuza satılan dolarlarla değişip, ABD’den ya da herhangi başka bir yerden ürün ithal etmek, aynı ürünleri yurtiçinde üretmekten daha kârlı hale gelmiştir. Böylece, aşırı değerli bolivar politikası, üretken yatırımları caydırıp, ürünlerin çılgınca ithal edilmesine dayalı ticareti [9] ve bu ürünlerin büyük özel perakende ağları aracılığıyla satışını yüreklendirmektedir. Özel sektöre, petrol ihracından elde edilen ucuz dolarları satan devlet olduğundan, bu yoğun ithalat esasen devlet tarafından sübvanse edilmektedir. Bir başka noktaya daha dikkat edilmelidir: Bu aşırı değerli bolivar politikası ve yüksek düzeyde ithalat, son yıllarda Venezüella’da bilhassa yükselen enflasyon oranlarını ne şekilde etkiliyor?

Bu aşırı değerli bolivar politikasının ve hükümetin özel bankalara çektiği kıyağın habisliğine ilişkin bir örnek: Venezüella Devleti, Arjantin tarafından 2004-2005 yıllarında çıkarılan borç tahvilleri satın aldı. Sorun şu ki, devlet satın aldığı, dolar üzerinden hesaplanan bu Arjantin borç tahvillerinin bir kısmını özel bankalara sattı. Bu bankalar söz konusu tahvilleri, aşırı değerli resmi bolivar kuru üzerinden satın aldılar. Bankaların bir kısmı (aslında pek çoğu) bu tahvillerle ne yaptı dersiniz? Bankalar, Arjantin borç tahvillerini ABD’de ya da herhangi başka bir yerde dolar karşılığı elden çıkardı. Bu da onlara, Venezüella Devleti’nin sermaye hareketleri üzerindeki kontrolünü bypass etme olanağı verdi. Resmi olarak sermaye ihraç etmediler; yalnızca, Arjantin borç tahvillerini ülke dışına çıkardılar.

O günden beri devlet, özel bankalara, bu gibi manevralar sayesinde, kıyak yapmayı sürdürmektedir. PDVSA ve diğer kamu tüzelkişilikleri dolar üzerinden kamu borç tahvilleri çıkarmakta ve bu tahviller, Venezüella bankaları tarafından resmi kur üzerinden bolivar ödenerek satın alınmaktadır. Ardından bankalar bu tahvillerin bir kısmını, uluslararası piyasalara dolar üzerinden satmaktadır.[10] Kısacası, devlet politikasının iki olumsuz sonucu ortaya çıkmaktadır: Birincisi, sermayenin, dolambaçlı ama tümüyle hukuksal bir yoldan uçup gitmesine izin verilmektedir. İkincisi, üretken yatırımlara zarar veren (borç tahvilleri satın almak gibi) asalak bankacılık hareketleri cesaretlendirilmektedir.

Bundan çıkartılacak sonuç, her ne kadar devlet, içten kalkınma politikasını sürdürmeye çalışıyorsa da, petrolden elde edilen gelirin yeniden dağıtımı usulünün, aşırı değerli bolivar politikası ile de birleşerek, kapitalist kesimi ve ithalat modelini güçlendirme eğiliminde olduğudur.

CIM tarafından düzenlenen bir entelektüeller toplantısında yaptığı konuşmada yazar ve hukukçu Luis Britto durumu pek güzel özetlemektedir: “İkili bir toplumda yaşıyoruz. Yazmış olduğum bir fablda da açıkladığım üzere, bir tavuk kümesinde tavuklar ve tilkilerden oluşan karma bir sistem oluşturmaya çalışırsanız, sonraki haftaya yalnızca tilkiler kalır ve ardından çiftçiyi de yerler.”[11]


Zorlu kur oranları sorununu çözmek: Ocak 2010 devalüasyonu

Ocak 2010’da, hükümet devalüasyon ilan etti. Bu devalüasyon nelerden oluşmaktadır? İki resmi oran belirlendi: Birincisi, bolivarın dolar karşısında %21 (1$=2,15 bolivar yerine 1$=2,6 bolivar) devalüe edilmesine ilişkindir; ikincisi ise %100 oranında (1 dolara 2,15 yerine 4,3 bolivar ödenmesi şeklinde) bir devalüasyondur. İlk oran (1$=2,6 bolivar), hayati ya da en azından önceliği olan masraflar için uygulanmaktadır: Gıda, ilaç, teknoloji, sanayi ve tarımsal üretim araçları ithalatı gibi… Bu oran ayrıca, kamu sektörü ithalatında, yurtdışında öğrenim gören Venezüellalı öğrencilere yapılan burs ödemelerinde ve yine yurtdışında yaşayan emekli maaşlarının hesaplanmasında da geçerlidir. İkinci oran (1$=4,3 bolivar) ise, otomobil, meşrubat, tütün, cep telefonu, bilgisayar, ev aletleri, tekstil, kimyasallar ile metalürji ürünleri, kauçuk vb.’nin ithalinde uygulanmaktadır.

Kısa vadede bu devalüasyon, devletin vergi gelirlerini artıracaktır. Devletin petrol ihracından elde ettiği dolarlar daha büyük miktarlarda bolivar karşılığında satılacaktır. Bu elbette, vergi gelirlerinin, uluslararası bunalımın ülke ekonomisi üzerindeki etkisi nedeniyle giderek azaldığını gören hükümetin hedeflediği temel amaçlardan birisidir. Ancak bu, Venezüella Devleti’nin her alanda kazanç elde edebileceği anlamına gelmiyor. %67,8’i dolar karşılığı olan kamu borçlarının geri ödenmesi, hükümete daha pahalıya mal olacaktır. Dolar karşılığı borç senetleri satın almış bulunan Venezüellalı bankacılar ve diğer kapitalistler bir kez daha zenginleşeceklerdir.

Elbette başka sonuçlar da söz konusudur: Gelirlerini ulusal para birimi olarak elde eden işçiler ve düşük ücretliler açısından devalüasyon, satın alma gücünün düşmesi anlamına gelir. Tükettikleri ürünlerin bedelleri yükselecek, zira, pek çok ürün ya ithal ya da yurtiçinde ama büyük oranda ithal parçalara dayalı olarak üretiliyor. İthalatçılar, perakendeciler, üreticiler, perakende fiyatlarına ek bir masraf daha ekleyeceklerdir. Satın alma gücündeki kayıp ancak, ücretler, hayat pahalılığı oranında yükseltilirse sınırlanabilir ya da telafi edilebilir –ki şu andaki durum hiç de öyle değil. 1 Mayıs 2010’da Hugo Chavez asgari ücrette ve emekli maaşlarında %15’lik bir artışa hükmetti ancak 2009 yılındaki enflasyon %25’e ulaştı ve bu oran 2010’da muhtemelen daha yüksek olacak.

Devalüasyon, uzun vadede başka açlar da taşımaktadır. Ancak bu amaçlara ulaşılıp, ulaşılamayacağını şimdiden söylemek risklidir. Bu amaçlar arasında en önemlisi elbette, ithal ikamesinin teşvikidir. İthalat masrafları şu anda (ithal edilen ürüne bağlı olarak) %21 ya da %100 arttığına göre, ithalat azalmalı ve yerli üreticiler, ürünlerinin ulusal pazarda satılması noktasında daha iyi bir konumda olmalıdırlar. Daha iyisi; devalüasyon, yerli üreticileri, ürünleri ithal etmek yerine yurtiçinde üretmenin daha kârlı olacağı konusunda ikna etmelidir. Bu, ülkenin, ithal ürünleri yerli ürünlerle ikame ederek, sanayi ve tarımını güçlendirebileceği faziletli bir çevrim yaratabilir.

Eric Toussaint, Paris VIII Üniversitesi ve Liege Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi doktoru, Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi-Belçika başkanı, www.cadtm.org. A diagnosis of emerging global crisis and alternatives-2009; Bank of the South: An Alternative to the IMF-World Bank-2009; The World Bank: A Critical Primer-2008; Your Money or Your Life, The Tyranny of Global Finance-2005 kitaplarının yazarı.


Notlar


Birinci bölümün notları

[1] 2 Aralık 2007 tarihinde Chavez’in anayasal referandumuna katılan seçmenlerin, yüzde 49’unun “evet” oyuna karşılık yüzde 51’i “hayır” oyu verdi. Bu, Chavez’in 1998 ila 2009 yılları arasındaki tek seçim kazasıydı. Bkz. Éric Toussaint, “The failure of 2 December 2007 can be a powerful lever for improving the process currently unfolding in Hugo Chávez’ Venezuela”, December 2007, http://www.cadtm.org/The-failure-of

[2] 72. Maddenin vatandaşlara Devlet Başkanı’nı ve diğer bütün seçilmiş yetkilileri, görev sürelerinin herhangi bir zamanında geri çağırma hakkı tanıdığı hatırda tutulmalıdır.

[3] Hugo Chávez’i “ömürboyu despot” olarak tanımlayan kampanya, sınırsız seçilmenin rezil keyfiyeti üzerine oynadı. Nihayet pek çok Avrupa demokrasisi de bu şekilde işlemektedir. Bu durum İspanya, İtalya ve İngiltere’de Başbakanlık makamı açısından, Almanya’da Şansölyelik makamı (dördünde de iktidarın yönetim araçlarını gerçekten elinde tutan hükümet başkanlığı makamları) açısından geçerlidir. Fransa’da Temmuz 2008’de kurumların modernleştirilmesi üzerine anayasal değişikliğin kabul edilmesine kadar birbirini izleyen/zincirleme vesayetlerin sayısında bir sınır mevcut değildi. Bundan itibaren zincirleme vesayetlerin sayısı en fazla ikiyle sınırlandı.

[4] http://voixdusud.blogspot.com/2009/

[5] Ancak Venezüella’nın çok olumlu bir yapısal özelliğini not etmemiz gerekiyor: Venezüella’da elektrik enerjisi barajlar ve nehirlerden yoğun oranda elde ediliyor. Fosil yakıtlar ise oldukça seyrek biçimde kullanılıyor ve ülkede hiçbir nükleer santral bulunmuyor.

[6] Pek çok sendika lideriyle röportajı da içeren gösteriye ilişkin oldukça ilginç bir videoyu Marea Socialista internet sayfasından izlemek için Bkz. http://mareasocialista.com/

[7] Bu bahsedilen, 21 Mayıs 2009 tarihinde Hugo Chávez ve çelik ve alüminyum sanayinden 400 delegenin Guayana eyaletinde bir araya geldiği bir toplantıda gerçekleşmiştir. Bir başka toplantı, “Plan Guayana socialista” kapsamında bu önemli toplantıda verilen taahhütlerin pekiştirilmesi amacıyla 21 Ağustos 2009’da gerçekleştirilmiştir. Bkz. Marea socialista, no.22, p. 3.

[8] Venezüella’da işçi denetimine dair girişimler ve işçi denetimi üzerine açıklamalar için Marea Socialista dergisinin 19, 20, 21 ve 22. sayılarını okuyabilirsiniz. Ayrıca derginin Temmuz-Ağustos 2009 sayısı, SIDOR, CorpoElec, Cadafe, çimento sektörü, Cafeaca, Alcasa ve Carbonorca’daki durumu tartışmaktadır.Bkz. http://mareasocialista.com/


İkinci bölümün notları

[1] Bu yazının ilk kısmı için Bkz. Bolivarcı Venezüella yol ayrımında (Bölüm 1): Kamulaştırma ve işçi denetimi – Eric Toussaint, 17 Temmuz 2010, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=3491

[2] 2 Aralık 2007 tarihli referandum sürecinde resmi olarak altı milyon Venezüellalı PSUV’a katılmış durumdaydı. Ve ancak, diğer bazı örgütlerin yanı sıra Venezüella Komünist Partisi ve Hepimiz İçin Anavatan Partisi’nin de “evet” oyu çağrısında bulunmasıyla birlikte, yalnızca dört milyondan biraz daha fazla “Evet” oyu verildi. Nitekim partinin kurulduğu süreç boyunca bakanlar, hatalı bir sürece kapı açan ve üyelik figürlerinde suni bir enflasyon yaratan üyelik hedefleri açıklamışlardı.

[3] Martha Harnecker’in Miranda Uluslararası Merkezi’nin düzenlediği “Aydınlar, demokrasi ve sosyalizm: çıkmaz sokaklar ve izlenecek yollar” başlıklı toplantı vesilesiyle yaptığı konuşma için Bkz. http://www.rebelion.org/noticia.php

[4] Gonzalo Gómez’in Miranda Uluslararası Merkezi’nin düzenlediği “Aydınlar, demokrasi ve sosyalizm: çıkmaz sokaklar ve izlenecek yollar” başlıklı toplantı vesilesiyle yaptığı konuşma için Bkz. http://www.aporrea.org/actualidad/n

[5] http://www.tecnoiuris.com/venezuela

[6] Bkz. « Les conseils communaux au Venezuela : un outil d’émancipation politique ? », Anne-Florence Louzé, in Olivier Compagnon, Julien Rebotier and Sandrine Revet (eds), Le Venezuela au-delà du mythe. Chávez, la démocratie, le changement social, Editions de l’Atelier/Editions Ouvrières, Paris, 2009, s.238

[7] Yeni yasanın tam metni için Bkz. http://www.alcaldiagirardot.gob.ve/

[8] Bkz. Martha Harnecker “De los consejos comunales a las comunas” http://www.rebelion.org/docs/83276.pdf [6]. Bu 61 sayfalık çalışma Martha Harnecker’in halk katılımı üzerine kaleme aldığı 21 kitabın bir kaynakçasını da içeriyor. Aynı zamanda Bkz. Martha Harnecker, “Las Comunas, sus problemas y cómo enfrentarlos” http://www.rebelion.org/docs/90924.pdf

[9] Miranda Uluslar arası Merkezi Venezüella devlet başkanlığı tarafından kurulan ve Yüksek Öğrenim Bakanlığı tarafından finanse edilen bir resmi kurumdur

[10] Metnin tamamının İngilizcesi ve Fransızcası için Bkz. http://www.cadtm.org/Venezuela-prem ve http://www.cadtm.org/Primera-sintes

[11] Bu yazı 6 Haziran 2009 tarihinde ortak imzayla yayınlandı. Francesca Denley, Judith Harris, Stéphanie Jacquemont ve Christine Pagnoulle tarafından İngilizceye tercüme edildi.


Üçüncü bölümün notları

[1] “Bolivarcı Venezüella Yol Ayrımında” adlı bu dizinin ilk bölümü CADTM sitesinde 14 Nisan 2010’da “Venezüella. Kamulaştırma, işçi denetimi: Çabalar ve Sınırlar” başlığıyla, ikinci bölümü 18 Haziran 2010’da aynı sitede “Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) içindeki tartışmalar ve çelişkiler” başlığıyla yayımlanmıştır.

[2] Örneğin, özel sektör içerisinde toplumsal ekonominin payı hayli düşüktür: 1998’de %0,5 iken, 2008’in sonunda GSYİH’nın %1,6’sına ulaşmıştır. 2008’de, toplam 11.692.071 kişiden oluşan çalışan sayısı içinde toplumsal ekonomi kooperatiflerinde çalışanların sayısı yalnızca 201.773’tür, ki bu da ancak %1,7 yapmaktadır.

[3] Bkz. Victor Álvarez “The transformation of the Venezuelan productive model: Review of ten years of government”, Revista La Comuna n°0, p. 37 to 55. Victor Álvarez Ocak 2006-Ağustos 2007 arasında Chavez Hükümeti’nde Temel Sanayi Bakanlığı yapmıştır.

[4] Bu yargı açıklanmalıdır: 2002’ye kadar bir kamu şirketi olsa da PDVSA (Petróleos de Venezuela Sociedad Anónima) kademeli olarak özel sektör lehine işlemiştir. Gelirlerinin büyük bir kısmı ABD’de beyan edilmekte ve vergilendirilmektedir. Chavez hükümetinin aldığı ve 2002’den bugüne uygulanmakta olan tedbirlerle devlet, şirketin idaresini ele aldı. Bu da daha sonra sosyal politikaların finansmanında kullanılacak gelirlerde ciddi artış yarattı.

[5] Misión Mercal S.A. (MERCado de ALimentos), Venezüella hükümetinin uyguladığı sosyal programlardan biridir. Resmi olarak 24 Nisan 2003’te uygulamaya konan Misión Mercal, gıda sektörüne hizmet etmek amacıyla, Gıda Bakanlığı tarafından yürütülmek üzere tasarlanmıştır. Program, dükkân ve süpermarketler inşa edilmesi ile bunlara, ihtiyaç sahiplerinin karşılayabileceği kadar düşük bedellerle temel gıda ve ürünler tedarik edilmesini içermektedir. Gıda ürünleri sübvanse edilmektedir ve raflara ulaşana kadar aracılar devre dışı bırakılmıştır. Böylece, fiyatlar, diğer dağıtım kanalları ile gelen mallara nazaran %30 ilâ %40 oranında daha düşüktür. http://es.wikipedia.org/wiki/Misi%C3%B3n_Mercal.

[6] Productora y Distribuidora Venezolana de Alimentos (Pdval) Ocak 2008’de ortaya çıkmıştır. http://www.abn.info.ve/go_news5.php?articulo=117377.

[7] Aktaran Victor Álvarez

[8] Bkz. Mark Weisbrot ve Luis Sandoval, The Venezuelan Economy in the Chávez Years, Center for Economic and Policy Research, Washington, 2007,www.cepr.net.

[9] Kişisel bir anekdot: 2006 yılı Kasım sonu-Aralık başında Caracas’ta, orta sınıf yerleşimlerde, Kanada’dan ithal edilen binlerce Noel ağacının satılmakta olduğunu görerek şoke olmuştum. Bu dükkânlarda, ağaçlar üzerine yapay kar yağdırmayı sağlayan çok miktarda aygıt da satılmaktaydı. Noel civarında Caracas’ta sıcaklığın 20o C olduğunu hatırlatmalıyım. Aşırı değerli bolivar sayesinde, Great North’tan çok sayıda Noel ağacı ithali hayli kârlı bir iştir. Chavez’in bu tür sistematik ithal modelini, bunun yine ithal edilmiş olan ve yerel kültürlere zarar vermesine rağmen sorgulanmaksızın kabul edilen kültürel bir geleneğe dayandığı (Noel Baba gibi) gerekçesiyle eleştirdiği doğrudur.

[10] The Economist ve Financial Times gibi yabancı ekonomi gazeteleri, bankaların, devlet tarafından kendilerine tanınan sermaye hareketleri denetimini bypass etme olanağından son derece memnun olduklarını düzenli olarak vurgulamaktadır.

[11] Bkz. http://www.cadtm.org/IMG/article_PDF/article_a4492.pdf ve Martha Harnecker “Selección de las opiniones más destacadas de los intelectuales reunidos en el CIM” (CIM toplantısında entelektüellerin nn göze çarpan görüşleri seçkisi). http://www.rebelion.org/noticia.php?id=88131 adresinde, 2009’un Haziran başlarında CIM’in düzenlediği entelektüeller toplantısında yapılan farklı konuşmaların çeşitli bölümler yer almaktadır.


[Venezuelanalysis’teki İngilizce orijinalinden Kasım Akbaş ve Soner Torlak tarafından Latinbilgi (Sendika.org) için çevrilmiştir]

Reklamlar

5 Yanıt to “Bolivarcı Venezüella yol ayrımında (1., 2. ve 3. Bölüm) – Eric Toussaint”

  1. gayet güzel bir site. vakit buldukça takip ediyorum

    • lahy said

      Cok tessekur ederiz. Umarim takip eder ve kakilarinizi sunarsiniz. Iyi calismalar.

      • kakilarinizi derken anlamadım ?

      • lahy said

        Olumlu veya olumsuz elestirileriniz, onerileriniz gibi… demek istedim. Tessekurler.

      • lahy said

        merhaba

        İlave olarak, eğer kendi yazılarınız ya da çevirileriniz varsa ya da özellikle herhangi bir konuda daha fazla bilgi verilmesi gerektiğine inanıyorsanız veya eleştirel katkılarda bulunmak isterseniz önerilerinize açığız notunu düşelim.

        iyi çalışmalar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: