latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Arjantin’ Category

Orada Bir Ada var Uzakta Malvinas mı, Falkland mı?

Posted by lahy 16/03/2012

*Bu yazı ilk kez Ataum E-bültenin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır

Esra AKGEMCİ

“Bugün dünya, sömürgeci ideolojiye olan gülünç ve modası geçmiş bağlılığa hoşgörü gösterecek durumda değildir”. İngiltere’nin Malvinas/Falkland adalarına donanmasının en büyük savaş gemilerinden birini göndermesi üzerine sarf edilen bu sözler, Oscar’lı film yıldızı Sean Penn’e ait. Muhalif duruşuyla dikkat çeken ünlü oyuncunun bu sözleri, İngiltere’yle Arjantin arasında yüzyıldan fazla zamandır egemenlik mücadelesine konu olan Malvinas/Falkland Adaları’yla ilgili son gerilimi yansıtıyor. Arjantinlilerin “Malvinas”, İngilizlerinse “Falkland” adını verdiği adalar üzerindeki egemenlik sorunu, ada civarında bulunan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarından dolayı farklı boyutlar kazanmış, 1982’deyse iki ülke arasında savaş nedeni olmuştu. Bugün, Malvinas/Falkland savaşının 30. yıldönümünde, İngiltere’nin adaya savaş gemisi göndermesi ve Prens William’ın adada altı hafta görevlendirilmesiyle iki ülke arasında gerilim tırmanırken, Arjantin sorunu bir kez daha BM’ye taşımaya kararlı.

Malvinas mı yoksa Falkland mı? 

Arjantin’in güneydoğu sahillerinin 300 mil açığında bulunan ve yaklaşık 200 adacıktan oluşan Malvinas ya da Falkland adaları üzerindeki “kapışma”, 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Fransız, İspanyol ve İngilizler adaların “keşfi”yle ilgili farklı iddialara sahip. Adaların ismi ve tarihi de bu iddialarla birlikte değişmekte. Sözgelimi “Falkland” adasının tarihi şöyle gelişir: İngilizlerin “Yeni Dünya’yı keşfi” sırasında Macellan Boğazına doğru ilerleyen kaptan John Davis’in gemisi 9 Ağustos 1592’de fırtınaya yakalanır ve ıssız bir adaya sürüklenir. Keşfedilen ada “Davis’in diyarı” olarak anılmaya başlar. 1594’te adayı ziyaret eden bir başka İngiliz denizci Richard Hawkins, adaya “Hawkins’in bakir toprakları” adını verir. 1600’de Hollandalı kaptan Sebald de Weert İngilizleri ziyarete gelir, tabii ki o da adaya kendi adını verir ve adalar Hollanda haritalarında “Sebald adaları” olarak geçer. Nihayet 1690’da İngiliz kaptan John Strong adaya ayak basar ve adaları doğu ve batı takımadalar olarak ikiye ayıran kanalı, İngiliz deniz kuvvetlerinin keşif gezisini finanse eden Anthony Cary Falkland anısına,  Falkland olarak adlandırır ve artık tüm ada bu adı alır.

Diğer taraftan, “Malvinas” adasının tarihi biraz daha erken başlar: Üzerinde herhangi bir yerleşim bulunmayan bu adalar, John Davis’ten önce, 1520’de Macellan seyahatine çıkan İspanyol denizci Esteban Gómez tarafından “keşfedilmiş”, kendisine eşlik eden Portekizli haritacı Diego Ribero’nun 1529 tarihli haritası da bu “keşfi” belgelemiştir. Ardından 1530’larda Portekizli Simón de Alcazaba y Sotomayor ve İspanyol Alonso de Camargo adaya ayak basar. Bununla birlikte Piri Reis’in 1513 tarihli haritasında da Malvinas olabileceği düşünülen adalara rastlanır. Bu durumda adayı “ilk keşfedenler” İngilizler olamaz. Üstelik adaların “keşfi”yle ilgili iddialar bunlarla da sınırlı değildir. Bu iddialardan en ilginci, 2003’te Britanyalı tarihçi Gavin Menzies tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre, Malvinas/Falkland’ı, Patangonya’yı ve Güney Shetland Adaları’nı “ilk keşfeden”, 1422’de Çin imparatoru Yong Le için çalışan ve dünyanın sonunu bulmaya çalışan Çinli kâşif Hong Bao’dur. İddialar böyle sürer fakat ada üzerindeki egemenlik mücadelesi açısından, 1764’te Fransızların adaya yerleşmesi önemli bir dönemeçtir.

1764’te adada de facto hâkimiyet kuran Fransız kâşif Louis-Antoine de Bougainville, adanın doğusunda yaklaşık 250 kişiden oluşan ilk yerleşim bölgesini kurmuş ve ana limanın St. Malo olmasından dolayı, bu bölgeye “Malouines” adını vermiştir. 1767’de İspanyollar adanın doğusundaki bu yerleşkeyi Fransızlardan satın aldıklarında bu ismi İspanyolcaya “Malvinas” olarak aktarmıştır. İngilizlerse 1765’te adanın batısına yani kendi ifadeleriyle “Batı Falkland”a yerleşmiş, fakat 1770’de İspanyollar tarafından adadan atılmıştır. Böylelikle “Malvinas”, İspanyol egemenliği altına girerken, İngilizler egemenlik iddialarından vazgeçmeseler de adadan çekilmek zorunda kalır.

İspanyol sömürgeciliğine karşı verdiği mücadeleyi kazanarak 9 Temmuz 1816’da bağımsızlığını kazanan Arjantin’in 1820’de Malvinas adaları üzerinde hak iddia etmesiyle, egemenlik sorunu yeni bir boyut kazanır. İspanyollar, adaları bölgede küçük bir yerleşim bölgesi kurmuş olan Hamburg’lu tüccar Luis Vernet’in başkanlığında bir hükümete 1829’da bırakır. Arjantin vatandaşı olan ve adanın ekonomisinin canlanmasında önemli adımlar atan Luis Vernet, Buenos Aires hükümetinin “Malvinas Adalarının yöneticisi” olarak görevlendirdiği ilk kişi olması bakımından da, Arjantinliler için sembolik bir önem taşır. Arjantinliler, adayı ilk keşfeden İspanyolların halefi olduklarını ve adaların Arjantin’in bir parçası olduğunu ileri sürerken, İngilizler adayı kendilerinin keşfettiğini iddia etmiş ve adadaki Arjantin egemenliğini tanımamıştır. Bunun üzerine Arjantinlilerin “sömürgeci işgal” olarak tanımladıkları süreç 3 Ocak 1833’te başlar. Bu süreçte İngilizler, adadaki Arjantinlileri silah zoruyla tasfiye etmeye ve adaya İngilizleri yerleştirmeye başlamış, askeri üsler kurarak sömürgecilik faaliyetlerine devam etmiştir.

‘Modern zamanlar’

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’nin sömürgeleri üzerideki denetiminin azalmaya başlaması, Arjantin için umut verici bir gelişme olmuş ve konuyu BM’ye taşımak istemiştir. İngiltere’yse konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürmeyi teklif etmiş fakat Arjantin Divan’ın yargı yetkisini tanımadığı için yargısal çözüm söz konusu olamamıştır. Böylelikle adalar üzerindeki egemenlik sorunu 1964’te BM’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine gelir. Arjantin, İngiltere’nin adadaki yönetimini devretmesini ve belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürülmesini ister. İngiltere’yse “Falklandlıların” çoğunluğunun İngiliz, İskoç ve Galler kökenli Britanyalılar olduğuna dikkat çeker ve ada halkına self-determinasyon ilkesinin uygulanmasını ister. Üstelik İngiltere’ye göre, “Falkland” Arjantin’in denetimine geçerse, bu durum, adada sömürgeciliğin sonu değil başlangıcı olacaktır.

BM, 2065 sayılı ve 16 Aralık 1965 sayılı kararıyla, sömürgeciliğin bütün hallerine son verilmesini öngören 1514 sayılı ve 1960 tarihli karara gönderme yaparak iki hükümetin bir an önce bu amaca yönelik olarak müzakerelere başlamasını talep eder. Fakat yıllarca süren müzakereler sonuçsuz kalır. Üstüne üstlük Arjantin’de 1976’da askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren cunta, iki ülkeyi savaşa sürükleyecek bir iç politik karar alarak 2 Nisan 1982’de adayı işgal eder. Bölgede gerginlik yaratan unsurların başında, ada civarında bulunan zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarının paylaşım sorunu gelir. Zira jeolojik araştırmalar adaların açığındaki deniz yataklarında 60 milyar varillik petrol rezervi olabileceğini göstermektedir. Fakat askeri cuntadan Amiral Jorge Anaya’nın etkisiyle alınan işgal kararı, esasında ülkede kötü giden ekonomiye ve genel gidişata karşın prestij kazanmaya yönelik bir hamledir. Ne var ki, 20 günde adaya ulaşan İngiliz birlikleri, Güney Georgia Adasını ele geçirir ve hem hava saldırıları hem de denizaltılarla yapılan saldırılarda Arjantin birlikleri büyük kayıplar verir. Altı haftanın ardından 14 Haziran’da Arjantin’in teslim olduğu savaşta, 649 Arjantinli ve 258 İngiliz hayatını kaybetmiştir. Arjantin Cumhurbaşkanı Leopoldo Galtieri iktidardan düşerken, Britanya’da Thatcher hükümeti yaklaşan seçimler öncesinde büyük bir prestij kazanır. Savaşın sonucunda, adalar İngiltere kontrolünde kalmaya devam eder; fakat Arjantin adalar üzerindeki hak iddiasından vazgeçmemiştir.

Son kriz

Arjantin Dışişleri Bakanlığı, “Malvinas Adaları’nın Britanya güçlerince işgali”nin 179. Yıldönümü olan 3 Ocak 2012’de adalar üzerinde egemenlik haklarının devam ettiğini hatırlatan bir bildiri yayınladı ve “Birleşik Krallık’ın yeniden görüşmelere başlamaya yanaşmayarak uluslararası hukuku hiçe sayan tavrından” duyulan rahatsızlığı dile getirdi. Ayrıca, ada üzerinde Güney Atlantik’i kontrol eden İngiliz askeri üssünün varlığının, askeri tatbikatlarının ve İngiltere’nin adaların 60 mil kuzeyinde petrol arama çalışmaları sürdürmesinin hukuk dışı olduğu hatırlatıldı. İngiltere’yse “Falkland Adaları’nın Arjantin tarafından işgali”nin 30. yıldönümünde donanmasının en modern destroyerlerinden biri olan HMS Dauntless’ı adaya sevk ederek cevabını vermiş oldu. Bununla da kalmadı, helikopter pilotu olan İngiltere tahtının vârisi Veliaht Prens William, Kraliyet Hava Kuvvetleri arama ve kurtarma pilotu olarak altı haftalığına “Falkland Adaları”nda görevlendirildi. Adanın İngilizlere ait olduğunu vurgulamak için atılan bu adımlar üzerine Arjantin Cumhurbaşkanı Cristina Kirchner, İngiltere’yi “Güney Atlantik’i militarize etmek ve silahlandırmaya çalıştırmakla” suçladı ve uluslararası güvenliğe ciddi bir tehlike olarak yorumladığı bu durum karşısında İngiltere’yi BM’ye resmen şikâyet edeceklerini açıkladı. Kendinden önce görev yapan eşi Nestor Kirchner döneminde Arjantin, sorunu “haklı bir talep” olarak sık sık uluslararası kamuoyunun gündemine getirmeye başlamıştı. Cristina Kirchner de aynı şekilde, adaları diplomatik yollarla geri almaya kararlı olduklarını ifade ederek, İngiltere Başbakanı David Cameron’a “barışa bir şans vermesi” için çağrıda bulundu. Hemen ardından Arjantin Dışişleri Bakanı Hector Timerman, nükleer başlıklı füze taşıdığını iddia ettiği Vanguard denizaltısı ve HMS Dauntless destroyerini adaya gönderen İngiltere’yi BM’ye resmen şikâyet ederek, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’dan arabuluculuk yapmasını istedi.

İngiltere’nin BM Temsilcisi Mark Lyall Grant ise, adaya destroyer yollanmasını eskisinin yenisiyle değiştirilmesinden ibaret olan “rutin bir süreç” olarak değerlendirdi ve bölgeyi silahlandırdıkları iddialarını reddetti. İngiliz temsilci Grant, 1982’de Arjantin’in “Falkland işgali”nin ardından “savunma amaçlı” olarak adadaki askeri varlıklarını koruduklarını vurgulayarak, “adadaki egemenliğimizi tartışmayacağız. Self determinasyon hakkı var ve dokuz kuşaktır adada yaşayanların dediği olur” diye konuştu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı da “Falkland halkı kendi geleceğini kendi belirlemekte özgürdür. Halk istemedikçe Arjantin’le egemenlik konusunda müzakere yapılmayacak” açıklamasını yaptı. En sert açıklamaysa Başbakan Cameron’dan geldi. Cameron, “Arjantinlilerin son açıklamaları, sömürgecilik yapmak istediklerine işaret ediyor. Çünkü bu insanlar İngilizlerin kalmasını istiyor, Arjantinlilerse onlardan bunun tersini yapmalarını istiyor” diye konuşunca, Arjantinli bakan Timerman şöyle cevap verdi: “Bu sözler bizden çok kendilerini aşağılıyor; burada sömürgeci biri varsa o da İngiltere’dir. İngiltere tarihinde dört kez Arjantin’i işgal etti”.

Aslında Arjantinlilerin sorduğu çok basit bir soru var: “İngiltere nere…, Malvinas adaları nere?” Arjantin bu konuda hiçbir zaman olmadığı kadar Latin Amerika ülkelerinin desteğine sahip. NAFTA ve AB’den sonra dünyanın en büyük üçüncü ortak pazarı olan MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı), “Falkland Adaları” bayrağını taşıyan gemilere limanlarını kapatma kararı alırken, UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), yasal bir flama taşımayan tüm gemilerin Falkland adalarını işgal ettiğini ve bu gemilerin UNASUR’un hiçbir limanına girmeyeceğine kararlaştırdı. Bölgenin önemli ortak pazarlarından biri olan ALBA’nın (Latin Amerika için Bolivarcı İttifak) son zirvesindeyse, “Arjantin’in Malvinas Adaları üzerindeki egemenlik hakkı” talebini destekleyen bir deklarasyon yayınlandı ve Latin Amerika’nın İngiltere’ye karşı uygulayabileceği yaptırımlar değerlendirildi. Venezuela Devlet Başkanı Chávez, “İmparatorluk çağı bitti Sayın Kraliçe” diye seslenirken, Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa da “Rio Paktından çıkmak gibi daha somut ve etkileyici kararlar alınması gerektiğini” vurguladı. Arjantin bugün, “işgal”in üzerinden 30 yıl sonra, Latin Amerika’nın desteğiyle Malvinas/Falkland dosyasını yeniden açmak ve BM aracığıyla İngilizlerle pazarlık etmek istiyor.  İngiltere’yse diyalog/müzakere yollarını kapatıyor. Her durumda, sorunun adı bile tartışmalı: Malvinas mı, Falkland mı?

Posted in Arjantin, Genel Haberler | 1 Comment »

Arjantin: Başkan Fernandez’e kanser teşhisi

Posted by lahy 28/12/2011

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in troit kanseri olduğu açıklandı. Ilk teşhisin 22 Aralık’da kondugu, kanserin metastaz yapmadığını ve Fernandez’in ocak ayında bir operasyon geçireceğini bildirildi. Operasyon sonrası Fernandez’in 20 gün hasta izni kullanacağı da bildirildi.

C.Fernandez geçtiğimiz Ekim ayında başkanlık seçimlerini kazanarak yeniden devlet başkanı seçilmişti.

Posted in Arjantin, Genel Haberler | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantin: Bu hastane emekçilere aittir! = Delil Delali

Posted by lahy 27/12/2011

Delil Delali -ANF

Buenos Aires

Kriz baş gösterdiğinde yılların getirdiği sorunlarla birlikte ülke çökme noktasına geldi. Büyük buhranda hemen hemen bütün sektörlerde yaşanan çöküntü, onbinlerce insanın işsiz kalmasına yol açmıştı. Kriz ortamında iflasın eşiğine gelen dev sermayeli birçok fabrikaya çalışanları el koyarak üretime devam edip kendi yaşamlarını idame etmeyi başardılar. Ama fabrikaların dışında farklı bir sektörden çalışanları tarafından yönetimine el konulup çalışmasını sağlayarak dikkat çeken bir kurumlardan biri de İsrail Hastanesi’ydi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, iflas etmiş bir fabrikanın yada işyerinin kendi çalışanları tarafından yönetimine el konularak, yeniden işlevsel hale getirilmesi ve ekonomik çarkın patron gücü ile değil, bizzat emekçilerin el birliği ile yarattığı değerlere sahip çıkmasıyla başladı. İlk kez, 1920’de İtalya’da başlayan hareket, Mayıs 68 Fransa’sın da adından sıkça söz ettirmiştir. Daha sonraki tarihlerde, Federal Almanya, İsviçre, İspanya, Meksika, ABD, Çekoslovakya, Uruguay ve Arjantin gibi dünyanın bir çok ülkesinde gündeme gelen hareket, emek bakış açısının söz sahibi olduğunda zorlukları nasıl aşabildiğini, sermayecilerin bile hayretle tanık olduklarını göstermiştir.

Adidas, Benetton, Gucci gibi dünyanın birçok ünlü fabrikalarının yönetimine emekçiler tarafından el konulması bir noktadan sonra anlaşılabiliyor olsa da, devlet tarafından desteklenen uluslararası bir hastanenin, emekçilerin yönetimine geçmesi pek alışıldık bir durum değil günümüz koşullarında. Arjantin’in en eski kurumlarından biri olan İsrail Hastanesi’nin 44 yıllık emekçisi ve Konsey Üyesi Dr. Clemente Quintana Saucedo, ANF’ye, hastanenin yeniden hayata dönme sürecini anlattı.

* Öncelikle buranın İsrail Hastanesi olmasının hikayesi nedir?

İsrail Hastanesi, 1900 yılında Arjantin’e göç etmiş Yahudi topluluğu tarafından Dr. Alejandro Zabotinsky önderliğinde kuruldu. Hastanenin kuruluş amacı Arjantin’e göç etmiş, dil sorunu yaşayan Yahudi topluluğuna hizmetti. Daha sonraki süreçte bünyesinde barındırdığı dünyanın en iyi doktorların (ki bunlardan biri dünyaca ünlü Dermatolog Dr. Aron Caminsky) etkisiyle Arjantin’in en önemli hastanesi konumuna gelmiştir. Başkan Yrigoyen, General Peron vb. gibi önemli birçok devlet adamını konuk etmiştir. Kariyerinde eğitim hastanesi olma özelliğini taşıyan İsrail Hastanesi, çok uzun yıllar Yahudi toplumu için ciddi bir kazanç kapısı da olmuştur. 400 yatak kapasiteli hastane, ben işe başladığım 1968 yılında toplamda 1350 çalışanı ile yılda 100 bin hastaya hizmet vermekteydi.

1976 askeri darbesi döneminde dahi, hiçbir aksama olmadan hasta kabulüne devam ettik. Ancak 83 yılında yeniden demokrasiye döndüğümüzde, sendikacılık ülke içinde tekrar kurumlaşmaya başlamıştı ve hastanemizde de bu süreç kısa zaman içinde hayata geçirildi. Bu ilk başlarda emekçiler için sosyal bir güvence olmasından kaynaklı başarı olarak görülse de, kötü sendikacılığın en iyi örneğini bizzat yaşayarak öğrendik. Tamamen patron yanlısı bir politika izlediler. Çünkü bunda ciddi bireysel çıkarlar söz konusu idi. Hastaneyi taşeronlaştırmaya başladılar. Bazı iş adamları hastaneyi almak istiyorlardı. Niyetleri tam olarak hastaneyi satın alıp iflasını verdikten sonra devletten bunun bedelini almak ve hastaneyi vakıf adından çıkararak yeniden şahıs olarak sahip olmaktı.

* Peki bu vakfın bir amacı yok muydu? Neden hastaneyi özelleştirmek istediler ve bu durum, Yahudi toplumu tarafından nasıl karşılandı?

Kesinlikle biz de aynı soruyu sorduk. Bu hastanenin kuruluş amacı hizmetti ve en önemlisi, Yahudi toplumuna destek olmaktı. 1980 sonrası tamamen bu amacından saptı. Bana göre bir kaç nedeni vardı; bunlardan biri de artık ekonomik özgürlüğüne tamamen kavuşmuş olan cemaat, hastanenin sorumluluğundan kaçmaya çalışıyordu, kendi halkına hizmeti angarya olarak görmeye başlamışlardı ve vakıf kontrolünde olan hastaneyi sömürmek hiç de kolay değildi. Demek istediğim kolay yem bulamadıkları için işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı. Bu bireyci tutum, bir süre sonra hastaneyi araştırma ve eğitim statüsünden uzaklaştırdı. Arjantin’in en önemli hastanesi, kendi içinde ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Yahudi cemaati de artık hastaneyi gözden çıkarmıştı hatta hiç Yahudi hasta gelmemeye başlamıştı. Bizi krize götüren süreç asıl o zaman başlamıştı. Yani 1983-90 yılları arasında bir kriz içindeydik zaten.

SENDİKA İŞÇİLERİ SÜREÇ DIŞINA İTMEKLE MEŞGULDÜ

* Bahsettiğiniz kriz ekonomik krizden ziyade bir yönetim krizi. Sendikanın buradaki rolü neydi ve rolünü nasıl oynadı?

Az önce belirttiğim gibi işçilerin tarafında olması gereken sağlık sendikası tamamen patronlar arasında dönen dolapları örtbas etmek ve çalışanları bu sürecin dışına itmekle meşguldü. Oysa hastane içinde dönen her oyunu bizlerle paylaşması ve buna karşı tedbir alması gerekirdi. En nihayetinde biz bu hastanenin çalışanlarıyız ve işimizi her an kaybedebilirdik. Sendikanın oynadığı tek rol, bizleri kandırmaca üzerineydi ve biz bunu çok geç fark ettik.

* Ekonomik krize gelecek olursak nasıl karşıladınız 2001 krizini?

Bakınız dünyanın hiçbir yerinde kriz pat diye gelmez. Bunun gelişim süreci vardı ve toplum bunu seneler öncesinden hissetmeye başlamıştı. Ülkede özelleştirilmedik kurum bırakmadı dönemin hükümeti. Havaalanından tutun, belediyeciliğe ve aklınıza gelebilecek ne varsa sattılar. Ülkeyi soyup soğana çevirdiler. Patronların yönetmeye başladığı bir ülkede kriz olmaması mucize olmaz mıydı? Ülkeyi de tıpkı hastanemizde dönen oyunlarla krize sürüklediler. Çünkü bir krizden en karlı ancak patronlar çıkar. Ucuz iş gücü, uzun çalışma saatleri ile tekellerini daha da kurumsallaştırırlar. Bunu başarmalarının yolu da krizde olan bir ekonomiyi kullanmaktır.

2001 krizinde hastane olarak hizmet vermeye devam ettik. Sonuç itibariyle biz ‘ticari bir kurum’ değiliz, işimiz sağlık. Sağlık, iş alanları içinde hassas bir özelliğe sahiptir. Ancak çalışanlar olarak sancılı bir süreç yaşadık. Paralarımızı toplu olarak alamıyorduk. Bir şekilde idare ederek süreci atlatacağız umudunu taşıyorduk. Aksi halde işimizi kaybetmek hele böyle bir süreçte büyük bir riskti ve biz bu riski göze alamazdık. Tam üç yıl boyunca böyle sancılarla devam ettik çalışmaya.

ISYAN ETMEKTEN BAŞKA ÇAREMIZ YOKTU

* Peki işgal süreci nasıl başladı ve neydi sizi bu sürece zorlayan?

2004 yılı Temmuz ayındaydık. Son 6 ayda hiç kimse para alamıyordu ve isyan etmekten başka hiç bir çaremiz yoktu. 15 Temmuz günü hepimiz bir araya gelip yönetimin kapısına dayanmıştık. Aslına bakarsan o gün isteyeceğimiz şey; bize bir miktar para ayırmalarıydı! Çünkü evimizde yiyecek ekmeğimiz yoktu. Ancak yönetim bizi kapıdan kovdu. ‘İşinize gelmiyorsa’ diyerek kapıyı göstererek bize yol vermişti. Bu işi kolay bırakmayacağımızı bilmekle beraber işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemez haldeydik. Aramızda bir arkadaşımız gidip doktor Caro ile görüşmemiz gerektiğini söyledi. Doktor Caro, 2001 krizinden sonra Arjantin’de işgal edilen fabrikaların hareketinin lideriydi. Bir şekilde kendisine ulaşıp durumu izah ettik. Doktor Caro, bize işimizin zor olduğunu söyledi, zira söz konusu olan bir fabrika değil bir hastaneydi!

Ama yine de savcıdan randevu alıp olayı bir de olduğu gibi savcıya anlatmamızı istemişti. O gün içinde birkaç tane iş arkadaşımızla birlikte iş elbiselerimizle savcı ile görüşmeye gittik ve durumu izah ettik. İşin aslı yasal olarak hiç bir dayanağımız yoktu. Çünkü Arjantin anayasasında buna izin veren herhangi bir yasa yoktu. İyi olan taraf ise bunu yasaklayan bir yasa da yoktu! Eyalet meclis kararı ile mümkün olabiliyordu. Bu süreçte bir çok eyalet milletvekili ile görüştük, onlardan destek istedik. Sonuç itibari ile Temmuz 2004 sonunda işgal sürecini resmen ilan ettik ve olaya savcılık tarafından el konuldu.

Olaydan yaklaşık 4 ay sonra yani Kasım ayında meclisin çıkardığı hastaneye özel ek bir yasa ile İsrail hastanesi resmen işçilere devredildi. Biz de kooperatifleşme sürecimizi hızla işleme koyup hastane meclisi ve yönetim konseyini seçtik. Kasım ayında yeniden hizmet vermeye başladık. Tabii bu sefer çok farklıydı.

ÖZ YÖNETIM VE DAHA ÇOK ÖZVERİ!

* Neydi farklı olan?

Bakın size hastanenin sahibi olduğumuz ilk iş gününü anlatayım. Sabahın erken saatlerinde işe başlamadan herkes bahçede bir araya geldi ve hepimiz birbirimize söz verdik. Bu bizim işimizdi. Bunu söylerken ‘benim işyerim, istediğim gibi çalışırım’ mantığından uzak olmalıydı. Daha çok çalışmak daha özverili olmak ve en iyi hizmeti sunmaya çalışmak. Farklı olan ise şuydu; Özgürlük…

* 4 ay gibi bir süre kapalıydı hastane. Bu, bir hastane için uzun süre sayılır. Yeniden başladığınızda bu kadar büyük giderleri nasıl karşıladınız? Size herhangi bir destek verildi mi devlet tarafından?

Hayır. Dışarıdan hiç kimse destek vermedi. Biz kendi içimizde para toplayarak kimi arkadaşımız evini satarak ilk zamanlarda bunu gidermeye çalıştık. Zaten kısa bir zaman sonra beklentilerimizin de üstünde hasta kabulü gerçekleştirmeye başladık ve geri dönüşümü büyük bir özveri ile yeniden sağladık.

* Hastanenin gelir ve giderleri, çalışanların maaşları vs. bütün bu aşamaları nasıl aşıyorsunuz?

Biz küçük sosyalist bir devlet gibiyiz. Eğer adilseniz, her şey o kadar basit ki! Aşılamayacak hiç bir şey yoktur. Yaptığımız tek şey giderleri gelirden çıkarıp bir miktar fon ayırıyoruz -hastaneye yeni makineler, araç ve gereçler için- geri kalanı burada çalışan herkese eşit bir şekilde dağıtılıyor. Çok az ile yetinmesini de biliyoruz ama çok şükür hayat standardımız öncekine oranla yüz kat daha iyi.
Çocuklarımızı okutabiliyoruz, evimize aş götürebiliyoruz. Bizim daha büyük şeylerde gözümüz yok! Hiç bir zaman da olmadı. Şimdi istediğimiz her şey kontrolümüzde.

* Bildiğim kadarıyla o dönem işgal hareketine katılan 3 doktordan biriydiniz. Bir doktor olarak kolayca başka bir iş bulabilir ve tüm bu sancılı süreci yaşamayabilirdiniz. Neden bunu tercih ettiniz?

Bakınız ben Guarani halkının bir neferiyim. Babamı erken yaşta kaybettim. Dedem büyüttü beni ve her zaman şunu söylerdi bana; zalimlerin en büyük düşmanı cesurlardır. Eğer bir yerde zulüm varsa orada cesur insanlar vardır ve asla onları sırt üstü bırakma! Evet söylediklerinizde haklısınız benim için iş bulmak kolaydı ama kolay seçmek dedemin deyimiyle korkakların işiydi! Sanırım bunu kendime yediremezdim.

Biz şu an burada 600 cesur insan olarak kendimize bir yol seçtik. Bunun için mücadele verdik. Ekmeğimizden etmek istedikler, buna izin vermedik. Ve şimdi onu kendimiz üretiyoruz, paylaşıyoruz ve paylaştıkça da çoğalıyoruz.

Posted in Arjantin, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantinli Öğretmen Atanıyor Ama… Aykan SEVER

Posted by lahy 08/12/2011

Aykan SEVER
Buenos aires – BİA
Türkiye’de öğretmenler atanamadığı için sokaklara döküldüğü sıralarda, Arjantinli meslektaşları de Buenos Aires sokaklarındaydı. Onlar atanmıştı ama maaşları yoksulluk sınırındaydı ve üstelik eyalet Valisi, öğretmen sendikası temsilcilerinin de içinde bulunduğu özerk komiteyi dağıtmaya çalışıyordu.

Eylül sonunda başlayan öğretmenlerin direnişi geçen hafta Perşembe (1 Aralık 2011)ciddi bir saldırıya maruz kaldı. O gün grev yapan yaklaşık üç bin öğretmen yerel parlamentonun önünde toplanmıştı. İlk saldırganlar eyalet valisi Mauricio Macri tarafından yönlendirilen tribün fanatikleriydi.

Barra bravas diye adlandırılan bu gruplar tribün müdavimleri içerisinde örgütlenen, zaman zaman para karşılığı tetikçilik yapan kişilerden oluşuyor. Yer yer Arjantin sağı barra bravaları halk hareketleri karşısında devreye sokmayı ihmal etmiyor. Bu da o örneklerden biriydi.

Mauricio Macri, federal sistemle yönetilen Arjantin’in Capital Federal diye adlandırılan başkent Buenos Aires ve çevresinin valisi, PRO adlı “liberal” eğilimli bir partiden. Macri aynı zamanda geçmişte Boca Juniors’un 12 yıl başkanlığında bulunmuş. Bu yüzden kendine tetikçi tedarik etmekte zorlanacak birisi değil.(1)

Biz o güne dönecek olursak, ilk elden barra brava saldırısında bazı öğretmenler yaralandı ancak daha sonra metropoliten polisinin(2) biber gazı eşliğinde saldırısına da uğradılar. Arjantin’de bu müdahalenin öğretmenlerin direnişini kıramayan valinin, eylemleri terörize ve provoke etmeye yönelik olduğu şeklinde yorumlar sıklıkla dile getiriliyor.

Direnişin başlangıcı

Aylardır grevler ve yürüyüşlerle süren, öğretmenler ve onların öğrencilerinin de katıldığı bu direnişin kaynağına baktığımızda karşımıza sorunlu bir eğitim sistemi çıkıyor. Öğretmen ücretleri çok düşük. Eğitime ayrılan bütçe yetersiz. Fakat Vali sorunu böyle tarif etmiyor.

Ona göre yıllardır eğitim sistemini düzenleyen 14 komiteden oluşan Juntas de Clasificasion Docente (JCD) adı verilen organizasyon sorunlu. Vali’ye sorarsanız JCD çok bürokratik.

JCD’nimn yerine kendisinin merkezde olduğu bir karar sistemi kurmak istiyor. Asıl sorunsa komitelerde sendika temsilcilerinin olması. Komiteler, terfi, hiyerarşi, kimin, hangi okulda kaç saat ders vereceği gibi işlerle meşgul bir merkezi sistem. Tabii zaman zaman bürokrasi, keyfiyet, kayırmacılık gibi şikayetlerle muhatap oluyorlar.

Bu sıkıntılı konular Macri’nin kendi iktidar alanını genişletebilmesi için manevra olanağı yaratıyor.

Macri bir sürü meselede bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler türünde “liberal” bir yaklaşım sergiliyor. Mesela şehirdeki açıktan akan kanalizasyonlar kime emanet edilmiş bilinmez. Atık suları bırakmış ki serbestçe aksın. Sivrisineklerle mücadeleyi de yarasalara devretmiş.

Ama iş çalışanlara gelince Sayın Vali’nin hemen sınıfsal refleksleri devreye giriyor. Emekçiler de onu pek sevmiyor. Duvarlar çoğu zaman Macri’yi Hitler’le eşitleyen yazı ya da resimlerle dolu.

Direnişin sınırlı da olsa bir başarısından bahsetmek gerekir. Daha önce sistemi tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen valilik, şimdi komite sayısını yediye düşürmeye razı. Tabii bu komitelerde sendika temsilcisinin olmasını hala istemiyor.

Biraz boş bir hayale kapılıyor. Çünkü ülkede çalışanların yüzde 90’ı sendikalı. Sendikayı dışlamak isteyen birinin ya bir yolunu bulup sendikayı satın alması ya da ithal öğretmen getirmesi zorunlu.

Arjantin futbolu gibi

Buenos Aireste’ki ilk ve orta öğretim okullarının çoğu devlete ait.(3) Buralarda çalışan öğretmenler çok düşük ücretler alıyorlar. 2400 peso (yaklaşık 400 euro) alt sınır. Bu kıdeme ve çalışma saatlerine bağlı olarak bir miktar artabiliyor.

Ücretlerin bu kadar düşük olması nedeniyle öğretmen olmak pek cazip değil. Yine de bir iş sahibi olmak büyük bir avantaj. Kimse işini kaybetmek istemiyor. Hele de bu olasılığı işçi ve sol karşıtı pozisyonu açık olan bir valinin iki dudağı arasına hapsetmeyi hiç istemiyor.

Direnişte en son gelinen noktada Kirchner hükümetinden pek ses çıkmazken, yerel parlamentodaki muhalefet öğretmenlere sahip çıktı. Öğretmen sendikası UTE ile birlikte ellerinde saldırganların medyaya yansıyan görüntüleri suç duyurusu yapmaya hazırlanıyorlar.

Valilikse “en iyi savunma hücumdur” hesabıyla, greve katılan öğretmenlerin ücretlerinden 700-1300 peso arası değişen oranlarda kesinti yaptı. Üstelik direnişçileri şiddet kullanmakla suçluyor.

Bu taktiğin bazen futbolu zevkli hale getirdiği, karşılaşmaları bol gollü yaptığı doğru olabilir. Ama bu yıl Copa America’da hem de kendi evinde, daha akıllıca oynayan takımlar karşısında çuvallayan, Arjantin ulusal takımının durumuna düşmek de var.

Vali’nin sonu da galiba böyle olacak. Vali’nin saldırganlığı, direnişçilerin meşru zemini ve toplumsal desteği karşısında ister istemez yenilgiye mahkum bir tablo çiziyor. (AS/HK)

 

(1) Geçtiğimiz pazar Boca Juniors bitime iki hafta kala Banfield’i 3-0 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Aynı gün Macri’nin adayı Daniel Angelici ise Boca’nın başkanlığını kazandı. Boca’nın solcu bir takım olduğu şimdilerde eski bir efsane galiba.

(2) Bütün ülkede federal polis “güvenliği” sağlarken, başkentte ayrıca son iki yıldır, metropoliten polis organizasyonu var. Bu merkezi hükümetle Valilik arasında sürtüşme konusu. Her ne kadar federal polisin yetersizliği gerekçe gösterilse de valiliğin asıl olarak kendi silahlı gücüne ihtiyaç duyduğu yollu yorumlar da var. Bunu da zaman zaman nasıl kullandığını gösteriyor.

(3) Devlet okullarının yanı sıra özel okullar ve tercerizar adı verilen Ngo tabelalı şirketlerin yönettiği okullar da var. Bu okulların giderlerinin yüzde 80’i devlet tarafından karşılanıyor. Ayrıca büyük madencilik ve petrol şirketlerinden aldıkları desteklerle onların vicdanını yıkamaya yardımcı oluyorlar. Elde edilen kazançsa herhangi bir vergiye tabi değil.

Posted in Arjantin, Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantinliler Mariano için ‘Adalet nöbetinde’

Posted by lahy 30/10/2011

Buenos Aires – Demiryolu emekçilerine dayatılan sözleşmeli işçilik statüsünü protesto eyleminde dikkatleri üzerine çeken ve son olarak tartıştığı birkaç sivil tarafından kaçırılarak öldürülen 23 yaşındaki Mariano Ferreyra için ‘Adalet nöbeti’ tutuldu.

20 Ekim 2010’da, Emekçi Partisi’nin (Partido Obrero) düzenlediği, tren hattı emekçilerine dayatılan sözleşmeli işçilik statüsünü protesto eyleminin öncülerinden olan 23 yaşındaki Mariano Ferreyra, tartıştığı sivil giyimli birkaç kişi kaçırılarak, öldürülmüştü.

Arjantin polisi olayın faillerinin belli olmadığını iddia etse de, Emekçi Partisi ve tüm duyarlı Arjantin kamuoyu bu olayın failinin sendika çetesinin olduğunu belirterek, bu olayın takipçisi olacaklarını ilan etmişlerdi. Böylelikle oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle harekete gecen savcılık, olayın faili olduğu şüphesiyle Demiryolu Sendikası Genel Sekreteri Jose Pedraza’yi ve 8 adamını sorgularının ardından tutuklayarak cezaevine yollamıştı.

Arjantin Ağır Ceza Mahkemesi dün açıkladığı kararında davanın ilk duruşmasının şubat ayında başlayacağını duyurdu. Öte yandan, Mariano’nun katledilişinin birinci yıldönümünde Emekçi Partililer ve tüm sevenleri, “Adalet için nöbetteyiz’ sloganıyla önceki gece sabaha kadar La Boca Meydanı’nda nöbet tuttular. Dün ise Ulusal Meclis önünde plaza Congreso’da binlerce Arjantinli bir araya gelerek, faillerin bir an önce yargılanmalarını ve cezalandırılmalarını istedi.

Buenos Aires’in varoşlarında dünyaya gözlerini açan Mariano Ferreyra, içine kapanık bir genç olmasına rağmen, devrimci hayatına henüz 13 yaşındayken başlamış. Mücadele içinde tanıştığı ve ‘politik anne’ diye hitap ettiği Norma Giménez, bu gün Mariano’nun arkasından gözyaşı dökerken, “Sadece militan bir yoldaşımı kaybettiğim için değil, aynı zamanda hayata sözü olan 23 yaşında bir genci yitirdiğim için ağlıyorum diyor.

O gün yaşananları anlatan arkadaşları ise, Mariano’nun eylemde en ön saflarda yer alarak, zaman zaman polisle girdiği tartışmalarla bütün dikkatleri üzerine çektiğini söylüyorlar. ANF NEWS AGENCY

Resimlerle sendika ağalarının kurbanı Mariano Ferreyra için protestolar

Arjantin: Ferreyra davasında 3.üncü tutuklama

Arjantin: Ferreyra’nın katilleri mahkemede

Arjantin: Hasta la victoria, siempre, Compañero Mariano!

Arjantin: Partido Obrero üyesi sendika bürokrasi tarafından öldürüldü;

Posted in Arjantin, Genel Haberler, İnsan Hakları | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Arjantinli cuntacılara müebbet hapis

Posted by lahy 28/10/2011

Arjantin’de, diktatörlük döneminde insanlığa karşı işledikleri suçlar nedeniyle 12 eski deniz subayı ömür boyu hapse mahkum edildi.

Buenos Aires mahkemesinin ömür boyu hapis cezası verdiği sanıklar arasında, “sarışın ölüm meleği” olarak tanınan eski deniz subayı Alfredo Astiz de bulunuyor.

Mahkeme dört eski subaya da 18 ile 25 yıl arasında değişen hapis cezaları verdi.

Karar kurban yakınları tarafından sevinçle karşılandı.

“En azından biz onları adil bir şekilde yargıladık. Onları kendi ellerimizle yargılamamız çok farklı bir duygu. Neredeyse 30 bin kişiyi ortadan kaybettiler.”

Eski subaylar, 1976 ile 1983 arasındaki diktatörlük döneminde cunta karşıtlarının kaçırılması, eski deniz harp okulu ESMA’da işkence görmesi ve öldürülmesiyle ilgili olarak yargılanıyordu.

Bugün müze ve anıt olarak hizmet veren ESMA’da yaklaşık 5000 kişi yasa dışı olarak tutulmuş ve işkence görmüştü. Burada alıkonan cunta karşıtlarının bir bölümü “ölüm uçuşları” çerçevesinde deniz kuvvetlerine ait uçaklardan canlı canlı Rio de la Plata bölgesine atılmıştı.

Resmi rakamlara göre, Arjantin’de “Kirli Savaş” olarak bilinen 1976-1983 döneminde 9 bin kişi kaçırıldı, işkence gördü ve öldürüldü. Gerçek rakamınise 30 bine yakın olduğu tahmin ediliyor (euronews)

Posted in Arjantin, Genel Haberler, İnsan Hakları | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantin’in ilk kadın Devlet Başkanı Fernandez ikinci kez seçildi

Posted by lahy 24/10/2011

Arjantin’de halk yeni devlet başkanlarını belirlemek üzere dün sandık başına gitti. Altı adayın yarıştığı seçimi, resmi olmayan ilk sonuçlara göre, şimdiki Devlet Başkanı Cristina Fernandez açık ara önde tamamladı.

Görevi geçtiğimiz aylarda kaybettiği eşi Nestor Kirchner’den 2007’de devralan Fernandez, yüzde 55 civarında oy toplarken zaferini ilan ettiği konuşmasında gözyaşlarını tutamadı: “Eşim bugünkü başarının temelini atan kişiydi. O olmadan, onun kendini adadığı değerler olmadan bu sonuca ulaşmak imkansızdı.” 58 yaşındaki lider, bu neticeyle Latin Amerika ülkelerinde devlet başkanlığına ikinci kez seçilen ilk kadın olma ünvanını da elde etmiş oldu.

Fernandez’in 2011 seçimlerindeki başarısı oyların yüzde 45’ini aldığı 2007 seçimlerinden daha büyük oldu.

Bu arada, seçim yarışında ikinci sıraya yerleşen sosyalist aday Hermes Binner ise, Fernandez’in çok gerisinde kaldı. Binner’in oy oranı yaklaşık yüzde 17 olarak açıklandı.

Seçim kampanyası sırasında somut bir program formüle etmekten kaçınan Cristina Fernandez’e bu başarıyı muhalefetin yeterince güçlü bir rakip çıkartamaması ile ülke ekonomosinde yakalanan ortalama yüzde 8’lik büyüme trendinin getirdiği yorumları yapılıyor.

Posted in Arjantin, Genel Haberler, Seçimler | 1 Comment »

Latin Amerika’nın ünlü sesi Cabral silahlı saldırı sonucu öldü

Posted by lahy 10/07/2011

Arjantin’in ünlü şarkıcısı ve halk ozanı Facundo Cabral, Guaremala’da uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

1970’lerde protest müzik yaparak sivrilen Cabral, havalimanına giderken içinde bulunduğu araç saldırıya uğradı. Olayda Cabral’ın şöförü de hayatını kaybetti.

İtfaiye yetkilileri saldırı sırasında ünlü şarkıcının yalnız olmadığını, birlikte seyahet ettiği bir işadamı arkadaşının da olayda yaralandığını açıkladı. Polise göre asıl hedef işadamı olabilir.

Latin Amerika’nın bu ünlü sesinin hayatını kaybettiğini öğrenen hayranları olay yerine akın etti. Bunlar arasında Cabral’ın arkadaşı, Nobel Ödüllü Rigoberta Menchu da vardı.

“Bu ülkemiz açısından utanç verici bir cinayet. Kınıyoruz bu iğrenç saldırıyı. Aklıma gelen tek şey idealleri uğruna öldürülmüş olabileceği. Yoksa burada, Guatemala’da öldürülmesi için bir başka sebep olabileceğini sanmıyorum.”

Bölgenin en fakir ülkelerinden biri olan Guatemala, Latin Amerika’nın en yüksek cinayet oranlarından birine sahip. Devlet Başkanı Alvaro Colom, saldırının adi bir suç mu yoksa planlı bir cinayet mi olup olmadığının araştırıldığını açıkladı. Guatemala cinayet sonrası üç günlük yas ilan etti.

Turne için Guatemala’da bulunan 74 yaşındaki şarkıcı, birçok kez bu ülkede konserler vermişti.

Posted in Arjantin, Kültür - Sanat | 1 Comment »

Arjantin’de darbeci generale müebbet

Posted by lahy 04/04/2011

BUENOS AIRES – Darbe suçlarıyla yüzleşen Arjantin’de 1976-’83 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında işkence merkezi olan gözaltı kampını yöneten General Eduardo Cabanillas ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Başkent Buenos Aires’te görülen davada diğer üç istihbarat görevlisi de cinayet, işkence ve insanları yasa dışı şekilde hapsetme suçundan 20 ve 25 yıl hapis cezasına mahkum edildi.

Mahkeme, eski istihbarat görevlileri Honorio Martinez ve Eduardo Ruffo’yu 25’er yıl; eski askeri istihbarat yetkilisi Raul Guglielminett’yi de 20 yıl hapse mahkum etti.

Davayı ölenlerin yakınlarıyla insan hakları örgütü üyeleri de izledi. Mahkeme dışında ise ülkede askeri diktatörlük döneminde hayatını kaybedenlerin posterleri asıldı.

Makine atölyesi süsü verilmiş gizli bir hapishane ve işkence merkezi olan Automotores Orletti’de katledilen Marcelo Gelman ve Maria Claudia Garcia’nın kızı Macarena Gelman, kararın memnuniyet verici olduğunu kaydetti.

Tutuklamalar sırasında dünyaya gelen ve bir Uruguay polisi tarafından büyütülen Macarena Gelman’ın gerçek kimliği 2000 yılında ortaya çıkmıştı.

Gelman’ın babası, Automotores Orletti’ye götürüldükten sonra öldürülmüş ve cesedi çimento dolu bir silindirle nehre atılmış; annesi ise kaçırıldıktan sonra Uruguay’a götürülerek kaybedilmişti.

Aynı dönemde en az 200 solcu başkentteki Automotores Orletti adlı gizli hapishanede işkenceden geçti. Birçoğu Uruguaylı olan 200 solcunun arasında Şilililer, Bolivyalılar, Perulular ve Kübalılar da vardı.

Arjantin’de 1976 ile 1983 yılları arası “kirli savaş” diye bilinen askeri diktatörlük döneminde yaklaşık 30 bin kişi öldürüldü.

Bu insanlık suçları, Güney Amerika ülkelerinde askeri liderlerin sol gruplara karşı ABD güdümünde yürüttüğü ve “Akbaba Operasyonu” adıyla anılan eş samanlı darbelerle yapıldı. 1975’teki katliamlara Arjantin, Brezilya, Bolivya, Şili, Paraguay ve Uruguay katıldı. (ETHA)

Posted in Arjantin | Etiketler: , | Leave a Comment »

Feministler ve seks işçileri arasında tartışma

Posted by lahy 02/03/2011

Marcela Valente

BUENOS AIRES,  (IPS) – Arjantin hükümet’inin cinsel sömürüden yararlanan müsterilerin yargılanması şeklindeki önerisi, bu öneriyi destekleyen feminist örgütler ile bu öneriye karşı çıkan seks işçileri arasında hararetli bir tartışmaya yol açtı.

Adalet ve İnsan Hakları Bakanlığı’nın önerisi seks ticaretini ortadan kaldırmayı amaçlayan örgütler tarafından da destekleniyor. Bu gruplar fuhuşun bir sömürü biçimi olarak mahkum  edilmesini ve alternatif iş olanaklarının yaratılması gibi tedbirler alınmasını talep ediyorlar.

Müşterilerin soruşturmaya uğraması kavramı her ülkenin yasalarına bu maddenin konulmasını önermeyi inceleyen Birleşmiş Milletler ve Amerikan Devletleri Örgütü  (OAS) tarafından da destekleniyor.

Seks trafiği kurbanlarını kiralayan müşterileri hapse yollayarak talebin düşürülmesi amaçlanıyor.

Seks ticaretini ortadan kaldırmayı amaçlayan Kadın hakları ve İnsan hakları örgütleri bu fikri destekliyor ancak uygulanması hakkında kuşkularını belirtiyorlar.

Eşitlik İçin Kadınlar Vakfından Monique Altschul IPS’e kuruluşunun hükümetin önerisini desteklediğini ve yapılan önerinin İsveç’in seks servisleri satın alınmasına karşı yasaları ile aynı olduğunu vurguladı ve ”Uygulamak zor olacak, ancak imkansız değil ” dedi.

Bir çok feminist kuruluş üyeleri gibi Altschul’da hayat kadınlığının onurlu bir iş olmadığını ve seks trafiği sonucu meydana gelen bir cinsel sömürü ise, bunun, köleliğin modern zamanlara ait bir biçimi olduğuna inanıyor.

Altschul, ” Hayat kadınlığı insanlar aşağilanmaya ve her alış verişte ne olacağını bilmedikleri bir duruma tabii oldukları için onurlu bir iş değil..” dedi.

Bundan dolayı birçok kadın hakları grubu yalnızca seks trafiğinin kullanıcıları değil, seks için para ödeyenlerinde cezalandırılması gerektiğine inanıyorlar.

Ancak, 4.000’den fazla üyesi olan Arjantin’in Kadın hayat Kadınları Derneği (AMMAR), bu öneriye karşı ve Haziran ayında El Salvador’da düzenlenecek olan OAS Genel kurulunda seslerini duyuracaklarını söylüyor.

AMMAR Başkanı Elena Reynaga, IPS’e, Bu bizimde mahkum ettiğimiz seks trafiği ile bazı kadınlar tarafından karşılıklı bir anlaşmaya tabii olan bir şecimi birbirine karıştırıyor” dedi.

Ayrıca, ”yasak yanlısı” olan grupların kendi endişelerini dinlemediğinden şikayet etti: ”Bize saygıları yok, bizi dinlemiyorlar..Yasalar yalnızca bize zarar veriyor ve olduğumuzdan daha fazla bizi riske itiyor” dedi.

Seks ticaretini ortadan kaldırma yanlısı olan gruplar hiç bir kadının gerçekten de hayat kadınlığını seçmediğini ve de, kadınların taciz ve şiddet deneyimleri ve ortada başka bir imkan olmaması nedeniyle bu işe itildiklerini söylüyor.

Ancak Reynaga bu tartışmayı red ediyor: ” Ev hizmetçileri ve caddelerde başkalarının artıklarını toplayan kadınlar da imkanlara sahip değiller, ancak kimse onlarla ilgilenmiyor..Eğitim imkanı olmayan bir çok kadın var ve bizimde tercihler yapmamız gerekiyor” dedi.

Problem, Arjantin’de kadınların trafiği sıcaklığını koruyan bir konu olması. ABD Bakanlığı yıllık raporunda bu Güney Amerika ülkesinde her yıl insan ticaretine karşı gerekli tedbirlerin alınmadığı uyarısını yapıyor.

Seks trafiğine karşı çalışan gruplar kadınların ele geçirildiği ya da tuzağa düşürüldüğü başlıca ülkelerin Bolivya, Brezilya, Paraguay,Peru, Porto Riko ve Arjantin’in en fakir bölgesi olan Kuzey bölgesi olduğunu söylüyorlar.

Basın, sık sık merkezi Arjantin yapılan baskınlarda Paraguay veya fakir kuzey eyaletlerinden gelen kadınların yaptığı iyi bir iş vaatiyle kandırıldıkları ve cinsel sömürüye uğradıkları şeklindeki suçlamalarına yer veriyor.

Ayrıca, seks trafiğini gerçekleştiren grupların kurbanları olduğu tahmin edilen yüzlerce kayıp genç kız ve kadın vardır.

2008 yılında Kongre seks trafiğini engellemek ve kriminalize etmek için bir yasa çıkardı. Ancak yasa bir dizi hataya sahip ve BM kadın ve çocuklar özel rapörtörü Joy Ngozi Ezeilo, ”acil” olarak yasanın yeniden düzenlenmesi çağrısı yaptı.
………………..
………………..

Reynaga ayrıca yasaların seks işçilerini rahatsız etmek için kullanıldığını söyledi: “Polis bizi gözaltına alıp yargıya sevk ediyor ve ve bizim müşterilerimizi onlara rüşvet ödemeye zorluyor”dedi.

Ayrıca müsterilerin kendi istekleri ile bu işe yapan seks işçileri ile şebekelerin kurbanı olan kadınları ayırabileceği kavramına karşı çıkarak ” müşterilerin kadınlara ne soracağını umuyorlar” diye sordu.

” Problem yolsuzluktur….bunun bir sonucu olarak şebekeler mantar gibi yayılıyorlar. Polisin elinde kullanmadıkları ya da bize karşı kullandıkları araçlar vardır” dedi.

(Kısaltılmış çeviri)

Posted in Arjantin, Genel Haberler, Kadın Hakları ve Hareketleri | Etiketler: , , | 1 Comment »

HEBE DE BONAFINI:”Kayıpların hepsi benim çocuklarım. Şimdi 30.000 çocuğum var.”

Posted by lahy 23/01/2011

Democracynow.org sitesinde AMY GOODMAN’ın Arjantin’de Kayıp Anneleri Derneği Başkanı Hebe de Bonafini ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümü.:

AMY GOODMAN: Hebe, 1976 öncesi dönemi hatırlatığınızda, o zaman belki de ciddi olarak bakmadığınız, ülkenin nereye doğru gittiğine dair işaretler nelerdi?

HEBE DE BONAFINI:1976 öncesi önemli sayıda ölüm olayı vardı çünkü mafya gibiydiler. hatta 76 öncesinde de anti-komünist blog insanları öldürüyordu. ve o dönemde de öldürülen gençler vardı. O zaman da büyük bir baskı ve zulüm vardı. Bizim militan olan çocuklarımızda her zaman tehlike altında idi, ancak ne kadar ciddi ve feci bir durumla karşılaşacağımızı bilemedik.  Hiç bir şekilde bunu bilemedik. Ben evimde çalışıyordum ve onlar eğitim görüyordu, 1976 öncesi biz normal bir aile idik.

AMY GOODMAN: ve çocuklarınıza ”bunları niçin yapıyorsunuz” diyormuydunuz?

HEBE DE BONAFINI: Bazen onlara yardım ettim, çünkü onların bazı arkadaşları gelip bizde kalıyordu. Ancak bu bir risk almadan rahat bir desetk sağlama biçimi idi. Oğlum bana, ” bizimle gel, hapistekileri destekelmek için yürüyüşe katıl,” dedi.  “Hayır dedim, yürüyüş için hazırlayacağınız pankartları yaparım” çünkü bu daha az emek gerektiren bir şeydi.

AMY GOODMAN: Ve dışarı çıkıp o pankartlardan birini elinize aldığınız ilk günü hatırlıyormusunuz?

HEBE DE BONAFINI: Benim çocuklarım alıp götürülüne kadar çocuklarımla tutukları desetklmek için yapılan yürüyüşlere gitmedim.  Benim çocuklarım alındığı zaman, bir grup anne ile birlikte meydana gidip, Videla için o ünlü pankartı açtık. Aylar geçip bizim grup büyümeye başlayınca, polis geldi ve ” Meydanı terkedin” dedi  ve bizde o zaman yürümeye başladık. (çvr:Toplantı yasağından dolayı grubun aynı yerde durmaması için meydanın içinde birlikte yürümeye başladılar )

AMY GOODMAN: Videla için açılan meşhur pankart neydi?

HEBE DE BONAFINI: Bir mektup resmiydi. Anneler olarak yazdığım son derece masum ebeveynler olarak çocuklarımızı sorduğumuz ve özellikle de nerede olduklarını sorduğumuz bir mektup idi.

AMY GOODMAN: Videla cevap verdi mi?

HEBE DE BONAFINI: Hayır.

AMY GOODMAN: ve o dönemde ki medya nın tepkisi neydi?

HEBE DE BONAFINI: O zaman basın ve medya askerleri destekliyordu, ve biz anneler tehlikeli idik. Yürüyüş için meydana gittiğimiz her perşembe günü bizi gözaltına aldılar. ve bizi bıraktıkları zaman, yeniden her perşembe günü geri gittik.

AMY GOODMAN: Medya kuruluşları Clarín, La Nación gibileri mi?

HEBE DE BONAFINI: Onlardan bir şey beklenemezdi.

AMY GOODMAN: Haber haline getirmiyorlarmıydı?

HEBE DE BONAFINI:Sanki bu ülkede olumsuz hiçbir şey olmamış gibi haberler yayınlıyorlardı.  Kayıplar, Avrupa’dan gelen bir icat  veya ülkemizin hakkında kötü bir intiba yaratmak isteyen grupların bir işiydi. Sadece Anneler ortaya çıkmaya başlayınca hikayelerimiz daha fazla basılmaya başlandı. Basında önemli bir şekilde yer almasının nedeni ABD’li bir gazetecinin gelmesi idi. Ve bu gazeteci çok üstü ürtülü bir şekilde sorular sormaya başladı. Polis onun bunları yaptığını görünce onun belgelerini sordu, ve biz ona ”belgelerini verme çünkü geri vermeyecekler” dedik.  Biz anneler belgeleri isteyen polisi çevirip ısrarla belgeleri geri vermesini talep ettik. O birazcık hırpalandı ama belgeleri geri verdi. Ve bu olay, Mayo meydanında çocuklarını arayan annelerin ABD’li bir gazeteciyi savundukları şeklinde dünya basınında yer aldı.

AMY GOODMAN: Onlar kimdi? daha doğrusu kim idi?

HEBE DE BONAFINI:bayan bir gazeteci idi. ve bizim tarihimiz içinde ismine yer verdik. Ancak şimdi ismini hatırlamıyorum, Çok cesur bir kadın idi.

ABD’deki insan hakları örgütlerinin yoladığı Terence Todman geldi ve biz Terence Todman’ın bizi görmesini talep ettik. ve saat 11’de Mayo meydanına gittik. ABD’den gelen bu insan hakları temsilcisine kötü bir imaj vermemek için Videla hükümeti bir delegasyon yolladı ve,ğer anneler meydanı terk edip, evlerine dönerse bizle görüşeceklerini söylediler. Bu anneler arasında bir ayrılık yarattı: bazılarımız ” bizle görüşecekler eve gidelim” derken, diğerleri, ”hayır, biz bir yere gitmiyoruz” diye ısrar etti. Bazı anneler gitti ve diğerleri ise meydanda kaldı.

Ve o zaman askeri bir kamyonu yolladılar, ellerinde ağır silahlar olan askerler vardı, kamyondan indiler. Ve kamyondan indiklerinde biz onlara ”Nişan al,ateş et” dedik. İşte o zaman kadın gazeteci cesaretimiz karşısında çok etkilendi. Bize ”bunu nasıl yapabiliyorsunuz” diye sordu.  O anın olaylarını haber haline getiremedi ancak bunlar oldu. Böylece gazeteciler gelip, olay sonrasını araştırmaya başladı gercekte onlarda baskı ve zulüm gördü. Hiçte kolay değildi.Bu hikayenin dışarıya çıkmasını istenmiyordu.

AMY GOODMAN: Cesaretiniz kaynağı ne idi?

HEBE DE BONAFINI:Hiçbirşey. Herkes bize aynı soruyu soruyor. Bir çocuk sahibi olacağın zaman kendi hakkında düşünmezsin. Çocuğuna sahip olmak istiyorsun hepsi o kadar. ve buda aynı şey idi. Sanki durmaksızın doğum sancıları çekiliyor. Kendinizi düşünmeniz mümkün değildir.

AMY GOODMAN:Çocuklarınız, eğer bugün burada olsalardı sana ne söylerlerdi diye düşünüyorsun?

HEBE DE BONAFINI: Bana anne diye seslenecekler ya da şişko diyeceklerdi. Bunlar beni çağırdıkları tatlı isimlerdi, benim  lakabım bu idi.

AMY GOODMAN: Onlar, (Bütün kayıplar) hepsi senin çocukların mı?

HEBE DE BONAFINI:Onların hepsi birden şimdi benim çocuklarımızdır. Şimdi 30,000 çocuğum var.

AMY GOODMAN: Çok teşekkür ediyorum.

Birinci Bölüm:

Kayıp Annelerinin Başkanı Hebe de Bonafini ile söyleşi-Amy Goodman (Bölüm 1)

Posted in Arjantin | 1 Comment »

Kayıp Annelerinin Başkanı Hebe de Bonafini ile söyleşi-Amy Goodman

Posted by lahy 16/01/2011

Democracynow.org sitesinde AMY GOODMAN’ın Arjantin’de Kayıp Anneleri Derneği Başkanı Hebe de Bonafini ile yaptığı söyleşinin birinci bölümü.:

AMY GOODMAN:İsminizi, ait olduğunuz kuruluşu ve burada, Arjantin de ne yapmaya çalıştığınızı söyleyerek konuşmaya başlarmısınız?

HEBE DE BONAFINI: Benim adım Hebe. Annelerin başkanıyım. Avukatlarımızın takip ettiği davalardan ayrı olarak, bizim Arjantin’de yapmaya çalıştığımız çocuklarımızın hayalini kurduğu ülkeyi kurmaktır, bunun için, evler ve okullar inşa etmek ve mahrum kalmış yerleri yaşanabilir kılmak, dışlanmış olanlara, – iki üç kuşaktır hiç çalışmamış, karton kutularda veya hırsızlık yaparak yaşayanlara- iş sağlamak için çalışıyoruz. Köylere (gecekondular) gidip onlara eğitim veriyoruz ve onlar kendi evlerini inşa ediyorlar. Ancak kendilerini eğitme, ilk ve orta okulu bitirme zorunlulukları da var. Aç olanları doyurmak için yemek sağlama yerlerimiz, ve de ev inşası için eğitim yerimiz sağlık kilinik ve hastahanelerde var. Çöplüklerde yaşıyorlardı – ve biz yaşanabilir yerler inşa ettik, benim yaşadığım yerden daha güzel olan yerler ve onlara evleri dayayıp döşeyip veriyoruz.

AMY GOODMAN: Bize kendi kişisel hikayen hakkında konuşumusun? Mayo meydanı Annelerini nasıl kurdunuz?

HEBE DE BONAFINI: Genelde kendi kişisel hikayelerimiz hakkında konuşmuyoruz, çünkü yalnızca kendi deneyimim hakkında konuşmak adaletsiz olacaktır, benim biraz kendi hakkımda konuşmam diğer annelerin kendi hikayelerini anlatamaması demek olacaktır. Ancak hikayelerimiz birbirne çok benziyor.  Bazılarımız bir , iki ya da üç çocuk kaybettiler; bana gelince kayıplarımın sayısı üç. Birini yoldan kaçırdılar, birini evden aldılar ve diğeri de sendika da toplantıdan alındı. Bu gibi yerler, üniversiteler kaçırma olaylarını gerçekleştirdikleri ana yerlerdi..

AMY GOODMAN: Onlar kız ve oğullarınızmıydı?

HEBE DE BONAFINI: İki oğlan ve bir kız. Ve oğullarımından birinin karısı, evimde yaşadığı için kızım gibiydi. Bir buçuk yıl içinde üçünü de aldılar.

AMY GOODMAN: 1977?

HEBE DE BONAFINI: 1977, ’77, iki ve ’78’de bir. 1978’de Dünya Futbol Turnuvası vardı, diğerini aldılar. İlk oğlumu aldıkları andan itibaren durmadım. O zaman Annelerin örgütü yoktu ve biz sokaklarda onları arıyorduk. Anneler olarak 30 Nisan 1977’de kuruluşumuzu yaptık.  Ve o andan ve o günden beri meydana gitmediğimiz tek bir gün bile olmadı.

AMY GOODMAN: Ve kızın, oğlun ve gelinin hakkında bir bilgiye ulaşabildin mi?

HEBE DE BONAFINI: Bazı anneler toplama kamplarından çıkanlardan  bilgi edinebildi ve bazılarımız aramalarında çok daha ısrarlı idi. Ve biz toplama kamplarından çıkanlarla konuştuk. Onlar dışarı çıktıklarında, ”Evet orda biri vardı ve şimdi o kişi Ensenada şehrinde” gibi şeyler söylüyorlardı, böylece bizde oraya gidip araştırıyorduk.  Ve böylece bizi terörize edilmiş herhangi bir kimseye ulaştıracak her izi takip ediyorduk..Sık sık toplama kamplarında öylesine terörize edilmiş olarak çıkıyorlardı ki, konuşmak falan istemiyorlardı.

Ve böylece, en büyük oğlumun ilk olarak comisaría’ya,  clinica polis istasyonuna götürüldüğünü öğrendim. Varır varmaz 20 gün durmaksızın işkence gördüğünü öğrendim. Bunu polis istasyonundan çıkan birinden öğrendim.  Comisaría,  polis istasyonuna gitmeyi denedim, ve oraya gidip benim oğlum burada diye bağırdım. Ve beni orada dövüp sokağa attılar.

AMY GOODMAN: Oğlunun ismi neydi?

HEBE DE BONAFINI: Jorge. Hep yaptıkları gibi oğlumu değişik toplama kamplarına götürdüler. En küçük oğlumu en La Cacha isimli en büyük toplama kampına  götürdüler.

AMY GOODMAN: Adı neydi?

HEBE DE BONAFINI: Raúl. Ve yerin adı La Cachavacha idi ve  Raúl oradaki çocuklardan biri idi. Onu bir çok kişinin olduğu bir sendika toplantısından aldılar. Ve büyük oğlumun karısını bir şekerçi dükkanından alıp götürdüler.

AMY GOODMAN: Adı neydi?

HEBE DE BONAFINI: María Elena.  Ezeiza kasabası yakınlarındaki Puente Doce, the 12.inci Köprü toplama kampına götürüldü. Çok güzel, genç bir kadın idi. Orada bulunan kayıplara yiyecek hazırlamasını emrettiler, bunu yapmalarının nedeni aralarında ayrılıklar yaratmak idi. O yiyecek hazırlamayı red etti ve onu hemen orada vurdular. Kurşunladılar.

AMY GOODMAN: Yiyecek hazırlamayı mı red etti?

HEBE DE BONAFINI: Yiyecek hazırlamayı red etti ve bundan dolayı öldürüldü, La Cacha’da ki bütün çocuklarımız, gençleri açlıktan ölüme mahkum ettiler. Onlara su ya da yiyecek vermeyip ölüme terk ettiler. Böylece hiç kimse orası hakkında konuşamayacak idi, orayı canlı olarak terk etmiş bir tek kişi bile yok.

ESMA, gibi bazı kamplarda şahitler olduğu için bir çok yargılama yapıldı, bir çok tanık  ESMA’dan çıktı. Ancak hiç bir tanığın olmadığı diğer yerlerde herkesi öldürdüler.

Annelerin üç tanesi de kaçırıldı, en fazla bilgiye sahip üç kadındılar.1977 sonunda annelerin ilk kaçırılması gerçekleştirildi.

AMY GOODMAN: Plaza de Mayo’da yürüyen annelerden?

HEBE DE BONAFINI: Evet. Azucena, Maria ve Esther üç kadındılar. Azucena Villaflor Peroncu hareket içinde çok aktif idi. Maria Ponce Üçüncü Dünya Kilisesi ile çalışıyordu. Ve Esther biokimyacıydı ve aktif idi ve Paraguaylıydı, Paraguay’da ki Stroessner diktatörlüğünden kaçmıştı. Onları, Annelerin sayısı 200’e çıktığı günlerde 8 ve 10 Aralık 1977 günleri arasında kaçırdılar.

Ve böylece yeni bir başlangıç yapmak zorunda kaldık. Hiç kimse meydana geri dönmek istemedi. Bir iki tanemiz annelerin evlerine gidip, ” Oğul ve kızlarımızı kayıp ettiler ve şimdide Anneler kayıp edildi. Ve şimdi birşeyler yapmamız lazım, şehitliği kabul edip oturamayız” diyorduk. Şehit olmak, çünkü bize herşeyi yaptılar. Ancak biz annelerin örgütünü kurmayı başardık ve önemli bir şekilde büyüdük ve şimdi herşeyi yaptığımız için büyük bir örgüt haline geldik.

Şimdi çok radikal bir pozisyona sahibiz. Sosyal bir annelik anlayışımız var, çünkü bütün annelerin çocukları toptan kayıp olmadı.Ve böylece yalnızca bazı anneler için taleplerde bulunup diğerleri için bulunmamanın adaletsizlik olacağını düşündük Ve böylece herkes için taleplerde bulunmaya karar verdik. Başörtülerimizde yalnızca bir çocuğun  ismi yazılı değil. Ve de bireysel mücadele olarak tanımlanacak herşeyi red ettik, çünkü adalet ile onarılması gerekenler para ile onarılmaz. Cesetlerin çıkarılması talep etmedik, çünkü ilk olarak bir devrimci hiçbir zaman bir ölü ya da bir torbanın içindeki kemikler değildir ve diğer söylenmesi gereken de, hiç kimse hiçbir zaman ortaya çıkıp, ” Evet onları ben öldürdüm” demedi. Böylece eğer onlar kabullenmiyorlarsa biz neden (tazminatı) kabul edecek idik?

AMY GOODMAN: Diğer anneler kaçırıldığı zaman devam etme gücünü nereden aldınız?

HEBE DE BONAFINI: Büyük bir sorumluluk idi. Birlikte protesto etmeye, çalışmaya başladık,verdiğimiz söz çocuklarımız için çalışmayı hiç bir zaman bırakmamak – ilk olarak onları yaşarken bulmak ve sonra da adalet için uğraşmak ve sonra da onların gittiği yolda ilerlemek, onların uğruna yaşamlarını verdikleri yapılması gerekenleri yapmak idi.

AMY GOODMAN: Adli Tıp projesı hakkında konuşurmusunuz?

HEBE DE BONAFINI: Hayır, bu bizimle ilgili bir proje değildir çünkü annelerden daha çok baba/anneannelere aittir. Nineler meydana gitmiyorlar. Onların görevi- torunlarını ya da onların kemiklerini bulmaya çalışıyorlar. Daha önce söylediğim gibi bu bizim işimiz değil. Hali hazırda onların hepsini bulamayacağımızı biliyoruz. Hiçbir zaman çocuklarımı bir torbaya konmuş kemikler olarak düşünemem. Hayatlarını inançları için feda ettiler, bu büyük bir şeydir, ve böylece kendimizi Batılı ya da Hristiyan cenaze törenleriyle ya da DNA için bir damla kan ile durduramayız. Bizim varlık sebebimiz bu değildir.

AMY GOODMAN: Hebe kullanadığınız beyaz başörtüleri hakkında bilgi verirmisiin?

HEBE DE BONAFINI:Bütün anneler biraraya geldiği zaman 200 kişi kadardık. 14 anne çivarında başladık, sonra da sayımız 200’ü geçti. 1977 Ekim ayının ortalarında, Maria günü,burada bir kamu gösterisi yapıp ve bunu bir ibadet yerinde gerçekleştiriyorlardı. Ve gençler, bir çok genç oraya gidiyordu. Anneler olarak gitmeye karar verdik, ancak o zaman birbirmizi tanımıyorduk. Hepimiz Beba, Pipa, Chola gibi takma isimer kullandık. Birbirimizin gerçek isimlerini bile bilmiyorduk. özellikle yaptığımız bir şey değildi. 70 km yürüdükten sonra kendimizi gece karanlığında tanımak için ”neden bir başörtüsü takmıyoruz” dedik. Bu annelerden birinin önerisi idi çünkü o zamanlarda heniz kağıt ürünleri yoktu. Böylece ilk başörtüsü bir mendilden yapıldı. Sonra biz ismi başörtüsüne yazdık ve sosyal ilişkiler kurduk ve sonra bütün isimleri koyduk. Ve bu bizi bütün dünyada tanıtan işaret haline geldi.Sanki çoçuklaırmızın bize sarılmaları idi. Bizi ölüm ile özdeşleştirmelerini istemiyoruz. Bizi yalnızca yaşamla özdeşleştirmelerini istiyoruz.

Adına ESMA (eski gözaltı merkezi-toplma kampı) denilen yer, müze değilde sanat okulu haline geldi. Ona yeni bir isim verdik: Ecune, manası çocuklar için bir kültür alanı olmasıdır. Şimdi, orada bir oyun sergilenecek, bu çok güzel bir şeydir. Emekliler, çoçuklar herkes oraya gidiyor. Orası bir ölüm yeri idi, biz yaşamın simgesi haline getirdik ve oraya yaşam verdik. Başkan Néstor Kirchner’den Denizcilik okulunu istedik, orayı istedik. İşkençe ve infazlar için eğitimi orada verdiler. Ve şimdi orada, o aynı yerde, insanları mutlu yapmak için yaşam öğretimi sunuyoruz.

AMY GOODMAN: Ya Mayo meydanında taşıdığınız resimler?

HEBE DE BONAFINI: Artık o resimleri taşımıyoruz. Burada bir resim var- taşıdığımız bütün resimlerin birlikte kolajı. Bu resimleri kullanıp bir piramit haline getiriyorduk. Yaptığımız piramiti üzerinde isim olmayan resimlerle kaplıyorduk. Ve şimdi onların hepsini, çocuklarımızı ve şimdiden sontra devrimcilerin potrelerinin galerisi olarak kullandığımız kültür binasına götürdük. Oldukça, oldukça etkileyici ve onların orada olması güçlü bir semböldür.

AMY GOODMAN: Ve neden özellikle Mayo meydanında yürüyüş yaptınız?

HEBE DE BONAFINI: Çünkü hükümet binalarının önündeki meydandır. ve oraya gitmek için bir çaba gerekiyordu. Aynı Beyaz Saray gibi. Ve oraya gitmek her zaman zor idi.

AMY GOODMAN: Hebe, şu anda yürütülen mahkemelerin önemi hakkında ne söylemek istiyorsunuz?

HEBE DE BONAFINI: Delillere sahip olduğumuz toplama kampları hakkında yürütülen davalara katılıyoruz. Başarılı bir avukat grubumuz var ve onlar bu davalara bakıyorlar. Ancak on yıl kadar önce, nasıl hatırlanmamız gerektiği hakkında bir öneri sunduk, çünkü hepimiz yaşlanıyoruz, yaşlarımız 80-96 arasındadır. ve böylece kendimize nasıl hatırlanmak istediğimizi sormaya başladık. Adalet için askerlerle mücadele eden anneler mi ? Ya da çocuklarımızın aynen savaştığı gibi yeni bir ülke için inişa edebilecek anneler olarak mı? Böylece yaşamımızın bu aşamasında – bir askeri yetkiliyi hapse koymak mı yoksa bir çocuğun yiyecek ve eve sahip olması, ve belkide sağlık servisleri sahip okuyan biri olması mı önemliidr?

Biz çocukların mutluluğunu seçtik, bundan dolayı Paylaşılan Rüyalar adını verdiğimiz konut projesini kurduk ve gayet güzel evler inşa ettik. Ve bunun nedeni çok fakirler için inşa edilen acil köyleri ortadan kaldırmak idi. İnsanların çöplüklerde yaşadığını ve üç ay sonra da kadın ve erkek birlikte çalıştığını, evler inşa ettiğini, yeniden bu ülkenin vatandaşları olarak kendilerini hissetmelerini görmek çok duygulandırıcı idi. Onlara, bir iş sağlamak için, daha önce yaşamlarını nasıl kazandıklarını bile sormadık. Tek başına bir iş imkanı bile onların yaşamlarını değiştiriyor. Uyuşturucu ve alkolü bir tarafa bıraktılar ve bu, derin ve nefes kesici bir dönüşüm idi.

AMY GOODMAN: ”Niçin geriye bakıyorsunuz? ileriye bakın, bunlar tarih oldu”, diyenlere ne diyorsunuz

HEBE DE BONAFINI: Gerçekte eğer tarihi yoksa bir ülke inşa edemezsiniz. Geriye bakıp bundan dolayı paralize olmuyoruz. Bu yalnızca bir hatırlama sorunu da değildir. Hatıraların üretici olmasına ve birşeyler inşa etmeye yaraması gerçekliğine dikkat çekiyoruz. Bunun için ileriye bakıp mücadeleye karar verdik, böylece insanlar hakları olan şeylere sahip olsunlar dedik. Biz bunu yapabildik çünkü Başkan Kirchner bizle bir sözleşme imzalayıp önerilerimizi kabul etti, çünkü bizim bir paramız yok idi. Bize saygı duydukları için itibarımız var, çünkü biz çalıp çırpmayız. Ve bu yılın sonunda(2010) inşa ettiğimiz evlerin sayısı 10.000’e ulaşacaktır. Bizim için büyük bir başarıdır, büyük bir rakam.

Birinci Bölümün Sonu
Çeviri: Erol Yesilyurt /Lahy

İkinci Bölüm:

HEBE DE BONAFINI:”Kayıpların hepsi benim çocuklarım. Şimdi 30.000 çocuğum var.”


Arjantin: Kayıp tutukluların kızına el koyan iki sanığa 10 yıl hapis cezası

Arjantin’de kayıp anneleri: Ümit ve insan haklarının yaşayan mirası

Victor Jara’nın katillerine 37 yıl sonra mahkeme yolu

Arjantin:Diktatör Videla ve 31 askeri cunta görevlisine müebbet hapis cezası verildi


Posted in Arjantin, İnsan Hakları | Etiketler: , , | 1 Comment »

Arjantin’de İsyan, işçilerin yönettiği fabrikalar ve sosyal hareketler-Amy Goodman

Posted by lahy 09/01/2011

Democracynow.org medya sitesinde Amy Goodman’ın Arjantin’i ziyareti sırasında hazırladığı programlardan ilkinin tercümesi:

AMY GOODMAN: Buenos Aires, Arjantin’de yoldayız. Dün buraya geldiğimizde ilk durağımız kayıp annelerinin her perşembe günü kaybolan çocuk ve torunlarının resimlerini tutarak yürüdükleri  Mayo meydanı idi. 1983’de sona eren askeri diktatörlük döneminde 30.000 kişi kayıp oldu.

İki hafta önce burada binlerce kişi toplanıp vefat eden eski Arjantin başkanı Néstor Kirchner’i andı. Tahrip edici finansal buharlaşmadan çıkmak için mücadele yılları olan 2003-2007 arasında Arjantin’in başkanı idi. Eşi Cristina Kirchner, günümüzdeki Arjantin devlet başkanıdır. Bugün Kuzey Kore’de yapılan G-20 zirvesine katılıyor- bir grup finansmancı Wall Street Journal‘a bir ilan verip Arjantin’in G_20’den atılmasını istedi.

2001’de  Arjantin 95 milyar dolar miktarındaki borçunu ödeyemeyeceğini ilan etti. Bunu takip eden iki yılda rekor sayıda protestolar ve sosyal altüst oluşlar yaşandı, ve işsizlik en yüksek seviyeye tırmandı. Mayıs 2003’de iktidara gelir gelmez Néstor Kirchner, IMF’ye alacaklılara borç verdikleri her dolara karşı 35 cent ödeyeceklerini bildirdi. IMF, Arjantin’in borcunu yeniden düzenledi.

Néstor Kirchner ayrıca adalet sistemi ve ordu’yu reforme ederek  askeri diktatörlük döneminde işkençe ve hak ihlalleri dolayısıyla suçlananların yargılanmasının önünü açtı. …bu davalar hakkında daha sonra konuşacağız önce 2001’de ki dev sokak gösterilerinden sonra gerçekleşen ekonomik değişim hakkında konuşalım.

Burada,Buenos Aires”de Ezequiel Adamovsky ile birlikteyiz. Kendisi Buenos Aires üniversitesinde tarih hocasıdır. Aralık 2001 protestolarından sonra mahalle meclislerinde ki  öğrenci hareketine katılmiş idi.

Democracy Now!’a hoş geldiniz, Profesör Adamovsky, Ezequiel…..Arjantin’de olanları politik ve geopolitik bir çerceve içinde açıklayın.

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Dİkkate alınması gereken en önemli nokta Arjantin’İn 1990’lı yıllarda neoliberal başkalaşımın gerçekleştirildiği en aşırı örnek olmasıdır. O zaman en radikal programa sahiptik, bu devasa bir işsizliğe, nufüsün yarıdan fazlasının fakirleşmesine yol açtı ve son olarak, 2001’de bütün ekonomik sistem çöktü.  Aynı zamanda politik sistem bir itibar krizi içinde idi. Bütün partiler aynı neoliberal tedbirleri önerdiği için halk bütün politikacılara olan inançını kayıp etti. Böylece- 2001’de—halkın büyük çoğunluğunun neoliberal tedbirleri red ettiği ve ülkenin nasıl yönetileceği konusunda kurulu partilerin hiç birini politik bir alternatif olarak görmediği bir duruma sahiptik.

İşte bu anda isyan gerçekleşti. İsyan, temelde, kemer sıkma tedbirlerinin reddi ve ayrıca, politik sistemiin reddi anlamına geliyordu. Ayaklanmanın ana sloganı ”Hepsi birden çekip gitsinler”  idi, anlamı bütün politikacıların politik sahneden çekilmesi idi. O ana kadar politik bir alternatif yoktu. Ancak isyanın en ilgi çekici yönü tam da o sırada, büyük sosyal hareketler politik temsilin yeni biçimlerini, yeni politik sloganlar ve programları denemeye başladı. Ve sözünü ettiğiniz Néstor Kirchner’in 2003’de iktidara geldikten sonra uyguladığı kararlar isyanın dile getirdiği tedbirler idi. Örneğin Yüksek Mahkeme’nin yenilenmesi 2001’de bu devasa sosyal hareketin taleplerinden biri idi.

AMY GOODMAN: Yüksek Mahkeme’nin yenilenmesinden kastınız nedir?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Açıklayayım—1990’lı yıllarda ki son derece büyük yolsuzluklara karışan Yüksek mahkeme üyelerini şu anda sahip olduğumuz saygı gören hakimlerle değiştiren Néstor Kirchner oldu. Bu 2001’de ki isyanın ana taleplerinden biri idi.

AMY GOODMAN: Nasıl katıldınız? 2001’de sokaklarda ki ayaklanma’da sokaklarda ne kadar insan vardı? Biliyorum bir çok kişi vardı, orta sınıf sokakta idi, öğrencilerde öyle , bankaların camlarını kırıyorlardı.

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Doğru. Tam olarak kaç kişinin katıldığını söylemek mümkün değil. Ancak 2001 Aralık isyanında, Buenos Aires ve diğer şehirlerde milyonlarca insan sokakta idi. Orta sınıf idi ancak varoşlarda ki daha aşağı düzeydeki sınıflarda oradaydı. Neoliberal tedbirlere karşı orta sınıf ve daha alttaki sınıfların birleştiği özel bir dönemdi.

AMY GOODMAN: Bir çok kitap yazdınız, Bunlardan biri ”Yeni başlayanlar için anti-kapitalizm: Yeni kuşak özgürlükçü hareketler.” Söylemek istediğiniz nedir?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Bu kitap geniş bir kitleye sosyal hareketlerin o dönemde, Arjantin’de tartıştıkları fikirleri aktarmak içindi.  Her türlü fikri tartıştığımızı biliyorduk fakat bu fikirleri daha geniş kitlelere yaymak için araçlara sahip değildik.  Temel fikrimiz yeni bir şekle sahip- yeni anti kapitalist hareketlerin- doğumunu izlediğimiz şeklindeydi, yeni anti kapitalist hareket geçmişten farklı ancak aynı zamanda bu geçmiş geleneklerin mirasçısıydı, aynı zamanda yeni fikirleri hayata geçiriyor ve geçmişin hareketlerinin ulaştığından daha iyi sonuçlar elde etmeyi deniyorduk.

AMY GOODMAN: Ezequiel Adamovsky, ilgimi çekti, son kitabınızın ismi Orta Sınıfların Tarihi, ve burada, orta sınıf mevcutiyetini sürdürken ekonomik baskılar ve  ekonomik kriz nedeniyle ABD’de orta sınıflar hakkında bir dizi tartışma var. Ancak neden orta sınıfların tarihi üzeribe bir kitap yazdınız? Arjantin’de nasıl bir değişim yaşandı?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: En azından orta sınıfın bir kısmı ile daha alt sınıflar arasında bir dayanışma olmaksızın derin bir sosyal değişme yaşanamaz. Kapitalist politik sistemin bu iki sınıfı değişik alanlara ayırdığını düşündüğüm için, politik olarak, en önemli görevimizin orta sınıfın bir bölümü ile alt sınıfları  yeni bir çeşit dayanışma ağı ve ilişkiler içinde birleştirmek olduğuna inanıyorum.

Arjantin’de orta sınıf 90’lı yıllarda yoksullaştı. kendisine ”yeni yoksullar’ denen yeni bir olgu vardı, bu kesim, eskiden orta sınıfa dahil olup da sonradan yoksullaşan kesim idi. Ve bu süreç,.., kimlik bakış açısından yoksullaşan orta sınıf ve alt sınıfın bir kimlikte buluştular. Ve tarihsel olarak bu iki grup arasında büyük bir uçurum vardı, orta sınıf genelde fakir sınıflar ile herhangi bir ilişkiden kaçınırdı. Ancak bu 90’lı yıllarda biraz değişti.  Ve bazı bakımlardan, 2001 ayaklanması bundan dolayı meydan geldi.

AMY GOODMAN: 2001 ekonomik krizinin önemli sonuçlarından biri işçiler sahipleri tarafından terk edilen fabrikalara el koymaya başlaması idi. Latin Amerika’nın en varlıklı orta sınıfı kendisini birdenbire devasa bir işsizlik ve terk edilmiş fabrikalarla dolu hayalet bir şehirde buldu.  Bundan sonra olanlar tanınmış yazar Naomi Klein ve Avi Lewis’ın yaptığı   The Take belgeselinde anlatılıyor. Buenos Aires banliyölerinden birinde, 30 işsiz oto parçaları işçisi, üretimi durdurmuş olan fabrikaya gelerek orada kalmaya başladı ve fabrikayı terk etmeyi red etti. Bütün istedikleri, sessizliğe boğulan makinelerı yeniden çalıştırmak idi..

The take belgeselinden:

”AVI LEWIS: İşçi kontrolünde iki yıldan sonra Zanon çini Fabrikası bu yeni hareketin dedesi oldu. Bugün fabrika 300 işçi ile üretimini sürdürüyor. Kararlar meclislerde alınıyor; bir işçi bir oy. Herkes aynı maaşı alıyor.

NAOMI KLEIN: Her zaman böyle değildi. Bir kaç yıl önce fabrika sahibi kazanç sağlamadığı gerekçesi ile fabrikayı kapatmak istedi.  İşçiler bu kaderi kabul etmedi. Şirketin topluma büyük borçları olduğunu ve sahip olduğu kamusal borçlar ve sübvansiyonler nedeniyle fabrikanın artık herkesin malı olduğunu söylediler.  Başkan Menem yıllarında, Zanon fabrikası korporasyon refahı için milyonlarca doları bulan yardımlar aldı, ve şirket sahipleri yine de büyük borçlara sahiptiler. Şimdi işçiler fabrikayı yeniden üretime soktuğu için geri geldi.

Fabrikanızı  geri mi alacaksınız?

LUIS ZANON:Geri alacağım.

NAOMI KLEIN: Bunu nasıl başaracaksınız?

LUIS ZANON:Hükümet bana geri verecektir.Hükümet bana geri verecektir.

AVI LEWIS: Bunun anlamı işçiler hiçbir zaman rahat olmayacaklar. Fabrika da polisin saldırı ihtimaline karşı ellerinde sapanlarla 24 saat nöbet tutuyorlar.

NAOMI KLEIN: Otoriteye karşı verdikleri, savaş sonucu Arjantin’in en büyük rock gruplarından biri onların destekleyicisi oldu: Bersuit şimdi şehirde ve konserlerini Zanon işçileirne ithaf ettiler.

BERSUIT ÜYESİ: Zanon’da ki erkeklerin yaptığı polise karşı yalnızca taşlar atarak dövüşmek oldu, çocukluğumuzda elimizde sapanlar vardı,bizde bunları kullanırdık, onlar fabrikaya el koydular.

AVI LEWIS: Ancak ana caddeyi yürürken fark ettiğimiz gibi Zanon’un gerçek silahı toplumun onlara verdiği destektir.

NAOMI KLEIN:İşçi yönetimi altındaki Zanon fabrikası hakkında ne düşünüyorsunuz?

ERKEK MÜŞTERİ:Eski patronlarını zamanında olduğundan daha iyi çalışıyor, çünkü en azından insanlar çaışıyor. Çini karolar daha ucuz  ve fabrikanın geleceği sahiplerinin elinde olduğundan daha iyidir. Bütün yaptıkları devletten subvansiyon almaktı ve parayı kendileri için harcadılar.

KADIN MÜSTERİ: Toplumun onları yüzdeyüz desteklediğini biliyorum, çünkü onlar ne çalıyorlar ne de kimseyi öldürüyorlar. Tam tersine ailelerini doyurmak için çalışıyorlar.

BERBER:İşçilerin elinde olması gereken bir çok fabrika var. Ancak politik olarak bunun uygun olmadığı görülüyor. Asıl problem budur.

Kitle: Ve şimdi üretimi, biz yaptığımıza göre, Bay Zanon buradan çek git.

NAOMI KLEIN:İşçilerin sloganı, ” Zanon, halkındır” hakkında ne düşünüyorsunuz?

LUIS ZANON:Ne söyleyebilirim?  Doğru değil. Halka ait değildir. Yatırımı ben yaptım, bütün iş benimdi. Herşeyi ben yaptım. Halkın olamaz.

AVI LEWIS: 90 milyon değeri olan bir fabrikanın önündesiniz, sen ve arkadaşların bu fabrikaya kendi çıkarlarınız için el koydunuz. Bunun için bir tanımımız var: hırsızlık deniyor.

RAUL GODOY: Başka bir tanımlama daha var:”kamulaştırma.” Ve bizim yapmaya çalıştığımız budur.

NAOMI KLEIN:Zanon işçileri fabrikanın kesin olarak kamulaştırılması taleplerini destekleyen binlerce imza topladı. Yerel hastahane ve okullara çiniler bağışladılar.

AVI LEWIS: Ve Zanon’un toplum desteğini kazanması faydalı oldu. İşçilerin fabrikaya el koymasından bu yana 6 değişik boşaltma  kararına karşı savaştılar. Her seferinde binlerce destekçi fabrikaya koşup geldiler, savunma organize ettiler ve vucutlarını makineler ile polis arasına koymaya hazırdılar.Her seferinde yargının temsilcileri geri çekildiler, fabrikayı işçi kontrolünde bıraktılar. Ve şimdi Zanon gerçekten de halkın malıdır.”

AMY GOODMAN: Avi Lewis ve Naomi Klein’in işgal altındaki fabrikalar belgeseli The Take’den bir alıntı yaptık. Profesör Ezequiel Adamovsky, görüşmemize son vermeden, fabrikalara işçiler tarafından el konulmasnın önemi, ve de bunu daha önce olanlar, yaklaşık 30.000 kişinin kaybına yol açan diktatörlük bağlamında ele alırmısınız?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Evet, 1976’dan sonra sahip olduğumuz diktatörlük ilk defa olarak  Arjantin’de neoliberal programı uygulamaya soktu. Ve bunun bir sonucu olarak Arjantin ekonomisinde sanayi sektörünün şiddetli bir şekilde rolü küçüldü. 90’lı yıllar boyunca binlerce şirket ülkenin bir uçundan diğerine kapandı. Ve  işgal altındaki fabrikalar hareketinin işçilerin işlerini savunmaları sonucu başladığını görmek gereklidir. Ancak bundan bir süre sonra fabrikaların işçilerin kendileri tarafından işletilebileceğini, gerçekte işadamlarından daha iyi olduklarını ispata başladılar. Arjantin’de  2002 ve 2003’de halihazırda, işçiler tarafından yönetilen ve halen işçilerin kontrolü altında olan  Latin Amerika’da ki en büyük çini fabrikası da dahil, 200’den fazla işgal altında fabrika vardı.    Bu firmaların çoğunluğu halen başarılı bir şekilde çalışıyor. Birisi yalnızca 200 örnek diyebilir. Ancak bu 200 örnek neoliberalizme karşı alternatifler olduğunu ispat konusunda büyük bir öneme sahiptir ve bu alternatifler, politkacılar ve elitler tarafından değil de, bizzat halkın kendisi tarafından test edilerek uygulandılar.

AMY GOODMAN: Ezequiel Adamovsky, bizimle görüşmenizden dolayı teşekkür ediyoruz. Buenos Aires Üniversitesinde profesördür ve en son yayınlanan kitabı: The History of the Middle Class.  Burası Democracy Now!, democracynow.org,  Savaş ve Barış raporu.

Çeviri: Erol Yeşilyurt

Posted in Arjantin, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »

Wikileaks ve Latin Amerika: Aynı Eski Buyurgan ABD Diplomatları–N.Kozloff

Posted by lahy 09/01/2011

Nikolas Kozloff

Wikileaks belge ifşa ettikçe, kamuoyu ABD diplomatları ve onların yurtdışındaki operasyonları hakkında yakından bir görüş kazanıyor. Ben, şimdiye kadarki gizli belgelerin, geçtiğimiz yıllarda Washington görevlilerinin dikkatini celbetmiş bir bölge olan Latin Amerika ile ilgili kısmıyla özellikle ilgileniyorum. Aynı yolda ilerleyen sonraki Obama yönetimi bir yana, Bush yönetiminin Güney Amerika’daki solcu rejimler “Pembe Dalga”sını izole etme arzusunda olduğu kesinlikle sır değilken, Wikileaks belgeleri bize, ABD’li diplomatların günlük işlerini nasıl bir zihniyetle yürüttüklerine ilişkin bazı ilginç fikirler veriyor.

Belirtmeye gerek yok ki, ortaya çıkan tablo pek de iç açıcı değil.

Örneğin; ABD elçisi John Danilovich ile Brezilyalı General Jorge Armando Felix arasındaki yüksek düzey bir görüşmenin ayrıntılarını içeren, Brezilya’daki ABD Elçiliği’nin 2005 tarihli bir kriptosunu ele alalım. Uzun bir iş geçmişine sahip olan Danilovich, 20 yılını Londra’da gemi sanayinde geçirmiş ve George Bush ve babası için kampanya yürütmüş biri. Her zaman Cumhuriyetçi Parti’nin büyük bir bağışçısı olan Danilovich, özellikle de Güney Amerika’daki sol dalgaya muhalefeti ile Brezilya’daki görevinde sadakatini kanıtladı.

2005′te, Hugo Chávez siyasi gücünün zirvesindeydi ve tüm bölgede antipati toplamış Bush rejimine meydan okuyordu. O arada Washington, Bolivya’da eski bir koka çiftçisi olan Evo Morales’in başkanlık seçimini kazanmasından endişeleniyordu. Washington için, Brezilya hayati jeopolitik öneme sahip bir ülke haline gelmişti: Başkan Lula, komşu Venezüella’ya destek vermekten vazgeçirilebilirse, ABD bölgedeki sol yükselişi alt etme konusunda kesinlikle daha başarılı olacaktı. Pembe Dalga’yı tersine çevirme çabasında, Danilovich anahtar bir figürdü.

Brezilya’da bir günlük gazete olan O Estado de São Paulo’ya verdiği mülakatta, diplomat Danilovich, Chávez’i Bolivya’daki siyasi güçleri fonlamakla suçladı. Ortak bir ABD-Brezilya cephesi oluşturmaya çalışan Danilovich, bu davranışın Washington için kaygı verici olduğunu ve Brezilyalıları da endişelendirmesi gerektiğini söyledi. Muhabir, Danilovich’e Chávez’i Morales’in kampanyasını doğrudan fonlamakla suçlayıp suçlamadığını sorduğunda, diplomat yorumda bulunmadı [Morales’in kendisi ABD iddialarını reddetti].

Danilovich diplomatik saldırılarına kapalı kapılar ardında devam etmiş. Elçi, General Felix’le öğle yemeği yedikten sonra, Chávez’in “Brezilya’nın Güney Amerika’da siyasi ve ekonomik olarak öncü bir rol oynama çabalarını kesintiye uğrattığını” belirterek Venezüella meselesi açıyor. Kriptoda, Felix’in elçinin yorumları hakkında ne düşünmüş olabileceği anlaşılmıyor, ancak satır araları okunduğunda, ordu yetkilisinin ABD’ye sempati beslediği ve kendi hükümetinin Venezüella konusundaki resmi politikasına katılmadığı görülüyor.

Danilovich’in kriptosunun tam metni elimizde olmadığından, diplomatın, askeri yetkililer dışında Lula hükümetindeki başkalarına da Venezüella konusunda yanaşıp yanaşmadığı belli değil. Toplantı sırasında Lula’nın İç Güvenlik Bakanı olan Felix, artık bu görevde bulunmuyor. Yine de, tarihsel geçmişle rahatsız edici bazı paralellikler söz konusu. Washington’un, darbe ile demokrasiyi ortadan kaldırmış olan antikomünist Brezilya ordusu ile işbirliği içinde olduğu zamanlar çok da geride kalmış sayılmaz. Daha sonra, silahlı kuvvetler “Akbaba Operasyonu” adı altında ülkedeki ve yurtdışındaki solcuların peşine düşmüştü.

Brezilya’dan Arjantin’e

Güney Amerika’da bir başka yerde, ABD beklenmedik bir siyasi muhalefetle karşı karşıya kaldı. Arjantin’de, yakın zamana kadar Washington’un ekonomik konsensüsünü takip eden oldukça güvenilir bir ABD müttefiki iktidardaydı. Ancak Néstor Kirchner ve eşi Cristina Fernández de Kirchner’in iktidara gelişi ile, ABD-Arjantin ilişkileri tepetaklak oldu. Uluslararası Para Fonu’na dönük sert eleştirilerde bulunan Néstor, solcu Venezuela ile de benzeri görülmemiş bir diplomatik ittifak geliştirdi.

Wikileaks kriptoları, Washington ile Buenos Aires arasındaki ilişkilerin bozulduğunu belgeliyor ve ABD diplomatlarını buyurgan ve entrikacı olarak gösteriyor. Örneğin Obama’nın Batı Yarıküreden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Arturo Valenzuela ile Arjantinli yetkililer arasındaki diplomatik ağız dalaşı. Bu konu hakkında zamanında yazmıştım. Şili asıllı bir Amerikalı olan Chavez muhalifi Valenzuela’nın yolu, geçen yılın sonunda Buenos Aires’e düşmüştü.

Valenzuela, diplomatik bir fırtınaya yol açarak yerel medya önünde Arjantin’in yeterli yasal korumadan yoksun olduğunu açıkladı. Hükümet durumun bu olmadığı açıklamasını yaparak kınadığında, Valenzuela, kendisinin, ekonominin yönetimi konusunda endişeli olan ABD Ticaret Odası’ndan Amerikan şirketlerinin temsilcileri ile kişisel olarak konuştuğunu söyledi ve bunların, yasal koruma yetersizliği nedeniyle yatırım yapma konusunda isteksiz olduklarını ekledi.

Valenzuela daha sonra, sanki hükümeti zaten yeterince kızdırmamış gibi, “yatırım konusunda çok daha hareketli olan” 1996 [Arjantin’in neoliberal ekonomi ile flörtünün zirvede olduğu zamanlar] ile günümüz arasında, yatırım ikliminde bir değişim olduğunu saptadığını açıkladı. Arjantin dışişleri bakanlığı bir bildiride, kızgın bir şekilde, hükümetin ülkede “çıkarı ve yatırımı olan ABD şirketlerinden şikayet almadığı” cevabını yapıştırdı.

Öfkeli koroya İçişleri Bakanı Florencio Randazzo da katıldı ve Arjantin’in Obama döneminde “yeni bir dış politika açılımı olacağı beklentisi içinde olduğunu” ancak ABD yetkililerinin “eski uygulamalara” geri dönmesinin üzüntü verici olduğunu söyledi. Adalet Bakanlığı da Valenzuela’nın açıklamalarının “son derece sıra dışı ve haksız” olduğunu ekledi. Ancak bugüne kadarki en sert açıklamalar, Valenzuela’yı sömürge valisi gibi davranmakla suçlayan eski başkan Néstor Kirchner’dan geldi.

ABD diplomatları, Arjantin’e karşı pişmanlık belirtmek bir yana, Valenzuela hadisesine arsız ve kendini beğenmiş bir şekilde yaklaştılar. Washington’a gönderilen ve yakın zamanda Wikileaks üzerinden açıklanan bir kriptoda, Buenos Aires’deki Amerikan yetkililer, yerel basının olayı “sansasyonel hale getirdiğini” ve fazla dramatikleştirdiğini yazmışlar. “Kirchner hükümetinin, eleştiriler karşısında ne kadar alıngan ve hoşgörüsüz olduğunu bir kez daha gösterdiğini” belirtiyor diplomatlar. Yazarlar, Valenzuela’nın açıklamalarının yarattığı etkiyi önemsizmiş gibi göstererek, birçok Arjantinlinin de sıklıkla hükümet kurumlarının ve yasaların uygulanmasının zayıflığından şikayet ettiğini eklemişler.

Obama döneminde Arjantin’e karşı Washington’un politikasının ne olacağını kestirmek zor. Wikileaks tarafından açıklanan bir başka belgeye göre, ABD yetkilileri halen bu meseleyi çözmeye ve Kirchners hakkında mümkün olduğunca çok bilgi elde etmeye çalışıyorlar. Néstor’ın yakın zamanda ölümü öncesinde, Dışişleri Bakanı Clinton, Buenos Aires’deki Amerikan Elçiliği’ne kişisel olarak yazarak ABD’nin “iktidar ikilisi arasındaki kişiler arası dinamikleri inceleyen bir yazılı çalışma” hazırladığını belirtiyor.

Clinton, Dışişleri’nin Néstor’un tarzı ve kişiliği konusunda epeyce “somut verilere” sahip olduğunu, ancak Cristina’nın halen gizemini koruduğunu ekliyor. Clinton özellikle Cristina’nın “siniri ve kaygıları” ile nasıl başa çıktığını öğrenmeye istekli. Clinton, astlarına tuhaf bir şekilde Cristina’nın ilaç kullanıp kullanmadığını soruyor. Dışişleri Bakanı, ısrarla Cristina’nın psikolojik ve duygusal profili hakkındaki ayrıntıları istiyor.

Oldukça ilgi çekici olsalar da, Wikileaks sızıntıları can alıcı bir soruyu cevaplayamıyor: Clinton Cristina’nın psikolojik değerlendirmesini neden istesin ki? Belki de, ABD hükümeti sadece Arjantin başkanı konusunda bilgi yetersizliği çekiyor ve Güney Amerika’da kiminle uğraştığını bilmek istiyor. Ancak ABD’nin Arjantin’e güvenmediği ve Cristina’yı manipüle etmeye veya kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmaya çalıştığı şeklinde daha derin bir okuma da yapılabilir. Makyavelcilik söz konusu olduğunda, Clinton’ın politika oyununu sert oynadığı ve diplomatik entrikalar çevirme konusunda yetenekli olduğu kesin.

Çok uzun bir süredir, Amerikan kamuoyu, hükümetlerinin Latin Amerika’nın solcu Pembe Dalga’sını geri çevirme konusundaki uluslararası çabalarını görmezden geldi. Şu ana kadar sınırlı da olsa, Wikileaks’in açıkladığı Latin Amerika’ya ilişkin bazı belgeler açıkça ortaya koyuyor. Brezilya’dan Arjantin’e, Amerikalı yetkililer epey kibirli ve sinik bir şekilde kendilerini göstermişler. Önümüzdeki günlerde Bush ve Obama yönetiminin yalnızca Brezilya ve Arjantin’deki değil Venezüella, Bolivya ve Honduras’taki işleri konusunda da daha fazla şey öğreneceğimizi umuyoruz. (1.12.2010)

CounterPunch, (dunyadanceviri)

Posted in Arjantin, Bolivya, Brezilya, Genel Haberler, Makaleler, Venezuela | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Latin Amerika’nın en gürültülüsü Buenos Aires

Posted by lahy 30/12/2010

Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te yapılan bir araştırma, kentin Latin Amerika’nın en gürültülü şehri olduğunu ortaya koydu.

Çalışmayla, daha önce Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı bulgular doğrulanmış oldu.Dünya sağlık örgütü Buenos Aires’in New York, Tokyo ve Nagasaki’den sonra dünya çapında dördüncü gürültülü kent olduğunu açıklamıştı.

Buenos Aires’te yapılan çalışmada, gürültü kirliliğiyle mücadele için çıkartılan yasalara karşın, kentte durumun iyileşmediği vurgulandı.

Buenos Aires’teki gürültü kirliliğinin birçok nedeni var.

Arjantin’deki 40 milyon kişilik nüfusun kabaca üçte bir Buenos Aires ve civarında yaşıyor. Bu, büyük bir kalabalığın küçük bir bölgede toplanması anlamına geliyor. Genelde yüksek apartmanlarda ve gürültüyü kanalize eden düz caddelerde yaşanıyor.

Ülkenin gelişen ekonomisi de, kentin zaten kalabalık olan sokaklarına daha çok araç çıkmasına ve daha çok inşaat yapılmasına yol açıyor.

Tango ritimleri

Bakımı pek iyi yapılmayan gürültülü otobüsler var. Trenler kentin tam ortasından geçiyor ve trafiğe yakalanan sabırsız sürücüler sık sık kornalarına basıyor.

Buenos Aires sıcak ve nemli de olabiliyor. Dolayısıyla açık bırakılan camlardan gece gündüz klima gürültüsü duyuluyor.

Kent gündüz çalışıyor ama hayat gece başlıyor.

Bazen tango ritimleri sabahın dördünde bile duyulabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre gürültü düzeyleri gündüz 55, geceyse 45’i geçmemeli. Ancak Buenos Aires’te yapılan ölçümlerde bu oranlar 70, hatta 80 desibeli bulabiliyor.

Bu tabi kulaklar için kötü, ancak gürültü strese de neden olabiliyor.

Buenos Aires’teki gürültü sorununa yakın zamanda bir çözüm bulunması da beklenmiyor. Bu yüzden seçenekler, kenti terk etmek, kulaklık takmak ya da biraz daha sesli konuşmak.

Foto: Gelişen ekonomi nedeniyle daha çok araç trafiğe çıkıyor.

Posted in Arjantin, Ekolojik Hareketler, Genel Haberler | Etiketler: | Leave a Comment »

Pedro Mairal’ın ‘Kayıp Parça’ romanı üzerine

Posted by lahy 29/12/2010

O günlerde köye yerleşen anarşist

‘Kayıp Parça’ romanının yazarı Arjantinli Pedro Mairal kuşkusuz adı anılacak yazarlardan biri olacak. Bilinen Latin yazarlardan çok farklı, sade bir dilde yazıyor

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Latin Amerika edebiyatı 1960’larda beklenmedik bir çıkış yakaladı. Julio Cortázar, Gabriel Garcia Márquez, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa gibi o yılların genç yazarları, sonraki yıllarda Latino Boom diye adlandırılacak çıkışlarıyla tüm dünya edebiyatını etkileyen Büyülü Gerçekçilik gibi akımlara neden oldular. Cortázar dışında hayatta olanlar bugün çoktan yetmiş yaşını geçtiler ama hâlâ Latin Amerika edebiyatı önemini koruyor. Bu yazarların eserleri ülkeleriyle aynı anda tüm dünya dillerine çevriliyor ve yayımlanıyor. Son yıllarda Latino Boom’un takipçilerinin kimler olacağı merak ediliyordu. Bu hafta yayımlanan ‘Kayıp Parça’ romanının yazarı Arjantinli Pedro Mairal kuşkusuz adı anılacak yazarlardan biri olacak. 1970 doğumlu yazar, şimdiden çok sayıda ödül kazanmış, aslında adını andığımız Latin yazarlardan çok farklı, sade bir dilde yazıyor fakat yeni kuşak yazarlarda gördüğümüz yalın anlatı tekniğiyle dikkat çekiyor.

‘Kayıp Parça’ karmaşık olmayan, sade bir öykü çevresinde kurgulanıyor. Annelerinin ölümü ardından Buenos Aires’teki işlerini birkaç günlüğüne bırakıp doğup büyüdükleri kasabaya gelen ellili yaşlardaki iki kardeş, geride kalan malları ve evi düzenlemek niyetindeler; ama tüm bunlardan daha önemlisi, ulusal kültürel hazine ilan edilen babaları ressam Salvatierra’nın eserlerini ortaya çıkarmaktır. Roman, Salvatierra’nın oğlu Miguel’in ağzından anlatılıyor, babasının resimlerini düzenlerken bir yandan babasını yeniden tanıyor, diğer yandan yıllardır gizli kalmış aile sırlarını öğreniyor. Babasından asla ‘baba’ diye söz etmeyen, sadece Salvatierra diyen Miguel, böylece mesafeli baba-oğul ilişkisini anlamamızı sağlıyor. Salvatierra tam anlamıyla sıra dışı bir ressam. Küçük bir çocukken geçirdiği ağır kaza sonunda konuşma yetisini yitirdiği için, kendini ifade etme biçimi olarak resim yapmaya başlıyor. O günlerde köye yerleşen anarşist Alman ressam sayesinde resim teknikleri öğreniyor fakat Salvatierra o denli hızla öğreniyor ki, ustası resmi ve tüm malzemelerini ona bırakıp gidiyor. Salvatierra, Alman ressamın bıraktığı tuval bezini kesmeden sonuna kadar tüm ruloyu kullanarak ilk eserini yapmaya yirmi yaşında başlıyor. Bundan sonra da tuval bezlerini kesmeden boyamaya devam ediyor. Sonunda altmış yıl hiç durmadan yaptığı resimler, koca rulolarla birbirlerinden bağımsız olmayan süreklilik içinde, kilometrelerce uzun bir yapıt çıkıyor ortaya. Aslında Salvatierra tüm hayatını resme döküyor. Ülkesinin savaşları, doğası, aile yaşamları, çocukları, yolculukları, her şey bu rulolar içinde resmedilmiş şekilde duruyor.

Gerçekten kurguya
‘Kayıp Parça’nın kahramanı Salvatierra’nın çocukluğu, bugünlerde bazı eserleri Pera Müzesi’nde sergilenen Diego Rivera’nın hayat öyküsü ile benzerlik taşıyor. Diego Rivera, iki yaşındayken ikiz kardeşinin ölümü ile tüm aile sarsılır, küçük Diego da konuşmamaya başlar. Konuşmak yerine odasının duvarlarına ikiz kardeşinin resimlerini çizmeye koyulur. Akıllı ve duyarlı bir kadın olduğunu anladığımız annesi, küçük Diego’ya kızacağına, ona renkli kalemler ve boyalar alır, duvarları dilediğince boyaması için teşvik eder. Diego zamanla sadece kardeşini değil, her şeyi duvarlarda resmetmeye başlar. Sonunda duvarlar kendini ifade edeceği araçlar olmuştur. Diego Rivera dünya çapında ün kazandığında, en çok duvar resimleriyle tanınan bir sanatçı olmuştur.

Pedro Mairal’ın tamamen kurgusal kahramanı Salvatierra, bu yönüyle Diego Rivera’yı anımsatıyor. Konuşmak yerine tüm hayatı yansıtan resimlerle yeni bir ifade biçimi buluyor kendine. “Eğer babamın o tabloyu yapmaya altmış yıl harcadığını söylersem, sanki devasa bir eseri tamamlamaya ant içmiş gibi bir anlam çıkar; altmış yıl boyunca tablonun babamı oluşturduğunu söylemek daha uygun olur” diye açıklıyor kahramanın resim yapma güdüsünü. Salvatierra ressam olarak da kendini bir akımın içinde görmüyor: “Kendisini her zaman diğer kuyunun kurbağası olarak hissetmişti: figürcülerin arasında figür karşıtı, Buenos Aires’lilerin arasında taşralı, kuramcıların arasında icracı. Üstelik o dönem enstalasyon (yerleştirme) ve happenings (doğaçlama) zamanlarıydı; bunlar Salvatierra’ya uzak estetik anlayışlardı.”

Bu romanda dikkat çeken özelliklerin başında, yazarın resimleri anlatırken kullandığı dil geliyor. Genelde görsel sanatlar başka formda ifade edildiklerinde, güçlerini yitirirler, Mairal’ın anlatısında adeta okurun gözleri önünde canlanan yapıya dönüşüyorlar. Özellikle aile trajedilerinin (örneğin çocuk ölümü ya da büyüyen çocuğun evden ayrılışı) resme yansıyış biçimleri, Salvatierra’nın ne denli güçlü duygular aktardığını anlamamızı sağlıyor. Aile hayatından günlük sahneler bazen metrelerce uzun ifadelerle yaşanmışlık hissi veriyor. Renklerin, figürlerin böylesine canlı kılınması, romanı son derece görselleştiriyor ve sanki resme bakar gibi okunan bir roman çıkıyor ortaya.

Resimlere bakan anlatıcı ise, “bazen babamı ilk kez tanıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum” diye aktarıyor duygularını. Ardından sormadan edemiyor “(b)ütün bunlara, aynı anda kendi kendime birçok şeyi sorarak bakıyordum. Bu yaşamlar, insanlar, hayvanlar, gündüzler, geceler, felaketler yumağı neydi? Ne anlama geliyordu? Babamın hayatı nasıl geçmişti? Neden böylesi korkunç bir uğraşa girişme ihtiyacı duymuştu? (…) Her şeyi babam gibi devasa biçimde yapmam ya da hiçbir şey yapmamam gerektiğine inanıyordum. İtiraf ediyorum ki birçok sefer hiçbir şey yapmamayı yeğledim ve bu da beni bir hiç olduğumu hissetmeye götürdü.” Anlatıcı Miguel, sadece Salvatierra’yı değil, kendisini da ilk kez tanıyor gibi. İlk kez hayatında kendine varlık soruları yöneltiyor.

Roman, varlık arayışlarına değiniyor ama aslında çok heyecanlı bir kovalamaca da başlıyor. Babasının dev yapıtının bir bölümünün eksik olduğunu fark edince, Miguel onu aramaya başlıyor. Romanın büyük bir kısmı bu kayıp parçanın peşinde gelişiyor. Bu bölümlerde yazar gerilimi çok yerinde kullanarak, adeta bir polisiye tadı katıyor romana. Ayrıca kayıp parçayı ararken, bir sürü aile sırları ortaya dökülüyor. Romanı sürükleyici ve beklenmedik sürprizlerle dolu hale getiriyor. Romanda sadece, hangarı ucuza almaya çalışan, açgözlü, mal düşkünü, Baldoni karakteri biraz klişe geldi. İntikam duygusunun nedeni anlaşılmadığı gibi, bu denli büyük bir kayba yol açması da mantısız geliyor. Bunun dışında kurgu çok sağlam, çevirisi de son derece başarılı. Özellikle güzel sanatlara ilgi duyan okurların çok seveceği bir roman.

KAYIP PARÇA,Pedro Mairal,Çeviren:Süleyman Doğru,Sel Yayınları, 2010,128 sayfa, 10 TL.

kaynak:radikal kitap

Posted in Arjantin, Kültür - Sanat | Etiketler: | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: