latin amerikan haber yorum

Archive for Aralık 2011

Bolivya’da yerlilerin yürüyüşü sürüyor

Posted by lahy 31/12/2011

La Paz (Prensa Latina) Bolivyalı yerlilerin Isiboro Ulusal Koruma Parkında (Tipnis) bulunan yerli bölgesi boyunca geçecek bölge halkının sağlık ve eğitim gibi ihtiyaçlarını daha rahat karşılamasını da sağlayacak ve başkent ile bağlanmasını da sağlayacak bir otoyol yapılmasını talep ediyorlar.

Güney Yerli Konseyi’nin (CONISUR) başlattığı yürüyüş Cochabamba eyaletindeki Villa Tunari kasabasını geçmiş durumda. Sosyalizme Yürüyüş Hareketi (MAS) parlementeri Javier Santibanez’in habercilere yaptığı açıklamaya göre yeni yıl akşamını da yürüyerek geçirmeyi hedefliyorlar.

Katılımcılar yerlilerin haklarını ve bölgelerini korumaya yönelik çıkartılmış olan Tipnis Koruma Kanununda yer alan yerli yerleşimleri bulunan park’a otoban yapılmasını yasaklayan kanun maddesinin değiştirilmesini talep ediyorlar.

Santibanez’e göre yapılması istenen yol, bölgedeki okul, sağlık hizmetleri, alt yapı tesisleri ve bölge sakinlerinin yaptığı ticaretide kapsar şekilde bölge insanlarının yaşam koşullarının gelişmesine ön ayak olacak.

Temsilci yapılan yürüyüşün sadece bu doğal bölgede yaşayan insanları kapsar şekilde mütevazi bir protesto gösterisi ve yasa değişimi talebi olduğunun altını çizdi.

Santibanez’in açıklamasına göre bu yasa değişimi talebiyle yapılan yürüyüş boyunca CONISUR üyesi yerlilerin geceleri bazen okullarda, bazen de açık havada geçirecekleri bilgisini verdi.

Reklamlar

Posted in Bolivya, Genel Haberler, Yerli Hareketleri | Leave a Comment »

Arjantin: Başkan Fernandez’e kanser teşhisi

Posted by lahy 28/12/2011

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in troit kanseri olduğu açıklandı. Ilk teşhisin 22 Aralık’da kondugu, kanserin metastaz yapmadığını ve Fernandez’in ocak ayında bir operasyon geçireceğini bildirildi. Operasyon sonrası Fernandez’in 20 gün hasta izni kullanacağı da bildirildi.

C.Fernandez geçtiğimiz Ekim ayında başkanlık seçimlerini kazanarak yeniden devlet başkanı seçilmişti.

Posted in Arjantin, Genel Haberler | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantin: Bu hastane emekçilere aittir! = Delil Delali

Posted by lahy 27/12/2011

Delil Delali -ANF

Buenos Aires

Kriz baş gösterdiğinde yılların getirdiği sorunlarla birlikte ülke çökme noktasına geldi. Büyük buhranda hemen hemen bütün sektörlerde yaşanan çöküntü, onbinlerce insanın işsiz kalmasına yol açmıştı. Kriz ortamında iflasın eşiğine gelen dev sermayeli birçok fabrikaya çalışanları el koyarak üretime devam edip kendi yaşamlarını idame etmeyi başardılar. Ama fabrikaların dışında farklı bir sektörden çalışanları tarafından yönetimine el konulup çalışmasını sağlayarak dikkat çeken bir kurumlardan biri de İsrail Hastanesi’ydi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, iflas etmiş bir fabrikanın yada işyerinin kendi çalışanları tarafından yönetimine el konularak, yeniden işlevsel hale getirilmesi ve ekonomik çarkın patron gücü ile değil, bizzat emekçilerin el birliği ile yarattığı değerlere sahip çıkmasıyla başladı. İlk kez, 1920’de İtalya’da başlayan hareket, Mayıs 68 Fransa’sın da adından sıkça söz ettirmiştir. Daha sonraki tarihlerde, Federal Almanya, İsviçre, İspanya, Meksika, ABD, Çekoslovakya, Uruguay ve Arjantin gibi dünyanın bir çok ülkesinde gündeme gelen hareket, emek bakış açısının söz sahibi olduğunda zorlukları nasıl aşabildiğini, sermayecilerin bile hayretle tanık olduklarını göstermiştir.

Adidas, Benetton, Gucci gibi dünyanın birçok ünlü fabrikalarının yönetimine emekçiler tarafından el konulması bir noktadan sonra anlaşılabiliyor olsa da, devlet tarafından desteklenen uluslararası bir hastanenin, emekçilerin yönetimine geçmesi pek alışıldık bir durum değil günümüz koşullarında. Arjantin’in en eski kurumlarından biri olan İsrail Hastanesi’nin 44 yıllık emekçisi ve Konsey Üyesi Dr. Clemente Quintana Saucedo, ANF’ye, hastanenin yeniden hayata dönme sürecini anlattı.

* Öncelikle buranın İsrail Hastanesi olmasının hikayesi nedir?

İsrail Hastanesi, 1900 yılında Arjantin’e göç etmiş Yahudi topluluğu tarafından Dr. Alejandro Zabotinsky önderliğinde kuruldu. Hastanenin kuruluş amacı Arjantin’e göç etmiş, dil sorunu yaşayan Yahudi topluluğuna hizmetti. Daha sonraki süreçte bünyesinde barındırdığı dünyanın en iyi doktorların (ki bunlardan biri dünyaca ünlü Dermatolog Dr. Aron Caminsky) etkisiyle Arjantin’in en önemli hastanesi konumuna gelmiştir. Başkan Yrigoyen, General Peron vb. gibi önemli birçok devlet adamını konuk etmiştir. Kariyerinde eğitim hastanesi olma özelliğini taşıyan İsrail Hastanesi, çok uzun yıllar Yahudi toplumu için ciddi bir kazanç kapısı da olmuştur. 400 yatak kapasiteli hastane, ben işe başladığım 1968 yılında toplamda 1350 çalışanı ile yılda 100 bin hastaya hizmet vermekteydi.

1976 askeri darbesi döneminde dahi, hiçbir aksama olmadan hasta kabulüne devam ettik. Ancak 83 yılında yeniden demokrasiye döndüğümüzde, sendikacılık ülke içinde tekrar kurumlaşmaya başlamıştı ve hastanemizde de bu süreç kısa zaman içinde hayata geçirildi. Bu ilk başlarda emekçiler için sosyal bir güvence olmasından kaynaklı başarı olarak görülse de, kötü sendikacılığın en iyi örneğini bizzat yaşayarak öğrendik. Tamamen patron yanlısı bir politika izlediler. Çünkü bunda ciddi bireysel çıkarlar söz konusu idi. Hastaneyi taşeronlaştırmaya başladılar. Bazı iş adamları hastaneyi almak istiyorlardı. Niyetleri tam olarak hastaneyi satın alıp iflasını verdikten sonra devletten bunun bedelini almak ve hastaneyi vakıf adından çıkararak yeniden şahıs olarak sahip olmaktı.

* Peki bu vakfın bir amacı yok muydu? Neden hastaneyi özelleştirmek istediler ve bu durum, Yahudi toplumu tarafından nasıl karşılandı?

Kesinlikle biz de aynı soruyu sorduk. Bu hastanenin kuruluş amacı hizmetti ve en önemlisi, Yahudi toplumuna destek olmaktı. 1980 sonrası tamamen bu amacından saptı. Bana göre bir kaç nedeni vardı; bunlardan biri de artık ekonomik özgürlüğüne tamamen kavuşmuş olan cemaat, hastanenin sorumluluğundan kaçmaya çalışıyordu, kendi halkına hizmeti angarya olarak görmeye başlamışlardı ve vakıf kontrolünde olan hastaneyi sömürmek hiç de kolay değildi. Demek istediğim kolay yem bulamadıkları için işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı. Bu bireyci tutum, bir süre sonra hastaneyi araştırma ve eğitim statüsünden uzaklaştırdı. Arjantin’in en önemli hastanesi, kendi içinde ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Yahudi cemaati de artık hastaneyi gözden çıkarmıştı hatta hiç Yahudi hasta gelmemeye başlamıştı. Bizi krize götüren süreç asıl o zaman başlamıştı. Yani 1983-90 yılları arasında bir kriz içindeydik zaten.

SENDİKA İŞÇİLERİ SÜREÇ DIŞINA İTMEKLE MEŞGULDÜ

* Bahsettiğiniz kriz ekonomik krizden ziyade bir yönetim krizi. Sendikanın buradaki rolü neydi ve rolünü nasıl oynadı?

Az önce belirttiğim gibi işçilerin tarafında olması gereken sağlık sendikası tamamen patronlar arasında dönen dolapları örtbas etmek ve çalışanları bu sürecin dışına itmekle meşguldü. Oysa hastane içinde dönen her oyunu bizlerle paylaşması ve buna karşı tedbir alması gerekirdi. En nihayetinde biz bu hastanenin çalışanlarıyız ve işimizi her an kaybedebilirdik. Sendikanın oynadığı tek rol, bizleri kandırmaca üzerineydi ve biz bunu çok geç fark ettik.

* Ekonomik krize gelecek olursak nasıl karşıladınız 2001 krizini?

Bakınız dünyanın hiçbir yerinde kriz pat diye gelmez. Bunun gelişim süreci vardı ve toplum bunu seneler öncesinden hissetmeye başlamıştı. Ülkede özelleştirilmedik kurum bırakmadı dönemin hükümeti. Havaalanından tutun, belediyeciliğe ve aklınıza gelebilecek ne varsa sattılar. Ülkeyi soyup soğana çevirdiler. Patronların yönetmeye başladığı bir ülkede kriz olmaması mucize olmaz mıydı? Ülkeyi de tıpkı hastanemizde dönen oyunlarla krize sürüklediler. Çünkü bir krizden en karlı ancak patronlar çıkar. Ucuz iş gücü, uzun çalışma saatleri ile tekellerini daha da kurumsallaştırırlar. Bunu başarmalarının yolu da krizde olan bir ekonomiyi kullanmaktır.

2001 krizinde hastane olarak hizmet vermeye devam ettik. Sonuç itibariyle biz ‘ticari bir kurum’ değiliz, işimiz sağlık. Sağlık, iş alanları içinde hassas bir özelliğe sahiptir. Ancak çalışanlar olarak sancılı bir süreç yaşadık. Paralarımızı toplu olarak alamıyorduk. Bir şekilde idare ederek süreci atlatacağız umudunu taşıyorduk. Aksi halde işimizi kaybetmek hele böyle bir süreçte büyük bir riskti ve biz bu riski göze alamazdık. Tam üç yıl boyunca böyle sancılarla devam ettik çalışmaya.

ISYAN ETMEKTEN BAŞKA ÇAREMIZ YOKTU

* Peki işgal süreci nasıl başladı ve neydi sizi bu sürece zorlayan?

2004 yılı Temmuz ayındaydık. Son 6 ayda hiç kimse para alamıyordu ve isyan etmekten başka hiç bir çaremiz yoktu. 15 Temmuz günü hepimiz bir araya gelip yönetimin kapısına dayanmıştık. Aslına bakarsan o gün isteyeceğimiz şey; bize bir miktar para ayırmalarıydı! Çünkü evimizde yiyecek ekmeğimiz yoktu. Ancak yönetim bizi kapıdan kovdu. ‘İşinize gelmiyorsa’ diyerek kapıyı göstererek bize yol vermişti. Bu işi kolay bırakmayacağımızı bilmekle beraber işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemez haldeydik. Aramızda bir arkadaşımız gidip doktor Caro ile görüşmemiz gerektiğini söyledi. Doktor Caro, 2001 krizinden sonra Arjantin’de işgal edilen fabrikaların hareketinin lideriydi. Bir şekilde kendisine ulaşıp durumu izah ettik. Doktor Caro, bize işimizin zor olduğunu söyledi, zira söz konusu olan bir fabrika değil bir hastaneydi!

Ama yine de savcıdan randevu alıp olayı bir de olduğu gibi savcıya anlatmamızı istemişti. O gün içinde birkaç tane iş arkadaşımızla birlikte iş elbiselerimizle savcı ile görüşmeye gittik ve durumu izah ettik. İşin aslı yasal olarak hiç bir dayanağımız yoktu. Çünkü Arjantin anayasasında buna izin veren herhangi bir yasa yoktu. İyi olan taraf ise bunu yasaklayan bir yasa da yoktu! Eyalet meclis kararı ile mümkün olabiliyordu. Bu süreçte bir çok eyalet milletvekili ile görüştük, onlardan destek istedik. Sonuç itibari ile Temmuz 2004 sonunda işgal sürecini resmen ilan ettik ve olaya savcılık tarafından el konuldu.

Olaydan yaklaşık 4 ay sonra yani Kasım ayında meclisin çıkardığı hastaneye özel ek bir yasa ile İsrail hastanesi resmen işçilere devredildi. Biz de kooperatifleşme sürecimizi hızla işleme koyup hastane meclisi ve yönetim konseyini seçtik. Kasım ayında yeniden hizmet vermeye başladık. Tabii bu sefer çok farklıydı.

ÖZ YÖNETIM VE DAHA ÇOK ÖZVERİ!

* Neydi farklı olan?

Bakın size hastanenin sahibi olduğumuz ilk iş gününü anlatayım. Sabahın erken saatlerinde işe başlamadan herkes bahçede bir araya geldi ve hepimiz birbirimize söz verdik. Bu bizim işimizdi. Bunu söylerken ‘benim işyerim, istediğim gibi çalışırım’ mantığından uzak olmalıydı. Daha çok çalışmak daha özverili olmak ve en iyi hizmeti sunmaya çalışmak. Farklı olan ise şuydu; Özgürlük…

* 4 ay gibi bir süre kapalıydı hastane. Bu, bir hastane için uzun süre sayılır. Yeniden başladığınızda bu kadar büyük giderleri nasıl karşıladınız? Size herhangi bir destek verildi mi devlet tarafından?

Hayır. Dışarıdan hiç kimse destek vermedi. Biz kendi içimizde para toplayarak kimi arkadaşımız evini satarak ilk zamanlarda bunu gidermeye çalıştık. Zaten kısa bir zaman sonra beklentilerimizin de üstünde hasta kabulü gerçekleştirmeye başladık ve geri dönüşümü büyük bir özveri ile yeniden sağladık.

* Hastanenin gelir ve giderleri, çalışanların maaşları vs. bütün bu aşamaları nasıl aşıyorsunuz?

Biz küçük sosyalist bir devlet gibiyiz. Eğer adilseniz, her şey o kadar basit ki! Aşılamayacak hiç bir şey yoktur. Yaptığımız tek şey giderleri gelirden çıkarıp bir miktar fon ayırıyoruz -hastaneye yeni makineler, araç ve gereçler için- geri kalanı burada çalışan herkese eşit bir şekilde dağıtılıyor. Çok az ile yetinmesini de biliyoruz ama çok şükür hayat standardımız öncekine oranla yüz kat daha iyi.
Çocuklarımızı okutabiliyoruz, evimize aş götürebiliyoruz. Bizim daha büyük şeylerde gözümüz yok! Hiç bir zaman da olmadı. Şimdi istediğimiz her şey kontrolümüzde.

* Bildiğim kadarıyla o dönem işgal hareketine katılan 3 doktordan biriydiniz. Bir doktor olarak kolayca başka bir iş bulabilir ve tüm bu sancılı süreci yaşamayabilirdiniz. Neden bunu tercih ettiniz?

Bakınız ben Guarani halkının bir neferiyim. Babamı erken yaşta kaybettim. Dedem büyüttü beni ve her zaman şunu söylerdi bana; zalimlerin en büyük düşmanı cesurlardır. Eğer bir yerde zulüm varsa orada cesur insanlar vardır ve asla onları sırt üstü bırakma! Evet söylediklerinizde haklısınız benim için iş bulmak kolaydı ama kolay seçmek dedemin deyimiyle korkakların işiydi! Sanırım bunu kendime yediremezdim.

Biz şu an burada 600 cesur insan olarak kendimize bir yol seçtik. Bunun için mücadele verdik. Ekmeğimizden etmek istedikler, buna izin vermedik. Ve şimdi onu kendimiz üretiyoruz, paylaşıyoruz ve paylaştıkça da çoğalıyoruz.

Posted in Arjantin, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Etiketler: | Leave a Comment »

Frantz Fanon ve mevcut çoklu kriz

Posted by lahy 17/12/2011

Fikirleriyle dünyadaki birçok kurtuluş hareketine rehberlik etmiş olan Frantz Fanon’un kızı Mireille Fanon Mendès-France, babasının her zamankinden daha güncel göründüğünü yazıyor. Ona göre mülksüzleştirme ve adaletsizlikler sürdükçe, Fanon’un tarif ettiği mücadele yöntemleri de varlığını sürdürecek:

Yarım yüzyıl sonra, Afrika ve Arap dünyalarındaki bağımsızlık çanının sesi hafiflemedi; sosyal, ekonomik ya da politik düzlemde tamamen başarısızlık var. Bağımsızlığı elde etmek, insanları sömürgeci hâkimiyetin altında çektikleri sefalet, adaletsizlik ya da ihmalden kurtarmadı. Fanon’ın kitabı ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Ulusal Vicdanın Kazaları’nda öncüleri çoktan tespit ettiği ulusal burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi, sömürgecilik karşıtı mücadelede trajik bir hataya neden oldu.

Kitabında, önceki yıllarda yeni sömürgeci patolojisini, yozlaşmış ve rağbet görmeyen ulusal hükümetlerin eski sömürgeci efendilerinin çıkarlarına boyun eğmesiyle hegemonyanın ebedileşmesi olarak tanımlar.

‘Sömürge çağının sonunda iktidarı ele geçiren ulusal burjuvazi az gelişmiş bir burjuvazidir. Onun ekonomik gücü sıfıra yakındır ve her halükarda, yerine geçmeyi amaçladığı büyük şehirli burjuvazinin duruşundan yoksundur. Ulusal burjuvazi, inatçı narsisizminde, büyük şehirli burjuvazinin yerini kolayca alabileceği konusunda kendisini ikna etmekte çok az zorluk çekmiştir. Ancak tam anlamıyla onu kapı önüne koyan bağımsızlık, memleket dahilinde feci tepkiler doğuracak ve onu daha önceki büyükşehir yönünde ıstıraplı çağrıları başlatmaya zorlayacaktır. Tamamen aracı eylemlere yöneltilmiştir. Olup bitenden haberdar olmak, işin şakasında olmak, bu en derin kabiliyeti gibi görünüyor. Ulusal burjuvazi bir sanayicinin değil, bir politikacının psikolojisine sahiptir.’

Aynı şekilde, sömürgeci devletin son çıkışını görseydi, asıl sorun özgürlüğüne kavuşmuş devletlerin evrimi olurdu. Adil ve zengin bir toplumun inşası, sömürgeci mirasın kalan adam ve kadınlarının her şeyi kapsayan kurtuluşuyla meydana gelmeli. Bu nedenle, yalnızca tahrip edici bir sonuç olmaması için sömürgeci devletin eksikliklerini tespit etmek önemliydi.

Bağımsızlığı kazanmak, ezilen halkların yabancılaşmamasını veya kurtuluşunu meydana getirmedi. Toplumlar, ölü doğmuş devletin, çıkarlarına ve beyanlarına göre değişen despotları destekleyen yeni sömürgeci şebekelerin yetimleri olarak kaldı. Eğer yeni sömürgeci yapılar bağımsızlığın başarısızlığını baştan sona açıklamıyorlarsa, o zaman bu yarım yüzyıl, sömürgeci saatli bombanın tesirinin hüzünlü gösterisi olmuştur.

Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde tahmin ettiği evrimin büyük ölçüde farkına varıldı. Önceki sömürgeci güçlerce beslenen ve sivil ve askeri popülistler tarafından öncülük edilen iktidar mücadeleleri, kabilecelik ve bölgecilik, bağımsızlığı biçimsizleştirdi. Önde gelen klikler ve eski sömürgeciler tarafından desteklenen yeni burjuvaziler, sömürgeci yöneticilerle değiştirilen sivil ve askeri popülistlerin avantajına sahip. Kaynakları sıkıca tutma ve iktidardaki kastlar tarafından rantların zaptedilmesi –sivil veya askeri- bu ülkeleri devam eden bir parçalanma durumuna esir etti. Sömürgeci idari güçlerin geri çekilmesi, nüfusun büyük çoğunluğunca yönlendirilen varoluşun doğasında gerçek bir değişime neden olmadı.

Aslında yeni sömürgeci dönem, Afrika kıtasının yeni kılıfının ve Arap-İslam yayının altında yeniden sömürgeleştirmeye son veriyor. Tüm otoriter rejimlere, yıkıcı sosyoekonomik kötü yönetim eşlik ettiği için, eski sömürgecilerin çıkarları korunmakta ve her zamankinden daha fazla bulunmakta. Stratejik düzeyde, savunma anlaşmaları, yabancı denetim altında çalışan gümrük memurlarının çalıştığı başlıca havaalanının olduğu tüm kıtada hava üslerinin kuruluşuna izin vermiştir ve bu da “tâbi devlet”in ne olduğunu önemli ölçüde anlatmakta.

Afrika, Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Amerika’da Fanon, her zamankinden daha güncel görünüyor. İnsan hakları ve özgürlük için mücadele eden herkese anlam kazandırıyor, çünkü özgürleşme, politik olgunluğa erişen bir neslin her zaman ilk hedefidir. Birçok adam ve kadın özgürlük, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin yerel despotlara ve korudukları yeni sömürgeci düzenin doktrinlerine karşı yürütüldüğünü öğrendi. Kaynakları yağmalamaya ve sonrasında, artık kullanışlı olmadıklarında defetmeye alışkınlar. Ancak sömürgeciliğin başkalaşımı burada durmadı. Libya ile olan savaşta açık bir şekilde militarist bir duruş sergileyen insancıl müdahaleler, özellikle kırsal bölgelerde halkı bağımlı devlet olmanın yapısal ilişkilerine bağlayan ve devletin etkisini gasp eden sivil toplum örgütlerinin sessiz yerleşimine olanak sağlamışlardır.

Bu sivil toplum örgütlerinin birçoğunun yerel uzmanlıktan ayrıldığını ve hatta kendi hükümetleri tarafından paylaştırılan fonlara bağlı olduğunu ve böylece becerileri devretme olanağını ihmal ettiğini belirtmek gerekir. Bu yolla bağımlılığın hayır kurumu temelli yapılarını büyütüyorlar. Özünde, bu yenilenen egemenlik, yeni sömürgeci zihniyetini aşılıyor ve idame ettiriyor. Dolaysız ekonomik müdahale, hegemonik çıkarlarını zar zor saklayan politik insancıl bir söyleme eşlik ediyor. Şüphesiz, bitmek bilmez genelleştirilmiş terörle savaş, çokuluslu çıkarları kollamakla itham edilen Batı’ya, yabancı bölüklerini konuşlandırmak için bir mazeret veriyor. Bu hareketten en çok etkilenen bölgeler, şimdiye kadar sömürülmemiş veya az sömürülmüş stratejik doğal kaynaklara ev sahipliği yapanlar. Bunlar Nijerya, Gine ve en son olarak Libya’yı içeriyor.

İç savaşlardan hükümet darbelerine kadar, bağımsızlık, hâlâ eski sömürgecilerin hizmetinde olan ‘aracı’ bürokrasiler için çıkar arayışında olan, parçalanan devletlerde görülmüştür. Oldukça hızlı bir şekilde sömürgecilik sonrası devletler kendilerini, kayıtsızlığın, yozlaşmanın ve özel çıkarların ayrıcalığının adet haline geldiği yeni sömürgeci devletler haline dönüştürmüşlerdir. Devlet bürokrasileri, genellikle bu gayrı resmi durumların altında ezilirler.

Kaynakların talanının, servet yoğunluğunun ve sermaye hareketinin etrafında örgütlenen ekonomik hâkimiyet –varsayılan model ne olursa olsun- Afrika kıtasını ve Arap dünyasını baş döndürücü eşitsizliğin, kitlesel fakirleşmenin ve sömürgecilik sonrası devletin doğal zayıflığının bir çukuruna yerleştirmiştir. Son yüzyılın sonunda, diktatörler arkalarına yaslandılar ve emperyalizmin savaş kışkırtan yenilenen düzeninin Irak, Libya ve belki yarın Suriye’de gerçekleşmesini izlediler. Hep mücadele ediyormuş gibi göründüğümüz terörizm aslında, Batı tarafından korunan ve onunla ittifak halinde olan otoriter ve gerici devletlerde gelişmekte.

Emperyalizmin en yeni safhası –küreselleşme-, daha az gelişmiş ülkelerin pazarlarının çokulusluların gelişmelerine açılmasına dayanır. Fakat -finansal ilk yardımın bir biçimi olarak verilmiş- Afrika ve Arap ülkelerinin küresel pazarlarda demirleme stratejisine, yeni aktörlerin ortaya çıkması yoluyla meydan okuyor.

Ortaya çıkan ekonomiler, yeni sömürgeci rahat düzenlemeleri engellemeye geliyor ve bu nedenle tımarlara dayanan düzenin, halk desteği azalırken titremeye başladığını görüyoruz. Bu son zamanlarda Tunus ve Mısır’da görülebilir. (Buna ilaveten bir süre önce Venezüella, Bolivya vs.’de olanlar)

Uluslararası ilişkiler bağlamında bu, batılı güçleri periferide olarak gördükleri ülkelerle ilişkilerini yeniden düzenlemeye zorlamakta. Sonsuz terör savaşından sonra –ki bu, hayli çok biçimde en kötü diktatörlerin bazılarının desteğiyle bilinmektedir- bu ilişkilerin önemli bir parçasının müdahale olduğu fikri her zaman mevcuttur.

Hücumbotun yeni siyasi söylemi

Sömürgecilik sonrası yıllarının ataerkil duruşundan, batıdaki yeni muhafazakârların rehberliğiyle, kendisini tamamlanmamış hakkın söylemi olarak gösteren sözde bir ‘harbilik’ ortaya çıkmıştır. Herkesin önünde bariz ırkçı temellerinin hesabını vermekte tereddüt etmiyor. Dolaysız ekonomik müdahaleye, hegemonik amaçları için zayıf bir örtü olan insancıl-politik söylem eşlik ediyor. Terörle savaş, -öncelikli olarak sömürülmemiş maden kaynaklarının olduğu bölgelerdeki- çokuluslu şirketlerin çıkarlarını gözetme gizli gündemiyle, bölükleri konuşlandırmanın gerekçesi olmuştur.

‘Sürekli ‘insan’dan bahseden bu Avrupa, endişe ettiği tek şeyin ‘insan’ olduğunu duyurmayı bırakmıyor, bugün bu Avrupa ruhunun hüküm sürdüğü her ülkede var olan insanlığın çilesini biliyoruz.’Franz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri.

Doğru kabul edilen bu veda hediyesi adı altında, ırkların hiyerarşisi, azar azar kendisini sözde ‘medeniyetler savaşı’, insancıl müdahale ve demokratik inancın insansız uçaklar tarafından yayılmasıyla yenilemiştir. Böylelikle sömürü ve dışlanmanın yeni propagandacılarını belirlemek için savaş alanı hikâyesi başlar. Seçici hafıza, egemen kapitalist değerleri durmadan çekiçlemek ve unutmak, ötekinin, Müslüman, Arap, siyahînin bir temsilini oluşturarak fikir şekillendirmeyi amaçlar. Kalıtsal olarak evrensel değerlerden aciz, böylelikle de düzeltilemez bir şekilde barbar olan düşman, fiilen insanlıktan dışlanmıştır. Bu bağlamda, Dakar konuşması (Nicolas Sarkozy’nin 26 Temmuz 2007’de Dakar’da yaptığı ve sömürgeciliğin büyük bir hata olduğunu ifade ettiği, aynı zamanda Afrika’nın geri kalmışlığının tek sorumlusunun sömürgecillik olmadığını iddia ettiği konuşma; ç.n.) önemli bir aşama olarak kalır.

Tekrar paketlenmiş, modernleştirilmiş bir ırkçılığın teorisyenlerine göre, bağımsızlık başarısızlığının nedeni sömürgeciliğin zehirlenmiş mirası, önceki büyükşehrin yıkıcı etkileri ya da önceki sömürgecilerin iktidar anahtarını verdiği diktatörlerin dayanıklılığı değil; kendi ‘arkaikliğinde’ donmuş insanların kendi kaderlerini kontrol etme yetersizliğidir. ‘Siyah deri, beyaz maskeler’ ırkçılık karşıtı mücadelede esas kilometre taşıdır: sömürgeciliğin dürtülerini ve onun ezilenler üstündeki etkilerini inceleyerek bu ayrım mekanizmalarının ve politik aşağılamaların deşifre edilmesi. Ona göre bu, ırkçılık kurbanları ve ırkçıların kendileri için evrensel bir yabancılaşmama hareketindeki ırkçılığa karşı mücadelede açıkça belirtilmişti.

Kötürüm olmaktan uzak, bu saldırılarla yüzleşen insanlar ilerlemeye devam ettiler ve adalet, saygınlık ve daha iyi bir yaşam için olan mücadelelerini bırakmadılar. Ortaklaştırılmış mücadelelerin kamusal yüzü ne olursa olsun –basın özgürlüğü ya da özgür irade- bütün kıtada, halkın sesi güçleniyor: vatandaşların özgürleşmesi için politik mücadele ve neo-liberal modeli reddetmeyle uğraşan kadınlar ve adamlar. Bağımsızlık mücadelelerinin başlıca mitleri henüz ölmedi. Bu noktada, Arap dünyasındaki halk isyanlarını anlamak gerekir. Bu hareketleri sosyal rahatsızlık ifadesine veya açlık isyanlarına indirgemek bir aldatmacadır.

Fakat sosyal ilerleme ve gelişimin kayıp yarım yüzyılı, politik aydınlanma ve yerleşme yarım yüzyılı olmuştur. Aslında, dogmatik prizmalar, yol gösterici gücünü kaybetmiştir ve hâlâ işlevi olan tek analitik taslaklar, kesin olarak gerçeklik ilkesine dayananlardır.

Fanon’un fikirlerini, bundan önce sömürgeci egemenliği altında olan ülkelerin şartlarını kullanmak, ideolojik at gözlüklerinden ayrılmış ve tüm dogmalardan kurtulmuş gerçeklikle yüzleşme alıştırmasıdır. (Bu anlamda, onu unutulmuş ve ikonlaştırılmış olarak görenlerin aksine, Fanon her zamankinden daha geçerlidir. O, psikiyatrist, Cezayirli bir mücahit, Pan-Afrikalı devrimci, gezgin bir elçi ve kendilerinin egemen dünyaya bağlı olduğuna inanan herkes için özgürlük savaşçısı olmuştur.)

Siyah deri, beyaz maskeler sözünü hatırlayalım: “Bir renk adamı olan ben, tek bir şey istiyorum: asla egemenliğin bir aracı olmamayı. Birisini başka birinin hizmetinde asla görmemeyi. Yani kendimi bir başkasının hizmetinde. İnsanı nerede olursa olsun keşfedebilmeyi ve istemeyi.’

Fanon’un özgürlük eleştirisinin altında, iktidar sistemlerinin aslında ne olduğu gün yüzüne çıkıyor: tüm ekonomik, sosyal ve kültürel engellerin kökenindeki baskı ve yağma sistemi. Demokratik içeriği boşaltılmış bağımsızlık savunmasızdır: kurtuluş mücadelesinin kazanımları hiçbir şekilde tersine çevrilemez. Ayaklanan halkların özgürlüğü, önceki sömürgecilerce desteklenen güçler tarafından ele geçirildi. Egemenlik sadece görünüşünü değiştirdi ve özgürleşme henüz gelmedi.

Fanon’a göre, ‘bireyin özgürlüğü, ulusal kurtuluş sonucunda ortaya çıkmaz. Gerçek bir ulusal özgürleşme sadece birey özgürlüğünün değiştirilemez bir şekilde kendi özgürleşmesini harekete geçirmesine kadar vardır.’ Bu nedenle, nadir de olsa, sömürgeci boyunduruktan kurtulmuş toplumlar, yurttaşsız toplumlardır.

Bağımsızlığın ikinci aşamasınıortaya çıkarken maksat, bağımsızlığın politik içeriğini toplumun tanıyabildiğine geri getirmektir ki bu olmadan bağımsızlığın şekli sadece bir karikatürden ibarettir. İnsanoğlunun kurtuluşu; özel ve kamusal özgürlüklerin savunmasına, ortak çıkarların önceliğine, eşitsizliğin azalmasına, seçilmişlerin güvenilirliğine ve hakların egemenliğine dayalı evrensel bir mücadeledir.

Gerçek kurtuluş, sadece gerçekten demokratik, güçlü ve temsili olan kurumlar bağlamında öngörülmüş bağımsızlık mücadeleleri tarafından uğraşılan süreçleri izleyen şeydir. Demokratik özgürlükler bu ülkeler için egemenlik ve sefalet arasındaki çıkmazdan kaçmanın tek yoludur. Eşit biçimde gerekli bir ön koşul, küresel güneydeki ülkelerin lehine, ulusla arası güçler ve onların yeniden dengelenmesi arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesidir. Fakat bu, piyasaların boyunduruğu altına girmek için, eski sömürgeci ülkeleri de ilgilendirir.

Uluslararası ilişkiler bağlamında, hiçbir meşruluk olmaksızın, bunun yerine silahlı kuvvetlerinin gücüyle ve dış destekle birlikte, liderler uluslararası safhada hiçbir değere komuta etmiyorlar. Kendilerini içten demokratik zanneden büyük güçler için, daha az gelişmiş dünya üzerine kurdukları hegemonyayı devam ettirme arzularının sona erme zamanı gelecektir.

Fanon’un dik başlılığı ve azmi, drama, halkın yaşam biçimi olduğu sürece, başarısızlıktan kader olmadığını gösteriyor. İlerlemenin dayanışması ve mücadelelerin çakışması, diktatörlere, yeni sömürgeci ve emperyal hegemonyaya karşı direniş, çözüme giden yolun kilometre taşlarıdır. Dayanışma ve enternasyonalizm- ki Fanon’a göre bunlar birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır- halkların mücadelelerine sürekli devam eden bir insan boyutu katmakta.

Bir psikiyatrist, bir deneme yazarı ve bir militan vasıflarıyla Fanon, bir hayli ötekileştirilmiş ve çelişkilerle delik deşik edilmiş olmasına rağmen spot ışıklarını sömürülmüş dünyanın birliğine çevirmiştir. Bu nedenle, mücahit Fanon’a göre, Karayip, Afrika veya Latin Amerika halkı tarafından verilen mücadelelerin hiçbir farkı yoktur. Biri Fanon tarzı analizi şöyle de devam ettirebilir: yayılmacı eğilimiyle, liberalizmin örgütlenme biçimlerini küresel güneye nakleden küreselleşme, şimdi aynı şeyi Kuzey’e yapıyor.

Dışlanma ve sömürünün sosyal ve politik ayırma özelliği, dünyayı küçük azınlıkların çıkarları doğrultusunda birleştirmeye meyillidir. Yunanistan’a uygulanan muamele, AB ve bankalardaki ultra liberallerin yardakçılığıyla biriken dış borca bir karşılıktı. Bu durum, şu an gelişmiş dünyada uygulanan toplumsal ilerlemeleri bozma stratejilerini açığa çıkarıyor.

Terörizm karşıtlığı adı altında oluşturulan denetim kültürü, bu süreçlerce dışlanan ve haklarından mahrum bırakılanların kriminalize edilmesine katkıda bulunuyor. Basının Birleşik Krallık’taki en son ayaklanmaları işleyiş biçimi, 2005 yılında Fransa’daki işçi sınıfı banliyölerinde görülen isyanları hatırlatıyor. Sosyal ve etno-kültürel kategorilerin -fakirler, siyahîler, Araplar, Müslümanlar- üst üste gelmesiyle hızlanan, peş peşe gelen kaymalarla, Batı rejimleri, sömürgeci söylemi yerel politikaya tekrar yerleştirdi. Gizli tarih ile ilgili bir çelişkiyle, yerliler yalnızca özgün halleriyle değil, aynı zamanda Fanon’un ‘yasak kentler’ olarak tanımladığı, ayrımcılığın yeni biçimlerinin zorla uygulandığı yerlerde de hep mevcuttur. Yeryüzü Lanetlileri’nde şöyle belirtmişti:

‘Sömürülen dünya ikiye ayrılır… Sömürülenler tarafından ikâmet edilen bölge, sömürenler tarafından ikâmet edilen bölgeyi tamamlamaz. Bu iki bölge birbiriyle yüz yüzedir fakat daha büyük bir bütünün parçası olarak değil… Dünya, her biri farklı türle işgal edilmek üzere, bölümlere ayrılmıştır. Sömürgeci bağlamın özgünlüğü, yaşam tarzları arasındaki devasa fark, eşitsizlik, ekonomik gerçekliktir, insan gerçekliğini maskelemeyi asla başaramaz.’

İşleyiş şekli değişmiş olsa da, halkın ağırlığı ve egemenliğinin kalıcılığı görülebilir. Hatta baskın halklarca ‘korunuyor’ olma kılıfı altında, bu kategorileri, en hassas toplumları içerecek biçimde genişletiyorlar. Yabancılaşma biçimi değişti fakat sömürünün ideolojik destekleri sürekli olarak kalıcılığını koruyor ve gezegenin tekdüze modele boyun eğmesini sağlayan küreselleşme unsurları haline geliyor. Ekonomik kriz, Batı kapitalizminin bir krizidir. Afrika ve Arap dünyası toplumlarına göre, –askeri insani müdahale nezareti altında- yeniden sömürgeleştirme, artık ‘uygarlaştırma görevi’ne değil, koruma sorumluluğuna, kendisini ‘uluslararası toplum’ olarak bildirenlerin güvenilmez yalanlarına başvuruyor. Baskıcı doğasını, yabancılaşan ve kişiliksizleşen bir karakterle devam ettiriyor.

Sömürgeci geçmişi ve şimdiki adaletsizlik ve topraklardan çıkarılmayı göz ardı etmeyi isteyenlere göre, Fanon’ın eserleri yol kenarında bırakılacak ve şiddet özründen başka her şey olarak anlatılacak. Onu küçük düşürenler, Fanon’a karşı bir cadı avı başlatan yeni muhafazakâr ‘aydınları’ toplayacaklar. Eğri okumalarla ve peşin hükümlü temsillerle, Fanon’un eserlerinin ve onların ırkçılığının kendi görmezliğini tekrar oluşturacaklar.

İnkâr edilmiş, sömürülmüş ve köleliğe mahrum edilmişlerin son çaresi olarak Fanon tarafından savunulan şiddet, daha büyük bir şiddete maruz bırakılmış ezilenlerin meşru savunmasıdır: baskı, mülksüzleştirme ve horlanma.

Ancak, bütün manipülasyonlar ve propagandaların olduğu gibi gerçeklik de inatçıdır. Çeşitli mekanizmalar, eski sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmek için her zaman iş başındadır. Teslimiyet ve yalanların reddi, Fanon’un çalışmalarının tohumunu atan direniş ruhu, dünya çapında hakları için mücadele edenlere ilham vermekte. Başka herhangi bir yerde olduğu gibi Filistin’de de, baskıdan uyananların arka bahçelerinde, Fanon’un hareket halinde olan düşünceleri, dünyadaki değişimlere rağmen gerçektir.

Dünyamız mülksüzleştirmeden, adaletsizlikten ve yabancılaşmadan azâde mi? Fanon bizi, direnmeye ve hiçbir zaman pes etmemeye çağırıyor.

http://www.pambazuka.org/en/category/features/78515 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ

Posted in Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Via Campesina Avrupa Koordinasyonu :”Monsanto arıcılara tazminat ödemelidir”

Posted by lahy 16/12/2011


Dünya ölçeğinde arı ölümleriyle karşılaşılıyor. Buna ilişkin bilimsel araştırmalar yapıldı,  konunun  korkunç boyutları artık gözler önünde neden GDO.

Bu konuda Çiftçi-Sen’in de bileşenleri arasında bulunduğu, La Via Campesina Avrupa Koordinasyonu bir bildiri yayınladı, bildiri şöyle:

Avrupa Birliği Adalet Divanı, MON 810 mısırından kaynaklanan polenleri içeren bal ve polenin insan tüketimine yönelik pazarlanamayacağı yönünde bir karar verdi.

Arıcılar, Monsanto’nun GDO’lu mısırının polenleriyle kirlenmiş ürünlerini satamamaktalar. Bu yeni felaket aynı zamanda yüksek miktarda pestisit kullanımından kaynaklı olarak kovanlarda büyük oranda arı ölümlerine yol açtığından sürdürülebilirliği de ortadan kaldırmaktadır. GDO’lara onay vermiş olan Avrupa Birliği bu sorunu artık görmezden gelemez.

Çİftçi Sendikaları Konfederasyonunun da kurucu üyesi olduğu, Via Campesina Avrupa Koordinasyonu (ECVC), Avrupa’daki binlerce bal üreticisinin yanısıra ve Avrupa pazarını ürünleriyle destekleyen Latin Amerika ve diğer ülkelerdeki bal üreticilerine yıkıcı bir felaket yaşatan Monsanto’nun dikkatsizliğini ve GDO üretiminin zararlarını duyurarak açıkça suçlamada bulunmaktadır.

ECVC, Monsanto’yu sorumluluklarını yerine getirmeye ve bal üreticilerinin ürün kaybı, pazar kaybı ve artan maliyetlerinden kaynaklanan tüm zararlarını karşılamasını talep etmektedir.

ECVC, yetersiz bir değerlendirmeyle izin verilmiş MON 810 isimli mısır için verilen iznin derhal geri çekilmesini talep etmektedir. Bu mısır türü konusunda yapılan yetersiz değerlendirmeye ek olarak, transgenik polenin bu poleni tüketen arılar, yavruları ve kış arıları üzerinde ne gibi etkiler yarattığına dair ciddi ve kapsamlı bir çalışma yürütülmemiştir.

ECVC, arıcılıktan elde edilen ürünleri kısa veya uzun vadede kirletebilecek genetiği değiştirilmiş nektar ve/veya polen üreten bitki ekiminin yasaklanmasını talep etmektedir. Bu tür enfeksiyonlar bal üreticilerinin, ürünlerinde GDO’ların olmadığını kanıtlamaları yönünde türlü analizler yaptırmalarına yol açacak veya bal ve arıcılıkla ilgili diğer tüm ürünleri GDO’lu olarak yaftalanacaktır. Bu tür bir yafta, bal üreticileriyle birlikte ürünlerinin döllenmesi için arıya gereksinim duyan tüm çiftçileri de piyasadan dışlar. Bal ve polen tümden doğal olarak kalmalıdır.

ECVC, Avrupa Komisyonu’ndan, büyük çoğunluğu GDO’yu reddeden ve sağlıklı, doğal bal tüketmeye devam etmek isteyen Avrupa halkının fikirlerini dikkate alarak karar almasını talep etmektedir.

Via Campesina Avrupa Koordinasyonu

(Karasaban)

Posted in Genel Haberler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Bolivya’da bir garip barikat kurma öyküsü = METİN YEĞİN

Posted by lahy 11/12/2011

Bolivya’da yolları kesen grup, Brezilya’dan kaçak gelen otomobil ruhsatlarının ‘millileştirilmesi’ için istenen bedeli protesto ediyor.

Bolivya'da bir garip barikat kurma öyküsü
Normal bir gece yolculuğuydu. Otobüs karanlığın içinde ilerliyor. Bir yerde durunca, pencerelerinin önü tavuk, pilav, cola, su ve meyve kompostosu satıcılarıyla doluyor, biraz uzun durursa herkes inip sağa sola işiyordu. Kocaman açılan camların yanında çardakta uyur gibi yıldızlara sarılıp gidiyorduk. Bir ara çok uzun durdu. Böyle bir durumda, hemen diğer yolcuları kontrol etmek gerekiyordu çünkü bir kere Arjantin’de bizi otobüste unutmuşlardı. Bütün yolcular uyuyordu. Sorun yoktu. Muhtemel, bir barikatla yol kesme olmalıydı. Otobüs böyle durumlarda biraz geri gidiyor, bir dağ yoluna ya da sadece dağa sapıp gidiyordu. Açık kapalı camlardan, üst ve alt kapaklarından ve her yerden içeri toprak yağıyordu. Gözümüzü toprağa doyuruyordu.

Barikatı çocuklar açar 

Otobüslerde genellikle ‘Transporter’ filmi serileri oynuyordu. Muhtemelen, şoför kendisiyle özdeşleştiriyordu. Haklıydı. Daha tehlikeli sahneler yaşadığımızdan emindim. Ayrıca insan, kendisi içinde olunca daha da gerçekçi oluyordu. Allah’tan sadece üç ‘Transporter’ filmi olduğundan seyrettiğimiz toplamda yirmiyi geçmemişti. O bitince de ‘Driver-Sürücü’ filmi konuyordu. O sadece iki kere çekilmişti henüz ve ne güzel ki. Bu filmlerin başına mutlaka eski “Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim” rahmetli Zeki Müren anonsu konmalıydı. Zaten başındaki “Sakın kopyalamayın, suç işlersiniz” yazıları Bolivya’da iyice komikti. Onun yerine gülümseyen rahmetli Zeki Müren fotoğrafının üstüne bu güzel slogan işlenebilirdi. Kültür Bakanımıza söylenmeliydi. Çok severdi.

Şoför geldi. Barikatları aşacak bir yer yoktu buralarda. Dağ ve orman bizim transporter’a bile aman vermiyordu. “Hep birlikte gelin, mutlaka çocukları da alın, konuşalım, yolu açsınlar” dedi. Yolcular buna alışıktı. Önde kadınlar ve çocuklar, barikatlara doğru yüründü. Kundaktaki çocuklar daha makbuldü. Barikat komitesine gidildi. “Siz kesinlikle haklısınız” denildi. “Mutlaka kabul edilmeli. Sizi tamamen destekliyoruz.” Bunu söyleyince bütün otobüs cemaati, televizyondaki naklen mevlit yayınlarında olduğu gibi bir ağızdan onay verdik.

48 saatte iki barikat 

Otobüs sözcüsü tecrübeli barikat açıcı kadın, onaydan aldığı güçle devam etmeden önce, kundaktaki bebeği bir sağa sola salladı -Galiba bu bebeği ödünç almıştı. Otobüste kucağında yoktu-. “Fakat bizim de sizin gibi çocuklarımız var. Onlar nasıl dayanacaklar?..” Burada bir an, cevap almak için kesince 17 numaralı koltuktaki kadın devreye girdi. “Benim çocuğum bütün yolculuk boyu ateşler içinde kıvrandı” dedi. Çocuğunu biliyordum. Elinde tavuk buduyla, bütün gece otobüs içinde koşup durmuştu. Demek ki ateş sanrısıydı bu ya da dansı. Oradan bir televizyon kamerası belirdi. Bolivya hızlı haber ajanslarından biri değildi. Sadece sıkışan otobüslerden birindeki muhabirlerdi. Olay yerinde bu kadar çabuk olmaları da pek önemli değildi çünkü hiçbir yere gidemeyeceklerdi. Öncü kadın kameraya da konuştu. “Destekliyoruz ama bizim de çocuklarımız var” dedi. Bu sefer, toplanmış beş otobüs yolcusu, hep beraber onay verdik. Süleymaniye Camii gibi oldu.

Komitedekiler aldırmıyorlardı. Yanlarında getirdikleri plastik sandalyelerde oturuyorlardı. Aslında hiç görmediğim tipte bir barikatçı grubuydu. Öncelikle lastik filan yakmıyorlardı. Birkaç ağaç atarak yolu kesmişler, gişelerin önüne de kendi arabalarını dayamışlardı. İki çok büyük TIR’ı da anayolu tamamen kapatmak için kullanmışlardı. “Kaçıncı barikat” diye sordum. “İkinci” dediler. Bu, 48 saat anlamına geliyordu. Birinci barikat 24 saatte yapılıyordu. Yollar açılıyordu. Bir şey değişmezse ikincisi 48 saat oluyor ve yollar açılıyordu. Böyle ilerliyordu. Bolivya kuralsız bir ülke değildi. Öncü kadını görüp nedenini sordum. “Tam bilmiyorum” dedi. Kundaktaki çocuğu annesine geri veriyordu. Sanırım başarısızlık onu üzmüştü.

Ruhsat için yol kesme 
Otomobil ruhsatları içindi. Bolivya’da binlerce, Brezilya’dan gelen çalıntı otomobil vardı. Kamyonlar, otobüsler, minibüsler… Tanesi üç bin dolara satın alınabiliyordu. Uygun bir rüşvet ödemesiyle de yıllardır kullanılıyordu. Hükümet bunu bir afla yasallaştırıyordu. Kendi deyimleriyle millileştiriyordu. Fakat araba başı üç bin dolar civarında ruhsat parası istiyordu. Bu çok fazla diye yollar kesilmeye başlanmıştı. Barikat önünde marşlar ya da sloganlar yoktu. Dört çeker cipler kenara çekilip dört kapısı açık bırakılarak dört bir yandan pop şarkıları çalınıyordu. Maden işçilerinden, koka köylülerinden, yoksullardan öğrenmişlerdi. Haklarını istiyorlardı. Sadece zenginler de yoktu. Bir motoru olup da moto-taksi yapanlar, 1970 model arabası olanlar, onlar da en az 1200 dolar ödemek zorundaydılar. Büyük paraydı.

Garip bir dünya. Grev hakkı gibi bir barikat hakkı gelişiyor. İzinsiz gösteri düzenleme hakkı gibi, bu origamik demokrasinin bir kenarına sığışıyor. Sevinmeli belki. Fener alayları düzenlemeli ama mutlaka yollar kesilmeli. Gerçek ya da temsili hak arama milisleri, çalışma planları, iş, ekmek ya da dört çeker araba ruhsatları. Artık hepimiz, bütün dünya, Köroğlu çocukları..

Posted in Bolivya, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Latin Amerika birleşiyor=OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Posted by lahy 09/12/2011

OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Geçtiğimiz 2 ve 3 Aralık günü Venezuela’nın başkenti Karakas, Latin Amerika için olduğu kadar belki de tüm insanlık için tarihsel sayılabilecek bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Bu iki tarihsel günde, Latin Amerika ve Karayiplerin, 550 milyon kişilik nüfusa, 20 milyon kilometrekarenin üzerinde bir yüz ölçümüne, 6,3 milyar dolarlık bir gayri safi milli hasılaya sahip olan toplam 33 ülkesinin temsilcileri, “sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda birlik ve entegrasyonu geliştirmek; yaşam kalitesi, sosyal gelişmişlik, bağımsız ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma sağlamak” gibi amaçlar üzerinden “demokrasi, eşitlik ve sosyal adaleti temele alacak” bölgesel bir birlik oluşturmak üzere bir araya geldi.

İki güne yayılan toplantılar sonunda, CELAC yani Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı ve Bolivar’ın birleşik Latin Amerika projesinin gecikmiş ama güçlü bir tezahürü olarak kuruluşunu gerçekleştirdi.

KURTARICILARIN YOLU: CELAC

Simon Bolivar’ın -zirve esnasında çeşitli ülkelerin liderleri tarafından da dile getirilen- “ Yeni dünyada, farklı bölgeleri kendi arasında ve bir bütünle ilişkilendirecek tek bir ulus kurmak büyük bir idealdir” yaklaşımının CELAC’ın ana fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilindiği gibi, Latin Amerika ve Karayiplerin “keşiften” sonraki tarihinin neredeyse tamamı bir sömürgecilik ve yeni sömürgecilik tarihi olarak biçimlenmiş, 1959 yılında emperyalist tahakkümde açılan Küba gediğinden sonra yaşanan birkaç deneyimin dışında, 1989 yılındaki chavez iktidarına kadar kıta ve kıta halkları neredeyse tamamen ABD/Avrupa emperyalizmi ve yerel oligarşilerin denetim ve politikalarının mağduru olmuştur.

Buna rağmen, son dönemde Latin Amerika’da rüzgarın yönü yavaş yavaş değişmeye başlamış, bir takım alternatif politikalar ve oluşumlar ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bu doğrultuda, özellikle Hugo Chavez’in ciddi bir toplumsal destekle sürdürdüğü sosyal politikalar ve diğer ilerici -veya değil- hükümetlerle kurduğu olumlu ilişkiler meyvesini vermiş; ikibinli yılların ortalarından itibaren Latin Amerika ve Karayiplerde çeşitli formlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli bir takım farklı oluşum ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Telesur, Banco de Sur, Unasur, Petro Caribe, Mercosur, ALBA gibi bir çok proje ve oluşum, CELAC’ın temelini oluşturan ve böylesi bir organizasyonun imkanına olan inancı besleyen öncüller olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, CELAC’ı, herşeyden önce Bolivar’ın düşünsel mirasının taşıyıcısı olan Chavez ve Bolivarcı Devrimin başarısı olarak görmek gerekir.

Elbette, böylesi bir birliğin kendisini neredeyse bir zorunluluk olarak dayattığı koşullar, onun oluşturulma iradesi kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda CELAC’ın, kapitalizmin yapısal krizinin yakıcılığını hissettirdiği, uluslararası hukukun emperyalist saldırganlıkla tamamen rafa kalktığı, emperyalist yağmacılığın en aymaz biçimde uygulandığı, farklı toplumların neo liberalizmden umudunu kesmeye başladığı ve bu ekonomi politikalarının alternatiflerinin mümkün olduğunun gözle görülebilir hale geldiği bir dönemde ortaya çıkması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Bilindiği gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri, çok uzun bir süre sömürgeciliğin hüküm sürdüğü ülkeler oldukları gibi, aynı zamanda kapitalist sömürünün ve neo liberalizmin önemli laboratuarları olarak da ciddi yıkıma uğramış ülkelerdir. Bununla birlikte, geçtiğimiz on, on beş yıllık dönem içerisinde bu yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğinin alternatiflerinin sol iktidarlar tarafından bizzat bu ülkelerde hayata geçirilmesi ve başarılı olunması, CELAC gibi sol tandanslı bir yapının bu ülkelerin yapısal bir takım sorunlarına çözüm olabileceği fikrini bir hayli güçlendirmiştir. Ekonomik ihtiyaçların belirleyiciliği dışında ayrıca, bölgesel olarak kurulan sosyal, siyasi ve kültürel bağlar da birliğin oluşumunu kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Şüphesiz ki birliği mümkün kılan bir çok farklı ihtiyaç tespit etmek de mümkündür.

Herşeyden önce sağ veya sol bir hükümete sahip olsun CELAC’ı oluşturan devletlerin tamamı, bu birlikte ciddi bir takım imkanlar görmektedir, bunun büyük bir avantaj olmayabileceğini veya ABD ile ilişkilerini sıkıntıya sokabileceğini düşünen ülkeler bile böylesi büyük bir projede yer almama riskini göze alamamış, truva atı kontejanından dahi olsa bir şekilde birliğe dahil olmuştur.

Karayiplerin, Petrocaribe sayesinde ekonomik krizin etkilerini bir nebze de olsa atlatan küçük ada ülkeleri, birliğe katılımı belki de bir yaşam meselesi olan Haiti, böylesi bir birliği her şeyden önce anti-emperyalist sol bir blok olarak gören Küba, Venezuela gibi ülkeler veya birliğin ekonomik gelişimlerine katkı sunabileceğine inanan sağcı Meksika, Şili, Kolombiya gibi hükümetlerin tamamı kendi öncelikleri ve vizyonları üzerinden bir şekilde bu birliğe katılma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum her ne kadar birliğin ideolojik tavrını heterojenleştirse ve ilerideki problemlerin habercisi olsa da, sonuç olarak CELAC, amaçlar, bileşim ve yönelimleri açısından ilerici ve sol bir nitelik arz etmektedir ve bu temel nitelik, ülkelerarası etkileşim arttıkça hala emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerdeki sol siyasetin gelişmesine yardımcı olacak, sol bir yönelime giren ülkeler üzerindeki emperyalist tehdit, şantaj ve darbe olasılıklarını da azaltacaktır. Bunlara ek olarak birlik daha en başta sahip olmaya başladığı prestijle, dünyanın çok kutuplu hale gelmesi için de bir imkan sunmaktadır. Daha şimdiden Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nden (Las FARC) Çin hükümetine kadar farklı kesimlerden kutlama mesajları almış, hatta Rusya hükümet düzeyinde işbirliği dileklerini iletmiştir. Bunda elbette, birliğe üye olan ülkelerin kaynaklarının ve ekonomik güçlerinin de payı büyüktür. Hesaplamalara göre birlik, yerkürenin en büyük tarımsal üreticisi olduğu gibi, aynı zamanda üçüncü büyük elektrik üreticisi ve en büyük petrol rezervlerinin de sahibi olarak dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

PEKİ YA SAM AMCA?

CELAC gibi bir birliğin ABD’nin arka bahçesinde, üstelik de bizzat baş düşman Chavez ‘in özel çabalarıyla kurulmuş olması muhtemelen Sam Amca’nın hırsından bayrak desenli şapkasını kemirmesine yol açmış olmalıdır.

Gerçekten CELAC gibi bir birliğin kurulmuş olmasının -eğer gerçekten amaçları doğrultusunda çalıştırılabilirse- ABD dış siyaseti için ciddi bir takım sonuçlar doğurması kesindir. Bilindiği gibi, ABD, Avrupa tekelleri ve yerel oligarşiler bölgede çok uzun zaman, ali kıran baş kesen rolünde halklara adeta kan kusturmuşlardır. Vahşi kapitalist sömürü, doğal kaynaklar üzerinde kurulan egemenlik, askeri darbeler, fiili/gizli işgal, katliamlar ve binlerce değişik türden musibet dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu bölgesinde de sadece emperyalizmin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının gerçekleştirilmesi amacıyla hayat bulmuştur ve hala son derece çeşitli ve derin problemlerle boğuşan bölge halklarının içler acısı durumunun sorumlusu da bunlardır.

Bununla birlikte, ABD veyerel işbirlikçilerinin bu toplumlardaki konumu ve etkisi, artan politik bilinç ve sol iktidarların somut başarılarıyla son zamanlarda ciddi bir düşme eğilimine girmiştir. Buna rağmen ABD geleneksel çıkarlarının korunması için eski refleksleriyle arka bahçesindeki nahoş durumlara müdahale etmeye çalışmayı sürdürmektedir. Honduras’ta Zelaya’nın bir darbeyle düşürülmesi, Chavez’e karşı darbe ve cinayet girişimi ve sonraki petrol grevi son zamanlardan aklımızda kalan müdahalecilik örnekleridir.

Raul Castro CELAC toplantısındaki konuşmasında, ABD’nin bu girişimleri hakkında bunların her nedense hep ALBA (Chavez tarafından kurulan alternatif ticaret örgütü) olduğuna dikkat çekerek bir toplantıda Ekvator devlet başkanına dönüp “sırada sen varsın, kendine dikkat et” dediğini hatırlatmıştır. O zaman bunu şaşkınlıkla karşılayan Rafael Correa ise, çok geçmeden bir darbe girişimine maruz kalmış, halkın sokağa inmesiyle hayatını güç bela kurtarabilmiştir. Kısacası komplo ve darbecilik, ABD’nin Latin Amerika’nın ilerici başkanlarına karşı oynadığı temel koz olmaya devam etmektedir.

Elbette aynı emperyalist gücün CELAC karşısında tavrının ne olacağı da kestirilebilir. Salvador Allende’yi deviren, Fidel Castro’ya onlarca suikast girişimi gerçekleştiren, Küba havayollarına ait bir uçağı havada patlatan Orlando Bosch gibi katilleri himaye eden ve onlarca kurumla Latin Amerika’da her türden ilericiliğe karşı savaş açan ABD, şüphesiz ki CELAC’a karşı da kayıtsız kalmayacaktır. Bilindiği üzere, uzunca bir süredir Latin Amerika kıtasında aksilikler ABD’nin yakasını bırakmamaktadır. Darbe girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, solcu adaylar seçimlerden başarıyla çıkmakta, dayattığı anlaşmalar refüze olmakta, geleneksel kaleleri tek tek düşmektedir. Bununla birlikte ABD, elli yıl sonra donanmasını Latin Amerika kıyılarında dolaştırmaya başlamak, Güney Komandosu’na sızma ve ajanlık faaliyetleri için İspanyolca öğretmek, kalan birkaç müttefikten biri olan Kolombiya’da yedi tane birden askeri üs açmak, Haiti’yi yardım bahanesi altında işgal etmek gibi bir takım açılımlar yapmıştır. Buna rağmen Kanada ile birlikte kendi politik etkisini hissettirebildiği Amerika Devletler Örgütü’ne (OEA) alternatif olarak CELAC’ın kurulmuş olması muhtemelen kuzeyli emperyalistler için oldukça can sıkıcıdır. “Amerikan Sömürgeleri Örgütü”nün zeminini yitirmesi, ABD için güneye politik müdahalede bulunma imkanlarından birinin göz göre göre ortadan kalkması olarak gerçekten ağır bir darbe olmuştur. Daniel Ortega’nın da dediği gibi güney üzerindeki ABD egemenliğinin belgesi, Monroe Doktrini, CELAC’la birlikte üstelik de kendi yıl dönümünde tarihin çöplüğüne gitmektedir.

ABD politik olarak galebe çalınmıştır.

SONUÇ YERİNE…

Geçtiğimiz günlerde Karakas’ta, insan toplumunun gerçekten dara düştüğü ve bunun sorumluluğunun kapitalizmde olduğunu anlamaya başladığı bir tarihsel dönemeçte, Latin Amerikalı devrimcilerin inisiyatifi altında önemli bir birlik kurulmuştur. Yeniliğine, heterojen yapısına, karşısında büyük düşmanlar olmasına rağmen bu mekanizmanın çalıştırılabilmesi Latin Amerika’nın ve insanlığın kaderinin değiştirilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu birlik, her şeyden önce, kendi kaderini eline almayı becerebilmiş halkların birbiriyle dayanışma içerisinde neleri başarabileceğini gösterebilecek bir yapı olarak emperyalizme karşı güçlü bir cephe oluşturma imkanına sahiptir. Bununla birlikte, CELAC’ın hepimiz için belki de en büyük faydası “git gide daha eşitsiz bir hale gelen bölüşümün haksız görünmesini” sağlayacak bir ayna ve “yaşam tarafından alışılmış olguları ölümsüz denilen adaletin karşısına çağıran” (K. Marks) bir mahkeme işlevi görmesi olacaktır.

Artık, neo liberalizm ve emperyalizmin dayattığı her politika ve önermenin karşısında onları, somut alternatiflerini uygulayarak itibarsızlaştıracak bir birlik vardır. Bu gerçekten tarihsel önemdedir.

Posted in Küba, Venezuela | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantinli Öğretmen Atanıyor Ama… Aykan SEVER

Posted by lahy 08/12/2011

Aykan SEVER
Buenos aires – BİA
Türkiye’de öğretmenler atanamadığı için sokaklara döküldüğü sıralarda, Arjantinli meslektaşları de Buenos Aires sokaklarındaydı. Onlar atanmıştı ama maaşları yoksulluk sınırındaydı ve üstelik eyalet Valisi, öğretmen sendikası temsilcilerinin de içinde bulunduğu özerk komiteyi dağıtmaya çalışıyordu.

Eylül sonunda başlayan öğretmenlerin direnişi geçen hafta Perşembe (1 Aralık 2011)ciddi bir saldırıya maruz kaldı. O gün grev yapan yaklaşık üç bin öğretmen yerel parlamentonun önünde toplanmıştı. İlk saldırganlar eyalet valisi Mauricio Macri tarafından yönlendirilen tribün fanatikleriydi.

Barra bravas diye adlandırılan bu gruplar tribün müdavimleri içerisinde örgütlenen, zaman zaman para karşılığı tetikçilik yapan kişilerden oluşuyor. Yer yer Arjantin sağı barra bravaları halk hareketleri karşısında devreye sokmayı ihmal etmiyor. Bu da o örneklerden biriydi.

Mauricio Macri, federal sistemle yönetilen Arjantin’in Capital Federal diye adlandırılan başkent Buenos Aires ve çevresinin valisi, PRO adlı “liberal” eğilimli bir partiden. Macri aynı zamanda geçmişte Boca Juniors’un 12 yıl başkanlığında bulunmuş. Bu yüzden kendine tetikçi tedarik etmekte zorlanacak birisi değil.(1)

Biz o güne dönecek olursak, ilk elden barra brava saldırısında bazı öğretmenler yaralandı ancak daha sonra metropoliten polisinin(2) biber gazı eşliğinde saldırısına da uğradılar. Arjantin’de bu müdahalenin öğretmenlerin direnişini kıramayan valinin, eylemleri terörize ve provoke etmeye yönelik olduğu şeklinde yorumlar sıklıkla dile getiriliyor.

Direnişin başlangıcı

Aylardır grevler ve yürüyüşlerle süren, öğretmenler ve onların öğrencilerinin de katıldığı bu direnişin kaynağına baktığımızda karşımıza sorunlu bir eğitim sistemi çıkıyor. Öğretmen ücretleri çok düşük. Eğitime ayrılan bütçe yetersiz. Fakat Vali sorunu böyle tarif etmiyor.

Ona göre yıllardır eğitim sistemini düzenleyen 14 komiteden oluşan Juntas de Clasificasion Docente (JCD) adı verilen organizasyon sorunlu. Vali’ye sorarsanız JCD çok bürokratik.

JCD’nimn yerine kendisinin merkezde olduğu bir karar sistemi kurmak istiyor. Asıl sorunsa komitelerde sendika temsilcilerinin olması. Komiteler, terfi, hiyerarşi, kimin, hangi okulda kaç saat ders vereceği gibi işlerle meşgul bir merkezi sistem. Tabii zaman zaman bürokrasi, keyfiyet, kayırmacılık gibi şikayetlerle muhatap oluyorlar.

Bu sıkıntılı konular Macri’nin kendi iktidar alanını genişletebilmesi için manevra olanağı yaratıyor.

Macri bir sürü meselede bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler türünde “liberal” bir yaklaşım sergiliyor. Mesela şehirdeki açıktan akan kanalizasyonlar kime emanet edilmiş bilinmez. Atık suları bırakmış ki serbestçe aksın. Sivrisineklerle mücadeleyi de yarasalara devretmiş.

Ama iş çalışanlara gelince Sayın Vali’nin hemen sınıfsal refleksleri devreye giriyor. Emekçiler de onu pek sevmiyor. Duvarlar çoğu zaman Macri’yi Hitler’le eşitleyen yazı ya da resimlerle dolu.

Direnişin sınırlı da olsa bir başarısından bahsetmek gerekir. Daha önce sistemi tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen valilik, şimdi komite sayısını yediye düşürmeye razı. Tabii bu komitelerde sendika temsilcisinin olmasını hala istemiyor.

Biraz boş bir hayale kapılıyor. Çünkü ülkede çalışanların yüzde 90’ı sendikalı. Sendikayı dışlamak isteyen birinin ya bir yolunu bulup sendikayı satın alması ya da ithal öğretmen getirmesi zorunlu.

Arjantin futbolu gibi

Buenos Aireste’ki ilk ve orta öğretim okullarının çoğu devlete ait.(3) Buralarda çalışan öğretmenler çok düşük ücretler alıyorlar. 2400 peso (yaklaşık 400 euro) alt sınır. Bu kıdeme ve çalışma saatlerine bağlı olarak bir miktar artabiliyor.

Ücretlerin bu kadar düşük olması nedeniyle öğretmen olmak pek cazip değil. Yine de bir iş sahibi olmak büyük bir avantaj. Kimse işini kaybetmek istemiyor. Hele de bu olasılığı işçi ve sol karşıtı pozisyonu açık olan bir valinin iki dudağı arasına hapsetmeyi hiç istemiyor.

Direnişte en son gelinen noktada Kirchner hükümetinden pek ses çıkmazken, yerel parlamentodaki muhalefet öğretmenlere sahip çıktı. Öğretmen sendikası UTE ile birlikte ellerinde saldırganların medyaya yansıyan görüntüleri suç duyurusu yapmaya hazırlanıyorlar.

Valilikse “en iyi savunma hücumdur” hesabıyla, greve katılan öğretmenlerin ücretlerinden 700-1300 peso arası değişen oranlarda kesinti yaptı. Üstelik direnişçileri şiddet kullanmakla suçluyor.

Bu taktiğin bazen futbolu zevkli hale getirdiği, karşılaşmaları bol gollü yaptığı doğru olabilir. Ama bu yıl Copa America’da hem de kendi evinde, daha akıllıca oynayan takımlar karşısında çuvallayan, Arjantin ulusal takımının durumuna düşmek de var.

Vali’nin sonu da galiba böyle olacak. Vali’nin saldırganlığı, direnişçilerin meşru zemini ve toplumsal desteği karşısında ister istemez yenilgiye mahkum bir tablo çiziyor. (AS/HK)

 

(1) Geçtiğimiz pazar Boca Juniors bitime iki hafta kala Banfield’i 3-0 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Aynı gün Macri’nin adayı Daniel Angelici ise Boca’nın başkanlığını kazandı. Boca’nın solcu bir takım olduğu şimdilerde eski bir efsane galiba.

(2) Bütün ülkede federal polis “güvenliği” sağlarken, başkentte ayrıca son iki yıldır, metropoliten polis organizasyonu var. Bu merkezi hükümetle Valilik arasında sürtüşme konusu. Her ne kadar federal polisin yetersizliği gerekçe gösterilse de valiliğin asıl olarak kendi silahlı gücüne ihtiyaç duyduğu yollu yorumlar da var. Bunu da zaman zaman nasıl kullandığını gösteriyor.

(3) Devlet okullarının yanı sıra özel okullar ve tercerizar adı verilen Ngo tabelalı şirketlerin yönettiği okullar da var. Bu okulların giderlerinin yüzde 80’i devlet tarafından karşılanıyor. Ayrıca büyük madencilik ve petrol şirketlerinden aldıkları desteklerle onların vicdanını yıkamaya yardımcı oluyorlar. Elde edilen kazançsa herhangi bir vergiye tabi değil.

Posted in Arjantin, Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Guatemala’da polis arşivleri açılıyor

Posted by lahy 06/12/2011

Aygül Yıldız -ANF

1960-96 yılları arasında ABD destekli hükümetlerce muhaliflere karşı kirli bir savaşın yürütüldüğü Guatemala’da polis teşkilatının tüm arşivleri internette erişime açılıyor. Dokümanların onbinlerce işkence, kayıp ve yargısız infaz olayına ışık tutması bekleniyor.

Teksas Üniversitesi ile yapılan işbirliği sonucunda 2005 yılında tesadüfen bulunan 80 milyon sayfalık dokümanlar Guatemala Ulusal Polis Teşkilatı Tarihi Arşivi (AHPN) hiçbir kısıtlama olmadan internet kullanıcılarına açılacak.

Dokümanlar izlenen kişileri, raporları, gözaltı tutanaklarını ve muhalif liderlerin faaliyetlerini içeriyor. Belgeler arasında 250 bin kişinin hayatını kaybettiği 36 yıllık savaş boyunca ülkede fişlenen 900 bin kişinin özel dosyaları da bulunuyor.

2005 yılının Temmuz ayında Guatemala İnsan Hakları Kurumu terk edilmiş bir cephane deposunda polis teşkilatının arşivini bulmuştu. Arşivdeki en eski döküman 1882 en yeni döküman ise 1997 tarihini taşıyor.

Ülkede 1960-96 yılları arasında en az 45 bin kişi gözaltında katledildi ve bunlardan çok azının cesetleri bulunabildi. Ülkedeki Tarihi Hakikatleri Araştırma Komisyonu hazırladığı raporda öldürülen kişilerin büyük bir çoğunluğunun askeri üslerin yakınlarında gömüldüğünü yazdı.

2006 yılında dijital ortama aktarılmaya başlanan arşivin düzenlenmesi konusunda akademisyenlerle birlikte çalışan Guatemalalı yetkililer özel hayatın gizliliğini ihlal etmeyecek tüm belgeleri yayınlama kararı aldı.

İlk etapta yayınlanacak 13 milyon belge arasında tutuklama kararları, sorgu tutanakları, tutukluların ve ölülerin fotoğrafları, parmak izi dosyaları, telsiz görüşmelerinin tutanakları bulunuyor.

Geçtiğimiz sene arşivdeki belgeler kullanılarak 1984 yılında kaybedilen sendikacı Fernando Garcia’nın katilleri tespit edildi ve emekli bir polis 40 sene hapis cezasına çarptırıldı.

Arşiv ayrıca 300 sivilin ölümünden sorumlu tutulan emekli general Hector Lopez’in yargılaması sırasında delillerin sağlanmasında önemli bir rol oynadı.

Arşivin tamamen yayınlanmasının ardından tanıkların ve mağdurların da yardımlarıyla birçok kayıp olayının aydınlatılabileceği düşünülüyor.

Arşiv bulunduğu günden bu yana eski katliamların araştırıldığı soruşturmaların tümünde baş kaynak olarak kullanılıyor.

Arşiv 2012 yılbaşından itibaren internette tüm kullanıcılar tarafından incelenebilecek.

Posted in Guatemala, İnsan Hakları | Etiketler: , | Leave a Comment »

Latin Amerikalı öğrenciler 12 ülkede ilk uluslararası yürüyüşü gerçekleştirdi

Posted by lahy 06/12/2011

24 Kasım’da 12’den fazla Latin Amerika ülkesinde onbinlerce öğrenci aynı anda yürüyerek parasız ve kaliteli kamu eğitimi talebinde bulundu.

Kolombiya ve Şilili öğrenciler 24 Kasım da her iki ülkede aynı anda yapılacak bir yürüyüş pplanlamış idi; bu yürüyüşe yürüyüşe Arjantin, Brazil, Kosta Rica, Ekvador, Guatemala, Honduras, Meksika, Paraguay, Peru, Uruguay ve Venezuela’dan öğrenciler aynı talepler ile katılarak Şili’de süren öğrenci hareketine desteklerini teyit ettiler.

24 Kasım’da Şili’nin başkenti Santiago’da yapılan yürüyüş sırasında polis öğrencilere saldırarak 58 öğrenciyi tutukladı. Darío Salas lisesini işgal eden öğrencilere saldıran polis burada 30 liseli öğrenciyi gözaltına aldı..

Kolombiya’da yoğun yağmur yağımasına rağmen onbinlerce öğrenci değişik şehirlerde yürüdü; polis yer yer çıkan olaylarda 11 öğrenciyi gözaltına aldı.

5,000 Honduraslı öğrenci Tegucigalpa caddelerinde yürüdü; yürüyüş eski başkan José Manuel (“Mel”) Zelaya Rosales (2006-2009) ve Ulusal Kurtuluş Cephesi ( National Popular Resistance Front -FNRP), tarafından desteklendi.

Posted in Öğrenci Hareketleri, Honduras, Kolombiya, Şili | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Evo’nun 5 yılı -Pablo Stefanoni

Posted by lahy 04/12/2011

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. İkinci iktidar dönemi, aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği, değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, çünkü artık karşıda büyük düşmanlar yok. Bu hem bir avantaj hem de dezavantaj

10 yıldan az bir süre önce Bolivya başkanının adının Bolivya dışında çok az insan bilirdi. Bugün ise Evo Morales sadece küresel bir figür değil aynı zamanda küreselleşme karşıtlarının bir ikonudur. 20. yüzyılın sonlarına doğru neoliberalizmin en yüksek noktaya ulaştığı yıllarda, Meksika’daki Zapatistalar “İktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmek” fikrini savunuyorlardı. Şimdi 21. yüzyılın ilk yıllarında Bolivya’nın ilk yerli başkanı Evo Morales dünyayı değiştirme eğilimini Subcomandante Marcos’un “İnsanlara itaat ederek hükmetmek” görüşünü kullanarak Bolivya’nın her yerinde bilboardlarda başkanın imajıyla birlikte sergileyerek şekillendiriyor.

Evo Morales başkanlık koltuğuna 18 Aralık 2005 yılında yüzde 54 gibi muazzam bir oy oranıyla oturdu. Petrol ve gazın ulusallaştırılması ve anayasa konvansiyonu olmak üzere hemen iki ana gündem üzerine ulusalcı bir proje teklifi sundu. İlk kanun ile Morales partisinin adından da anlaşılacağı gibi (MAS-Sosyalizme Doğru Hareket) doğal kaynakların yağmalanmasını ortadan kaldırmasını planladı, ikinci olarak da “iç sömürgeciliğin” ortadan kaldırılması için çalıştı. Bolivyalı yerli hareketleri genellikle yerli insanların -Bolivyalıların çoğunluğu- iç sebatta dışlanmalarının ve liberal-demokratların vatandaşların eşitliği ilkeleri çerçevesinde için için yanmaya devam etmesini karakterize etmek için bu terimi kullanırlardı. Böylece Morales emperyalist Callut’a karşı duran Davut gibi görülür ve bu onun ülke içindeki ve dışındaki popülaritesini açıklar.

Bu gelişmeler Bolivya’yı kapitalist moderniteye ve mevcut ekonomik krize karsı alternatif model arayanlar için işaret haline getirdi. Gerçek değişim sürecinde asıl aktör olarak yerli insanların varlığı bir “öteki” yeni bakış açılarını, dünya görüşlerini ve Batı’nın çöküşü karşısında alternatif siyasi, ekonomik ve sosyal uygulamaları sağlayabilenler hakkında bir dizi hayalleri harekete geçirdi. Ama daha da yakından bakıldığında durum çok daha karmaşıklaşıyor. Bolivyalıların büyük çoğunluğunun yerli olmasına rağmen (2001 nüfus sayımına göre yüzde 62), Bolivyalıların içinde esaslı bir modernizasyon için şiddetli bir arzu belirmesi neredeyse zorla ortaya çıkıyordu. Evo Morales maddi refah açısından iyi yaşam terimlerinin gelişimsel hayallerini yerli dünya görüşlerinde iddia edilen kayıtlı herhangi ruhsal ya da materyalist olmayan kurallardan daha güçlü devreye sokuyor.

Birçok ReVista okuyucusu için Evo Morales Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Ekvatorlu meslektaşı Rafael Correa, rahmetli Nestor Kirchner ve eşi, bugünkü Arjantin Başkanı Cristina Fernandez ve Nikaragua Başkanı Daniel Ortega gibi Güney Amerika’da ortaya çıkan ünlü liderlerden biri olarak görülüyor. Fakat bu “etçil” sol, ki Perulu yazar Alvaro Vargas Llosanın onu “vejetaryen” (ve iyi) soldan ayırmak için bu terimi kullanmıştı, homojen değildir. Morales’in liderliği Mesihçi yönden ziyade ağır dozda öz temsil içeriyor (kırsalda köylüler genelde ‘o bizden biri ‘ yorumu yapar) . Uluslararası Para Fonu (IMF), Evo’nun makroekonomi politikasının ihtiyatlılığını ve kolaylıkla Brezilya’daki ılımlı Lula Da Silva veya onun halefi Dilma Rousseff’ınkilerle kıyaslanabilecek sosyal politikalarını övdü.
Morales son birkaç yıl içinde ülkenin doğu bölgesindeki tarımsal-endüstriyel elit ile arasındaki şiddetli anlaşmazlıkta köylülerin ve kentli halk kesimlerinin mobilizasyonunu cesaretlendirerek gücünü pekiştirdi. Ayrıca sokaklardan aldığı destek oylara dönüştü: Ağustos 2008’da bir geri çağırma referandumunda oyların yüzde 67’ü ile onaylandı ve 2009 Aralık’ta eşi benzeri görülmemiş şekilde yüzde 64 ile seçildi.

Bununla birlikte, Ocak 2011 yılında hükümetin beşinci yıldönümü kutlamaları lekendi. Evo Morales 26 Aralık 2010’da Caracas’ta seller için yardım isterken Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia tarafından, daha sonra iptal edilen gasolinazo, yani yüzde 83’lük yakıt zammı açıklanmıştı. Gaz ve mazot sübvansiyonlarında kesinti açıklamasının sürpriz zamanlaması ve tonlaması, 90’ların ve 2000’lerin başındaki coşkulu neoliberal düzenlemelerin anılarını canlandırarak, Evo çağında hükümete karşı benzeri görülmemiş bir hoşnutsuzluk ortaya çıkaracak ve düzenleme geri çekilecekti. O ana kadar protesto muhafazakar sağdan gelmişti ama bu kez Evoculuğun kalesinden, Evo’nun destekçilerinin kendisinden geldi. Sonuç olarak 1 hafta sonra hoşnutsuzluk büyüyüp güçlenmeden Morales kararını iptal etmek için elini çabuk tuttu. Bolivya Başkanı hükümetin ‘halka itaat ettiği’ni ve önlemin (kesintinin) gerekli olduğunu tekrar etse de toplumsal hareketler bu uygulamalar için uygun zaman olmadığını fark ettirdi. Bununla birlikte fiyat artışları ve önlemin yarattığı belirsizlik yüksek gıda fiyatları ile ilgili bir dizi protesto doğurdu.

Dahası, bu mini-kriz, sık sık komüniteryan sosyalizmin başvurduğu kavramları anlamlı olarak sahneye koymayla Bolivyalıların günlük yaşantılarında meydana çoğu mütevazı olan asıl değişiklikler arasındaki kopukluğu belirginleştirdi. Sosyal destekleme uygulamaları, kırsal elektrikleşme ve otoyol inşaatı gibi yoksulluğa karşı savaştaki orta derecede başarılar yadsınamaz başarılar olsa da, “anti-kapitalist bir politika” olmaktan uzaktılar. Aynı zamanda Bolivya Devleti özellikle de nitelikli teknokratların ve kurumsal yoğunluğun eksik olmasından dolayı kronik olarak zayıf kalıyordu. Bu eksiklik devlet fabrikalarının kurulması gibi hükümetin devletçi projelerine birçok engel yaratıyordu. Petrol şirketlerine yönelik desteklemelerin duyurusuyla birlikte, gıda fiyatlarını düşürmek ve şeker gibi ürünlerin kıtlığını ortadan kaldırmak için küçük ve büyük üreticilerle bu yıl yapılan, üretim artışı hedefli resmi görüşmeler, piyasa mekanizmalarının üstesinden gelmenin, hükümetin ve sözüm ona “toplumsal hareketlerin“ hayal ettiklerinden çok daha fazla karmaşık olduğunu kanıtlıyor.

Evo Morales ‘açıklama krizi’ etkilerinden mağdur olmuştu. Morales yönetiminin ilk zamanlarında alınmış olan önlemlerin siyasi-sembolik etkisi düşünüldüğünde yaratıcılıkta bir düşüş yaşandığı görülüyor.

En son eğitim reformu yasasına doğrudan etkilenenler (özellikle öğretmenler) hariç tutulursa küçük bir kamuoyu tartışmasıyla geçti; aynı şey, bir Bolivyalının özelleştirilmiş sağlık hizmetine ihtiyacı olduğunda ne olduğu şöyle dursun düşük kalitede hastanelerde bugün hizmet için para ödemek zorunda kalan Bolivyalıların çoğunluğuna parasız sağlık hizmetlerini garantilemek için diğer gerekli değişiklikleri ve hazırlanan evrensel bir sağlık sigortası için de söz konusudur. Bu çabalar gerek olsa bile, Morales hükümetinin toplumsal etkileri hakkında ikna edici bir hikaye üretememektedirler.

Dönüşüm en çok elitlerin değişiminde; yerlilerin, köylülerin ve sade yurttaşların devlet aygıtına kitlesel biçimde dahil oluşunda, Bolivyalıların kendi kendilerine dönük algılarının değişiminde ve on yıllar boyu Washington’un diktalarına itirazsız boyun eğmelerden sonra Venezüella, Küba ve İran gibi ülkelerle kendini ittifak içine giren Bolivya dış politikası alanında fark edilmektedir.

Çin’den uydu satın alınması, petrokimya, hidroelektrik projeleri, maden ve otoyollar (Amazon bölgesi dahil) gibi dev projelere oynanması ya da başkan’ın Silahlı Kuvvetler’le yakın bağları, zaman zaman yerlicilik ve ekstrem kalkınma projelerini birbirine katan ideolojik bir keşmekeşi andıran farklı hayallerin devrede olduğuna delalettir. Bunların arasından, pek çok muhtemel kombinasyonu üretebilecek iki genel ve şematik hattın izini sürebiliriz.

Bir vizyon, -Başkan Yardımcısı Garcia Linera’nın katıldığı hegemonik vizyon-, “ihtiyatlı” makroekonomik politikalar izleyecek güçlü bir devlet önerisinde bulunmaktadır. Bir başka eğilim, kamu politikası bakımından uygulanabilir olmaktan çok felsefi olan, iklim değişikliği zirveleri, toplumsal hareket forumları ve politik oluşum süreçleri gibi yerlerde ifade edilmektedir. Bu eğilim, yeni Anayasa tarafından tasdik edilen ekonomik, politik ve hatta yargısal çoğulculuğa dayalı komüniteryan bir perspektifi yansıtmaktadır. Bu eğilimin en önemli savunucusu Altiplano’nun aymara yerlilerinin büyük saygısına mazhar olmuş Dışişleri Bakanı David Choquehuanca’dır. Bu iki eğilim arasındaki gerilimler, özellikle çevre konusunda fark edilebilir.

Bolivya, iklim zirvelerinde uluslararası liderlik ve ahlaki bir tutum sergileme niyetindeyse de, doğanın savunulması ve iklim değişikliğine karşı mücadeleye ilişkin iç siyasette tutarsızlıklar sergilemektedir. Yüksek fiyatların da tetiklemesiyle bir kez daha bir maden gücü / maden ülkesi olmanın çevresel maliyeti, kamuoyunun görüşüne sunulmadığı gibi hükümetin temel gündemi de olmamaktadır. Bu bağlamda, Morales koltuğa oturduktan sonra ilk kez, ne olursa olsun muhalefet eden sağdan değil, 2010’un başına kadar Morales’in bir müttefiki olan La Paz Belediye Başkanı Juan Del Granado’nun liderlik ettiği merkez-sol Korkusuz Hareket’ten gelen bir muhalefetle karşı karşıyadır.

“Korkusuz” üyeleri, özellikle La Paz’da, kırsal orta sınıfın desteğini arkalarına alıp, kendilerini mevcut değişim sürecinin “hatalarını eleştiren, başarılarınıysa destekleyen” daha demokratik ve kurumsal bir varyasyonu olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Hareket, destek almak için, son on-yıllarda ülkede en iyi yöneticilerden biri olan Belediye Başkanı Del Granado’nun başarılarından yararlanmaya çalışmaktadır.

Hükümet, bu harekete, geçmişte kendi muhafazakâr rakiplerinden kurtulmasına yardımcı olan bir mekanizmayı kullanıp, La Paz’ın şimdiki Belediye Başkanı Luis Revilla ve Del Garando’ya karşı suçlamalar getirip baskı yaparak yanıt verdi.

Bu yıl, Tarija (ülkenin güneyindeki, Bolivya doğalgazının temel rezervlerinin bulunduğu bölge) valisi, koltuğundan indirildi ve Paraguay’dan politik sığınma talebi kabul edildi; Pando eyaletinin eski valisi Leopoldo Fernandez, ayrıştırılmış yalıtık Bolivya Amazonu bölgesinde Evo taraftarı köylülerin Fernandez Thugs tarafından tuzak kurularak pusuya düşürüldüğünün iddia edildiği, sözde Porvenir katliamı (2008) yüzünden hala hapiste tutuluyor. Aralarında Santa Cruz bölgesinin özerklik yanlısı eski lideri Branko Marinkoviç ve eski başkan adayı Mafred Reyes Villa’nın da bulunduğu bazı eski güçlü muhalefet liderleri ABD’ye kaçtı. Hareketleri zayıf olsa da hükümetin ılımlı solun bu üyeleri karşısında aynı sonucu alıp almayacağı belli değil.

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. Onun ikinci dönemi, bir ikinci dönemin gerektirdiği bütün aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği (2014’te tekrar aday olmayı planlıyor), değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, karşıda büyük düşmanlar yok (bu hem bir avantaj hem de dezavantaj). “Ayrılıkçılara” karşı mücadele 2008’e kadar Morales’ın pozisyonunu güçlendirmeyi başardı. Şimdi, Bolivyalılar, Morales’in vaatlerinin günlük yaşamlarında daha iyi somut koşullara tercüme edilmesini bekliyorlar. Onlar ceplerindeki devrimi bekliyorlar.

Pablo Stefanoni, gazeteci ve ekonomist, Nueva Sociedad’ın editörü. Şubat 2011’e kadar Le Monde Diplomatique Bolivia’nın genel yayın yönetmeniydi. “Qué hacer con los indios…” kitabının yazarıdır. 

[Bolivia Rising’deki İngilizcesinden Sonel Temel tarafından latinbilgi.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Posted in Bolivya, Makaleler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: