latin amerikan haber yorum

Archive for Eylül 2011

Bolivya: Yerli halkın ve işçilerin Amazon’u savunusu

Posted by lahy 30/09/2011

Geçtiğimiz Pazar günü Bolivya polisi koruma altındaki Amazon yağmur ormanlarını ortadan bölecek yasadışı mega-otobana karşı yürüyüş yapan yerli kadın, erkek ve çocukları bastırmak için gaz ve copla saldırdı. Saldırı sırası ve sonrasında aralarında çocuklarında bulunduğu çok sayıda protestocu gözaltına alındı.

Polis saldırısını protesto eden ana işçi sendikası COB Çarşamba günü ülke çapında grev ilan ederek bir dizi yol kapatmaları da içeren protestolar organize etti. Hükümet Başkan Morales’in otoban inşasını askıya alması nedeniyle grevin gereksiz olduğunu ileri sürerken COB, Amazon bölgesinde yerli halkın yönetimindeki topraklarından geçecek bölümün tümden iptalini talep ediyor. Yerli halk sözcüleri Morales’in erteleme açıklamasının ardından Hükümet’in erteleme kararına inanmadıklarını ve mücadelelerine devam edeceklerini söyledi.

72 saat sonra ülke bir kriz içindeydi – Savunma Bakanı utanç içinde istifa etti, Bolivyalılar ülke çapında protesto için sokaklara döküldü; Başkan Evo Morales ise otoban inşaatını geçici olarak durdurmak zorunda kaldı. Ancak güçlü çokuluslu şirketler bu önemli doğal rezervi bölüşmeye başladı bile. Şimdi, ancak dünya bu cesur yerli halkın yanında olursa otobanın rotasını değiştirebilir ve ormanın korunmasını sağlayabiliriz.

Avaaz kısa süre önce 115,000 Bolivyalı ve Latin Amerikalının imzaladığı bir acil dilekçeyi iki üst düzey Bakan’a iletti – kitlesel bir kamusal baskı olabileceğinden endişeliler ve tedirginler. Bu vahşi şiddetin ardından şimdi baskıyı arttıralım ve baskının sona ermesi ve otobanın durdurulması için küresel bir çağrı yapalım. Acil dilekçeyi imzalamak için tıklayın — 500,000 imzaya ulaştığımızda dilekçeyi etkileyici bir yöntemle Başkan Evo Morales’e ileteceğiz:

http://www.avaaz.org/tr/bolivia_stop_the_crackdown/?tta

Altı hafta önce Amazon’dan yola çıkan binlerce yerli halk başkente doğru yürüyordu. Nihayet geçen hafta Avaaz’la görüşen Bolivya Dışişleri Bakanı liderlerle açık bir diyalog içinde olacağına söz verdi. Cumartesi günü yürüyüşçülerle görüşmeye gitti ama temel talepleri reddedilen yürüyüşçüler bakanı polis barikatını geçinceye kadar bir saat kendileriyle yürümeye zorladılar. Ertesi gün birlikler protestocuların kamp kurduğu alana baskın yaparak yüzlerce kişiyi vahşice dövdü ve gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar zorla otobüslere bindirilerek bölgeden uzaklaştırıldı.

Önerilen 300 kilometrelik otoban Bolivya Amazonlarının en kıymetli mücevheri olan ve devasa ağaçları, mükemmel yaban hayatı ve tatlısularıyla meşhur Isiboro Sécure’nin (İspanyolca’da TIPNIS) ortasından geçecek. TIPNIS inanılmaz doğal ve kültürel önemi nedeniyle Doğal Park ve yerli halk rezervi olarak çifte koruma altındaki alan statüsüne sahip. Brezilya tarafından finanse edilen otoban Brezilya’yı Pasifik limanlarına bağlayacak. Ama bunun yanı sıra bu yerli toplulukları ve ormanı tahrip edecek zehirli bir arter olarak, bu el değmemiş araziyi kerestecilik, petrol ve maden aramaya ve büyük ölçekli endüstriyel ve tarımsal işletmelere açacak. Son dönemde yapılan bir çalışmaya göre otobanın yapılması halinde parkın %64’ü 2030’a kadar ormansızlaştırılmış olacak.

Bolivya yasaları ve uluslararası hukuka göre hükümet, topraklarını almaya niyetlendiğinde yerli liderlerle görüşmelidir. Yerli topluluklar ekonomik büyüme ve bölgesel entegrasyonu geliştiren daha güvenli alternatifler istiyor. Ama hükümet onların itirazlarını duymazdan geldi ve TIPNIS dışında alternatif tek bir yol için bile çalışma yapmadı. Aksine Morales yasaları hiçe sayarak bölge için referandum yapılmasını istiyor. Bu ise birçok kişi tarafından meşru olmayan bir rıza oluşturma çabası olarak görülüyor.

Bolivya’nın ilk yerli lideri olan Morales dünya çapında çevre ve yerli halkların haklarını savunmasıyla tanınıyor. Bu içten içe kaynayan sorun patlama noktasına ulaştığı bu anda Morales’i bu ilkelere bağlı kalması ve Amazon’un korunması ve yerli topluluklara saygı için ön saflarda mücadele edenlerle yan yana durması için cesaretlendirelim – baskıyı ve yasadışı otobanı durdurmak için bu acil eylemi imzalayın:

http://www.avaaz.org/tr/bolivia_stop_the_crackdown/?tta

Bir kez daha tekrar edelim: Hepimizin bağımlı olduğu toprakların ve yerli halkların haklarının korunması hükümetlerimiz tarafından kalkınma ve ekonomik büyümeye kurban ediliyor. Liderlerimiz genellikle madencilik ve ormansızlaştırmayı – yabancı şirketlerden doğrudan kar ederek — bizim hayatta kalma araçlarımıza tercih ediyor. Hepimiz gelecekte çevre ve masum insanların hayatlarının kârdan önce gelmesini istiyoruz. Başkan Evo Morales’in halkına destek olmak, Amazon’u kurtarmak ve Latin Amerika’da gerçek kalkınmanın ne olması gerektiğini tekrar değerlendirmek için hala bir şansı var.

Umut ile,

Luis, Laura, Alice, Ricken, David, Diego, Shibayan, Alex ve tüm Avaz ekibi

Kaynaklar

Morales geri adım attı (ETHA):
>http://www.etha.com.tr/Haber/2011/09/27/dunya/morales-geri-adim-atti/

Yerli protestosu sonuç verdis (Yeni Özgür Politika):
http://yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=2287

Bolivya’da istifa (Bugün):
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/170631-iki-bakan-da-istifa-etti-haberi.aspx

Ormansızlaştırma öngörülerine dair çalışma hakkında makale (İspanyolca):
http://www.lostiempos.com/diario/actualidad/vida-y-futuro/20110703/analisis-historico-y-proyeccion_132222_268061.html

Amazon isyanı Bolivya’yı sallıyor (Hürriyet):
http://www.hurriyet.com.tr/planet/18835577.asp

http://www.upsidedownworld.org/main/bolivia-archives-31/3241-bolivia-general-strike-protests-crackdown-on-native-march

Avaaz.org dünya halklarının görüş ve değerlerinin dünyanın tüm karar vericilerince duyulmasını sağlamak için çalışan, 9 milyon kişilik küresel bir kampanya ağıdır. (Avaaz birçok dilde “ses” veya “şarkı” anlamına gelir.) Avaaz üyeleri dünyanın dört bir yanına yayılmıştır: ekibimiz 4 kıtada, 13 ülkede, 14 dilde çalışmaktadır. Avaaz’ın bazı önemli kampanyaları hakkında bilgi almak için buraya tıklayın; veya bizi Facebook ya da Twitter’dan takip edin.

Grev Hakkında Günçelleştirme: LAHY

Posted in Bolivya, Ekolojik Hareketler, Genel Haberler, Sosyal Hareketler, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

2012 seçimleri yaklaşırken Chavez-Obama karşılaştırması= James Petras

Posted by lahy 29/09/2011

Venezüella ve ABD’de 2012 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçmlerine yaklaşık 1 yıllık bir zaman kalmışken, James Petras, Chavez ve Obama’nın ekonomik ve sosyal politikalarını karşılaştırdı. Petras, istihdamı ve kitlelerin refahını arttırıcı politikalar izleyen Chavez’i seçimlerde büyük bir zaferin beklediğini öngörürken, Obama’nın da bunun aksi yönündeki politikalarla kendi sonunu hazırladığına işaret ediyor.

Görevdeki iki devlet başkanı, Venezüella’da Hugo Chavez ve ABD’de Barack Obama 2012’de yeniden seçilmek için adaylıklarını koyuyorlar. Bu iki seçim yarışını dikkate değer kılan, söz konusu iki kişinin küresel ekonomik krize tepkilerinin zıtlık göstermesi.

Chavez, geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını desteklemeyi sürdüren ve istihdama, kamu refahına ekonomik büyümeye yönelik harcamalar yapan demokratik sosyalist programını izliyor: Obama, kurumsal finans kapitalizme ideolojik bağlılığıyla güdülenmiş, Wall Street spekülatörlerini onlara milyarlar akıtarak kurtarıyor, kamu sektörü açığını azaltmaya odaklanıyor, vergileri düşürüyor ve bankaların borç vereceği, özel sektörün yatırım yapacağı ümidiyle iş çevrelerine hükümet yardımında bulunmayı teklif ediyor. Obama, şirket kesiminin işsizleri istihdam etmeye başlayacağını ümit ediyor. Chavez’in ekonomik stratejisi, toplumsal geliri arttırarak toplumsal desteği arttırmaya yönelmiş durumda. Obama’nın stratejisi ise “damlama teorisi” etkisi umuduyla seçkinlerin zenginliğine zenginlik katmaya yönelmiş. Chavez’in ekonomik canlanma programı, kamu sektörü temelli; devlet, krizlere neden olan kapitalist pazarın ve özel sektörün yatırım yapmaktaki başarısızlığının ışığında önderliği ele alıyor. Obama’nın ekonomik canlanma ve istihdam programıysa büsbütün özel sektöre bel bağlıyor, istihdam yaratan yerli yatırımları özendirmek için vergi aflarından faydalanıyor.

Uzmanlara ve politikacılara göre, her iki başkanın sosyo-ekonomik performansları 2012’deki seçimlerde tekrar başkan seçilip seçilmeyeceklerinde belirleyici olacak.

Başkan Chavez ve Obama’nın ekonomik kriz karşısındaki performanslarını ölçmek

Son üç yıl boyunca, her iki başkan da işsizliğin artmasıyla, ekonomik durgunlukla ve kitlelerin, ekonomik canlanma programını açık ve kesin bir dille ifade eden politik önderlik talepleriyle sonuçlanan derin sosyo-ekonomik krizle karşı karşıya kaldılar.

Başkan Chavez krize, sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını içeren geniş çaplı bir programla yanıt verdi. Milyarlar, önümüzdeki birkaç sene içinde bir milyon konut yaratmak için planlanan devasa barınma programına tahsis edildi. Chavez, Kolombiya’daki sağcı Santos yönetimiyle siyasi anlaşmayı müzakere ederek askeri gerginlikleri düşürdü ve sınır anlaşmazlıklarını azalttı.

Asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emekli maaşlarını arttıran Chavez, dar gelirli grupların tüketimini arttırıyor, talebi canlandırıyor ve küçük ve orta boy işletmelerin gelirlerini yükseltiyor. Büyük çaplı altyapı projelerine, özellikle de otoyol ve taşımacılık projelerine girişen devlet, emek-yoğun faaliyetlerle istihdam yaratıyor. Chavez hükümeti, gıda ve diğer temel ürünlerde fiyat kontrolü başlatarak insanların hayat standartlarını koruyor; bu da süper market sahiplerinin vurgunculuğu pahasına hükümete olan yoğun rağbeti devam ettiriyor. Hükümet, talebe dayalı ekonomik canlanma programını finanse edilmesi esnasında kârlı altın madenlerini kamulaştırdı ve deniz aşırı rezervleri geri döndürdü, zenginlere vergi imtiyazı sağlamaktan, batık bankaları ve özel işletmeleri kurtarmaktan sakınıyor.

Obama, istihdam yaratacak bütün geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını reddetti: teklif ettiği “ABD’nin işleri” tasarısı, en iyi ihtimalle işsizliği geçici olarak yüzde 0.2 oranında düşürecek. Wall Street’in tahvil sahiplerinin menfaatlerine olan politikaları takiben Obama, kamu harcamalarında, özellikle de sosyal harcamalarda daha geniş çaplı kesintiler anlamına gelen “bütçe açığı azaltılması” ile daha derinlemesine ilgilenmeye başladı. Obama, kitleler tarafından desteklenen Medicare (ABD’deki yaşlılar için devlet sağlık sigortası; ç.n.), Medicaid (ABD’de yoksullara yönelik sağlık yardımı; ç.n.) ve sosyal güvenlik programları için yapılan vergi ödemelerinin azaltılmasını öngören gerici teklifi aşırı sağ ile mutabakat içinde kararlaştırdı. Obama’nın “ABD’nin işleri”ni finanse etmek için hazırladığı teklifler, , ödemelerde bir düşüşü veya eksikliği kesinleştiren ya da daha kötüsü özelleştirmeye, sosyal güvenliği, trilyon dolarlık bir ikramiyeyi Wall Street’e devretmeye olanak sağlayacak biçimde sosyal güvenlik vergilerinde kesintilere bağlı.

Obama, on milyondan fazla ailenin evlerinin ipotek (mortgage) dolayısıyla haczedilmesini görmezden geliyor –bu, bankaları ve ev ipoteği dolandırıcılarını kurtarmak adına evsizliği ve ikametteki düşüşü arttırıyor.

Obama, denizaşırı muharip birliklerin, gizli kapaklı terör operasyonlarının ve içerideki istihbarat aygıtının sayısını katlayarak askeri harcamaları arttırdı, eğitim gibi ürettici yatırımlardan, teknolojik becerileri geliştirmek ve ihracatı özendirici faaliyetlerden vazgeçmek pahasına bütçe açığını arttırıyor.

Afrika kökenli ve yerli Venezüellalılara yönelik olumlu iş ve eğitim politikalarının altını çizmeye özen gösteren Chavez’in aksine, Obama, beyaz Wall Street bankacılarının lehine hizmet vererek büyük şehirlerde genç (18-25 yaş) Afro-Amerikalılar ve Latin kökenliler arasındaki yüzde 50’lik işsizlik oranını görmezden geliyor.

Emekli maaşlarını ve ücretleri enflasyona sabitleyen ve fiyat kontrolünü zorunlu kılan Chavez’in tersine, Obama, reel gelirde son üç yılda yüzde 7’lik bir düşüşle sonuçlanacak biçimde, devlet tarafından ödenen maaşları ve sosyal güvenlik harcamalarını dondurdu.

Amerikan Nüfus Dairesi’nin son verilerine göre (Eylül 2011), 46.2 milyondan fazla Amerikalı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve bu tüm zamanların en yüksek rakamı (Söz konusu rakamlar 2010 yılına dair rapordan ve 2009 yılında bu rakam 43.6 milyon idi, ç.n.). Orta sınıf hane halkının geliri 2009-2010 arasında yüzde 2.3 düştü. Yoksulluk sınırının altındaki Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 13.2’lik rakamdan 2010 yılında yüzde 15.1’e yükseldi. 2010 yılında 2.6 milyon ABD vatandaşı daha yoksullaşırken, neredeyse dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşadı. Bunun aksine ve Obama’nın “damlama ekonomisi” politikalarına uyumlu olarak, zengin -100 bin dolardan fazla kazanan- ABD’lilerin oranı çok az zarar gördü ya da hiç etkilenmedi: Tiffenys gibi lüks özel ürün mağazaları, satışlarında yüzde 15 artış açıkladı.

En yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimin gelirinde 2009-2010 yılları arasında yüzde 1.5 oranında azalma olurken, halkın en alttaki yüzde 10’luk kesimi, gelirindeki yüzde 12.1 oranındaki azalma ile en çok zarar görenler oldu. 34 OECD ülkesi arasında ABD; Meksika, Şili ve İsrail ile birlikte sınıf eşitsizliği konusunda en kötü durumda olanı. Obama’nın yukarıdan aşağı teşvik edici politikaları, işçi sınıfını ve orta sınıfı kurban ederek bankacıları kurtardı.

Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı ekonomilerin politik ve ekonomik sonuçları

Obama’nın “yukarıdan aşağı” ve Chavez’in “aşağıdan yukarı” sosyo-ekonomik politikalarının politik ve ekonomik sonuçları her bakımdan dikkat çekici. 2011 yılının ilk yarısında, ABD durgunluk yaşayarak yüzde 2’den az büyürken, Venezüella yüzde 3.6 büyüdü. Daha kötüsü, yılın ikinci yarısı boyunca, Obama ve danışmanları ABD’nin “çift dipli” durgunluğa, eksi büyümeye doğru yol aldığına dair korkularını dile getirdiler. Bunu tersine, Venezüella Merkez Bankası Başkanı, 2012 yılı için büyümeni ivme kazanacağı tahmininde bulundu.

ABD’de işsizlik oranı yüzde 9’un üzerindeyken ve bu eksik istihdam oranının yüzde 19’un üstüne çıkmasıyla birleşmişken, Venezüella’nın geniş sosyal konut ve altyapı yatırımları yeni işler yaratıyor, işsizlerin ve eksik istihdam edilmişlerin sayısını resmi ve gayrı resmi emek piyasasında düşürüyor. Obama’nın, Wall Street bankacılarının ve bütçe daraltma şahinlerinin her istediğini vermesi, denizaşırı savaş ve iç güvenlik aygıtı harcamalarındaki muazzam artış, hazineyi iflas ettirdi. Chavez, bunun tersine kârlı özel sektör madenlerini, bankaları ve enerji yatırımlarını kamulaştırdı ve azaltılan askeri gerginlik, gıda desteği gibi sosyal programlar için ayrılan kaynakları arttırdı. Obama’nın bütçe daraltması, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük çapta işten çıkarmalara neden oldu.

Chavez’in sosyal harcamaları kamu üniversitelerinin, orta öğretim ve ilköğretim okullarının, kliniklerin sayısını arttırdı. Obama, ipotekçi bankalarsın zorla tahliyelerini görmezden gelirken milyonlarca insan evsizleşirken, Chavez bir milyon ev inşa ederek konut açığını çözme konusunda bir başlangıç yaptı.

Obama, iş imkânı yaratacak üretici yatırımlara borç vermeyen, bunun yerine daha yüksek faizli denizaşırı (Brezilya) bonolara denizaşırı spekülasyon yapmayı tercih eden özel bankalara neredeyse hiç faizsiz borç verdi. Chavez, doğrudan emek-yoğun altyapı programlarına, tarımsal kendine yeterlilik projelerine yatırım yapıyor ve ilave işleme fabrikaları ve dökümhaneler açıyor.

Uyguladığı gerici yukarıdan aşağı ekonomi politikalarının ve Medicare, Medicaid ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal programlarda kesintiye gidileceğine dair aleni tehditlerinin bir sonucu olarak, Obama’nın popülaritesi son üç yılda yüzde 80’den yüzde 20’a düştü ve aşağı doğru gidiyor. Dahası, Wall Street destekçisi mali ve militarist politikaları, ABD’ni politik iklimini daha sağa doğru yöneltti. 2011 yılının geçtiğimiz çeyreği itibari ile Obama seçim yenilgisi konusunda savunmasız görünüyor.

Sosyal büyüme ve kamu yatırımları konusundaki pozitif programlara dayanan ekonomik canlanma dalgasıyla sürüklenen Chavez’in popülaritesinin, Obama’nın aksine Mart 2010’daki yüzde 40’lık düzeyden, 7 Eylül 2011’deki yüzde 59.3’lük düzeye yükseldiği görülmekte. ABD destekli muhalefet parçalara ayrılmış, zayıf durumda ve işçi sınıfının, inşaat firmalarının ve müteahhitlerin çıkarına olan barınma ve altyapı projelerinin yarattığı ezici bir çoğunlukla destek gören pozitif algıyla başa çıkacak güce sahip değil.

Chavez’in, kişisel güvenlik, yönetsel yozlaşma ve verimsizlik konularında yaralanması mümkün. Ancak bu problemli alanlarda önemli adımlar atacak gibi görünüyor. Yeni bir polis akademisinin mezunları, pilot projelerde şiddet suçu oranını yüzde 60 civarında düşüren dürüst, etkili toplum bağlantısına sahip polislik faaliyetleri sağladı. Bürokratik yozlaşma ve verimsizliğe son verme çabaları ise hâlâ beklemede.

Sonuç

Chavez ve Obama’nın başkanlıklarının karşılaştırılması, başarılı bir aşağıdan yukarıya sosyalist bilgiye dayalı ekonomik canlanma programı ile başarısız olmuş bir yukarıdan aşağı kapitalist teşvik programı arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne seriyor. Amerikan kamuoyu, özel bankacılığın hazine talanına, sosyal güvenlik ağının son kalıntılarını yönelik hükümet tehditlerine ve Obama’nın kalıcı yüksek işsizlik ve eksik istihdam oranlarını düşürmedeki başarısızlığına yönelik düşmanlığını ifade ederken, Chavez’in popülaritesi seçmenlerin beşte üçünün “olumlu hisleri” ile birlikte artıyor. Chavez hükümeti devam eder ve “aşağıdan yukarı” ekonomik teşvik programını derinleştirirse, ekonomi büyümeye devam eder ve kendisi de kanseri atlatırsa, 2012’de büyük bir olasılıkla ezici bir zaferle yeniden seçilecek.

Bunun tersine, eğer Obama şirketlere ve finansal seçkinlere boyun eğmeye, sosyal programları kısmaya ve yakmaya devam ederse, tamamen hak edilmiş yenilgisine ve unutulmasına doğru kaymayı sürdürecek.

Venezüella’nın gelişmiş düzeydeki sosyal programlar vasıtasıyla ekonomik canlanması Amerikan halkına güçlü bir mesajdır: “yukarıdan aşağı” geriletici ekonomi politikalarına bir alternatif var: buna demokratik sosyalizm deniyor ve bunun savunucusu, halkına hitap eden ve zenginler için çalışan hilekâr Obama’nın aksine, halkına hitap eden ve halkı için çalışan Başkan Chavez.

http://petras.lahaine.org/?p=1873 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir

Posted in Makaleler, Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Chavez’den BM’ye mektup: “Filistin Yaşayacak!”

Posted by lahy 22/09/2011

Venezuela Bolivar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hugo Chávez, geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’a yazdığı mektupta Filistin sorununun “Orta Doğu sorunu” değil, sömürgeciliğin ve emperyalizmin damgasını taşıyan bir “Avrupa sorunu” olduğunu dile getirdi. Mektubun tamamı şöyle:

Miraflores, 17 Eylül 2011

Ekselansları Sayın Ban Ki-Moon
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri

Sayın Genel Sekreter, dünya halklarının saygıdeğer temsilcileri,

Bugün, bu ortamda, dünya üzerindeki tüm halkların temsilcilerinin bir arada bulunduğu bu büyük forumda, Filistin Hükümeti’nin tanınmasına Venezuela’nın verdiği tam destek hakkındaki sözlerimi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na ithafen, onlar karşısında vurgulamak için söylüyorum: özgür, egemen ve bağımsız bir ülkeye dönüşmesinin Filistin’in hakkı olduğunu ve onu desteklediğimizi sizlere bildirmek isterim. Bu sözlerim, çok uzun yıllardan beri türlü acıları ve dünyanın tüm cefalarını sırtlamış olan bir halkın tarihi adalet ihtiyacına istinaden yapılmış bir hareketi temsil etmektedir.

Büyük Fransız filozofu Gilles Deleuze, ‘Arafat’ın Büyüklüğü’ ismindeki o unutulmaz yazısında, “Filistin davası, bu halkın acı çektiği ve çekmeye de devam ettiği ilk ve en önemli adaletsizlikler düzenidir”, diyerek gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Ve ben, Filistin Davası’nın, aynı zamanda sürekli ve vazgeçilmez bir direnişi temsil ettiğini, bu tavrın şimdiden insanlık durumunun tarihi hafızasına yazıldığını ekleme cesaretini de gösteriyorum. Toprağa duyulan en derin sevgiden doğan bir direniş iradesidir bu. Filistin’in susmayacak seslerinden biri olan Mahmut Derviş, bize bu duygudan ve bu aşkın yarattığı vicdandan şöyle bahseder:

Hatırlatmaya gerek yok
Carmel Dağı içimizde
Kirpiklerimiz üzerinde uçmakta Galilee’nin tozu toprağı
“Ona doğru bir nehir gibi akarım!” deme
Ülkemiz iliklerimizdedir, ülkemiz canımızın canı.

Filistin Halkı’na yapılanların soykırım olduğunu kabul etmeyen herkese karşı, Deleuze tereddütsüz bir açıklıkla şöyle ifade etmektedir: “Başından sonuna kadar, söz konusu olan, sanki Filistin Halkı hiç var olmamalıymış gibi davranmakla kalmayan, aynı zamanda bu halkın sanki hiçbir zaman varolmadığını öne süren bir tavırdır”. Bu soykırımın özünü temsil eder: bir halkın var olmadığı hükmünü vermek; onların varolma haklarını reddetmek gibi bir şeydir.

Bu açıdan, büyük İspanyol şairi Juan Goytisolo etkili konuşmalarından birinde, “İsrail sağının Judea ve Samaria diye adlandırdıkları Batı Şeria topraklarının İncil’de İsrail Halkı’na Vaadedilmiş topraklar olduğu, bu topraklar üzerinde doğmuş ve halihazırda yaşayan insanları tahliye yetkisine sahip oldukları noter huzurunda otoriteler tarafından onaylanmış bir sözleşmede yazılı değildir”, demektedir. Bu sebepten ötürü, Orta Doğu’daki çatışmaları çözmek, Filistin Halkı’na adalet götürmek bir gerekliliktir, hatta şarttır; bu barışı fethetmenin tek yoludur.

Asıl üzücü ve öfke verici olan, tarihte daha önce soykırım acılarının en kötü örneğini yaşamış bir halkın şimdi Filistin Halkı’nın celladı haline gelmiş olmasıdır; asıl acı verici olan Holokost mirasının artık Nakba’ya dönüşmesidir. Siyonizmin, antisemitizmi kendi ihlallerine, suçlarına karşı çıkanlara şantaj yapmak için kullanmaya devam etmesi oldukça rahatsız edici. İsrail, pervasızca ve alçakça kendi kurbanlarının anılarını kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Ve Filistin Halkı karşısında şahsi dokunulmazlığını koruyabilmek için bu oyunu oynuyor. Bu bağlamda, antisemitizmin, Arapların katılmadığı bir batı yani Avrupa sefaleti olduğunu söylemek yersiz olmaz. Ayrıca Sami ırkına mensup Filistin Halkı’nın, sömürgeci İsrail hükümetinin etnik temizliğinden muzdarip olduğunu unutmamamızda fayda var.

Beni doğru anladığınızdan emin olmak istiyorum: antisemitizmi reddetmek başka bir şey, barbar siyonizmin Filistin Halkı’na dayattığı apartheid* rejimini pasif kalarak kabul etmek başka bir şey. Etik bir bakış açısıyla ilkini reddedenlerin ikincisini kabul etmeleri gerekiyor.

Burada hatırlatmayı gerekli bulduğum bir konu daha var: siyonizm ve yahudiliği karıştırmak kötü niyetliliği de içinde barındırır. Yıllar boyunca Albert Einstein ve Erich Fromm gibi sayısı pek de az olmayan yahudi entellektüeller bizi aydınlatmayı kendilerine görev edinmişlerdi. Ve bugün, İsrail’in içinde bile siyonizme ve onun suç ve terör uygulamalarına karşı olan vatandaşlarının sayısı da gün geçtikçe artmaktadır.

Bunu tüm harfleri heceleyerek söylemekte fayda görüyorum: siyonizm, bir dünya görüşü olarak, tamamen ırkçılıktır. Bu inkar edilemez kanıtlar, Golda Meir tarafından korkunç bir alaycılıkla yazılmış şu sözlerle daha net anlaşılabilir: “işgal edilmiş toprakları nasıl geri verebiliriz? Onları geri verecek kimse yok. Filistin Halkı’na benzer bir şey yok. Bu insanların düşündükleri gibi bir şey değildi, Filistinliler diye adlandırılan insanlar yoktu, kendini Filistinli sanan insanlar var. Biz geldik, onları ülklerinden attık. Onlar var olmamıştı zaten.”

Şunu hatırlamak çok önemli: 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Siyonizm, Yahudi Halkı’nın Filistine geri dönüşü ve kendi devletlerini kuruşları olarak algılandı. Bu yaklaşım, önceleri Fransız ve İngiliz sömürgeciliğinin işine geldi daha sonra da Yanki Emperyalizmi’ne yaradı. Batı her zaman Siyonistler’in Filistin’i askeri anlamda işgal etmesini destekledi ve onları bu konuda yüreklendirdi.

1917 tarihinde yayınlanan Balfour Deklarasyonu’nu tekrar tekrar okumanızı öneriyorum: İngiliz Hükümeti, Yahudi Halkı’nın Filistin’de ulusal bir eve sahip olabilmesi için resmi olarak söz verdi, fakat bu şekilde de orada yaşayan ülke sakinlerinin varlığını ve isteklerini de tamamen yok saydı. Ancak şunu da eklemekte fayda var ki, siyonizm o topraklar üzerinde tam ve özel mülkiyet iddiasına başlayana kadar, Kutsal Topraklar üzerinde Hıristiyanlar ve Müslümanlar barış içerisinde yaşıyorlardı.

XX. yüzyılın ikinci yarısında, Siyonizmin Filistin’i işgali esnasında İngiliz sömürgeciliğinin getirdiği avantajlardan faydalanarak yayılmacı planlarını başarıya ulaştırmaya başladığını da unutmamak gerekir. İkinci Dünya savaşı’nın sonlarına doğru, ülkelerinden ve aynı zamanda tarih sayfasından çıkartılmalarıyla birlikte Filistin Halkı’nın trajedisi giderek daha da kötüleşti. 1947 yılında, aşağılık ve yasadışı bir BM kararı olan 181 No’lu Karar, Filistin topraklarına girip orada bir Yahudi Devleti, bir Arap devleti ve Uluslararası kontrol altında bir alan daha (Kudüs ve Belem) kurmayı öneriyordu. Utanç verici olan ise Siyonizm’in toprakların yüzde 56’sında kuracağı Devletin garanti altına alınmış olmasıydı. Aslında bu karar uluslararası hukuka aykırı ve pervasızca alınmış bir karardı ve o topraklardaki Arap çoğunluğu gözardı edilmişti: halkın özgür irade hakkı bir ölüm mektubuna dönüştü.

1948 yılından bugüne kadar, Siyonist Devlet, müttefikinden yani ABD’den de destek alarak, kanuna aykırı stratejilerini Filistin halkına uygulamaya devam etti. Bu durum, koşulsuz bağlılığın İsrail tarafından yönlendirildiğini ve ABD’nin Ortadoğu için uluslararası politika geliştirdiği gerçeğini açıkça gözler önüne sermektedir. Bu sebeple de büyük Filistinli ve evrensel bir vicdan olan Edward Said, “ABD’yle ittifak üzerine kurulmuş herhangi bir barış, siyonizmin iktidarına karşı durmaktan çok, onu güçlendiren bir barış olacaktır”, demiştir.

Şimdi İsrail ve ABD’ye karşı transisyonel iletişim kanalları üzerinden tüm dünyayı Filistin’de, -Said’in kelimeleriyle- gerçekte neler olduğuna ve olmaya devam ettiğine inandırmaya çalışıyoruz, ama bu sömürgeciliğin ve emperyalizmin damgasını taşıyan politik bir çatışma. Orta Doğu’da değil, Avrupa’da başlayan bir çatışma.

Bu mücadelenin özünde ne vardı ve bundan sonra ne olacak?: Filistin gözardı edilirken yapılan tartışmalar ve görüşmeler İsrail’in güvenliğini önplana çıkartmaktan ibarettir. Bu son olaylarla bir şey doğrulanmış oldu; İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği Erimiş Kurşun Operasyonu’yla başlatılan yeni soykırım olayını hatırlamak yeter.

Filistin güvenliği, Filistin Devleti’nin başkenti olarak Doğu Kudüs ile 1967 öncesi sınırları içinde oluşturulması ve ulusal haklar ve kendi kaderini tayin hakkı şartlarını dışarıda bırakarak, küçük bir özerk-yönetimin limitli tanınmışlığıyla sınırlandırılamaz ve Ürdün Nehri’nin batı kıyısında ve Gazze Şeridi’nde yabancı ülkelerle kuşatılmış bir bölgede basit bir polis yönetimiyle sağlanamaz; aynı zamanda, 194 No’lu Karar’da da belirtildiği gibi, o tüm dünyaya dağılmış ve Filistin nüfusunun yüzde ellisini oluşturan Filistinlilerin ülkelerine dönmesi ve zararlarının tazmin edilmesi şartı da yerine getirilmelidir.

2008’in sonları ve 2009’un başlarında Gazze Şeridi’ndeki katliamlar hakkındaki müdafaayı dinlerken, “Varlığını Genel Meclis’in kararına borçlu bir ülkenin (İsrail), Birleşmiş Milletler’den çıkan kararlara karşı bu kadar küçümseyici olması inanılır gibi değil”, dedi baba Miguel D’Escoto.

Sayın Bay Genel Sekreter ve tüm dünya halklarının saygıdeğer temsilcileri,

Birleşmiş Milletler’deki bu krizi görmezden gelmenin mümkünatı yoktur. 2005 yılında, yine benzer bir Genel Meclis esnasında, Birleşmiş Miletler modelinin artık yetersiz kaldığını tartışmıştık. Filistin konusundaki tartışmanın ertelenmesi ve açıkça sabote edilmesi de bu durumun bir göstergesidir.

Birkaç gündür, Washington Güvenlik Konseyi’nde Meclis çoğunluğunun alacağı bir kararı veto edeceğini söylüyor: Filistin’in Birleşmiş Milletler tam üyesi olarak yeniden tanınması kararını. Filistin Devleti’nin Tanınması Bildirisi’nde, Venezuela olarak, Bizim Amerika Halkları’nın Bolivarcı İttifakı’nda (ALBA) yer alan diğer kardeş milletler ile birlikte, böylesine haklı bir talebin bu şekilde bloke edilebileceğini açıklama kararı aldık. Bildiğimiz gibi, bu imparatorluk bu ve buna benzer durumlarda çifte standartlarını empoze etmeye çalışmaktadır: Yankilerin çifte standartları Libya’da Uluslararası Hukuka aykırı davranmakta öte yandan İsrail’in dilediği gibi davranmasına izin vermektedir, böylece siyonist barbarlar tarafından yürütülmekte olan Filistin Soykırımı’nın suç ortağı olmaktadırlar. Edward Said, “İsrail’in ABD’deki çıkarları, ABD’nin Orta Doğu politikasını İsrail merkezli bir hale getirmiştir”, diyerek onların bam tellerine basmıştır.

Mahmud Derviş’in unutulmaz şiiriyle sözlerime son vermek istiyorum:

Bu topraklar üzerinde
Bu topraklar üzerinde yaşamaya değecek bir şeyler var.
Bu topraklar üzerinde Doğa Ana var; tüm başlangıçların anası var.
Tüm sonların anası.
Onun adı Filistindi.
Ve hala Filistin.
Doğa Ana: ben bunu hak ediyorum, çünkü sen benim kadınımsın, ben yaşamayı hak ediyorum.

Ona Filistin demeye devam edeceğiz: Filistin yaşayacak ve yeneceğiz! Özgür, egemen ve bağımsız Filistin çok yaşa!

Hugo Chávez Frías
Venezuela Bolivar Cumhuriyeti

Kaynak:SOL

Posted in Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Şili:Öğrenci sözcülerinden Camila Vallejo’yla röportaj

Posted by lahy 09/09/2011

‘Komünistim ve gurur duyuyorum’

CHRİSTİNA PALMA-ŞİLİ

*Bu kadar yoğun destek alırken bile her şeyin sonunda yola başlarken Şilili öğrenciler için belirlediğimiz hedeflere ulaşamazsak eğer, bu bizim değil, sağ partileri destekleyen ekonomik olarak çok güçlü olan bir azınlığın ve hükümetin işleri yokuşa sürmesinden ve ülkenin geleceğine ve halkın isteklerine ihanet etmesinden dolayı olacaktır. Eğer böyle olursa bunu tolere etmemiz beklenemez.

*Şililer artik bu siyasi hareketin derdinin Piñera hükümeti olmadığını anladılar. Bizim değiştirmeye çalıştığımız şey yıllardır devam eden, adaletsiz ve günden güne daha fazla sanki bir ürünmüş gibi piyasaya pazarlanan eğitimdir. Bizim istediğimiz şey eğitime gerçek anlamını yeniden kazandırmak demokratik bir sistem çerçevesinde algılanmasını sağlamaktır.

*Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki eğitim ve daha bir çok temel hizmet örneğin sağlık veya konut ihtiyacı akıl almaz bir pahalılıkta. Bu gibi hizmetlerde kalite aramak sadece yüksek gelirli insanlara sağlanmış bir hak. Bu yüzden bugün verdiğimiz mücadeledeki en önemli prensibimiz parasız kaliteli eğitimi, hiç bir ayrım gözetmeksizin bütün Şilililere kazandırmak.

Camila Vallejo’yla röportaj yapabilmek için randevu almak hiç de düşünüldüğü gibi kolay değil. Bir çok Şilili ve yabancı gazetecinin beklediği upuzun bir kuyruğa girip Camila’nın ajandasında boş kalan bir zamana denk gelmek için çok çaba sarf etmek gerekiyor. Camila’nın Şili basının, en çok da popülist sağcı basının dostu olmadığı kesin. Onunla konuşmaya başlar başlamaz bunun nedenini anlamakta gecikmiyorsunuz. 23 yaşındaki bu genç kadın sorulara verdiği net cevaplarla, size nasıl Sebastian Piñera hükümetinin uyguladığı neoliberal politikalardan hoşnutsuz olan ve her türlü sömürüye karşı bıkkınlığını belirtmekten çekinmeyen öğrencilerin, onlara destek sunan profesörlerin, işçilerin ve de binlerce Şililinin gücüyle yürütülen büyük bir sosyal hareketin başını çektiğini kanıtlıyor.

Şili Üniversitesi Universidad de Chile coğrafya bölümünden mezun Camilia ve onun gibi diğer bir çok azimli genç, her ne kadar büyükleri gibi diktatörlük döneminin şiddetine maruz kalmasa da şimdi ki yöneticilerin karşısına üç defa geçip, Şili kongresinde, sosyal ağlarda ve yine büyük tartışma programlarında kendi ideallerini savunma cesaretini gösterebildi. Camila Vallejo sağcı basın tarafından fikirlerindeki sağlamlık ve ideallerine olan bağımlılığı nedeniyle uzlaşmaya katiyen yanaşmayan, dik kafa bir solcu gibi lanse edile dursun. Bütün bu karalama kampanyasının sonuç vermeyeceği oldukça açık. Çünkü bu genç kadın yıllarını Devrimci Sol Harekete adamış bir anneannenin torunu ve yine Komünist Parti’ye senelerce emek vermiş bir annenin kızı. Her şeyin sonunda, kim ne derse desin Camilia ve arkadaşları hükümetin acımasız eğitim politikalarına sessiz kalmayarak birlikte binlerce kişiyi sokaklara çıkmaya ikna etmeyi başardı.

Birçok Şilili öğrenci eğitimdeki pahalılık nedeniyle komşu Arjantin’de yükseköğrenim görmeyi tercih ediyor. Şili’den Arjantin’e Üniversite eğitimi için gitmiş, başta Buenos Aires Üniversitesi olmak üzere, La Plata Üniversitesi ve yine IUNA da yaklaşık 4500- 5000 Şilili öğrenci bulunuyor!

Bu verdiğiniz rakam bence içinde bulunduğumuz durumun vahametini en iyi şekilde özetliyor. Biz bu durumu düzeltmek adına zaten yola çıktık. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki eğitim ve daha bir çok temel hizmet örneğin sağlık veya konut ihtiyacı akıl almaz bir pahalılıkta. Ayrıca bu gibi hizmetlerde kalite aramak sadece yüksek gelirli insanlara sağlanmış bir hak. Bu yüzden bugün verdiğimiz mücadeledeki en önemli prensibimiz parasız kaliteli eğitimi, hiç bir ayrım gözetmeksizin bütün Şilililere kazandırmak.

Sizce arkadaşlarınızla öncülüğünü ettiğiniz “Eğitimde Eşitlik Hareketi” hem sağ hem de sol yelpazede yer alan siyasi partilerle ve hükümet üzerinde bir etki yaratmayı başarıp amaçlarına ulaşabilecek bir dayanaklılığa sahip mi?

Hareketimiz sadece eğitimde eşitsizliğe isyan edip bunu protesto etmekle kalmıyor. Yavaş yavaş çok daha büyük çapta bir sosyal harekete doğru evirildi. Bu hareket içerisinde–eğitim dünyasından çok önemli insanlar bize destek oldular. Yine de şunu söyleyebilirim ki bir çok farklı sesi bir araya getirip Şilili yurttaşların tam anlamıyla temsil edebilmek, ancak uzunca bir süreye yayılan demokratik tartışma ortamlarında mümkün oldu. Ve sonuç olarak Bachelet’in (eski devlet başkanı) döneminde büyük bir umutla başlanmış ama amaçlarına ulaşamayan Penguenler Hareketi ve onun gibi Şili tarihindeki birçok sosyal hareketin izinden giderek kendi stratejimizi güçlendirdik. Böylece şimdiye kadar her türlü farklı tartışma ortamında hem sağ partiler karşısında hem de hükümetin karşısında kendimizi savunabilmeyi başardık.

Hükümetin yaşananlara tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Hükümet hiç bir şekilde sizin talepleriniz doğrultusunda pozitif bir adım atmakla kalmayıp ayrıca sokaklara çıkıp yaptığınız protesto ve yürüyüşleri de şiddet olayları olarak lanse etmeye devam ediyor.

Hükümet kendi yurttaşını dinlemiyor. Açıkça görünen o ki kendi eğitim modelini dayatmak için kendi yurttaşlarının fikirlerini ve isteklerini dahi gözardı etmeye hazır. Yaklaşık üç aydır sağcı basından tutun, diğer bütün medya yayın organlarını ülkede oldukça etkili olan çıkar gruplarını ve orduyu kullanarak hareketimizin meşruluğunu görmezlikten gelmeye ve engellemeye çalıştılar. Fakat halkın baskısı Piñera hükümetinin aslında neyi temsil ettiğini, kendi ekonomik menfaatleri için demokrasiyi görmezden gelebileceklerini göstererek aslında onlara büyük bir zarar verdi. Son yapılan anketlerin de gösterdiği gibi Piñera hükümetinin halktan aldığı desteğin oldukça azaldı. Öğrencilerin parasız eğitim hakkını savunmak için sokaklara çıktığında onlara şiddet kullanarak bastırmaya çalışması bizlere Piñera hükümetinin Şili’nin en büyük sorunlarından biri olan eğitim sorunu çözüm getirmekteki kapasitesizliğini kanıtlamaktadır. Bu son üç ayda polisin görev ahlakını hiçe sayarak, İçişleri bakanı Rodrigo Hinzpeter’in kontrolünde orantısız güç kullanımına defalarca tanık olduk ve geçen hafta bir arkadaşımız ne yazık ki bu olaylar sırasında yaşamını yitirdi.

Halkın size bu kadar destek olmasını neye bağlıyorsunuz?

Arkadaşlarım ve daha birçok öğrencinin birlikte çok çaba sarf ederek başlattığı bu hareket Şili’de demokrasinin ilan edilmesinden bu yana en çok destek bulan siyasi harekettir. Son seçimlerde Piñera’ya inanmış ve ona oy vermiş Şililer artik bu siyasi hareketin derdinin Piñera hükümeti olmadığını anladılar. Bizim değiştirmeye çalıştığımız şey yıllardır devam eden, adaletsiz, günden güne sanki piyasada bir ürünmüş gibi pazarlanan eğitimdir. Bizim istediğimiz şey eğitime gerçek anlamını yeniden kazandırmak demokratik bir sistem çerçevesinde algılanmasını sağlamaktır. Bu yüzden bugün seçimlerde Pinera’ya oy vermiş bir çok Şilili hareketimiz sayesinde hükümetin eğitim politikalarını sorgulamaya başladı. Kitleler bizim amacımızın onlar gibi ekonomik çıkarlara hizmet etmek yerine eğitim hakkının eşit bir şekilde herkese tanınmasını Şili toplumunu ve geleceğini değiştirmek olduğunu gördüler.

Sizce Şili’de su an kutuplaşma var mı?

Bu durumu incelemek için iki açıdan bakmamız gerekiyor. Birincisi toplumda birçok sektör artık eğitimde reformu desteklemeye başladı. Fakat diğer yandan yine önümüzde eğitimin ticarileşmesinden memnun, bundan gelir sağlayan egemen bir sınıf var. Bu küçük azınlık için kötü eğitim almış bir çoğunluk büyük bir avantaj. O yüzden eğitimin parasız olması ve onlara sağlandığı kalitede çoğunluğa da sağlanması sadece ceplerine giren paranın azalmasına değil, bugüne kadar sahip oldukları ayrıcalıklı pozisyonu da tehlike altına atılması demek olacaktır.

Sorunuzun cevabı ise evet kutuplaşma olduğunu söyleyebilirim çünkü bu son bahsettiğim azınlık eğitim reformuna karşı çıkıyor ve ülkeyi eğitim konusunda kutuplaşmaya sürüklüyor. Fakat birçoklarının düşündüğünün aksine öğrenci hareketinin kendi içerisinde kutuplaşma olduğunu düşünmüyorum. Başından beri, öğrenci birlikleri hepimizin geleceği için bir bütün olarak hareket etmenin gerekliliğinin bilincinde oldu. Kısaca özetlemek gerekirse bugün, hızla ilerleme içerisinde olduğumuz bir zamanda Şili hükümeti ve ayrıcalıklı azınlık kendi çıkarlarını korumak adına halkın büyük bir çoğunluğunun değişime ayak uydurma ve parasız kaliteli eğitim taleplerini görmezlikten gelmeye devam ediyor.

Siz birçok eleştiriye maruz kaldınız. Komünist Parti tarafından kullanıldığınızı iddia ettikleri zaman ne düşündünüz ?

Ben halen Şili Komünist Partisi Genlik kolu üyesiyim. Ve bu partinin gençlik kollarında aktif olarak yer almaktan ötürü de gurur duyuyorum bunu da asla inkar etmedim. Çünkü Sili Komünist Partisi benim için bir okul oldu. Benim siyasi fikirlerimin gelişimi burada başladı ve burada devam etmeyi sürdürüyor. Eğitim açmazı gibi çok önemli bir konuyla ülke her gün çalkalanırken, benim şahsıma ve KP’nin önde gelen yöneticilerine saldırmak için fırsat kolluyorlar. Ama bilmeleri gereken tek birşey var o da benim bugün sadece Şilili öğrenciler federasyonu değil bu ülkedeki bu federasyona üye olmayan bütün öğrencileri de temsil ettiğimdir. Ve şahsıma karşı yapılan bütün bu saldırıları fikir bazında benimle veyahut arkadaşlarıma söyleyecek hiç bir şeyleri olmayan, sağlam argümanlarla karşımıza geçmek yerine pis stratejiler üzerine kafa yoran insanların ucuz numaraları olarak görüyorum.

Şili gibi yeterli sayıda genç liderden yoksun bir ülkede gelecekte siyasi olarak aktif bir rol oynamayı düşünüyor musunuz?

Şili gibi ülkelerde, medya genel olarak çok büyük ekonomik güçlerin elinde bulunuyor, bu yüzden de medya bütün sosyal hareketleri ve onların liderlerini yıpratmak ve bu hareketleri durdurmak için ellerinden geleni yapıyor. Aynı durumu Meksika’da gözlemleyebiliriz. Ama şu an Şili de medya istediği kadar bizi yıpratmaya ve karalamaya çalışsın, biz öğrenciler olarak eğitimde reform hareketin her şeye rağmen devam ettirmesini başardık halk bize her gün çok daha yoğun bir şekilde destek oluyor, arkamızda duruyor. Ve benim geleceğime gelirsek birkaç kez başka yerlerde de söylediğim gibi gelecekte akademisyen olmak istiyorum. Fakat bu sosyal sorumluluklarımı bir kenara bırakacağım ve yeni görevleri reddedeceğim anlamına gelmez.

Peki sosyal sorumluluk hakkında genel fikriniz nedir?

Bence parasız ve kaliteli eğitimi Şili’ye getirmek isteyen ve öğrencilerin başlattığı bu harekete katılmış, veyahut destek vermiş herkes bu sosyal sorumluluğu paylaşıyor. Benim gibi bir çok öğrencinin emeğiyle başlatılmış bu hareketten sadece benim şahsım üzerinde yoğunlaşıp beni ikonlaştırmaya başlatıp hareketi sığlaştırmaya çalışanlara sadece şunu hatırlatmak istiyorum şu ana kadar bu hareketle başardığımız, başaracağımız her şeyin arkasında binlerce öğrencinin emeği var. Bu hareket hepimizin hareketidir. Öğrenci Konfederasyonu olarak bazı şeyleri başardığımızın kanıtını da halktan bize gelen yoğun destekte görebiliriz. Üç ay geçmesine rağmen hala bu destek günden güne artıyor. Fakat bugün bu kadar yoğun destek alırken bile her şeyin sonunda yola başlarken Şilili öğrenciler için belirlediğimiz hedeflere ulaşamazsak eğer bu bizim değil, sağ partileri destekleyen ekonomik olarak çok güçlü olan bir azınlığın ve hükümetin işleri yokuşa sürmesinden ve ülkenin geleceğine ve halkın isteklerine ihanet etmesinden dolayı olacaktır. Eğer böyle olursa bunu tolere etmemiz beklenemez.

Peki merkez solda yer alan Demokratik Sol Koalisyon Partisi’nin eğitim hareketindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Demokratik Sol Koalisyon’un eğitim hareketini başlattığımızdan beri oldukça fırsatçı davrandığını düşünüyorum. Başından beri hiç bir şekilde hareketimizin içerisinde olmamalarına rağmen bundan siyasi bir çıkar sağlamaya çalıştılar. Bugün bazen eski başkan Ricardo Lagos gibi kişilerin sanki kendi dönemlerinde bu ülkedeki eğitim problemini kendileri daha da derinleştiren kararlara imza atmamışlar gibi, eğitimin daha da ticarileşmesini kendileri onaylamamış gibi “Eğitim sistemimiz içinde bulunduğumuz koşullara uygun değildir ve daha fazla sürdürülemez” gibi açıklamalarda bulunup, yaptıklarını unutmalarına anlam veremiyorum. Fakat yine de Demokratik Sol Koalisyon’un parlamentodaki, önemini düşünürsek eğer harekete destek vermeleri ve bu sefer 2006’daki “Penguenler Hareketi”ne ihanet ettikleri gibi bize de sırtlarını çevirmemelerini ümit ediyoruz.

Arjantin’de yayınlanan “Pagina12” gazetesinden BirGün için çeviren SENA AKALIN- FLACSO

Posted in Öğrenci Hareketleri, Söyleşi ve Görüşmeler, Şili | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Şili Kışı’nda Yükselen Öğrenci Hareketi – Önder Eren Akgül

Posted by lahy 08/09/2011

Bizimki de dahil olmak üzere dünya medyasında Şili bugünlerde öğrenci lideri Camila Vallejo’nun güzelliği ile konuşuluyor olup oradaki büyük gençlik hareketi magazinleştirilmiş olsa da Şilililer için içinde bulunduğumuz günlerin bambaşka bir anlamı var. 1973’te Allende’nin darbe ile devrilip yerine diktatör Pinochet’nin getirilmesinden sonra Şili dünya kapitalist sisteminin adeta bir laboratuvarıymışçasına neoliberal iktisat poitikalarının vahşi biçimde uygulandığı ve bu politikaların Şili toplumsal kompozisyonunda derin eşitsizlikler ortaya çıkardığı bir yere dönüştü. Neoliberal hegemonya Pinochet döneminde zorun son derece pervasız ve yoğun kullanımıyla kurumsallaşıp 1990 sonrası “demokrasi” döneminde gayet otoriter politikaların rahat bir şekilde uygulanabileceği bir zemin yarattı. Neoliberal politikaların son derece kolay uygulanmasını sağlayan en önemli meselelerden biri ise Şili’de bu politikalara direnecek toplumsal güçlerin de yenilgiye uğratılmış olmasıydı.

Bu tablo içinde 2006 yılında “Penguen Devrimi” diye tabir edilen, sonra 2008 yılında tekrar yükselen öğrenci hareketleri, bu yılın Mayıs ayından itibaren büyük bir ivme kazanmakla beraber bambaşka bir muhteva da kazanmış durumda. Şili için “istikrarı” ya da müesses nizamın stabile etmeye çalıştığı toplumsal ivmeyi bozguna uğratma potansiyelinin öğrenci gençlik kesiminden gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. Allende döneminin eşitlikçi sosyal refah politikalarını “Chicago çocuklarının” önerileriyle tasfiye eden ve yeni bir sermaye birikim rejimini inşa eden ve bu rejimi diğer kuşaklara da miras bırakan neoliberal Pinochet diktatörlüğünün eğitim alanına dönük başlattığı saldırılar 90’lı yıllarda hızını kaybetmeden devam etti. Eğitim alanından devlet desteğinin geri çekilip bu alanı tamamen sermayenin nüfuzuna tabi kılan politikalar eğitim alanında ciddi bir sınıfsal eşitsizlik yaratmış durumda. Pinochet döneminden beri hiçbir yeni kamu üniversitesi açılmaması, özel üniversitelerin sayısının hızla artması, mevcut kamu üniversitelerinde de devlet sübvansiyonlarının azalması üniversite eğitimine ulaşımın kendisine sosyal bir içerik kazandırdı. Aşağıdaki sınıfların ve yoksulların üniversite eğitimini alamaması ya da almasına rağmen eğitim sırasında hayatlarını idame ettirmelerinin zorlaşması Şili için sıradan bir hale gelmiş durumda. Keza liselerin de merkezi bir kontrole değil de yerel yönetimlerin nüfuzu dahiline alınması, yereldeki sermaye gücünün lise eğitimi alanına müdahalesine olanak vermiş, bu durum da o yerel bölge içindeki çocukların sosyal sınıfsal pozisyonlarına tekabül eden eğitim kalitesine ulaşmalarına neden olan çarpık, eşitsiz bir eğitim süreci yaratmıştır.

Lise ve üniversite eğitiminin piyasalaşması demin dediğimiz gibi bu eğitime ulaşmanın kendisini sınıfsallaştırmış ayrıca neoliberal politikaların yarattığı yapısal işsizlikle beraber gençlik kesimleri yoğun bir geleceksizlik endişesine sevk edilmiştir. 1990’lı yılların iktisadi politik düzeni yeni orta sınıflar yaratarak, eğitimli beyaz yakalıları var olan sistemin motor gücü haline getirerek kendini ayakta tutabilmişse de 2000’li yıllarda bu düzen tüm dünya ölçeğinde olduğu gibi sarsılmaya başladı. Eğitimli mezunların da işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalmaları henüz eğitim yıllarında esnek, güvencesiz, düşük maaşlı, her an işsiz kalma olasılığının olduğu işlerde çalışmaları, buna denk düşen prekarya diye tabir ettiğimiz yeni toplumsal kategori içerisine dahil olmaları henüz eğitim süreci içindeyken huzursuzlanmalarına neden olmuş durumda. Bu nedenle Şili’de Mayıs ayından itibaren ortaya çıkan öğrenci gençlik hareketi eğitimin piyasalaşması ve geleceksizlik temalarının ortaklaştığı bir yerden yükselmekte.

Şili Kışı denilen bu hareketi 2006’daki Penguen Devrimi’nden ve 2008’deki öğrenci hareketlerinden ayırt eden yanı, toplumun diğer kesimleriyle de ilişki kurabilmesi ve bundan da güç alarak hızını kesmemesi ve en azından bugüne kadar bir süreklilik kazanmış olması. Pinera hükümetinin de yükselen bu hareket karşısında belli tavizler vermesi hareketin gücüne dair çıkarsamalardan biri olabilir. Şili Öğrenci Federasyonları Konfederasyonu öncülüğünde Mayıs ayında Santiago şehrinde başlayan sonra diğer kentlere de yayılan üniversitelere devlet desteği, eğitime ulaşmada eşit koşulların sağlanması ve yoksul öğrencilere geri ödemesiz burs, liselerdeki yerel yönetim kontrolünün son bulması gibi acil somut talepler üzerinden ortaya çıkan öğrenci gençlik hareketi, yaratıcı eylemleriyle hızla radikalleşti.

18 Temmuz’da hükümet Eğitim Bakanı Joaquin Lavin’i görevinden alarak yerine Felipe Bulnes’i geçirdi. Hükümetin bu manevrası sembolik düzeyde de olsa öğrenci hareketine karşı verdiği ilk tavizdi. Yine Ağustos ayı içerisinde hükümetin öğrenci kredilerinin faiz oranlarının düşürülmesi, okullarda öğrenci katılımının sağlanması gibi açıklamalarda bulunmasına rağmen öğrenci hareketi hız kesmeden radikalleşmeye devam etti. Hareketi başka bir ivmeye taşıyacak hamle ise 24-25 Ağustos’ta işçilerin genel grev ilan etmesi oldu. Yaklaşık 600.000 kişinin protestolara katıldığı bu iki günde hükümetin karşılığı polis şiddeti oldu. Polis şiddeti hareketin hızını kesmek bir yana onu daha da radikalleştirmiş durumda. Salt öğrenci hareketi olarak kalmayıp özellikle maden ve liman işçilerinin desteğini almış olan hareket özgüvenini de tazelemiş halde.

Hareketin nasıl seyredeceğini ya da Şili ve hatta Latin Amerika düzeyinde ne gibi sonuçlar yaratacağını kestirmek henüz zor görünse de bu harekete bakarken atlanmaması gereken şey onun Mısır ve Tunus’ta başlayan Arap Baharı’nın, İspanya ve Yunanistan’daki hareketlerin içinde bulunduğu aynı zamansallığı paylaştığı. Zamansallık derken yakın zamanlarda ortaya çıkmış olmalarından öte kastettiğimiz, öğrenci gençlik kesimlerinin tüm bu deneyimlerde en ön sıralarda yerini almış olmaları. Elbette yeni dönem gibi iddialı sözler söylemekten her zaman tereddüt etmek gerekse de tüm bu deneyimlerde öğrenci gençlik kesimlerin motor bir güç almış olması, devrimci hareketler içinde bu kesimlerin kendini özne olarak ortaya koyması yeni bir döneme işaret etmekte.

Öğrenci gençlik kesimlerinin kendilerini geleceksiz ve güvencesiz hissetmeleri ve tam da bu noktadan hareketle kendilerini özne olarak tarif etmeleri neoliberalizmin bu kesimler üzerinde yarattığı tahribattan kaynaklanmakta. Eğitimli işsiz kategorisinin oluşumunun hızlanması, ve mezun olduktan sonra neoliberalizmin bir dönem için vaadettiği ayrıcalıklı, konfrormlu beyaz yakalı işlere erişimin skalasının daralması, aksine prekarya dediğimiz kategori içinde var olmaları bu kesimleri huzursuzlandırmakta ve toplumun diğer aşağıdaki kesimleriyle yaklaşmalarını sağlamakta. Tunus ve Mısır’daki devrimci süreçte de Avrupa’nın güneyindeki hareketlerde de ortaya çıkan bu yeni özne, Şili’de de kendini sokaklara ve meydanlara atmış durumda.

Prekaryalaşan, güvencesiz bir geleceğe mahkum bırakılan öğrenci gençlik kesimi, Arap dünyasında diktatörlüklerin devrilmesinde, Avrupa’da siyasal krizlerin oluşmasında etkiliydi. Şimdi ise Şili’de 90’lı yıllardan beri neoliberal politikaları “darbe sonrası demokrasi” yalanı ile uygulayan otoriter hükümeti tavizler vermeye zorlamakta. Tarihin 1990’ların başından itibaren oluştuğu iddia edilen sabit ritmini aksatmakta. Tüm bunların ortaya koyduğu şey, aynı dünya-zamansallığının içerisinde bulunduğumuz ve artık dünyanın herhangi bir yerinde yükselen toplumsal hareket ve direnişlerin egzotik ya da normal dışı bölgelere has istisnalar olmadığıdır.

Türkiye’de öğrenci gençlik hareketinin uzun zamandır bir fetret devrinde bulunması ya da zaman zaman (geçtiğimiz kış AKP’nin polis şiddetine karşı üniversitelerde ya da liselerde şifre skandalına karşı olduğu gibi) artçı biçimde yükselip hemen sönükleşmesi, bizi biraz da dünyada yaşanan diğer deneyimlere dair düşünmeye sevk etmeli ve bu deneyimlerle dayanışmak ötesinde onlarla aynı zamansallığı yaşadığımızı idrak ettirmeli. Özellikle de bu hareketlerde gözlenen güvencesizliğe, geleceksizliğe karşı duran damarı burada da öğrenci hareketinin inşasında temel tartışma konularından biri haline getirmenin gereği önümüzde durmakta
Kaynak:Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Posted in Öğrenci Hareketleri, Şili | Etiketler: , , | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: