latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Makaleler’ Category

Kolombiya’nın barış ve adalet arayışı ve neoliberal modelin ölümü – James Petras

Posted by lahy 20/04/2012

Demokratik denetim altında çevreyi korumak, çatışmaya siyasi çözüm aramak, yerinden edilenleri topraklarına kavuşturmak ve halkçı bir hükümet kurmak için…

I. Bölüm 

21–23 Nisan tarihleri arasında, Ulusal Yurtseverler Konseyi, yakın tarihin en önemli yeni siyasi hareketi olma iddiasını başlatmak ve güçleri birleştirmek için çoğunluğu kırsal ve kentsel toplumsal hareketlerden, sendikalardan, yerliler ve insan hakları organizasyonlarından binlerce aktivisti bir araya getirecek. 

Altmış yıldan fazla zamandır sürmekte olan silahlı toplumsal çatışmaya siyasi bir çözüm aramak amacıyla ve ortak bir taahhüt ile oluşturulan birlik bu toplantıda; geçmiş ve mevcut narko-para siyasi rejimlerini yenilgiye uğratmak, yerinden edilmiş 4 milyon köylü, yerli ve Afro-Kolombiyalıyı yeniden evlerine ve topraklarına kavuşturmak için bir strateji belirleyecek. Bu toplantının merkezi görev yönü, doğal dengenin bozulmasından zarar gören yerli ve Afro-Kolombiyalı toplulukların korunması, yabancı çokuluslu şirketler tarafından el konulan ülkenin enerji ve mineral kaynaklarının uzun vadeli ve büyük ölçekte kazanılması, ABD askeri üslerinin varlığının güçlü bir şekilde tehlikeye attığı ulusal egemenliği kurtarmak olacak. 21–23 Nisan’da yapılacak olan bu toplantı, paramiliterlerin ve toprak sahiplerinin siyasal araçlarının seçmen üzerindeki kontrolünü kırma girişimiyle Halk Meclisleri tarafından düzenlenen kitlesel toplantıların sonuncusu olacak.

Diğerleri kaybederken bu siyasi hareketin başarılı olacağına inanmak için iyi nedenler var: Neo-liberal Serbest Ticaret Anlaşması ve ABD destekli militarizmi çevreleyen evrensel muhalefet; katılımcı demokrasi, toprak reformu için ortak mücadelede artan işbirliği ve birlik; katılımcıların kapsamı ve sayısı.

Umut vaat eden bir durum
Bu “hareketlerin hareketi”nin nihai siyasi başarısı ve Kolombiya’da demokratik halk inisiyatifinin gelişmesi için uluslararası iklim özellikle Latin Amerika açısından hiç bu kadar müsait olmamıştı.

Güney Amerika ve Karayipler’in büyük kısmında bölgesel özerklik açısından bir dönüm noktası, bölgedeki hemen hemen bütün büyük ülkelerin desteği ile örgütsel bir biçim aldı. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif), Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in dinamik, demokratik, anti-emperyalist hükümeti tarafından yönetilen bölgesel entegrasyon paktı içinde And ve Karayip ülkelerinden onlarcasını birleştirdi. UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), Mercosur (Güney Ortak Pazarı) ve diğer bölgesel kuruluşlar, Latin Amerika’nın artan siyasi ve ekonomik bağımsızlığını ifade etmekte ve ABD’nin egemen olduğu OAS’nın (Amerikan Devletleri Örgütü) reddini göstermekte. Pratik açıdan bakıldığında, bu bağımsız bölgesel örgütlerin artışı, 2009 yılında Honduras’ta yapılan Washington destekli askeri darbenin tanınmaması gibi, ABD destekli askeri müdahalelerin reddi anlamına gelmekte. Washington’un Serbest Ticaret Anlaşması’na Latin Amerika’nın muhalefet etmesi, bölgelerarası ticaretin artmasına neden oldu ve ABD’yi, Şili, Kolombiya, Panama ve Meksika ile ‘ikili’serbest ticaret anlaşmaları aramaya zorladı.

Özerk bölgesel entegrasyonun büyümesi iki stratejik avantaj sağlar: bölgede olabilecek sosyalist, halkçı, yurtsever herhangi bir hükümete Washington’un ekonomik yaptırım uygulama gücünü zayıflatır ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan ekonomik bağımlılığı azaltır. Bu, Venezuela’ya karşı yaptırım koyma ya da Küba’ya uyguladığı ambargoya herhangi bir Latin Amerika desteğini sağlamada Washington’un yetersizliğini belirginleştirir. ABD’nin siyasi nüfuzunun ve ekonomik hâkimiyetinin gerilemesi, daha büyük bir toplumsal eşitlik üzerinde yoğunlaşmış, gerçekçi bir alternatif kalkınma modelini geliştirmek için Kolombiya’da yurtsever ve demokratik halk hükümetini oluşturmada tarihî bir fırsat sunar.

Başta Çin olmak üzere Asya piyasalarının büyüme dinamiği, Latin Amerika’ya, uygun ihraç fiyatları sağlamada, ticaretini arttırmada ve kendi pazarlarını çeşitlendirmede tarihi bir fırsat sunmakta. Asya ile ticari ilişkileri geliştirmenin avantajı, CIA ve Pentagon’un uyguladığı yıkım “vergilerinin” olmamasıdır –kesinlikle ülkelerin iç ilişkilerine karışmama ve karşılıklı ekonomik yarar ilişkilerine dayanmakta. Ticaretin çeşitlendirilmesi ileri düzeyde: Çin; Brezilya, Arjantin, Peru, Şili’nin önemli ticari ortakları olarak ABD ve AB’nin yerini aldı; üstelik ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomileri durgunluk içine düşerken, yüzde 8’den fazla hızla büyüme oranıyla Asya, ticari listesini uzatmayı sürdürmekte.

Artık Latin Amerika, ABD ve Avrupa Birliği’nin finansal piyasalarının konjonktürel dalgalanmalarına tabi değil. ABD ve Avrupa’nın 2008–2010 yılları mali krizleri sırasında, Latin Amerika finansman için Çin’e yöneldi: bölgeye kullandırılan kredi tutarı 2008 yılında bir milyar dolardan 2009 yılında 18 milyar dolara, 2010 yılında 36 milyar dolara çıktı. Üstelik borçları nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği’nin özel sermaye piyasalarına erişemeyen Arjantin ve Ekvator gibi ülkelerin de Çin devlet bankalarından kredi alma olanakları doğdu. 2005–2010 yılları arasında Çin, Latin Amerika’ya 75 milyar dolar kredi verdi ve 2010 yılında verdiği kredi miktarı Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası’nın verdiği kredileri aştı.

Dahası, Çin’in devlet bankaları IMF’nin yaptığı gibi kredi alanlara siyasi ve ekonomik “şartlar” koşmuyor. Yani, Latin Amerikalıların dış finansman edinmesinin amacı, dış kredi verenlerin ekonomik misilleme yapma korkusu olmaksızın bankaları devletleştirmek, toprak reformu dâhil yapısal değişiklikler için Çin’den kredi temin etmek olmalıdır.

ALBA, petrol ithalatı için elverişli sübvansiyonların yanı sıra İmparatorluğun siyasi-askeri müdahalesine karşı bir savunma, Karayipler’in daha fazla entegrasyonu için bir fırsat, emperyal savaşlara karşı güçlü bir reddi temsil eden önemli bir ‘alt-bölgesel gruplaşma’ ve bir forum sağlıyor. ALBA, ortak sınırları, birbirini tamamlayıcı ekonomileri ve ortak Bolivarcı tarihi-kültürel mirası paylaşan Kolombiya için Venezüella ve Ekvator ile stratejik ilişkilerini derinleştirme fırsatı sunuyor.

Bağımsız bir halk hükümetinin eylem özgürlüğünün kısıtlandığı, sözde 1996 Washington Mutabakatı ile korunan neoliberal dogma ve Washington’un askeri-sivil işbirlikçi rejimler aracılığıyla Latin Amerika’ya egemen olduğu 1970’lerin sonlarından 2000’lere kadar olan dönemin aksine, özgür ve bağımsız bir Kolombiya için bugün, ekonomik, siyasi ve uluslararası ortam bir derece daha uygun.

ABD’nin küresel gücünün düşüşü
ABD’nin etkisi dünya ölçeğinde azalmakta: Çin ve Hindistan; Orta Doğu’nun başlıca ülkelerinde, Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, önemli ticaret ortakları olarak Amerika’nın yerini aldı. Rus ekonomisi ve savunması, Yeltsin dönemi boyunca yapılan yağma felaketini iyileştirdi ve siyasi bağımsızlık aranmaya başladı. Bu, Çin ile yakın bağlar oluşturmayı ve Suriye’ye karşı NATO destekli paralı askerlerin saldırısı ile ilgili dayatılan kararın BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetosunu, Venezüella ile Rusya arasındaki petrol anlaşmalarını ve askeri satışları belirgin hale getirdi.

Rusya, Çin ve Latin Amerika tarafından gerçekleştirilen çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışıyla birlikte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika kendini, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesindeki diktatörlükleri tehdit eden bir dizi halkçı anti-emperyalist ve demokratik isyanların ortasında buldu. Bu, aynı zamanda Irak ve Afganistan’da uzun, yüksek maliyetli ve bozguna uğrayan ABD’nin savaşı için de önemli; ayrıca mali ve dış ticaret açığı ve finansal kriz, büyük ölçekli yeni kara savaşları için kamu desteğini zayıflatarak içeride ağır şekilde eleştirilmesine neden oldu.

Diğer bir ifadeyle, ABD, yeni bir halkçı hükümet seçilmesi durumunda Kolombiya gibi büyük bir ülkeye karşı geniş çaplı bir askeri müdahaleyi sürdürebilmesi için daha az kapasiteye sahip.

II. Bölüm

Neoliberal modelin ölümü
Gerçek ve mevcut “serbest ticaret kapitalizmi”, iyi bir yaşam için vazgeçilmez unsurları sağlamadaki başarısızlığını, bugün daha önce hiç olmadığı kadar kanıtlamış durumda. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’da gençler arasında işsizlik oranları yüzde 35–50 aralığında değişmekte, genel işsizlik yüzde 20’ye yaklaşıyor ya da aşıyor. ABD ve Avrupa Birliği’nde gerçek işsizlik ve eksik istihdam, işgücünün dörtte birini aşıyor.

Ekonomik durgunluk, finansal krizler, düşen çalışma ve yaşam koşulları artık ABD ve Avrupa’yı tanımlayan koşullardır. Diğer bir deyişle, beş yıldır krizde olan kapitalist model, “gelişmiş emperyalist ülkeler” veya sözde “gelişmekte olan ülkelerde” çalışanların büyük çoğunluğu için alternatif sunmuyor.

Bu da, krize batmış kapitalizm karşısında geçerli bir alternatifin demokratik katılıma dayalı sosyalist bir toplumun olduğunu göstermek için ideolojik olarak altın bir fırsat sunuyor.

Ulusal ve sınıfsal mücadeleler
Bugün dünyanın her yerinde, Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Kuzey Amerika’ya, kitlesel halk isyanları ilk sıralarda yer almakta. Yunanistan, Portekiz ve İtalya başkentlerinde genel grevler, kitle gösterileri ve ayaklanmalar hiddete neden olmakta. Kitlesel demokratik hareketler, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Körfez Devletleri’nin diktatörleri ile yüzleşmekte. Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya’da ki ‘işgal hareketleri’ (‘occupy movements’), sınıf temelli “kemer sıkma” programlarını reddetmek için yeni ülkelere doğru genişletmekte. Kamu hizmetlerinde, emeklilikte, sağlıkta ve ücretlerde büyük oranlarda yapılan kesintiler pahasına kârlarını kurtarma operasyonlarına karşı yeni orta sınıf katmanları mücadeleye katılmakta.

Hatta Çin gibi yüksek bir büyüme gösteren Asya’daki kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfı eşitsizlik ve sömürüye karşı isyan etmekte: 2011 yılındaki 200,000’in üzerinde grev ve protesto, hiyerarşi ve istismara karşı Kültür Devrimi’nin halk ayaklanmalarını anımsattı. Özetle, bölgesel ve küresel güçlerin korelâsyonu, Kolombiya’da yeni bir dinamik ve birleşik siyasi hareketin ortaya çıkması için çok uygun. Ancak, tehlikeler ve dikkate alınması gereken engeller de var.

Engeller ve zorluklar
ABD’nin gücünün ve etkisinin azalması ve çürümesi: ekonomik istikrarsızlık yaratma, yerel askeri yetkililer aracılığıyla yapacağı dolaylı askeri müdahalelerin, Özel Kuvvetler eliyle gerçekleştireceği doğrudan cinayet tehlikelerini azaltmaz.

Washington, 75 ülkede, silahlı katilleri kullanarak gizli Özel Kuvvetler ordusu geliştirdi. ABD’nin, dünya çapında 750 askeri üssü bulunmakta. Honduras’ta gördüğümüz gibi, ABD ilerici hükümetleri darmadağın etmek için oligarşilerin içlerindeki müttefikleri ve ordular üzerinde hâlâ etkiye sahip. ABD, mevcut diktatörler devrildiği zaman onların yerini almaya hazır, sivil toplum örgütlerinden ve yerel politikacılardan oluşan yedek ordu rezervine sahip.

Washington ve NATO Avrupası, Libya’da Kaddafi gibi bağımsız liderlerin devrilmesi için köktendincilere ve yerel paralı askerlere silah temin etmekte, deniz ve hava desteği sağlamakta. Bugün de Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a saldırmaları için paralı askerlerin silah ihtiyacı karşılanmakta. ABD ve Avrupa Birliği, İran’ı çevreleyen askeri bir donanma inşa etmekte ve onun ekonomisini boğmak için ekonomik yaptırımları teşvik etmekteler. Daha da kötüsü, Washington’un savaş gemileri, füzeleri ve askeri üslerinin Çin ve Rusya’yı çevrelemiş olması.

Diğer bir deyişle, ekonomik olarak gerileyen emperyalizm, çoğulcu bir küresel siyasi sistemin ilerlemesini caydırmak için hâlâ askeri seçenekleri korumakta. Emperyalist devletler, halkın desteğiyle bütünleşmiş hükümetlerin aynı derecede önemli birleşik bölgesel ittifakları ile karşılaştıkları sürece güçten vazgeçmezler.

Latin Amerika’daki entegrasyonun olumlu gelişimi bağımsızlığa doğru adımların atıldığını gösterir ancak bunun stratejik zayıflıkları var: şöyle ki kalkınma modelleri üzerinde yükselen iç sınıf çelişkileri ve çatışmaları. Ekonomik büyüme ve piyasaların çeşitlendirilmesi ABD’nin hâkimiyetini azalttı fakat aynı zamanda ulusal tarım-maden şirketlerinin ve iç egemen sınıfların güçlerini ve zenginliklerini güçlendirdi.

Bu rejimlerin bazıları “halk hükümetleri” olduklarını iddia etseler bile Brezilya, Şili, Peru, Ekvator, Bolivya ve diğer bölgelerde servet, gelir ve toprak mülkiyeti eşitsizlikleri büyümekte. Dahası, Bolivya gibi ALBA ülkelerinin “anti- emperyalizm”leri, ülkeye egemen olan, petrolü sömüren ve madenleri çıkaran, yabancı sermayeli çokuluslu onlarca şirkete uzanmıyor. Arjantin bağımsız bir dış politikayı teşvik edebilir ama onun da kırsal alanlarının üçte birinden fazlası yabancı sermaye ait.

Diğer bir deyişle, Latin Amerika’da bağımsız hükümetlerin büyümesi ABD egemenliğinin sınırlanmasına katkı sunarken, Kolombiyalı hareketlerinde bölgedeki “ilerici” ülkelerin sınırlarını ve sınıf çelişkilerini tanımaları gerekir. Sadece Venezüella güçlü bir yeniden bölüşüm ve yurtsever politikalar izlemekte.

Kolombiyalı yeni siyasi hareketlerin karşı karşıya kalacakları başlıca engeller içseldir: köklü oligarşi ve devletin içindeki müttefikleri, özellikle ordunun içindekiler ve paramiliter güçler. Dışsal koşulların büyük ölçüde olumlu olması durumda ise iç politik rejim özellikle önde gelen sendikacıların, çiftçilerin ve insan hakları aktivistlerinin onlarcasının sürekli öldürülmesi gibi önemli engeller çıkaracaktır.

ABD askeri üslerinin sökülmesi ile başlayacak sivil toplumun askersizleştirilmesi, Plan Kolombiya’nın askıya alınması, Silahlı Kuvvetler’in (300.000’den fazla, ayrıca paramiliter çeteler) seferberliğinin sona erdirilmesi (demobilizasyonu) ve demokratik hakların uygulanması, siyasal alanın açılması yönünde önemli adımlardır. Seçimlerin demokratikleştirilmesi, devlete nüfuz etmeyi ve sivil topluma yapılan baskıyı sonlandırılmayı gerektirir.

Kolombiya’nın demokratikleştirilmesi, toplumunun tüm halk kesimlerini temsil eden bağımsız ve güçlü toplumsal hareketlerin büyümesini gerektirir; siyasi cinayetler için eski narko-Başkan Álvaro Uribe ve onun en yakın işbirlikçilerinin adli olarak soruşturulması/kovuşturulması ve bugünkü Santos rejimine doğru genişletilmesi gerekir. Asya, Latin Amerika’nın geri kalanı ve Venezüella daha derin ekonomik ilişkiler vaat ederken Obama ve Santos arasında imzalanan ve ülkenin gelişimine engel teşkil eden son “serbest ticaret” anlaşmasının reddedilmesi gerekir.

Her şeyden önce, Uribe rejimi tarafından zorla mülsüzleştirilmil, yerinden edilmiş 4 milyondan fazla Kolombiyalının kendi topraklarına yeniden sahip olmalarını sağlamak, kredi vermek ve bugün yaşadıkları sefalet ve mutsuzluktan kurtulmalarına fırsat vermek için seferber olunmalı.

Kolombiya’nın mevcut yöneticileri, Avrupa, Latin Amerika ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde başarılı bir neoliberal modelin tek bir örneğini gösteremezler. Meksika ve Orta Amerika’nın neoliberal ülkeleri bölgede en düşük büyüme oranlarına sahipler ve son 5 yılda 80.000’den fazla cinayet ile uyuşturucu kartelleriyle ağzına kadar dolu durumdalar. ABD ekonomisi yüzde 20’den fazla işsizlik oranıyla tıkanmış vaziyette. Avrupa Birliği dağılmanın eşiğine gelmiş durumda.

Büyüyen kapitalist yoksulluk Marx’ın eleştirisini açıkça teyit etmekte. Yeni politik hareketler için şimdi, ekonominin komuta kademelerinin kamusal mülkiyetinee, tarım reformuna, sürdürülebilir tarıma ve demokratik denetim altında çevrenin korumasına

Bu tarihi buluşmaya katılacak militanlara, aktivistlere ve organizatörlere koşulsuz desteğimi ve dayanışmamı, bu iyimserlik ve eleştirel analiz ile ifade etmekteyim. Onların er ya da geç Kolombiya’yı “ikinci ve son bağımsızlığına” götüreceklerine eminim.

[theprisma ve lahaine sitelerinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Reklamlar

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , | 2 Comments »

Frantz Fanon ve mevcut çoklu kriz

Posted by lahy 17/12/2011

Fikirleriyle dünyadaki birçok kurtuluş hareketine rehberlik etmiş olan Frantz Fanon’un kızı Mireille Fanon Mendès-France, babasının her zamankinden daha güncel göründüğünü yazıyor. Ona göre mülksüzleştirme ve adaletsizlikler sürdükçe, Fanon’un tarif ettiği mücadele yöntemleri de varlığını sürdürecek:

Yarım yüzyıl sonra, Afrika ve Arap dünyalarındaki bağımsızlık çanının sesi hafiflemedi; sosyal, ekonomik ya da politik düzlemde tamamen başarısızlık var. Bağımsızlığı elde etmek, insanları sömürgeci hâkimiyetin altında çektikleri sefalet, adaletsizlik ya da ihmalden kurtarmadı. Fanon’ın kitabı ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Ulusal Vicdanın Kazaları’nda öncüleri çoktan tespit ettiği ulusal burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi, sömürgecilik karşıtı mücadelede trajik bir hataya neden oldu.

Kitabında, önceki yıllarda yeni sömürgeci patolojisini, yozlaşmış ve rağbet görmeyen ulusal hükümetlerin eski sömürgeci efendilerinin çıkarlarına boyun eğmesiyle hegemonyanın ebedileşmesi olarak tanımlar.

‘Sömürge çağının sonunda iktidarı ele geçiren ulusal burjuvazi az gelişmiş bir burjuvazidir. Onun ekonomik gücü sıfıra yakındır ve her halükarda, yerine geçmeyi amaçladığı büyük şehirli burjuvazinin duruşundan yoksundur. Ulusal burjuvazi, inatçı narsisizminde, büyük şehirli burjuvazinin yerini kolayca alabileceği konusunda kendisini ikna etmekte çok az zorluk çekmiştir. Ancak tam anlamıyla onu kapı önüne koyan bağımsızlık, memleket dahilinde feci tepkiler doğuracak ve onu daha önceki büyükşehir yönünde ıstıraplı çağrıları başlatmaya zorlayacaktır. Tamamen aracı eylemlere yöneltilmiştir. Olup bitenden haberdar olmak, işin şakasında olmak, bu en derin kabiliyeti gibi görünüyor. Ulusal burjuvazi bir sanayicinin değil, bir politikacının psikolojisine sahiptir.’

Aynı şekilde, sömürgeci devletin son çıkışını görseydi, asıl sorun özgürlüğüne kavuşmuş devletlerin evrimi olurdu. Adil ve zengin bir toplumun inşası, sömürgeci mirasın kalan adam ve kadınlarının her şeyi kapsayan kurtuluşuyla meydana gelmeli. Bu nedenle, yalnızca tahrip edici bir sonuç olmaması için sömürgeci devletin eksikliklerini tespit etmek önemliydi.

Bağımsızlığı kazanmak, ezilen halkların yabancılaşmamasını veya kurtuluşunu meydana getirmedi. Toplumlar, ölü doğmuş devletin, çıkarlarına ve beyanlarına göre değişen despotları destekleyen yeni sömürgeci şebekelerin yetimleri olarak kaldı. Eğer yeni sömürgeci yapılar bağımsızlığın başarısızlığını baştan sona açıklamıyorlarsa, o zaman bu yarım yüzyıl, sömürgeci saatli bombanın tesirinin hüzünlü gösterisi olmuştur.

Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde tahmin ettiği evrimin büyük ölçüde farkına varıldı. Önceki sömürgeci güçlerce beslenen ve sivil ve askeri popülistler tarafından öncülük edilen iktidar mücadeleleri, kabilecelik ve bölgecilik, bağımsızlığı biçimsizleştirdi. Önde gelen klikler ve eski sömürgeciler tarafından desteklenen yeni burjuvaziler, sömürgeci yöneticilerle değiştirilen sivil ve askeri popülistlerin avantajına sahip. Kaynakları sıkıca tutma ve iktidardaki kastlar tarafından rantların zaptedilmesi –sivil veya askeri- bu ülkeleri devam eden bir parçalanma durumuna esir etti. Sömürgeci idari güçlerin geri çekilmesi, nüfusun büyük çoğunluğunca yönlendirilen varoluşun doğasında gerçek bir değişime neden olmadı.

Aslında yeni sömürgeci dönem, Afrika kıtasının yeni kılıfının ve Arap-İslam yayının altında yeniden sömürgeleştirmeye son veriyor. Tüm otoriter rejimlere, yıkıcı sosyoekonomik kötü yönetim eşlik ettiği için, eski sömürgecilerin çıkarları korunmakta ve her zamankinden daha fazla bulunmakta. Stratejik düzeyde, savunma anlaşmaları, yabancı denetim altında çalışan gümrük memurlarının çalıştığı başlıca havaalanının olduğu tüm kıtada hava üslerinin kuruluşuna izin vermiştir ve bu da “tâbi devlet”in ne olduğunu önemli ölçüde anlatmakta.

Afrika, Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Amerika’da Fanon, her zamankinden daha güncel görünüyor. İnsan hakları ve özgürlük için mücadele eden herkese anlam kazandırıyor, çünkü özgürleşme, politik olgunluğa erişen bir neslin her zaman ilk hedefidir. Birçok adam ve kadın özgürlük, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin yerel despotlara ve korudukları yeni sömürgeci düzenin doktrinlerine karşı yürütüldüğünü öğrendi. Kaynakları yağmalamaya ve sonrasında, artık kullanışlı olmadıklarında defetmeye alışkınlar. Ancak sömürgeciliğin başkalaşımı burada durmadı. Libya ile olan savaşta açık bir şekilde militarist bir duruş sergileyen insancıl müdahaleler, özellikle kırsal bölgelerde halkı bağımlı devlet olmanın yapısal ilişkilerine bağlayan ve devletin etkisini gasp eden sivil toplum örgütlerinin sessiz yerleşimine olanak sağlamışlardır.

Bu sivil toplum örgütlerinin birçoğunun yerel uzmanlıktan ayrıldığını ve hatta kendi hükümetleri tarafından paylaştırılan fonlara bağlı olduğunu ve böylece becerileri devretme olanağını ihmal ettiğini belirtmek gerekir. Bu yolla bağımlılığın hayır kurumu temelli yapılarını büyütüyorlar. Özünde, bu yenilenen egemenlik, yeni sömürgeci zihniyetini aşılıyor ve idame ettiriyor. Dolaysız ekonomik müdahale, hegemonik çıkarlarını zar zor saklayan politik insancıl bir söyleme eşlik ediyor. Şüphesiz, bitmek bilmez genelleştirilmiş terörle savaş, çokuluslu çıkarları kollamakla itham edilen Batı’ya, yabancı bölüklerini konuşlandırmak için bir mazeret veriyor. Bu hareketten en çok etkilenen bölgeler, şimdiye kadar sömürülmemiş veya az sömürülmüş stratejik doğal kaynaklara ev sahipliği yapanlar. Bunlar Nijerya, Gine ve en son olarak Libya’yı içeriyor.

İç savaşlardan hükümet darbelerine kadar, bağımsızlık, hâlâ eski sömürgecilerin hizmetinde olan ‘aracı’ bürokrasiler için çıkar arayışında olan, parçalanan devletlerde görülmüştür. Oldukça hızlı bir şekilde sömürgecilik sonrası devletler kendilerini, kayıtsızlığın, yozlaşmanın ve özel çıkarların ayrıcalığının adet haline geldiği yeni sömürgeci devletler haline dönüştürmüşlerdir. Devlet bürokrasileri, genellikle bu gayrı resmi durumların altında ezilirler.

Kaynakların talanının, servet yoğunluğunun ve sermaye hareketinin etrafında örgütlenen ekonomik hâkimiyet –varsayılan model ne olursa olsun- Afrika kıtasını ve Arap dünyasını baş döndürücü eşitsizliğin, kitlesel fakirleşmenin ve sömürgecilik sonrası devletin doğal zayıflığının bir çukuruna yerleştirmiştir. Son yüzyılın sonunda, diktatörler arkalarına yaslandılar ve emperyalizmin savaş kışkırtan yenilenen düzeninin Irak, Libya ve belki yarın Suriye’de gerçekleşmesini izlediler. Hep mücadele ediyormuş gibi göründüğümüz terörizm aslında, Batı tarafından korunan ve onunla ittifak halinde olan otoriter ve gerici devletlerde gelişmekte.

Emperyalizmin en yeni safhası –küreselleşme-, daha az gelişmiş ülkelerin pazarlarının çokulusluların gelişmelerine açılmasına dayanır. Fakat -finansal ilk yardımın bir biçimi olarak verilmiş- Afrika ve Arap ülkelerinin küresel pazarlarda demirleme stratejisine, yeni aktörlerin ortaya çıkması yoluyla meydan okuyor.

Ortaya çıkan ekonomiler, yeni sömürgeci rahat düzenlemeleri engellemeye geliyor ve bu nedenle tımarlara dayanan düzenin, halk desteği azalırken titremeye başladığını görüyoruz. Bu son zamanlarda Tunus ve Mısır’da görülebilir. (Buna ilaveten bir süre önce Venezüella, Bolivya vs.’de olanlar)

Uluslararası ilişkiler bağlamında bu, batılı güçleri periferide olarak gördükleri ülkelerle ilişkilerini yeniden düzenlemeye zorlamakta. Sonsuz terör savaşından sonra –ki bu, hayli çok biçimde en kötü diktatörlerin bazılarının desteğiyle bilinmektedir- bu ilişkilerin önemli bir parçasının müdahale olduğu fikri her zaman mevcuttur.

Hücumbotun yeni siyasi söylemi

Sömürgecilik sonrası yıllarının ataerkil duruşundan, batıdaki yeni muhafazakârların rehberliğiyle, kendisini tamamlanmamış hakkın söylemi olarak gösteren sözde bir ‘harbilik’ ortaya çıkmıştır. Herkesin önünde bariz ırkçı temellerinin hesabını vermekte tereddüt etmiyor. Dolaysız ekonomik müdahaleye, hegemonik amaçları için zayıf bir örtü olan insancıl-politik söylem eşlik ediyor. Terörle savaş, -öncelikli olarak sömürülmemiş maden kaynaklarının olduğu bölgelerdeki- çokuluslu şirketlerin çıkarlarını gözetme gizli gündemiyle, bölükleri konuşlandırmanın gerekçesi olmuştur.

‘Sürekli ‘insan’dan bahseden bu Avrupa, endişe ettiği tek şeyin ‘insan’ olduğunu duyurmayı bırakmıyor, bugün bu Avrupa ruhunun hüküm sürdüğü her ülkede var olan insanlığın çilesini biliyoruz.’Franz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri.

Doğru kabul edilen bu veda hediyesi adı altında, ırkların hiyerarşisi, azar azar kendisini sözde ‘medeniyetler savaşı’, insancıl müdahale ve demokratik inancın insansız uçaklar tarafından yayılmasıyla yenilemiştir. Böylelikle sömürü ve dışlanmanın yeni propagandacılarını belirlemek için savaş alanı hikâyesi başlar. Seçici hafıza, egemen kapitalist değerleri durmadan çekiçlemek ve unutmak, ötekinin, Müslüman, Arap, siyahînin bir temsilini oluşturarak fikir şekillendirmeyi amaçlar. Kalıtsal olarak evrensel değerlerden aciz, böylelikle de düzeltilemez bir şekilde barbar olan düşman, fiilen insanlıktan dışlanmıştır. Bu bağlamda, Dakar konuşması (Nicolas Sarkozy’nin 26 Temmuz 2007’de Dakar’da yaptığı ve sömürgeciliğin büyük bir hata olduğunu ifade ettiği, aynı zamanda Afrika’nın geri kalmışlığının tek sorumlusunun sömürgecillik olmadığını iddia ettiği konuşma; ç.n.) önemli bir aşama olarak kalır.

Tekrar paketlenmiş, modernleştirilmiş bir ırkçılığın teorisyenlerine göre, bağımsızlık başarısızlığının nedeni sömürgeciliğin zehirlenmiş mirası, önceki büyükşehrin yıkıcı etkileri ya da önceki sömürgecilerin iktidar anahtarını verdiği diktatörlerin dayanıklılığı değil; kendi ‘arkaikliğinde’ donmuş insanların kendi kaderlerini kontrol etme yetersizliğidir. ‘Siyah deri, beyaz maskeler’ ırkçılık karşıtı mücadelede esas kilometre taşıdır: sömürgeciliğin dürtülerini ve onun ezilenler üstündeki etkilerini inceleyerek bu ayrım mekanizmalarının ve politik aşağılamaların deşifre edilmesi. Ona göre bu, ırkçılık kurbanları ve ırkçıların kendileri için evrensel bir yabancılaşmama hareketindeki ırkçılığa karşı mücadelede açıkça belirtilmişti.

Kötürüm olmaktan uzak, bu saldırılarla yüzleşen insanlar ilerlemeye devam ettiler ve adalet, saygınlık ve daha iyi bir yaşam için olan mücadelelerini bırakmadılar. Ortaklaştırılmış mücadelelerin kamusal yüzü ne olursa olsun –basın özgürlüğü ya da özgür irade- bütün kıtada, halkın sesi güçleniyor: vatandaşların özgürleşmesi için politik mücadele ve neo-liberal modeli reddetmeyle uğraşan kadınlar ve adamlar. Bağımsızlık mücadelelerinin başlıca mitleri henüz ölmedi. Bu noktada, Arap dünyasındaki halk isyanlarını anlamak gerekir. Bu hareketleri sosyal rahatsızlık ifadesine veya açlık isyanlarına indirgemek bir aldatmacadır.

Fakat sosyal ilerleme ve gelişimin kayıp yarım yüzyılı, politik aydınlanma ve yerleşme yarım yüzyılı olmuştur. Aslında, dogmatik prizmalar, yol gösterici gücünü kaybetmiştir ve hâlâ işlevi olan tek analitik taslaklar, kesin olarak gerçeklik ilkesine dayananlardır.

Fanon’un fikirlerini, bundan önce sömürgeci egemenliği altında olan ülkelerin şartlarını kullanmak, ideolojik at gözlüklerinden ayrılmış ve tüm dogmalardan kurtulmuş gerçeklikle yüzleşme alıştırmasıdır. (Bu anlamda, onu unutulmuş ve ikonlaştırılmış olarak görenlerin aksine, Fanon her zamankinden daha geçerlidir. O, psikiyatrist, Cezayirli bir mücahit, Pan-Afrikalı devrimci, gezgin bir elçi ve kendilerinin egemen dünyaya bağlı olduğuna inanan herkes için özgürlük savaşçısı olmuştur.)

Siyah deri, beyaz maskeler sözünü hatırlayalım: “Bir renk adamı olan ben, tek bir şey istiyorum: asla egemenliğin bir aracı olmamayı. Birisini başka birinin hizmetinde asla görmemeyi. Yani kendimi bir başkasının hizmetinde. İnsanı nerede olursa olsun keşfedebilmeyi ve istemeyi.’

Fanon’un özgürlük eleştirisinin altında, iktidar sistemlerinin aslında ne olduğu gün yüzüne çıkıyor: tüm ekonomik, sosyal ve kültürel engellerin kökenindeki baskı ve yağma sistemi. Demokratik içeriği boşaltılmış bağımsızlık savunmasızdır: kurtuluş mücadelesinin kazanımları hiçbir şekilde tersine çevrilemez. Ayaklanan halkların özgürlüğü, önceki sömürgecilerce desteklenen güçler tarafından ele geçirildi. Egemenlik sadece görünüşünü değiştirdi ve özgürleşme henüz gelmedi.

Fanon’a göre, ‘bireyin özgürlüğü, ulusal kurtuluş sonucunda ortaya çıkmaz. Gerçek bir ulusal özgürleşme sadece birey özgürlüğünün değiştirilemez bir şekilde kendi özgürleşmesini harekete geçirmesine kadar vardır.’ Bu nedenle, nadir de olsa, sömürgeci boyunduruktan kurtulmuş toplumlar, yurttaşsız toplumlardır.

Bağımsızlığın ikinci aşamasınıortaya çıkarken maksat, bağımsızlığın politik içeriğini toplumun tanıyabildiğine geri getirmektir ki bu olmadan bağımsızlığın şekli sadece bir karikatürden ibarettir. İnsanoğlunun kurtuluşu; özel ve kamusal özgürlüklerin savunmasına, ortak çıkarların önceliğine, eşitsizliğin azalmasına, seçilmişlerin güvenilirliğine ve hakların egemenliğine dayalı evrensel bir mücadeledir.

Gerçek kurtuluş, sadece gerçekten demokratik, güçlü ve temsili olan kurumlar bağlamında öngörülmüş bağımsızlık mücadeleleri tarafından uğraşılan süreçleri izleyen şeydir. Demokratik özgürlükler bu ülkeler için egemenlik ve sefalet arasındaki çıkmazdan kaçmanın tek yoludur. Eşit biçimde gerekli bir ön koşul, küresel güneydeki ülkelerin lehine, ulusla arası güçler ve onların yeniden dengelenmesi arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesidir. Fakat bu, piyasaların boyunduruğu altına girmek için, eski sömürgeci ülkeleri de ilgilendirir.

Uluslararası ilişkiler bağlamında, hiçbir meşruluk olmaksızın, bunun yerine silahlı kuvvetlerinin gücüyle ve dış destekle birlikte, liderler uluslararası safhada hiçbir değere komuta etmiyorlar. Kendilerini içten demokratik zanneden büyük güçler için, daha az gelişmiş dünya üzerine kurdukları hegemonyayı devam ettirme arzularının sona erme zamanı gelecektir.

Fanon’un dik başlılığı ve azmi, drama, halkın yaşam biçimi olduğu sürece, başarısızlıktan kader olmadığını gösteriyor. İlerlemenin dayanışması ve mücadelelerin çakışması, diktatörlere, yeni sömürgeci ve emperyal hegemonyaya karşı direniş, çözüme giden yolun kilometre taşlarıdır. Dayanışma ve enternasyonalizm- ki Fanon’a göre bunlar birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır- halkların mücadelelerine sürekli devam eden bir insan boyutu katmakta.

Bir psikiyatrist, bir deneme yazarı ve bir militan vasıflarıyla Fanon, bir hayli ötekileştirilmiş ve çelişkilerle delik deşik edilmiş olmasına rağmen spot ışıklarını sömürülmüş dünyanın birliğine çevirmiştir. Bu nedenle, mücahit Fanon’a göre, Karayip, Afrika veya Latin Amerika halkı tarafından verilen mücadelelerin hiçbir farkı yoktur. Biri Fanon tarzı analizi şöyle de devam ettirebilir: yayılmacı eğilimiyle, liberalizmin örgütlenme biçimlerini küresel güneye nakleden küreselleşme, şimdi aynı şeyi Kuzey’e yapıyor.

Dışlanma ve sömürünün sosyal ve politik ayırma özelliği, dünyayı küçük azınlıkların çıkarları doğrultusunda birleştirmeye meyillidir. Yunanistan’a uygulanan muamele, AB ve bankalardaki ultra liberallerin yardakçılığıyla biriken dış borca bir karşılıktı. Bu durum, şu an gelişmiş dünyada uygulanan toplumsal ilerlemeleri bozma stratejilerini açığa çıkarıyor.

Terörizm karşıtlığı adı altında oluşturulan denetim kültürü, bu süreçlerce dışlanan ve haklarından mahrum bırakılanların kriminalize edilmesine katkıda bulunuyor. Basının Birleşik Krallık’taki en son ayaklanmaları işleyiş biçimi, 2005 yılında Fransa’daki işçi sınıfı banliyölerinde görülen isyanları hatırlatıyor. Sosyal ve etno-kültürel kategorilerin -fakirler, siyahîler, Araplar, Müslümanlar- üst üste gelmesiyle hızlanan, peş peşe gelen kaymalarla, Batı rejimleri, sömürgeci söylemi yerel politikaya tekrar yerleştirdi. Gizli tarih ile ilgili bir çelişkiyle, yerliler yalnızca özgün halleriyle değil, aynı zamanda Fanon’un ‘yasak kentler’ olarak tanımladığı, ayrımcılığın yeni biçimlerinin zorla uygulandığı yerlerde de hep mevcuttur. Yeryüzü Lanetlileri’nde şöyle belirtmişti:

‘Sömürülen dünya ikiye ayrılır… Sömürülenler tarafından ikâmet edilen bölge, sömürenler tarafından ikâmet edilen bölgeyi tamamlamaz. Bu iki bölge birbiriyle yüz yüzedir fakat daha büyük bir bütünün parçası olarak değil… Dünya, her biri farklı türle işgal edilmek üzere, bölümlere ayrılmıştır. Sömürgeci bağlamın özgünlüğü, yaşam tarzları arasındaki devasa fark, eşitsizlik, ekonomik gerçekliktir, insan gerçekliğini maskelemeyi asla başaramaz.’

İşleyiş şekli değişmiş olsa da, halkın ağırlığı ve egemenliğinin kalıcılığı görülebilir. Hatta baskın halklarca ‘korunuyor’ olma kılıfı altında, bu kategorileri, en hassas toplumları içerecek biçimde genişletiyorlar. Yabancılaşma biçimi değişti fakat sömürünün ideolojik destekleri sürekli olarak kalıcılığını koruyor ve gezegenin tekdüze modele boyun eğmesini sağlayan küreselleşme unsurları haline geliyor. Ekonomik kriz, Batı kapitalizminin bir krizidir. Afrika ve Arap dünyası toplumlarına göre, –askeri insani müdahale nezareti altında- yeniden sömürgeleştirme, artık ‘uygarlaştırma görevi’ne değil, koruma sorumluluğuna, kendisini ‘uluslararası toplum’ olarak bildirenlerin güvenilmez yalanlarına başvuruyor. Baskıcı doğasını, yabancılaşan ve kişiliksizleşen bir karakterle devam ettiriyor.

Sömürgeci geçmişi ve şimdiki adaletsizlik ve topraklardan çıkarılmayı göz ardı etmeyi isteyenlere göre, Fanon’ın eserleri yol kenarında bırakılacak ve şiddet özründen başka her şey olarak anlatılacak. Onu küçük düşürenler, Fanon’a karşı bir cadı avı başlatan yeni muhafazakâr ‘aydınları’ toplayacaklar. Eğri okumalarla ve peşin hükümlü temsillerle, Fanon’un eserlerinin ve onların ırkçılığının kendi görmezliğini tekrar oluşturacaklar.

İnkâr edilmiş, sömürülmüş ve köleliğe mahrum edilmişlerin son çaresi olarak Fanon tarafından savunulan şiddet, daha büyük bir şiddete maruz bırakılmış ezilenlerin meşru savunmasıdır: baskı, mülksüzleştirme ve horlanma.

Ancak, bütün manipülasyonlar ve propagandaların olduğu gibi gerçeklik de inatçıdır. Çeşitli mekanizmalar, eski sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmek için her zaman iş başındadır. Teslimiyet ve yalanların reddi, Fanon’un çalışmalarının tohumunu atan direniş ruhu, dünya çapında hakları için mücadele edenlere ilham vermekte. Başka herhangi bir yerde olduğu gibi Filistin’de de, baskıdan uyananların arka bahçelerinde, Fanon’un hareket halinde olan düşünceleri, dünyadaki değişimlere rağmen gerçektir.

Dünyamız mülksüzleştirmeden, adaletsizlikten ve yabancılaşmadan azâde mi? Fanon bizi, direnmeye ve hiçbir zaman pes etmemeye çağırıyor.

http://www.pambazuka.org/en/category/features/78515 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ

Posted in Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Bolivya’da bir garip barikat kurma öyküsü = METİN YEĞİN

Posted by lahy 11/12/2011

Bolivya’da yolları kesen grup, Brezilya’dan kaçak gelen otomobil ruhsatlarının ‘millileştirilmesi’ için istenen bedeli protesto ediyor.

Bolivya'da bir garip barikat kurma öyküsü
Normal bir gece yolculuğuydu. Otobüs karanlığın içinde ilerliyor. Bir yerde durunca, pencerelerinin önü tavuk, pilav, cola, su ve meyve kompostosu satıcılarıyla doluyor, biraz uzun durursa herkes inip sağa sola işiyordu. Kocaman açılan camların yanında çardakta uyur gibi yıldızlara sarılıp gidiyorduk. Bir ara çok uzun durdu. Böyle bir durumda, hemen diğer yolcuları kontrol etmek gerekiyordu çünkü bir kere Arjantin’de bizi otobüste unutmuşlardı. Bütün yolcular uyuyordu. Sorun yoktu. Muhtemel, bir barikatla yol kesme olmalıydı. Otobüs böyle durumlarda biraz geri gidiyor, bir dağ yoluna ya da sadece dağa sapıp gidiyordu. Açık kapalı camlardan, üst ve alt kapaklarından ve her yerden içeri toprak yağıyordu. Gözümüzü toprağa doyuruyordu.

Barikatı çocuklar açar 

Otobüslerde genellikle ‘Transporter’ filmi serileri oynuyordu. Muhtemelen, şoför kendisiyle özdeşleştiriyordu. Haklıydı. Daha tehlikeli sahneler yaşadığımızdan emindim. Ayrıca insan, kendisi içinde olunca daha da gerçekçi oluyordu. Allah’tan sadece üç ‘Transporter’ filmi olduğundan seyrettiğimiz toplamda yirmiyi geçmemişti. O bitince de ‘Driver-Sürücü’ filmi konuyordu. O sadece iki kere çekilmişti henüz ve ne güzel ki. Bu filmlerin başına mutlaka eski “Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim” rahmetli Zeki Müren anonsu konmalıydı. Zaten başındaki “Sakın kopyalamayın, suç işlersiniz” yazıları Bolivya’da iyice komikti. Onun yerine gülümseyen rahmetli Zeki Müren fotoğrafının üstüne bu güzel slogan işlenebilirdi. Kültür Bakanımıza söylenmeliydi. Çok severdi.

Şoför geldi. Barikatları aşacak bir yer yoktu buralarda. Dağ ve orman bizim transporter’a bile aman vermiyordu. “Hep birlikte gelin, mutlaka çocukları da alın, konuşalım, yolu açsınlar” dedi. Yolcular buna alışıktı. Önde kadınlar ve çocuklar, barikatlara doğru yüründü. Kundaktaki çocuklar daha makbuldü. Barikat komitesine gidildi. “Siz kesinlikle haklısınız” denildi. “Mutlaka kabul edilmeli. Sizi tamamen destekliyoruz.” Bunu söyleyince bütün otobüs cemaati, televizyondaki naklen mevlit yayınlarında olduğu gibi bir ağızdan onay verdik.

48 saatte iki barikat 

Otobüs sözcüsü tecrübeli barikat açıcı kadın, onaydan aldığı güçle devam etmeden önce, kundaktaki bebeği bir sağa sola salladı -Galiba bu bebeği ödünç almıştı. Otobüste kucağında yoktu-. “Fakat bizim de sizin gibi çocuklarımız var. Onlar nasıl dayanacaklar?..” Burada bir an, cevap almak için kesince 17 numaralı koltuktaki kadın devreye girdi. “Benim çocuğum bütün yolculuk boyu ateşler içinde kıvrandı” dedi. Çocuğunu biliyordum. Elinde tavuk buduyla, bütün gece otobüs içinde koşup durmuştu. Demek ki ateş sanrısıydı bu ya da dansı. Oradan bir televizyon kamerası belirdi. Bolivya hızlı haber ajanslarından biri değildi. Sadece sıkışan otobüslerden birindeki muhabirlerdi. Olay yerinde bu kadar çabuk olmaları da pek önemli değildi çünkü hiçbir yere gidemeyeceklerdi. Öncü kadın kameraya da konuştu. “Destekliyoruz ama bizim de çocuklarımız var” dedi. Bu sefer, toplanmış beş otobüs yolcusu, hep beraber onay verdik. Süleymaniye Camii gibi oldu.

Komitedekiler aldırmıyorlardı. Yanlarında getirdikleri plastik sandalyelerde oturuyorlardı. Aslında hiç görmediğim tipte bir barikatçı grubuydu. Öncelikle lastik filan yakmıyorlardı. Birkaç ağaç atarak yolu kesmişler, gişelerin önüne de kendi arabalarını dayamışlardı. İki çok büyük TIR’ı da anayolu tamamen kapatmak için kullanmışlardı. “Kaçıncı barikat” diye sordum. “İkinci” dediler. Bu, 48 saat anlamına geliyordu. Birinci barikat 24 saatte yapılıyordu. Yollar açılıyordu. Bir şey değişmezse ikincisi 48 saat oluyor ve yollar açılıyordu. Böyle ilerliyordu. Bolivya kuralsız bir ülke değildi. Öncü kadını görüp nedenini sordum. “Tam bilmiyorum” dedi. Kundaktaki çocuğu annesine geri veriyordu. Sanırım başarısızlık onu üzmüştü.

Ruhsat için yol kesme 
Otomobil ruhsatları içindi. Bolivya’da binlerce, Brezilya’dan gelen çalıntı otomobil vardı. Kamyonlar, otobüsler, minibüsler… Tanesi üç bin dolara satın alınabiliyordu. Uygun bir rüşvet ödemesiyle de yıllardır kullanılıyordu. Hükümet bunu bir afla yasallaştırıyordu. Kendi deyimleriyle millileştiriyordu. Fakat araba başı üç bin dolar civarında ruhsat parası istiyordu. Bu çok fazla diye yollar kesilmeye başlanmıştı. Barikat önünde marşlar ya da sloganlar yoktu. Dört çeker cipler kenara çekilip dört kapısı açık bırakılarak dört bir yandan pop şarkıları çalınıyordu. Maden işçilerinden, koka köylülerinden, yoksullardan öğrenmişlerdi. Haklarını istiyorlardı. Sadece zenginler de yoktu. Bir motoru olup da moto-taksi yapanlar, 1970 model arabası olanlar, onlar da en az 1200 dolar ödemek zorundaydılar. Büyük paraydı.

Garip bir dünya. Grev hakkı gibi bir barikat hakkı gelişiyor. İzinsiz gösteri düzenleme hakkı gibi, bu origamik demokrasinin bir kenarına sığışıyor. Sevinmeli belki. Fener alayları düzenlemeli ama mutlaka yollar kesilmeli. Gerçek ya da temsili hak arama milisleri, çalışma planları, iş, ekmek ya da dört çeker araba ruhsatları. Artık hepimiz, bütün dünya, Köroğlu çocukları..

Posted in Bolivya, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Arjantinli Öğretmen Atanıyor Ama… Aykan SEVER

Posted by lahy 08/12/2011

Aykan SEVER
Buenos aires – BİA
Türkiye’de öğretmenler atanamadığı için sokaklara döküldüğü sıralarda, Arjantinli meslektaşları de Buenos Aires sokaklarındaydı. Onlar atanmıştı ama maaşları yoksulluk sınırındaydı ve üstelik eyalet Valisi, öğretmen sendikası temsilcilerinin de içinde bulunduğu özerk komiteyi dağıtmaya çalışıyordu.

Eylül sonunda başlayan öğretmenlerin direnişi geçen hafta Perşembe (1 Aralık 2011)ciddi bir saldırıya maruz kaldı. O gün grev yapan yaklaşık üç bin öğretmen yerel parlamentonun önünde toplanmıştı. İlk saldırganlar eyalet valisi Mauricio Macri tarafından yönlendirilen tribün fanatikleriydi.

Barra bravas diye adlandırılan bu gruplar tribün müdavimleri içerisinde örgütlenen, zaman zaman para karşılığı tetikçilik yapan kişilerden oluşuyor. Yer yer Arjantin sağı barra bravaları halk hareketleri karşısında devreye sokmayı ihmal etmiyor. Bu da o örneklerden biriydi.

Mauricio Macri, federal sistemle yönetilen Arjantin’in Capital Federal diye adlandırılan başkent Buenos Aires ve çevresinin valisi, PRO adlı “liberal” eğilimli bir partiden. Macri aynı zamanda geçmişte Boca Juniors’un 12 yıl başkanlığında bulunmuş. Bu yüzden kendine tetikçi tedarik etmekte zorlanacak birisi değil.(1)

Biz o güne dönecek olursak, ilk elden barra brava saldırısında bazı öğretmenler yaralandı ancak daha sonra metropoliten polisinin(2) biber gazı eşliğinde saldırısına da uğradılar. Arjantin’de bu müdahalenin öğretmenlerin direnişini kıramayan valinin, eylemleri terörize ve provoke etmeye yönelik olduğu şeklinde yorumlar sıklıkla dile getiriliyor.

Direnişin başlangıcı

Aylardır grevler ve yürüyüşlerle süren, öğretmenler ve onların öğrencilerinin de katıldığı bu direnişin kaynağına baktığımızda karşımıza sorunlu bir eğitim sistemi çıkıyor. Öğretmen ücretleri çok düşük. Eğitime ayrılan bütçe yetersiz. Fakat Vali sorunu böyle tarif etmiyor.

Ona göre yıllardır eğitim sistemini düzenleyen 14 komiteden oluşan Juntas de Clasificasion Docente (JCD) adı verilen organizasyon sorunlu. Vali’ye sorarsanız JCD çok bürokratik.

JCD’nimn yerine kendisinin merkezde olduğu bir karar sistemi kurmak istiyor. Asıl sorunsa komitelerde sendika temsilcilerinin olması. Komiteler, terfi, hiyerarşi, kimin, hangi okulda kaç saat ders vereceği gibi işlerle meşgul bir merkezi sistem. Tabii zaman zaman bürokrasi, keyfiyet, kayırmacılık gibi şikayetlerle muhatap oluyorlar.

Bu sıkıntılı konular Macri’nin kendi iktidar alanını genişletebilmesi için manevra olanağı yaratıyor.

Macri bir sürü meselede bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler türünde “liberal” bir yaklaşım sergiliyor. Mesela şehirdeki açıktan akan kanalizasyonlar kime emanet edilmiş bilinmez. Atık suları bırakmış ki serbestçe aksın. Sivrisineklerle mücadeleyi de yarasalara devretmiş.

Ama iş çalışanlara gelince Sayın Vali’nin hemen sınıfsal refleksleri devreye giriyor. Emekçiler de onu pek sevmiyor. Duvarlar çoğu zaman Macri’yi Hitler’le eşitleyen yazı ya da resimlerle dolu.

Direnişin sınırlı da olsa bir başarısından bahsetmek gerekir. Daha önce sistemi tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen valilik, şimdi komite sayısını yediye düşürmeye razı. Tabii bu komitelerde sendika temsilcisinin olmasını hala istemiyor.

Biraz boş bir hayale kapılıyor. Çünkü ülkede çalışanların yüzde 90’ı sendikalı. Sendikayı dışlamak isteyen birinin ya bir yolunu bulup sendikayı satın alması ya da ithal öğretmen getirmesi zorunlu.

Arjantin futbolu gibi

Buenos Aireste’ki ilk ve orta öğretim okullarının çoğu devlete ait.(3) Buralarda çalışan öğretmenler çok düşük ücretler alıyorlar. 2400 peso (yaklaşık 400 euro) alt sınır. Bu kıdeme ve çalışma saatlerine bağlı olarak bir miktar artabiliyor.

Ücretlerin bu kadar düşük olması nedeniyle öğretmen olmak pek cazip değil. Yine de bir iş sahibi olmak büyük bir avantaj. Kimse işini kaybetmek istemiyor. Hele de bu olasılığı işçi ve sol karşıtı pozisyonu açık olan bir valinin iki dudağı arasına hapsetmeyi hiç istemiyor.

Direnişte en son gelinen noktada Kirchner hükümetinden pek ses çıkmazken, yerel parlamentodaki muhalefet öğretmenlere sahip çıktı. Öğretmen sendikası UTE ile birlikte ellerinde saldırganların medyaya yansıyan görüntüleri suç duyurusu yapmaya hazırlanıyorlar.

Valilikse “en iyi savunma hücumdur” hesabıyla, greve katılan öğretmenlerin ücretlerinden 700-1300 peso arası değişen oranlarda kesinti yaptı. Üstelik direnişçileri şiddet kullanmakla suçluyor.

Bu taktiğin bazen futbolu zevkli hale getirdiği, karşılaşmaları bol gollü yaptığı doğru olabilir. Ama bu yıl Copa America’da hem de kendi evinde, daha akıllıca oynayan takımlar karşısında çuvallayan, Arjantin ulusal takımının durumuna düşmek de var.

Vali’nin sonu da galiba böyle olacak. Vali’nin saldırganlığı, direnişçilerin meşru zemini ve toplumsal desteği karşısında ister istemez yenilgiye mahkum bir tablo çiziyor. (AS/HK)

 

(1) Geçtiğimiz pazar Boca Juniors bitime iki hafta kala Banfield’i 3-0 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Aynı gün Macri’nin adayı Daniel Angelici ise Boca’nın başkanlığını kazandı. Boca’nın solcu bir takım olduğu şimdilerde eski bir efsane galiba.

(2) Bütün ülkede federal polis “güvenliği” sağlarken, başkentte ayrıca son iki yıldır, metropoliten polis organizasyonu var. Bu merkezi hükümetle Valilik arasında sürtüşme konusu. Her ne kadar federal polisin yetersizliği gerekçe gösterilse de valiliğin asıl olarak kendi silahlı gücüne ihtiyaç duyduğu yollu yorumlar da var. Bunu da zaman zaman nasıl kullandığını gösteriyor.

(3) Devlet okullarının yanı sıra özel okullar ve tercerizar adı verilen Ngo tabelalı şirketlerin yönettiği okullar da var. Bu okulların giderlerinin yüzde 80’i devlet tarafından karşılanıyor. Ayrıca büyük madencilik ve petrol şirketlerinden aldıkları desteklerle onların vicdanını yıkamaya yardımcı oluyorlar. Elde edilen kazançsa herhangi bir vergiye tabi değil.

Posted in Arjantin, Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Evo’nun 5 yılı -Pablo Stefanoni

Posted by lahy 04/12/2011

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. İkinci iktidar dönemi, aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği, değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, çünkü artık karşıda büyük düşmanlar yok. Bu hem bir avantaj hem de dezavantaj

10 yıldan az bir süre önce Bolivya başkanının adının Bolivya dışında çok az insan bilirdi. Bugün ise Evo Morales sadece küresel bir figür değil aynı zamanda küreselleşme karşıtlarının bir ikonudur. 20. yüzyılın sonlarına doğru neoliberalizmin en yüksek noktaya ulaştığı yıllarda, Meksika’daki Zapatistalar “İktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmek” fikrini savunuyorlardı. Şimdi 21. yüzyılın ilk yıllarında Bolivya’nın ilk yerli başkanı Evo Morales dünyayı değiştirme eğilimini Subcomandante Marcos’un “İnsanlara itaat ederek hükmetmek” görüşünü kullanarak Bolivya’nın her yerinde bilboardlarda başkanın imajıyla birlikte sergileyerek şekillendiriyor.

Evo Morales başkanlık koltuğuna 18 Aralık 2005 yılında yüzde 54 gibi muazzam bir oy oranıyla oturdu. Petrol ve gazın ulusallaştırılması ve anayasa konvansiyonu olmak üzere hemen iki ana gündem üzerine ulusalcı bir proje teklifi sundu. İlk kanun ile Morales partisinin adından da anlaşılacağı gibi (MAS-Sosyalizme Doğru Hareket) doğal kaynakların yağmalanmasını ortadan kaldırmasını planladı, ikinci olarak da “iç sömürgeciliğin” ortadan kaldırılması için çalıştı. Bolivyalı yerli hareketleri genellikle yerli insanların -Bolivyalıların çoğunluğu- iç sebatta dışlanmalarının ve liberal-demokratların vatandaşların eşitliği ilkeleri çerçevesinde için için yanmaya devam etmesini karakterize etmek için bu terimi kullanırlardı. Böylece Morales emperyalist Callut’a karşı duran Davut gibi görülür ve bu onun ülke içindeki ve dışındaki popülaritesini açıklar.

Bu gelişmeler Bolivya’yı kapitalist moderniteye ve mevcut ekonomik krize karsı alternatif model arayanlar için işaret haline getirdi. Gerçek değişim sürecinde asıl aktör olarak yerli insanların varlığı bir “öteki” yeni bakış açılarını, dünya görüşlerini ve Batı’nın çöküşü karşısında alternatif siyasi, ekonomik ve sosyal uygulamaları sağlayabilenler hakkında bir dizi hayalleri harekete geçirdi. Ama daha da yakından bakıldığında durum çok daha karmaşıklaşıyor. Bolivyalıların büyük çoğunluğunun yerli olmasına rağmen (2001 nüfus sayımına göre yüzde 62), Bolivyalıların içinde esaslı bir modernizasyon için şiddetli bir arzu belirmesi neredeyse zorla ortaya çıkıyordu. Evo Morales maddi refah açısından iyi yaşam terimlerinin gelişimsel hayallerini yerli dünya görüşlerinde iddia edilen kayıtlı herhangi ruhsal ya da materyalist olmayan kurallardan daha güçlü devreye sokuyor.

Birçok ReVista okuyucusu için Evo Morales Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Ekvatorlu meslektaşı Rafael Correa, rahmetli Nestor Kirchner ve eşi, bugünkü Arjantin Başkanı Cristina Fernandez ve Nikaragua Başkanı Daniel Ortega gibi Güney Amerika’da ortaya çıkan ünlü liderlerden biri olarak görülüyor. Fakat bu “etçil” sol, ki Perulu yazar Alvaro Vargas Llosanın onu “vejetaryen” (ve iyi) soldan ayırmak için bu terimi kullanmıştı, homojen değildir. Morales’in liderliği Mesihçi yönden ziyade ağır dozda öz temsil içeriyor (kırsalda köylüler genelde ‘o bizden biri ‘ yorumu yapar) . Uluslararası Para Fonu (IMF), Evo’nun makroekonomi politikasının ihtiyatlılığını ve kolaylıkla Brezilya’daki ılımlı Lula Da Silva veya onun halefi Dilma Rousseff’ınkilerle kıyaslanabilecek sosyal politikalarını övdü.
Morales son birkaç yıl içinde ülkenin doğu bölgesindeki tarımsal-endüstriyel elit ile arasındaki şiddetli anlaşmazlıkta köylülerin ve kentli halk kesimlerinin mobilizasyonunu cesaretlendirerek gücünü pekiştirdi. Ayrıca sokaklardan aldığı destek oylara dönüştü: Ağustos 2008’da bir geri çağırma referandumunda oyların yüzde 67’ü ile onaylandı ve 2009 Aralık’ta eşi benzeri görülmemiş şekilde yüzde 64 ile seçildi.

Bununla birlikte, Ocak 2011 yılında hükümetin beşinci yıldönümü kutlamaları lekendi. Evo Morales 26 Aralık 2010’da Caracas’ta seller için yardım isterken Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia tarafından, daha sonra iptal edilen gasolinazo, yani yüzde 83’lük yakıt zammı açıklanmıştı. Gaz ve mazot sübvansiyonlarında kesinti açıklamasının sürpriz zamanlaması ve tonlaması, 90’ların ve 2000’lerin başındaki coşkulu neoliberal düzenlemelerin anılarını canlandırarak, Evo çağında hükümete karşı benzeri görülmemiş bir hoşnutsuzluk ortaya çıkaracak ve düzenleme geri çekilecekti. O ana kadar protesto muhafazakar sağdan gelmişti ama bu kez Evoculuğun kalesinden, Evo’nun destekçilerinin kendisinden geldi. Sonuç olarak 1 hafta sonra hoşnutsuzluk büyüyüp güçlenmeden Morales kararını iptal etmek için elini çabuk tuttu. Bolivya Başkanı hükümetin ‘halka itaat ettiği’ni ve önlemin (kesintinin) gerekli olduğunu tekrar etse de toplumsal hareketler bu uygulamalar için uygun zaman olmadığını fark ettirdi. Bununla birlikte fiyat artışları ve önlemin yarattığı belirsizlik yüksek gıda fiyatları ile ilgili bir dizi protesto doğurdu.

Dahası, bu mini-kriz, sık sık komüniteryan sosyalizmin başvurduğu kavramları anlamlı olarak sahneye koymayla Bolivyalıların günlük yaşantılarında meydana çoğu mütevazı olan asıl değişiklikler arasındaki kopukluğu belirginleştirdi. Sosyal destekleme uygulamaları, kırsal elektrikleşme ve otoyol inşaatı gibi yoksulluğa karşı savaştaki orta derecede başarılar yadsınamaz başarılar olsa da, “anti-kapitalist bir politika” olmaktan uzaktılar. Aynı zamanda Bolivya Devleti özellikle de nitelikli teknokratların ve kurumsal yoğunluğun eksik olmasından dolayı kronik olarak zayıf kalıyordu. Bu eksiklik devlet fabrikalarının kurulması gibi hükümetin devletçi projelerine birçok engel yaratıyordu. Petrol şirketlerine yönelik desteklemelerin duyurusuyla birlikte, gıda fiyatlarını düşürmek ve şeker gibi ürünlerin kıtlığını ortadan kaldırmak için küçük ve büyük üreticilerle bu yıl yapılan, üretim artışı hedefli resmi görüşmeler, piyasa mekanizmalarının üstesinden gelmenin, hükümetin ve sözüm ona “toplumsal hareketlerin“ hayal ettiklerinden çok daha fazla karmaşık olduğunu kanıtlıyor.

Evo Morales ‘açıklama krizi’ etkilerinden mağdur olmuştu. Morales yönetiminin ilk zamanlarında alınmış olan önlemlerin siyasi-sembolik etkisi düşünüldüğünde yaratıcılıkta bir düşüş yaşandığı görülüyor.

En son eğitim reformu yasasına doğrudan etkilenenler (özellikle öğretmenler) hariç tutulursa küçük bir kamuoyu tartışmasıyla geçti; aynı şey, bir Bolivyalının özelleştirilmiş sağlık hizmetine ihtiyacı olduğunda ne olduğu şöyle dursun düşük kalitede hastanelerde bugün hizmet için para ödemek zorunda kalan Bolivyalıların çoğunluğuna parasız sağlık hizmetlerini garantilemek için diğer gerekli değişiklikleri ve hazırlanan evrensel bir sağlık sigortası için de söz konusudur. Bu çabalar gerek olsa bile, Morales hükümetinin toplumsal etkileri hakkında ikna edici bir hikaye üretememektedirler.

Dönüşüm en çok elitlerin değişiminde; yerlilerin, köylülerin ve sade yurttaşların devlet aygıtına kitlesel biçimde dahil oluşunda, Bolivyalıların kendi kendilerine dönük algılarının değişiminde ve on yıllar boyu Washington’un diktalarına itirazsız boyun eğmelerden sonra Venezüella, Küba ve İran gibi ülkelerle kendini ittifak içine giren Bolivya dış politikası alanında fark edilmektedir.

Çin’den uydu satın alınması, petrokimya, hidroelektrik projeleri, maden ve otoyollar (Amazon bölgesi dahil) gibi dev projelere oynanması ya da başkan’ın Silahlı Kuvvetler’le yakın bağları, zaman zaman yerlicilik ve ekstrem kalkınma projelerini birbirine katan ideolojik bir keşmekeşi andıran farklı hayallerin devrede olduğuna delalettir. Bunların arasından, pek çok muhtemel kombinasyonu üretebilecek iki genel ve şematik hattın izini sürebiliriz.

Bir vizyon, -Başkan Yardımcısı Garcia Linera’nın katıldığı hegemonik vizyon-, “ihtiyatlı” makroekonomik politikalar izleyecek güçlü bir devlet önerisinde bulunmaktadır. Bir başka eğilim, kamu politikası bakımından uygulanabilir olmaktan çok felsefi olan, iklim değişikliği zirveleri, toplumsal hareket forumları ve politik oluşum süreçleri gibi yerlerde ifade edilmektedir. Bu eğilim, yeni Anayasa tarafından tasdik edilen ekonomik, politik ve hatta yargısal çoğulculuğa dayalı komüniteryan bir perspektifi yansıtmaktadır. Bu eğilimin en önemli savunucusu Altiplano’nun aymara yerlilerinin büyük saygısına mazhar olmuş Dışişleri Bakanı David Choquehuanca’dır. Bu iki eğilim arasındaki gerilimler, özellikle çevre konusunda fark edilebilir.

Bolivya, iklim zirvelerinde uluslararası liderlik ve ahlaki bir tutum sergileme niyetindeyse de, doğanın savunulması ve iklim değişikliğine karşı mücadeleye ilişkin iç siyasette tutarsızlıklar sergilemektedir. Yüksek fiyatların da tetiklemesiyle bir kez daha bir maden gücü / maden ülkesi olmanın çevresel maliyeti, kamuoyunun görüşüne sunulmadığı gibi hükümetin temel gündemi de olmamaktadır. Bu bağlamda, Morales koltuğa oturduktan sonra ilk kez, ne olursa olsun muhalefet eden sağdan değil, 2010’un başına kadar Morales’in bir müttefiki olan La Paz Belediye Başkanı Juan Del Granado’nun liderlik ettiği merkez-sol Korkusuz Hareket’ten gelen bir muhalefetle karşı karşıyadır.

“Korkusuz” üyeleri, özellikle La Paz’da, kırsal orta sınıfın desteğini arkalarına alıp, kendilerini mevcut değişim sürecinin “hatalarını eleştiren, başarılarınıysa destekleyen” daha demokratik ve kurumsal bir varyasyonu olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Hareket, destek almak için, son on-yıllarda ülkede en iyi yöneticilerden biri olan Belediye Başkanı Del Granado’nun başarılarından yararlanmaya çalışmaktadır.

Hükümet, bu harekete, geçmişte kendi muhafazakâr rakiplerinden kurtulmasına yardımcı olan bir mekanizmayı kullanıp, La Paz’ın şimdiki Belediye Başkanı Luis Revilla ve Del Garando’ya karşı suçlamalar getirip baskı yaparak yanıt verdi.

Bu yıl, Tarija (ülkenin güneyindeki, Bolivya doğalgazının temel rezervlerinin bulunduğu bölge) valisi, koltuğundan indirildi ve Paraguay’dan politik sığınma talebi kabul edildi; Pando eyaletinin eski valisi Leopoldo Fernandez, ayrıştırılmış yalıtık Bolivya Amazonu bölgesinde Evo taraftarı köylülerin Fernandez Thugs tarafından tuzak kurularak pusuya düşürüldüğünün iddia edildiği, sözde Porvenir katliamı (2008) yüzünden hala hapiste tutuluyor. Aralarında Santa Cruz bölgesinin özerklik yanlısı eski lideri Branko Marinkoviç ve eski başkan adayı Mafred Reyes Villa’nın da bulunduğu bazı eski güçlü muhalefet liderleri ABD’ye kaçtı. Hareketleri zayıf olsa da hükümetin ılımlı solun bu üyeleri karşısında aynı sonucu alıp almayacağı belli değil.

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. Onun ikinci dönemi, bir ikinci dönemin gerektirdiği bütün aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği (2014’te tekrar aday olmayı planlıyor), değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, karşıda büyük düşmanlar yok (bu hem bir avantaj hem de dezavantaj). “Ayrılıkçılara” karşı mücadele 2008’e kadar Morales’ın pozisyonunu güçlendirmeyi başardı. Şimdi, Bolivyalılar, Morales’in vaatlerinin günlük yaşamlarında daha iyi somut koşullara tercüme edilmesini bekliyorlar. Onlar ceplerindeki devrimi bekliyorlar.

Pablo Stefanoni, gazeteci ve ekonomist, Nueva Sociedad’ın editörü. Şubat 2011’e kadar Le Monde Diplomatique Bolivia’nın genel yayın yönetmeniydi. “Qué hacer con los indios…” kitabının yazarıdır. 

[Bolivia Rising’deki İngilizcesinden Sonel Temel tarafından latinbilgi.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Posted in Bolivya, Makaleler | Leave a Comment »

John Bellamy Foster: Küresel yedek emek ordusu ve yeni emperyalizm

Posted by lahy 30/11/2011

Monthly Review dergisi editörü John Bellamy Foster, Monthly Review Kasım sayısında kapsamlı bir küreselleşme sürecinden yola çıkarak, kâr maksimizasyonu hedefi doğrultusunda sermayenin ve üretimin uluslararası transferine dair kapsamlı bir değerlendirmede bulundu. Foster; “ucuz emek cenneti” olarak görülen Çin ve benzeri ülkelerdeki yedek emek ordusunun bugünkü halinin sürekli olmayacağını ve uluslararası sermayenin/çokuluslu şirketlerin aşırı sömürü yolu ile sağladığı kârların sonsuza dek süremeyeceğine işaret ediyor:

Son birkaç on yılda, kapitalist ekonomide üretim küreselleşmesi yönünde muazzam değişiklikler olmuştur. Üretimdeki ve hatta önceden küresel Kuzey’de yer almış olan hizmet üretimlerindeki -Kuzey’in önceden var olan üretiminin bir payı ile birlikte- artışın çoğu, bugün, ortaya çıkan bir avuç ekonominin hızlı endüstrileşmesini besleyen küresel Güney’e doğru açılmakta. Bu değişikliği 1974-75 ekonomik krizinden ve neoliberalizmin yükselişinden —ya da Doğu Avrupa ve Çin’in dünya ekonomisine olan uyumunun küresel kapitalist emek gücünde büyük bir artışa sebep olmasıyla 1980’lerde ve sonrasında patlamasından doğduğunu görmek alışılmıştır. Ancak, ele alacağız küresel bir ölçekte üretimin temelleri, 1950’lerde ve 1960’larda atılmıştı ve 1974’te ölen, çokuluslu şirketin başında gelen teorisyeni Stephen Hymer’ın eserinde çoktan anlatılmıştı.

Hymer’a göre, çokuluslu şirketler, belirli bir pazarın ya da sanayinin önemli hisselerini kontrol eden devasa bir şirketin tipik bir firma olduğu tekelci (ya da oligopol) modern sanayi yapısından gelişmiştir. Gelişimlerindeki belli bir noktada ( ve sistemin gelişiminde) bu büyük şirketler, yabancı şubelerin kontrolü ve mülkiyeti yoluyla tekelci çıkarlar arayarak—yerel pazarların ve maddelerin kolay erişimi ile birlikte– zengin ekonomilerde merkezlerini oluşturdular, yurtdışına yayıldılar. Bu tür firmalar, ürünleri için uluslararası işbölümü kurumsal planlaması şeklindeki kendi içlerindeki yapıyı özümsediler. Hymer şöyle gözlemlemiştir: “Çokuluslu şirketler, uluslararası döviz örgütlenmesinin bir yolu olarak, pazar için yedektirler.” Üretimin uluslararası hale getirilmesine ve dünya ekonomisine artarak hükmedecek olan “uluslararası oligopol” sistemi düzenine merhametsizce sebep olmuşlardır. (1)

1975’te ölümünden sonra yayımlanan son yazısı “Uluslararası Politika ve Uluslararası Ekonomi: Radikal Bir Yaklaşım”da, Hymer, muazzam “gizli artık nüfus” konusuna ya da hem gelişmiş ekonomilerin arka bölgelerinde hem de “merdivenin altında çalışmak için sürekli akan artık nüfusu oluşturmak için yıkılabilecek” gelişmemiş ülkelerdeki yedek emek ordusu konusuna odaklanmıştır. Marx’a müteakip, Hymer “sermaye birikimi, bu yüzden, proletaryayı ilerletir” diyerek ısrar etmiştir. Gelişmiş kapitalist ülkelerle birlikte “iç yedek emek ordusu”na ilaveten geniş “dış yedek emek ordusu”, artık nüfusun devamlı hareketini iş gücüne çevirerek ve “böl ve yönet” süreciyle emeği küresel olarak zayıflatarak, çokuluslu sermayenin, üretimi uluslararası hale getirebileceği gerçek maddi temelini kurmuştur. (2)

Bu nedenle, Hymer’ın eserini yakından göz önünde bulundurmak, günümüzde merkezi bir mesele haline gelen Kuzey’den Güney’e “büyük küresel iş yönelimi”nin (3) bunların her birinin bir rol üstlendiği söylenebilmesine karşın uluslararası rekabet, sanayiden kaçış, ekonomik kriz, yeni iletişim teknolojileri -ya da küreselleşme ve finansallaşma gibi genel olaylar bile- kapsamında o kadar da anlaşılmadığı konusunu aydınlatmaya hizmet ediyor. Aslında, bu yönelimin çokuluslu şirketlerin küresel yayılımı ve dünya çapında üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesinden doğan tekelci sermayenin esas olarak uluslararası hale gelmesinin bir sonucu olarak görülmesi gerekir. Ayrıca bu, dünya çapında ücretlerin (varlık ve yokluk ile birlikte) kutuplaşmasının bütün bir sistemine bağlıdır. Bunun temeli de küresel yedek emek ordusundadır.

Dünya ekonomisine artarak hükmeden uluslararası oligopoller, gerçek rekabetten kaçınıyorlar. Bunun yerine fiyat alanında dolap çeviriyorlar. Örneğin Ford, Toyota ve diğer önde gelen otomobil firmaları, son ürünlerinin fiyatında, birbirlerine fiyat kırarak satış yapmaya çalışmıyorlar -çünkü bunu yapmak, bütün bu firmaların kârını düşürecek olan yıkıcı bir fiyat savaşına neden olurdu. Fiyat rekabetiyle -ekonomik teorideki başlıca rekabet türü- çoğu bölüm yasaklandığı için, olgun bir pazarda veya sanayide kalan rekabetin iki ana şekli şunlardır: (1) ana üretim (emek ve hammadde) maliyetinde azalmayı gerektiren düşük maliyet yönetimi için rekabet ve (2) “tekelci rekabet” olarak bilinen, yani, pazarlama veya toplam satış çabasına yöneltilen oligopol rekabet. (4)

Uluslararası üretim açısından, dev şirketlerin kâr paylarını genişletmek için ve tekel derecelerini belirli bir sanayi ile kuvvetlendirmek amacıyla olası en düşük maliyet için gayret etmelerini anlamak önemlidir. Bu, oligopol rekabetin doğasından gelir. Harvard İşletme Okulu’ndan Michael E. Porter, 1980’de Rakip Strateji’de şöyle yazmıştı:

Düşük maliyet yönetimine sahip olmak, sanayisinde, firmanın ortalamanın üstünde kazanç sağlamasına neden olur. Bunun maliyet yönetimi, şirkete rakiplerden gelen rekabete karşı bir savunma sağlar, çünkü daha düşük maliyetler, rakiplerinin rekabet yoluyla kazançlarını yarıştırdıktan sonra hâlâ kâr sağladığı anlamına gelir… Düşük maliyet, girdi maliyeti artışıyla baş edebilmek için daha fazla esneklik sağlayarak güçlü tedarikçilere karşı savunma sağlar. Düşük maliyet yönetimine yön veren faktörler genellikle, ölçek ekonomileri ya da maliyet kârları açısından önemli iştirak zorluklarına da sebep verir. (5)

Bu düşük maliyet yönetimi ve daha yüksek kâr payları arayışı, 1960’larda doğrudan yabancı yatırımların yaygınlaşmasıyla başlayarak, üretimin bir hayli fazla bölümünün “açıkta kalması”na yön vermiştir. Ancak bu, geniş bir düşük ücretli emek yaratmak amacıyla, üçüncü dünya ülkelerinde devasa potansiyel emek havuzlarının başarılı akışını gerektirdi. Son on yıllarda sermayeye uygun küresel emek gücünün genişlemesi esas olarak iki faktör sebebiyle meydana geldi: (1) topraklardan çiftçilerin çıkartılmasıyla kentteki gecekondu nüfusunun genişlemesi sonucunda endüstriyel tarım aracılığıyla küresel az gelişmiş ülkelerin büyük bir kısmının tarıma dayalı emeğinin düşürülmesi/çiftçilikten koparılması; ve (2) önceki “fiilen var olan sosyalist” ülkelerin emek gücünün dünya kapitalist ekonomisiyle birleşmesi. 1980 ve 2007 yılları arasında küresel emek gücü, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, yüzde 63’lük bir artış ile 1.9 milyardan 3.1 milyara ulaştı–gelişmekte olan dünyada bulunan emek gücünün yüzde 73’ü ve tek başına Çin’de ve Hindistan’da yüzde 40’ı ile. (6)

“Gelişmekte olan ülkeler”in (bazı Doğu Avrupa ülkelerini içerse de, burada küresel Güney’den bahsedilmekte) payındaki değişim, dünya sanayi istihdamında, “gelişmiş ülkeler” (küresel Kuzey) ile ilişkili olarak, Tablo 1’de görülebilir. Bu, Güney’in sanayi istihdamı paylaşımının 1980’de yüzde 51’den 2008’de yüzde 73’e kadar büyük ölçüde yükseldiğini gösteriyor. Birleşik Devletler’in toplam ithalatına oranla, gelişmekte olan ülkelerin ithalatı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dörtten daha fazlasına katlamıştır. (7)

Grafik 1. Sanayi İstihdamı Dağılımı, 1980-2008

Notlar: “Sanayi İstihdamı”, madencilik, imalat, kamu hizmetleri (elektrik, gaz ve su tedariki) ve inşaatı içeren geniş bir kategoridir. 2003’ten 2007’ye kadar, imalat ve madencilik, Birleşik Devletler’deki toplam sanayi istihdamın yüzde 58.1’ini bulurken, Çin’de oran, yüzde 75.2 idi. Bu nedenle, en büyük iki ekonomiye dayanarak, geniş “sanayi istihdamı” kategorisi sistemsel olarak, dünya imalat paylaşımının gelişmekte olan ülkelerdeki gelişme kapsamını daha azmış gibi gösterir. Ülkeleri “gelişmekte olan” (Güney) ve “gelişmiş” (Kuzey) olarak sınıflandırmak Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan (UNCTAD) çıkmadır. Örnek, tüm dönemde 83 ülkenin ortalamasını almıştır ve ILO veri kullanılırlığına bağlı ülke-düzey dizisinde kopmalar olmuştur. Örneğin, veri sadece Hindistan için 2000 ve 2005 yıllarında mevcuttu ve bu iki yıl içindeki ani artışları açıklar.

Kaynaklar: ILO, “Key Indicators of the Labour Market (KILM), 6. Basım, Yazılım Paketi (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü, 2009); UNCTAD, “Ülkeler, Ekonomik Gruplamalar”, 28 Haziran 2011’de oluşturulan UNCTAD Online İstatistiki Veritabanı, http://unctadstat.unctad.org (Cenevre: İsviçre 2011)

Bu küresel mega trendlerin sonucu, bugün bir yandan aşağıda, küresel emek sonu gelmeyen düşük ücretlerle ve üretici istihdamın kronik yetersizliğiyle yüzleşirken, tepede yoğunlaşmış şirket kontrolüyle ve kârlarıyla bulduğumuz dünya ekonomisinin tuhaf yapısıdır. Olgun ekonomilerdeki durgunluk ve hasıl olan birikim finansallaşması, Morgan Stanley’den Stephen Roach’un “küresel emek arbitrajı” olarak sözlendirdiği şeyi, yani şirketler ve yatırımcıların büyük geri dönüşleriyle sonuçlanan uluslararası ücret hiyerarşisini sömürmekten gelen ekonomik ödül sistemini yürütmesine yardım ederek, bu eğilimleri pekiştirmiştir. (8)

Buradaki savımız, emperyalist sistemdeki (başka bir yerde tartıştığımız çok uluslu şirketin kendisinin analizi ötesinde) bu değişimleri anlamanın püf noktasının, küresel yedek ordusunun gelişiminde bulunması gerektiğidir—ilk fark edenlerden biri Hymer olan. Küresel kapitalist emek gücünün gelişiminin (mevcut yedek emek ordusu dâhil) üçüncü dünya işçiliğinin konumunu büyük ölçüde değiştirmesinin yanı sıra, ücret düzeylerinin durağan olduğu ya da bu veya başka sebeplerden dolayı düştüğü zengin ekonomilerdeki işçiliğe de bir etkisi olmuştur. Her yerde, çokuluslu şirketler, dünya çapında sermaye ve işçiliğin nispi durumlarını değiştirerek, böl ve yönet politikasını uygulamışlardır.

Anaakım ekonomistler, bu değişimleri analiz etmekte pek yardımcı olmuyor. New York Times köşe yazarı Thomas Friedman tarafından geliştirilen küreselleşmenin Panglossyen (mantıksız derecede iyimser; ç.n.) bakış açısına göre, çoğu geleneksel ekonomistler küresel emeğin gelişimini, Kuzey-Güney iş değişimini ve uluslar arasındaki ekonomik farklılıkların (avantajlar/dezavantajlar) yok olduğu yer olan giderek yükselen “düz dünya”yı açıkça yansıttığı için uluslararası düşük ücret rekabetinin yayılmasını görüyorlar. (10) Geleneksel ekonomist tutumunu temsil eden Paul Krugman’ın belirttiği gibi: “Eğer politika oluşturanlar ve aydınlar, düşük ücret rekabetinin [gelişmiş ülkeler ve küresel ekonomi için] ters etkilerinin vurgulanmasını önemli buluyorlarsa, o zaman, en azından ekonomistler ve iş liderleri için de onlara hatalı olduklarını söylemek eşit derecede önemlidir. Burada Krugman’ın hatalı muhakemesi, ücretlerin daima verimlilik gelişimine göre düzenlendiği varsayımına temellendirilmiştir ve kaçınılmaz sonuç yeni bir dünya ekonomik dengesi olacaktır. (11) Her şey, tüm kapitalist dünyaların en iyisindeki, en iyisi için. Aslında, bu anlamda geleneksel ekonomist kampında endişeler varsa, göreceğimiz gibi, küresel emek arbitrajından gelen büyük kazanımların ne kadar süre korunabileceğine dair kaygılarla ilgili olmak zorunda. (12)

Keskin bir tezatla, küresel emek arbitrajı olayının arkasında, Marx’ın “kapitalist birikimin mutlak genel yasası” geliştirilmesinde yeni bir küresel söylemin yattığını vurgulayan bir yaklaşım geliştirelim. Bu söyleme göre:

Toplumsal refah, işler sermaye ve bunun gelişiminin enerjisi ve kapsamı ne kadar büyük olursa, proletaryanın mutlak hacmi, işçiliğinin verimliliği ve endüstriyel yedek emek ordusu da o kadar büyük olur… Fakat aktif emek ordusuna nispeten bu yedek ordusu ne kadar büyük olursa, sefaleti, işçilik şeklinde uğramak zorunda olduğu işkence miktarına ters oranda olan birleştirilmiş artık nüfusun hacmi o kadar büyük olur. Sonuçta, işçi sınıfının ve endüstriyel yedek ordusunun muhtaçlaştırılmış kısımları ne kadar kapsamlı olursa, resmi muhtaçlaştırma o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır. (13)

Harry Magdoff ve Paul Sweezy’nin 1986’da belirttiği gibi:

Bugünlerde… bu ‘yasa’nın hareket alanı tüm küresel kapitalist sistemdir ve bunun en görkemli dışavurumları, işsizlik oranlarının yüzde 50’ye ulaştığı ve yoksulluk, açlık ve açlıktan ölmenin artarak yerel hale geldiği üçüncü dünya ülkeleridir. Ancak, ileri düzeyde kapitalist milletler hiçbir şekilde bunun işleyişine bağışık değildir: 30 milyondan fazla kadın ve adam, mevcut emeğin yüzde 10’undan fazla, OECD ülkelerinde işsiz; ve en zenginleri olan Birleşik Devletlerin kendisinde, resmen tanımlanan yoksulluk oranları, periyodik ilerleme döneminde bile yükselmekte. (14)

Yirminci yüzyılın sonlarının ve yirmi birinci yüzyılın yeni emperyalizmi, dünya sisteminin en tepesinde, tekel finans sermayesinin hükmü tarafından ve aşağıda ise büyük küresel yedek emek ordusunun ortaya çıkışı tarafından böyle nitelendirilmektedir. Bu geniş kutuplaşmanın sonucu, düşük ücret entegrasyonu, kapitalist üretimde yüksek derecede sömürülen işçiler ile Güney’den çıkarılan, “emperyalist rant”ın bir artışıdır. Bu daha sonra, yedek emek ordusunun büyümesi ve aynı zamanda sömürü düzeyinin artması için bir kaldıraç haline gelir. (15)

Marx ve sermaye birikiminin genel yasası

Sermaye birikiminin genel yasasına hitaben, ilk olarak Marx’ın taraflı yasasına yöneltilen yaygın bir yanlış anlamayı belirtmek önemlidir. Bağlamından koparılan bir ya da en fazla iki pasaja dayanarak, egemen çevre eleştirmenlerinin “fakirleştirme teorisi” ya da “yükselen sefalet doktrini” olarak sözlendirdikleri şeyi Marx’a atfetmek, bu eleştirmenler için alışıldık bir durumdur. (16) Bunun tasviri John Strachey’in 1956’da Çağdaş Kapitalizm adlı kitabında yapılır ki, bunun büyük kısmı bu noktada Marx’a tartışmaya adanmıştır. Strachey, tekrar tekrar Marx’ın, kapitalizm altında artmayacak gerçek ücretleri “tahmin ettiğini”, böylece işçilerin ortalama yaşam standartlarının sabit kalması veya düşmesi gerektiğini, bunu Marx’ın tarafında derin bir hata olarak sunarak münakaşa etmiştir. Ancak, Strachey, bu görüşü geliştiren tüm müteakip eleştirmenlerle birlikte, Kapital’daki (Komünist Manifesto’nun başlarındaki bir cümleyle beraber –Marx’ın ekonomiye dair çalışmalarından biri değil) taraflı bir cümleyi buna sözde kanıt göstermeyi başarmıştır. Bu yüzden, birinci cildin sonundaki “kamulaştıranların kamulaştırılması”ndaki meşhur özet paragrafında Marx (Strachey tarafından alıntılandığı gibi) şöyle yazmıştır: “Bu nedenle, kapitalist kodamanların (ki bunlar bu dönüşen sürecin tüm avantajlarını gasp eder ve tekelleştirirler) sayısında aşamalı bir eksilme olurken, buna karşılık olarak yoksulluk, baskı, köleleştirme, yozlaşma ve sömürüde artış meydana gelmektedir…” (17)

Kaba bir fakirleştirme tezinin güçlükle çınlayan kanıtı! Marx’ın değindiği daha çok, sistemin, tepedeki nispeten daha az sayıda bireysel sermaye tarafından sermayenin giderek artan biçimde tekelleştirilmesi ve buna ilişkin aşağıdaki insanların fakirleşmesi arasında kutuplaşmasıdır. Bu pasaj, gerçek ücretlerle ilgili hiçbir şeyden bahsetmemiştir. Ayrıca, Strachey kasıtlı olarak alıntı yaptığının hemen öncesindeki, Marx’ın sadece zengin ülkelerdeki işçi sınıfıyla alakadar olmadığı, aksine tüm kapitalist dünya ile ve küresel işçi sınıfıyla—ya da onun söylediği gibi “dünya pazar ağındaki tüm insanların karışımı ve bununla birlikte kapitalist rejimin uluslararası karakter gelişimi”- ilgilendiğini belirttiği cümleyi hariç tutmuştur. Aslında, Roman Rosdolsky, “Marx’ın Kapital’ini Yapma”da, “fakirleştirme teorisi”ne “gerçeğin özü”, insan sefaletinde olan mutlak artışa doğru bu tür eğilimlerin iki çevrede bulunduğunu, birincisinin (geçici) krizin tüm zamanlarında, ikincisinin (kalıcı) ise dünyanın sözde gelişmemiş bölgelerinde bulunduğunu yazmıştır. (18)

Fakirleştirmenin kaba bir teorisinden uzak olmakla, Marx’ın genel yasası, sermaye birikiminin nasıl meydana geleceğini açıklamaya yönelik bir teşebbüstü: yani, iş talebindeki büyümenin, kârları sıkıştıracak ve birikimi kesecek olan ücretlerde neden devamlı bir yükselişe yol açmadığı. Dahası, şunu açıklamaya hizmet etmiştir: (1) işsizliğin kapitalist sistemde oynadığı işlevsel rolü; (2) krizin bütün olarak işçi sınıfına bu kadar yıkıcı olmasının nedeni ve (3) nüfusun büyük bir kısmının muhtaçlaştırılmasına yönelik eğilim. Bugün bu, en büyük önemini “küresel emek arbitrajı” hesabında taşır, yani, büyük tekel kazançlarının sermaye kazanımları ya da işçiliğin küresel hareketsizliğinden çıkar sağlama için dünyanın gelişmemiş bölgelerine belli üretim sektörlerini naklederek emperyal rant ve küresel Güney’in birçoğunda asgari (ya da asgarinin altında) ücretin varlığı.

Fredric Jameson’ın son zamanlarda “Kapitali Temsil Etmek”te belirttiği gibi, Marx’ın birikimin genel yasasına yönelik İkinci Dünya Savaşı sonrasının erken döneminde yapılan “alaya” rağmen, “bu…artık bir alay malzemesi değil.” Daha çok, genel yasa “dünya çapında Kapital’in günümüz gerçekliğine” ışık tutuyor. (19)

Marx’ın tezine yakın bir inceleme yapmak bu nedenle önemlidir. Marx, birikimin genel yasasıyla ilgili en çok bilinen yegâne açıklamasında şöyle yazmıştır:

Nispeten sermaye biriktikçe, işçinin durumu, ödemesi yüksek ya da düşük olsun, kötüleşmeli… Birikimin enerjisi ve kapsamıyla denk olarak ilgili artık nüfusu her zaman bağlayan yasa, işçiyi sermayeye, Hephaestus’un Prometheus’u taşa bağlamasından daha kesin olarak perçinler. Bu, servet birikimiyle uyumlu olarak, sefalet birikimini gerekli bir durum haline getirir. Bu nedenle, bir kutuptaki birikim, aynı zamanda karşı kutuptaki sefalet, işçilik, kölelik, cehalet, vahşet ve ahlaki yozlaşmanın birikimidir, yani, sermaye olarak kendi ürününü üreten sınıfın tarafında. (20)

Yedek emek ordusu veya “göreli artık nüfus” ve sermaye birikiminin arasındaki “eşitliğe” dikkat çekerek, Marx, “normal” şartlar altında, birikimin büyümesinin çok sayıda işçinin çıkarılmasıyla sonuçlandığı takdirde engellenmeden ilerleyebileceğini savlıyordu. İşçilerin ortaya çıkan “artıklığı”, birikimi durdurmaya sürükleyecek gerçek ücretlerdeki gereğinden fazla artışa doğru bir eğilimi engeller. O halde “fakirleştirmenin” kaba bir teorisinden çok, birikimin genel yasası, kapitalizmin, işsizlerden oluşan yedek emek ordusunun devamlı nesli aracılığıyla, üstteki göreli zenginlikle aşağıdaki göreli yoksulluk arasında kutuplaşmaya doğal olarak eğilimli olmasına ışık tutmuştur -çalışan işçilerin sömürü oranındaki artış için büyük bir kaldıraç teşkil ederek, ikincide yer alma tehdidi ile.

Marx, genel yasayı ele alışına doğrudan gözlemlemeyle başlamıştır, belirttiğimiz gibi, sermaye birikimi, diğer her şeyin eşit olmasıyla, emek talebini artırmıştır. Bu emek talebinin mevcut işçi tedariki ile ilişki kurmasını ve böylece kârları sıkıştırmak ve ücretleri yükseltmesini önlemek için, çıktının herhangi belirli bir düzeyinde gereksinim duyulan emek miktarını düşürecek karşı bir kuvvetin varlığı lazımdı. Bu esas olarak, doğuran teknoloji ve yeni sermaye girişiyle emek verimliliğindeki artışlarla, emeğin yerinden edilmesiyle elde edildi. (Marx özellikle, esas olarak nüfus artışı tarafından belirlenen emeği öngören klasik “ücretlerin tunç kanunu”nu reddetmişti.) Bu yolda, “üretim araçlarını sürekli kökten biçimde değiştirerek” kapitalist sistem, daha az sıklıkla olmamakla birlikte, aktif emek ordusundakilerle iş için rekabet eden yedek emek ordusunu ya da göreli artık nüfusu çoğaltabilir. Marx, “Durgunluk ve ortalama refah dönemleri esnasında, endüstriyel yedek emek ordusu, aktif emek ordusuna bastırır; hararetli faaliyet ve aşırı üretim dönemleri esnasında ise hak taleplerine gem vurur. Göreli artık nüfus bu nedenle, işe yaradığı emeğin arz talep kanunukarşısında geri plandır. Bu, bu yasanın faaliyet alanını, kapitalin işçileri sömürmeye ve hükmetme becerisine kesinlikle uygun olan sınırlarına hapseder” demiştir. (22)

Eğer birikimin bu önemli kaldıracı korunacaksa, yedek emek ordusunun (eğer artış yoksa) aktif emek ordusuna sürekli bir oranda kalması için devamlı olarak doldurulması gerektiğini söyleyerek devam etmiştir. Generaller, orduları “askere toplayarak” savaşları kazandılarsa, kapitalistler de “işçi ordusunu işten çıkararak” kazanmışlardır. (23)

Marx’ın iyi bilinen sermayeyi yoğunlaştırma ve merkezileştirme analizini, birikimin genel yasası tezinin bir bölümü olarak geliştirdiğini belirtmek önemlidir. Bu yüzden, daha büyük ve daha az sermayeyle ekonomiye hükmedilmesine yönelik eğilim, yedek emek ordusunun büyümesinin olduğu kadar genel yasayla ilgili ayrıntılı tezinin bir parçasıdır. İki süreç birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. (24)

Marx’ın yedek emek ordusunun çeşitli bileşenlerinde meydana gelen analizi karmaşıktı ve onun zamanı için istatistiki olarak ilişkili kategoriler olan kapsamlılık ve sağlamlığı bir arada amaçlıyordu. Bu sadece “tamamen işsiz” olanları değil, aynı zamanda “kısmen çalışan” olanları da kapsıyordu. Bu nedenle, göreli artık nüfus, “bütün şekillerde mevcuttur” diye yazmıştır. Yine de, keskin ekonomik kriz dönemleri dışında, göreli artık nüfusun üç ana şekli vardı: değişken, gizli ve durgun. Bunun en üstünde, yedek emek ordusunun çok daha fazla unsurunu saklayan resmi yoksulluğun sağlam bir ek alanı vardı.

Değişken nüfus, birikimin normal iniş ve çıkışları yüzünden ya da teknolojik işsizlikten kaynaklanan çalışmayan işsizlerden oluşurdu: son zamanlarda çalışmış ama şu anda çalışmayan ve yeni iş arama sürecinde olan insanlar. Burada Marx, sürekli daha genç, daha ucuz işçi arayan sermaye ile, istihdamın yaş yapısını ve işsizliğe olan etkilerini ele almıştır. Çalışma süreci o kadar sömürücüydü ki, işçiler fiziksel olarak hızlıca tükeniyorlardı ve oldukça erken bir yaşta, çalışma hayatları doğru dürüst bitmeden ıskartaya çıkarılıyorlardı. (25)

Gizli yedek emek ordusu, Marx’ın yazdığına göre, kapitalist üretim tarafından ele geçirilir geçirilmez emek talebinin “mutlak bir şekilde düştüğü” tarımda bulunuyordu. Bu nedenle, geçimlik tarımdan kentlerdeki sanayiye işçiliğin “sürekli bir akımı” vardı: “Kentlere olan devamlı hareket, kırsalda, devamlı gizli bir artık nüfusu önceden varsayar ki bunun da kapsamı sadece dağılım kanallarının açık olduğu istisnai zamanlarda görülür. Tarım işçisinin ücretleri bu nedenle minimuma indirgenir ve o her zaman yoksulluğun bataklığında tek ayak üstünde durur.” (26)

Yedek emek ordusunun üçüncü ana şekli olan durgun nüfus, Marx’a göre, “aşırı derecede düzensiz istihdamıyla aktif yedek ordusunun bir parçasını” oluşturmuştur. Bu, bütün yarı zamanlı, serbest (ve bugün informal olarak adlandırılan) işçiliği içerir. Bu kategorideki ücretlerin “işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altına batmakta olduğu” söylenebilir (başka bir deyişle, emek gücünün altına). İşte burada yığının şişmesi büyük çapta sanayi ve tarım tarafından “ ‘fazlalık’ yapılanlarla” sonlanmıştır. Aslında, bu işçiler “[işçi] sınıfında yedek emek ordusunun diğer unsurlarından daha genel bir artışın” “nispeten daha büyük bir parçasını” temsil etmiştir.

Bu durgun yedek ordusunun en büyük kısmı, imalat adına taşeron organlar tarafından uygulanan ve sözde “ucuz işçilik” tarafından hükmedilen, başlıca kadınlar ve çocuklar olmak üzere, “metris”ten oluşan “modern domestik sanayi”de bulunması gerekirdi. Böyle taşeron işçiler, çoğu zaman bir sanayideki fabrika işinden ağır geliyordu. Örneğin, Londonderry’deki bir gömlek fabrikası 1000 işçi alıyordu fakat ayrıca kırsal kesimde buna bağlı 9000 taşeron işçi bulunuyordu. Burada “ekonominin en kanlı yanı” açığa çıkmıştı.

Marx’a göre, fakirlik “ilgili artık nüfusun en düşük tortusunu” oluştururdu ve tüm işçi nüfusunun “varlığın en istikrarsız… durumu”nun en belirgin olduğu yer burasıydı. “Fakirlik, aktif emek ordusunun hastanesi ve endüstriyel yedek ordusunun ölü ağırlığıdır” diye yazmıştır. Asıl “lümpen proletarya” ya da “serseriler, suçlular, fahişeler” vs. ötesinde, yoksulların üç kategorisi vardı. İlki, çalışabilenler ve iş talebinin en çok olduğu zamanda, endüstriyel refahın her döneminde fakirlerin sayısının düşüşünü yansıtanlardı. Bu sadece refah zamanlarında işe alınan yoksul maddeler, aktif emek ordusunun bir uzantısıydı. İkincisi, kapitalist sistemde yayılma dönemlerinde büyük rakamlarla sanayiye çekilen yetimleri ve fakir çocukları içerirdi. Üçüncüsü, “cansız, kaba ve çalışamayacak durumda olanları, özellikle uyum sağlamak için yetisizliklerine, iş bölümünden kaynaklanan bir yetisizlik, dayanamayan insanları; işçinin ortalama yaşam süresinin ötesinde yaşamış insanları ve madenlerin, kimyasal işçilerin, vs. tehlikeli makinelerinin büyümesiyle sayıları artan sanayi kurbanlarını, hırpalanmışları, hastaları, dulları vs.” içine alırdı. Bu tür fakirlik, kapitalizmin kendisinin bir yaradılışıydı “fakat kapital genellikle bu [sosyal maliyetleri] kendi omuzlarından, işçi sınıfına ve önemsiz burjuvaya nakletmeyi çok iyi bilir.”

Küresel yedek ordusunun tüm kapsamı, çok daha fazla işçilerin geçiçi olarak istihdama sürüklendiği ekonomik refah dönemlerinde çok belirgindi. Bu yabancı işçileri içerirdi. Yukarıda bahsedilen yedek ordularının bölümlerine ilaveten, Marx, zirve üretim dönemlerinde İrlandalı işçilerin İngiliz sanayisinin istihdamının içine çekildiğini belirtmiştir—öyle ki İngiliz üretiminin ilgili artık nüfusunun bir bölümünü oluşturmuşlardır. İş döngüsünün zirvesinde aktif emek ordusunun yedek ordusunun büyüklüğüne nispeten geçici azalma, ortalama değerlerinin ve kar sıkıştırmanın üstünde ücretler çekmede etkili olmuştur—fakat Marx tekrar tekrar gerçek ücretlerdeki bu tür artışların karlılıktaki krizin baş nedeni olmadığını ve hiçbir zaman da sistemin kendisine bir tehdit oluşturmadığını göstermiştir.

Bir ekonomik kriz sırasında, aktif emek ordusundaki birçok işçi kendileri, normal yedek ordusunun en üstündeki işsiz sayısını artırma yoluyla, “fazlalık” yapılırlardı. Böyle dönemlerde, ilgili artık nüfusun ağırlığı, ücretleri ortalama değerlerinin aşağısına çekmeye eğilimli olurdu( şöyle ki, tarihi olarak emek değerinin belirlenmesi). Marx’ın kendisinin de söylediği gibi, “Üretimde durgunluk işçi sınıfının bir kısmını aylak eder ve böylece çalışan işçileri ücretlerde düşüşü, hatta ortalamanın altında bir düşüşü, kabul edecekleri konumlara yerleştirir.” Böylece, ekonomik kriz zamanlarında, yedek ordusunu ve aktif emek ordusunu içine alan organik bir bütün olarak işçi sınıfı, açlığa ve hastalığa dayanamayan birçok insanla korkunç konumlara yerleştirilmiştir.

Marx politik ekonomi eleştirisini tamamlayamamış ve sonuç olarak planlanan dünya ticareti üzerine olan cildini asla yazmamıştır. Yine de, birikimin genel yasasını nihayetinde dünya seviyesine uzandığını gördüğü açıktır. Zengin ülkelerde bulunan sermayenin daha ucuz yurtdışı işçiliğinden—ve geniş artık iş havuzlarının varlığı tarafından olası hale getirilen dünyanın gelişmemiş bölümlerinde sömürünün daha yüksek düzeylerinden (ve üretimin kapitalist olmayan biçimleri) çıkar sağlayacağına inanmıştır. 1867’de (Kapital’in ilk cildinin yayımlandığı yıl) Birinci Uluslar arası Lausanne Kongresi’ndeki konuşmasında, şöyle belirtmiştir: “İngiliz işçi sınıfı tarafından sürdürülen bir çalışma gösteriyor ki işçilerine karşı çıkmak için, işverenler ya işçileri yurtdışından getiriyorlar ya da ucuz emeğin olduğu ülkelere imalatı naklediyorlar. Bu ilişkiler durumunda, eğer işçi sınıfı başarı şansıyla mücadelesine devam etmeyi arzuluyorsa, ulusal organizasyonlar uluslar arası olmalıdır.”

Eşit olmayan değişim gerçekliği, Marx’ın sözleriyle, “fakirlerin değişimle kazandığı yerde bile zengin ülkeler fakir olanları sömürür,” hem Ricardo hem de J.S. Mill’de bulunabilecek olan klasik ekonominin temel, bilimsel bir ilkesidir. Bu daha yüksek çıkarlar, fakir ülkelerdeki işçiliğin ucuzluğuna bağlıydı—ki bu az gelişmişliğe ve görünürde sınırsız iş tedarikine atfedilebilir (her ne kadar zorla işçilik olsa da). Mrx şöyle gözlemlemiştir: “Çıkar oranı, gelişimin daha düşük derecesi adına genellikle orada[kolonilerde] daha yüksektir ve işçilik sömürüsü de köle, ırgat vs. kullanımıyla böyledir.” Bütün ticaret ilişkilerinde, zengin olan ülke, “tekel çıkarlar”(ya da sömürge kiraları) etkisinde olanı çıkartmak için bir konumda bulunurdu çünkü “daha fakir olan ülke, aldığından daha fazla nesnelleştirilmiş işçilik verir.” Böylece, kazançların ve kayıpların eşitleştirildiği tek bir ülkeye karşı olduğu için, Marx’a göre bir ulusun diğerini “aldatması” oldukça mümkün ve aslında yaygındı. İlgili artık nüfusun büyümesi, özellikle küresel düzeyde, Marx’ın anlayışına göre, sömürü oranını artrmada o kadar güçlü bir etkiyi temsil ediyordu ki, çıkar oranının düşüşü için bir eğilime karşı ve “ve onu felç edebilecek kısımda” büyük bir “karşı ağırlık” olarak görülebilirdi.

Emperyalizm hakkında Marx’ın yedek ordusunun analizlerine yararlı eklemeler yapan bir klasik Marksist teorisyen de Rosa Luxemburg’tu. Kapital Birikimi’nde, birikimin devam etmesi için, “sermayenin kısıtlama olmaksızın dünya emeği harekete geçirebilme yetisinde olması gerektiğini” tartışmıştır. Luxemburg’a göre, Marx, gereğinden fazla “kapitalist gelişimin yüksek düzeyini içeren İngiliz konumlarından etkilenmiştir.” Tarmda gizli rezerve ithafta bulunmuş olmasına rağmen, yedek ordusunun tanımında üretimin kapitalist olmayan şekillerinden(çiftçilik gibi) artık işçilik çekmeyi ele almamıştır. Ancak, küresel birikim için artık işçiliğin bulunması gereken asıl yer burasıydı. Luxemburg, Marx’ın Kapital’inde genel yasasının tartışmasına müteakip bölümde “sözde ilkel birikimi” ele alışındaki kamulaştırmayı tartışmasının doğru olduğunu kabul etmiştir. Fakat bu tartışma temel olarak “kapitalin başlangıcı” ile ilgiliydi ve çağdaş şekilleriyle ilgili değildi. Bu sebeple, yedek ordusu analizinin, kapitalist olmayan işçiliğin “sosyal rezervuarını” göz önünde bulundurmak için küresel bağlamda uzatılması gerekiyordu.

Küresel emek arbitrajı

Marx, durmadan büyüyen bir pazarın, kapitalist üretim biçiminin “içsel gereksinimi” olduğunu ileri sürmüştür. Bu içsel gereksinim, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında tekelci kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte yeni bir anlam kazanmıştır. Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkışı, bunun ilk olarak dev petrol şirketlerinde ve yirminci yüzyıl başlarında bir avuç başka firmada görülmesi, daha sonrasında ise İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda yaygın bir fenomen haline gelmesi, dünya çapında sermayenin bir noktada toplanması ve merkezileşmesinin ürünüydü; ancak dünya emeğinin ve üretiminin de dönüşümünü eşit ölçüde gerektirdi.

Aslına bakarsak, ekonomistler, özellikle de solda olanlar, büyük firmaların hangi yöntemle dünya üretimini ve çalışma koşullarını yeniden yapılandırdığını anlamaya çalışırken 1970’lerin başında ortaya çıkan “küreselleşme”nin bugünkü konseptine neden olan, dünya ekonomisi üzerindeki artan çokuluslu şirket egemenliğiydi. (36) Bu, 1970’lerin başıyla birlikte gün gibi ortadaydı –sadece Hymer’in kitabında değil, Richard Barnet ve Ronald Müller’in 1974’te yayımlanan ve şunları savundukları etkileyici “Küresel Erim” kitaplarında da öyleydi: “Küresel şirketin ortaya çıkışı, oligopol kapitalizmin küreselleşmesini temsil eder. Bu, dünya ekonomisini, birbirleriyle pazarın geleneksel kurallarına göre rekabet etmeyen birkaç yüz ticari teşebbüsün hemen hemen tam kontrolü altına sokan bir tek noktada toplama ve uluslararasılaştırma sürecinin doruk noktasıydı.” Dahası, emeğin bu işe bulaştırılması da muazzam düzeydeydi. Oligopolistik rekabetin, nasıl şu anda dünya çapında en düşük birim emek maliyetini aramak anlamına geldiğini açıklayan Barnet ve Müller, bunun “az gelişmiş bir ülkede ihracat düzlemi haline gelen ve Avrupalı ve Japon rakipleri gibi ABD şirketleri için de faaliyet gereksinimi halini alan bir ‘seyyar’ mağaza yarattığını” ileri sürmüşlerdir. (37)

Son yarım yüzyıl boyunca bu küresel oligopoller, üretimin bütün kısımlarını zengin/yüksek ücretli ülkelerden yoksul/düşük ücretli ülkelere taşımışlar, küresel düşük maliyet mevzisi arayışıyla, dünya emeğine yönelik böl ve yönet yaklaşımıyla küresel çalışma koşullarını değiştirmişlerdir. eneral Electric, Exxon, Chevron, Ford, General Motors, Proctor and Gamble, IBM, Hewlett Packard, United Technologies, Johnson and Johnson, Alcoa, Kraft ve Coca Cola gibi önde gelen ABD çokuluslu şirketleri, şu anda ABD’de istihdam ettiklerinden daha fazla işçiyi ülke dışında istihdam ediyorlar –hatta taşeronlar vasıtasıyla istihdam ettikleri muazzam sayıda çalışanı bu sayıya katmaksızın böyle. Nike ve Reebok gibi bazı başlıca şirketler, –yurt içinde çalışanları tamamen yönetim, ürün geliştirme, pazarlama ve dağıtım faaliyetleriyle sınırlandırarak- üretim işgücünün yüzde 100’ünü üçüncü dünya ülkelerindeki taşeronlara dayandırıyorlar. (38) Sonuç, gelişmemiş ülkelerin nüfusunun yabancı çokuluslu şirketlerin dikte ettiği koşullarda çalışan büyük kısmının, çoğu kez rizikolu koşullar altında proleterleşmesi olmakta.

Bugün, dünya seviyesinde emeğe iki gerçeklik yön veriyor: biri küresel emek arbitrajı veya emperyal rant sistemi. Diğeri ise aşırı sömürücü dünya sistemini olanaklı kılan devasa bir küresel yedek emek ordusunun mevcudiyeti. “Emek arbitrajı”, The Economist dergisi tarafından çok basit biçimde “ülke dışındaki, özellikle de yoksul ülkelerdeki düşük ücret avantajını kullanmak” şeklinde tanımlanmıştır. Marx’ın dediği gibi, bu, o nedenle bir ülkenin diğerini, yoksul ülkedeki çok daha yüksek emek sömürüsüne bağlı olarak “kazıkladığı” eşitsiz bir değişim sürecidir. (39) Çin’in endüstrileşmiş Pearl Nehri Deltası bölgesindeki üretime dair 2005 yılında yapılan bir çalışma, kimi işçilerin durmaksızın 16 saate kadar çalışmaya zorlandıklarını ve dayağın, işçi disiplininin bir aracı olarak rutin biçimde kullanıldığını ortaya koymuştu. Aşağı yukarı 200 milyon Çinli de yılda 100 binden fazla can alan tehlikeli koşullarda çalıştıklarını söylemişti. (40)

Küresel Güney’de üretimin büyümesinin ardında, büyük oranda böylesi bir aşırı sömürülme yatıyor. (41) Bunun, ortaya çıkan bazı ekonomilerin hızlı ekonomik büyümesinin temeli olduğu gerçeği, sistemin merkezindeki sermaye ve çokuluslu şirketler için olağanüstü devasa rantlar doğurduğu (sağladığı) gerçeğini değiştirmez. Çalışma ekonomisti Charles Whalen’ın yazdığı gibi: “Üretimi dışarıya taşımadaki birincil etken, emek maliyetini düşürme arzusudur… ABD merkezli bir fabrikada saati 21 dolardan çalıştırılan bir işçinin yerine saatte 64 cent alan Çinli bir fabrika işçi koyulabilir. Şu anda üretimi dışarıya taşımanın gerçekleşmesinin başlıca sebebi bunun olabilmesidir.” (42)

Bununla birlikte, küresel emek arbitrajı sisteminin, küresel tedarik zinciri aracılığıyla nasıl meydana geldiği aşırı derecede karmaşık. PC montajcısı DELL, dünya genelindeki çeşitli ülkelerde bulunan 300 farklı tedarikçiden aşağı yukarı 4500 parça satın alıyor. (43) Asya Kalkınma Bankası’nın 2010 yılında iPhone üretimine dair çalışmasında işaret ettiği gibi: “Bugün, imal edilmiş bir ürünün net biçimde küresel pazarın neresinde yapıldığını belirtmek neredeyse imkânsız. İnsanların iPhone’un arkasında California’da Apple tarafından tasarlanmış, Çin’de toplanmıştır ibaresini okuyabilmesini nedeni bu.” iPhoneların arkasındaki her iki açıklama da harfiyen doğru olsa da, her ikisi de gerçek üretimin nerede gerçekleştiği sorusunu yanıtlamaz. Apple, iPhone’u kendisi imal etmez. Aksine, gerçek imalat (yani yazılım ve tasarımı hariç her şey) esasen ABD dışında gerçekleşir. iPhone parçaları ve bileşenlerinin üretimi esasen Japonya, Güney Kore, Almanya ve ABD’de bulunan sekiz şirket (Toshiba, Samsung, Infineon, Broadcom, Numonyx, Murata, Dialog Semiconductor ve Cirrus Logic) tarafından gerçekleştirilmektedir. iPhone’un başlıca parça ve bileşenleri, birleştirilmek ve ABD’ye yollanmak üzere Foxconn’un Çin’in Şenzen kentinde bulunan tesislerine gemiyle gönderilmektedir.

Apple’ın, iPhone üretimindeki muazzam, karmaşık küresel tedarik zinciri, her bileşeni ayırarak, ürünün muazzam yoğunluk ve çok düşük ücretlerle büyük oranda ortaya çıktığı yer olan Çin’de gerçekleşen son birleştirme ile en düşük birim emek maliyetini temine yöneliktir. Foxconn’un Longhu, Şenzen fabrikasında, 300-400 bin arası işçi, aylar boyunca saatlerce durmaksızın hızlı el hareketleri yapmaya zorlanan ve kendini geceleri sürekli seyirirken bulan işçilerle birlikte korkunç koşullar altında yemek yiyor, çalışıyor ve uyuyor. Foxconn işçilerine 2009 yılında Şenzen’deki en düşük aylık ücret verildi, ya da saatlik yaklaşık 83 cent aldılar. (ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu verilerine göre 2008 yılında Çin genelinde imalat sektörü işçilerine saatlik 1.36 dolar verildi)

Nihai ürünün birleştirilmesindeki işçilerin büyük emek girdisine karşın, bu işçilere yapılan düşük ödemeler, yaptıkları işin iPhone’un toplam imalat maliyetinin sadece yüzde 3.6’sı tutması anlamına geliyor. 2009 yılında iPhone’daki toplam kâr marjı yüzde 64’tü. iPhonelar ABD’de birleştirilseydi –Çin’in on misli olan emek maliyetleri, eşit verimlilik ve sabit bileşen maliyetlerini göz önünde bulundurarak- Apple hâlâ geniş bir kâr marjına sahip olacak, ancak oran yüzde 64’ten yüzde 50’ye düşecekti. Gerçekten de Apple, iPhone üretiminden sağladığı kâr marjının yüzde 22’sini Çinli emeğinin çok daha fazla oranda sömürülmesinden elde ediyor. (44)

Çin’deki montajın aksine, ABD’deki montajdaki daha düşük kâr marjlarının hesaba katılmasıyla ABD ile Çin arasındaki ücretlerde on misli bir farkı öngörerek, Asya Kalkınma Bankası tabii ki çok ölçülü bir varsayımı benimsemiştir. ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu’na göre 2008 yılında bütün Çinli imalat işçileri, ABD’deki benzer bir işle karşılaştırıldığında oradaki ücretin sadece yüzde 4’ünü, Avrupa Birliği’ndekinin ise yüzde 3’ünü almaktaydı. (45) Karşılaştırırsak, 2008 yılında Meksika’daki imalat sektörü saat ücreti, ABD’deki seviyenin yüzde 16’sı civarındaydı. (46)

Çokuluslu şirketlerin –genellikle taşeronlar vasıtasıyla çalışan- böl ve yönet eğilimine yol açan Çin’deki düşük ücret “avantajı”na karşın, Asya’nın Kamboçya, Vietnam, Bangladeş gibi bazı bölgeleri hâlâ bazı üretim sektörlerini, hafif endüstriyel tekstil üretimi gibi sektörleri konumlandırmaları için daha düşük saat ücretlerine sahiptir- New York Times’ın Temmuz 2010’da gösterdiği şekilde, Wal-Mart ve Liz Claiborne gibi şirketler için ürünler üreten Hong Kong merkezli bir şirket olan Li&Fung, 2010 yılında Bangladeş’deki üretimini yüzde 20 arttırdı, aynı esnada en büyük tedarikçisi Çin’de yüzde 5 düşüş yaşandı. Bangladeş’deki hazır giyim işçileri ayda yaklaşık 64 dolar kazanırken, Çin’in sahil kesimindeki üretim alanlarında en düşük ücretler 117 ila 147 dolar arasındaydı. (47)

Çokuluslu şirketler için tüm bunların net bir mantığı var. General Electric CEO’su Jeffrey Immelt’in belirttiği gibi, “Çin’in en başarılı stratejisi –Çin’in, küresel emek arbitrajını açık biçimde desteklemesiyle birlikte-, ülkenin deflasyonist gücünü ihraç ederken pazar büyüklüğünden faydalanması”. Bu “deflasyonist güç” tabii ki daha düşük emek bedelleriyle ilgili. O yüzden bu, artık değer oranını yükseltmek (kâr marjlarını genişletmek) için küresel bir stratejiyi temsil eder. (48)

Bugün Marx’ın yedek emek ordusu analizi, doğrudan ya da dolaylı olarak (şirket çevrelerine bile) az gelişmiş ülkelerde düşük ücretli işçilerin aşırı sömürülmesinin ne kadar zaman süreceğinin saptanması için temel teşkil eder. Uluslararası Finans Kurumu Başkan Vekili Jannik Lindbaek, 1997’de “Gelişmekte olan ekonomiler: Düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” başlıklı etkileyici bir makale sunmuştu. Lindbaek, uluslararası ücret farklılığının, zengin ülkelerdeki iplikçilik ve dokumadaki emek maliyetlerinin en düşük ücretlerin verildiği ülkelerin (Pakistan, Madagaskar, Kenya, Endonesya ve Çin) dolar bazında yetmiş katı olması, satın alma gücü paritesi (yerel yaşam maliyetinin hesaba katılmasıyla) bazında ise on katı olması şeklinde çok büyük olduğuna dikkat çekmişti.

Lindbaek, küresel sermayenin bakış açısıyla temel sorunun, aşırı düşük ücretlere ve görünürde sınırsız olan emek arzına bağlı olarak devasa bir üretim platformu olarak ortaya çıkan Çin olduğunu belirtmişti. Bu durumda kilit soru “Çin’in düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” idi ve onun verdiği cevap da “Tarımsal üretim gelişip şehirlerde yeni işler yaratılırken Çin’in muazzam yedek emek ordusu aşama aşama ortadan kalkmış olacak” şeklindeydi. Lindbaek, yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında başlaması beklenen çalışma yaşındaki birey sayısındaki aşağı yönelimin de aralarında bulunduğu çeşitli demografik faktörlere bakarak, Çin’deki reel ücretlerin er ya da geç asgari ücretin üstüne çıkacağına işaret etti. Ama ne zaman? (49)

Anaakım ekonomistlerde, küresel Güney’deki ücretlerin baskı altında tutulmasında artık emeğin rolüne dair analizler, öncelikle W. Arthur Lewis’in 1954’te yayımlanan ünlü “Sınırsız Emek Arzıyla Ekonomik Kalkınma” makalesinden yararlanır. Tezini, Adam Smith ve Marx (aslında öncelikle ikincisine itibar ederek) gibi klasik ekonomistlere dayandıran Lewis, üçüncü dünya ülkelerinde çok geniş, görünürde “sınırsız” olan emek arzıyla birlikte, ücretler durgun ve asgari düzeyde kalırken sermaye birikiminin yüksek oranda meydana gelebileceğini savunmuştur. Bu; çiftçileri, geçici işçileri, küçük esnafı, hizmetlileri (ev içi ve ticari amaçlı), ev kadınlarını ve büyüyen nüfusu içeren çok büyük yedek emek ordusunun varlığına bağlıydı. Bununla birlikte Lewis (bu konudaki orijinal makalesinde), Marx’ın kendisinin yedek emek ordusu kavramını hatalı biçimde teknoloji kaynaklı işsizlik şeklindeki dar sorunla sınırlamıştır –bu temelde, Marx’ın ampirik dayanağının hatalı olduğunu iddia etmiş- Aslında Lewis, Marx’ın yedek emek ordusu analizinin daha geniş bir çerçevesini kendisininki olarak benimsemiştir. Bu nedenle, tarımdaki devasa gizli artık nüfus işaret etmiştir. Aynı zamanda, kapitalist olmayan kesimin çiftçilikten koparılmasının nasıl gerçekleşebileceğine işaret etmek için Marx’ın ilkel birikim kavramına başvurmuştur.

Buna rağmen Lewis, anaakım ekonomistler içerisinde en iyi, eninde sonunda bir dönüm noktası ortaya çıkacağını savunmasıyla tanınmıştır. Belli bir noktada sermaye birikimi, endüstride çalışan işçilerin gerçek ücretlerinde bir artışla sonuçlanacak biçimde (esasen kırsaldan iç göçün azalmasından kaynaklı olarak) artık emek arzını aşacaktır. Onun yazdığı şekliyle, “sınırsız emek”le birikim “süreci” ve bunun sonucu olarak reel ücretlerdeki sabitlik, “sermaye birikimi emek arzıyla aynı düzeye geldiğinde” eninde sonunda noktalanmalıdır. (50)

Bugün, Marx’ın yedek emek ordusu teorisiyle örtüşen ve aslında ondan türeyen –ama (Marx’ın yapmadığı şekilde) kapitalist kalkınmanın pürüzsüz yolunun bir parçası olarak yoksul ülkelerdeki yedek emek ordusunun eninde sonunda sınırını aşacağına dair görüşü iler süren- Lewisçi çerçeve, egemen çevre ekonomistlerinin, küresel emek arbitrajının özellikle de Çin’e bağlı olarak ne kadar sürebileceği tartışmasını ortaya atmalarındaki başlıca dayanaktır. Endişe, şu anda yoksul ülkelerdeki emeğin aşırı sömürüsünden elde edilen dev emperyal rantların hızla ufalacağı mı ya da hatta ortadan kalkacağı mı şeklindedir. Örneğin The Economist dergisi, Çin’deki artan işçi isyanlarıyla birleşen Lewisçi bir dönüm noktasının kısa süre içinde Çin ile yapılan ticaretteki devasa artık kârlara bir son vermesinden endişe duyuyor. Dergi, Çinli işçilerin, en azından şehirdekilerin, şu anda “Taylandlı ve Filipinli emsalleri kadar pahalı olduğundan” yakınıyor. Dergi, “Artık emek, bir olgu değil, bir süreç. Ve bu süreç çoktan hareket halinde olabilir” iddiasında bulunuyor. Demografi, Çinli kırsal emeğin aile arsaları ile istikrarı ve işçilerin giderek artan örgütlülüğü gibi bir sürü faktörün tamamı, emek kısıtlmalarının beklendiğinden daha erken kullanılmaya başlanmasına neden olabilir. The Economist, en azından Çin’in ihracat mallarının fiyatlarının yüzde 12’den fazla düştüğü ve Kuzey’deki sermayenin devasa kazançlar elde ettiği 1997-2005 yılları arasındaki dönemin tekrar edilecek gibi görünmediği fikrini ifade ediyor. Ayrıca Çin’deki ücretler yükselirse ve emperyal rantlar kesintiye uğrarsa çokuluslu şirketler nereye yönelecek? “Vietnam ucuz: ülkenin kişi başına geliri Çin’inkinin üçte birinden az. Fakat işçi havuzu Çin’inki kadar derin değil.” (51)

Ekonomist Minqi Li, Monthly Review’deki yazısında 1980’lerin başından beri Çin’de 150 milyon işçinin kırsal alanlardan ekntsel alanlara göç ettiğine işaret ediyor. Çin bu nedenle, gayri safi yurt içi hasılasındaki ücretlerin payında 1990-2005 yılları arasında yüzde 13’lük bir düşüş (yüzde 50’den yüzde 37’ye) deneyimledi. Şimdi, “hızlı birikimle geçen birçok yılın ardından Çin’in kırsal alanlarındaki ucuz emekten oluşan çok büyük yedek emek ordusu tükenmeye başlıyor.” Li, esas olarak, Çin’in toplam emek gücünün 2012 yılında 970 milyon ile zirve yapacağını, sonrasında 2020 yılında 30 milyon azalacağını, bu düşüşün de başlıca yaş grubu (25-54 yaş arası grup; ç.n.) çalışan nüfus arasında daha hızlı gerçekleşeceğini gösteren demografik analizlere odaklanıyor. Bu durumun, Çin’de işçilerin pazarlık gücünü geliştireceğine ve radikal dönüşüm sorununu arttıran endüstriyel ihtilafı güçlendireceğine inanıyor., Çin’in tarımsal olmayan nüfusu “2020 dolaylarında yüzde 70’lik kritik eşiği” aşarsa böylesi bir endüstriyel ihtilaf kaçınılmaz olarak tırmanacak. (52)

Başkaları ise Çin hususunda küresel emek arbitrajının sona ermekten çok uzak olduğunu düşünüyor. Pekin Üniversitesi’nden bir ekonomist olan Yang Yao, “kırsal bölgelerin hâlâ Çin’in emek gücünün yüzde 45’ini”, makineleşmenin ilerlemesi ile birçoğu endüstri için uygun hale gelecek yüz milyonlarca kişiden oluşan dev bir yedek emek ordusunu barındırdığını savunuyor. Stephen Roach, ABD ücretlerinin yüzde 4’ü olan Çin ücretleriyle birlikte, Çin’in “imalattaki saat ücreti”, Doğu Asya’nın başka herhangi bir yerindekinden (Japonya hariç) yüzde 15 daha az ve Meksika’nın oldukça altındayken, “başlıca sanayi ekonomileriyle arbitraj daraltmakta neredeyse hiçbir oyuğun” olmadığını gözlemlemiştir. (53)

Küresel yedek emek ordusu

Bu konuda daha sağlam bir kavrayış geliştirmek için, küresel yedek emek ordusunun mevcut tarihsel bağlamdaki görünüşüne hem deneysel, hem de kuramsal açıdan bakmak elzemdir –ve sonra da emperyalizmin tam bir Marksist eleştirisini tatbik etmek. Böyle bir kapsamlı eleştiri olmaksızın, üretimdeki küresel yön değiştirme, küresel emek arbitrajı (Küresel emek arbitrajı, Morgan Stanley baş ekonomisti Stephen Roach tarafından ortaya atılmıştır ve uluslararası sermayenin ucuz emek avantajından yararlanabilmek için durmaksızın coğrafya değiştirmesini tanımlar; ç.n.) deendüstrializasyon vb. gibi sorunların analizi, havada asılı kısmi gözlemden ibarettir.

ILO tarafından derlenen küresel işgücü verileri, Marx’ın aktif emek ordusu ve yedek emek ordusu arasındaki başlıca ayrımlarıyla hayli uyumlu. ILO’nun 2011 dünya işgücü görünümüne göre 1.4 milyar kişi yevmiyeli işçi –bunlardan birçoğu korunmasız istihdam edilmiş ve sadece part-time çalışıyorlar. Bunun tersine, 2009’da dünya genelinde işsiz sayılan çalışanların sayısı sadece 218 milyondu. (Kişinin işsiz olarak sınıflandırılması için, son birkaç hafta içinde aktif olarak iş araması gerekiyor). Bu anlamda, işsizler, Marx’ın bahsettiği yedek emek ordusunun “dalgalı” kısmına uygun olarak görülebilir.

Ayrıca bugün 1.7 milyar işçi “korunmasız istihdam” olarak sınıflandırılmış durumda. Bu, çalışan, fakat yevmiyeli işçi olmayanların tümünden oluşan –ya da Marx’ın terminolojisinde aktif emek ordusunun parçası olan- “ekonomik olarak aktif nüfus”tan arta kalan bir kategori. Bu kategori, iki grupta işçiyi içeriyor: “kendi hesabına çalışan işçiler” ve “ailesine katkıda bulunan işçiler”.

“Kendi hesabına çalışan işçiler” tanımı, ILO’ya göre “geçimlik ve girişimci faaliyetlerin” bir bileşimiyle iştigal eden işçileri kapsıyor. Üçüncü dünya ülkelerinde, “kendi hesabına çalışan işçiler”in tarımsal bileşeni, büyük ölçüde geçimlik tarımcılık yapanlardan meydana gelirken, şehirdeki bileşeni öncelikli olarak kayıtdışı sektörde, yani sokak işçilerinin muhtelif çeşitleri olarak çalışan işçilerden oluşuyor. Mike Davis, Planet of The Slums (Gecekondular Gezegeni; ç.n.) kitabında, “Küresel kayıtdışı işçi sınıfının bir milyar kişilik muazzam büyüklüğü, onu dünyadaki en hızlı büyüyen ve en emsalsiz toplumsal sınıf yapıyor” gözleminde bulunmuştu. (54)

Korunmasız istihdamın ikinci kategorisi olan “ailesine katkıda bulunan işçiler” ücretsiz aile işçilerinden oluşur. Örneğin Pakistan’da “1999/2000’den 2005/2006 yıllarına kadar istihdama dahil olan kadın işçilerin üçte ikisinden fazlası ailesine katkıda bulunan işçilerden oluşmuştur”. (55)

“Korunmasız istihdam” böylece, resmi işsizlik kayıtları haricindeki çok geniş eksik istihdam havuzunun büyük bölümünü kapsıyor. Michael Yates, burumu yansıtacak biçimde şöyle yazıyor: “Dünyanın büyük kısmında açık işsizlik bir tercih değil; işsizlik ödeneğinin veya diğer sosyal refah programlarının garantisi yok. İşsizlik ölüm demek, bu nedenle insanlar bu nedenle insanlar koşulların ne kadar ağır olduğuna bakmaksızın iş bulmak zorunda.” (56) Korunmasız istihdam kapsamındaki işçilerin muhtelif unsurları, Marx’ın, yedek emek ordusunun “durgun” ve “görünmez” bölümleri olarak tanımladığı şeye denk düşer.

Buna ek olarak, çalışma çağındaki birçok birey, ekonomik olarak aktif nüfusa dahil olmadığı, dolayısıyla ekonomik olarak aktif olmadığı şeklinde sınıflandırılıyor. Bu, başlıca çalışma çağı olan 25-54 yaş arasında 2011 yılında küresel çapta 538 milyon insanlık bir yekun tutuyor. Bu, -öncelikli olarak zengin ülkelerde- üniversite öğrencilerini, kapitalist ekonominin en dibinde meydana çıkan suç öğelerini (Marx’ın lümpen proletarya olarak adlandırdığı), sistem tarafından ötekileştirilmiş olan yılgın işçiler ve bedensel engelli işçileri ve genel olarak Marx’ın işçi sınıfının dilencileştirilmiş kısmı olarak – çalışma çağındaki bireylerin, neredeyse tamamen emek gücünün dışına atılan “cesareti kırılmış, tüketilmiş” ve bedensel engelli olanlarından oluşan kısmı- adlandırdıklarını kapsayan çok heterojen bir gruplama. Marx, bunun en riskli varoluş durumu olduğunu savunmuştur. Resmi olarak tanımlanan “yılgın işçiler”, muhtemel işçilerin önemli bir kısmıdır. ILO’ya göre, yılgın işçiler Botswana’nın 2006 yılı işsizlik rakamlarına dahil edilseydi, işsizlik oranı yüzde 17.5’ten 31.6 oranına yükselerek neredeyse iki katına çıkacaktı. (57)

Başlıca çalışma çağındaki (25-54 yaş) işsiz, korunmasız istihdam ve ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu alırsak ve bunları birbirine eklersek, 2011 yılında küresel yedek emek ordusunun en büyük boyutu olarak adlandırabileceğimiz şeyi buluruz: 1.4 milyarlık aktif emek ordusu karşısında yaklaşık 2.4 milyar insan. Bu, küresel anlamda, özellikle de yoksul ülkelerde ücretlerin frenlenmesine yarayan yedek emek ordusunun, aktif emek ordusundan yüzde 70 daha fazla olan biçimde en büyük boyutunda bulunmasıdır. Gerçekten de, söz konusu yedek emek ordusunun büyük kısmı, bugün zengin ülkelerde de bunun arttığının görülebilmesine karşın, geri bıraktırılmış ülkelerde konumlanmış durumda. Bunu çeşitli unsurlarının yüzde bazında analizi Grafik-2’de görülebilir.

Grafik-2: Küresel Emek Gücü ve Küresel Yedek Emek Ordusu

Notlar: Grafik, 25 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu hariç tutarak toplam dünya nüfusunu (15 yaş ve üstü) içeriyor.

Kaynaklar: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), “Ekonomik Olarak Aktif Nüfus Tahminleri (5. baskı, 2009’da gözden geçirilmiş)”, LABORSTA Internet (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü); ILO “Küresel İstihdam Eğilimleri”, 2009, 2010 ve 2011 (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü)

Grafik-2’de tarif edilen çok geniş yedek emek ordusu, maksimum genişliğini yakaladığı anlamına geliyor. Şüphesiz ki bazıları, korunmasız istihdamdaki işçilerin, bunlar geleneksel olarak kapitalist olmayan üretime dâhil olmayan –pazarla hiçbir ilişkisi olmayan geçimlik işçileri de kapsayan- köylü üreticiler olduğundan pek çoğunun yedek emek ordusuna ait olmadığını iddia etme eğiliminde olacak. Bu kitlenin bütünüyle kapitalist pazar dışında olduğu tartışılabilir. Ama sistemin kendi bakış açısıyla da bu zor. ILO, bunları kayıtdışı işçilerle birlikte genel olarak “korunmasız istihdam edilmiş” olarak sınıflandırır, bunların ekonomik olarak aktif ve çalışan olduğunu, ancak yevmiyeli işçi olmadıklarını kabul eder. Sermayenin gelişimsel bakış açısından, korunmasız istihdamdakilerin tamamı potansiyel olarak yevmiyeli işçiler –kapitalist kalkınmanın yararına. Köylü üretim ile meşgul işçiler, kapitalist biçime daha derin şekilde çekilecek geleceğin proleterleri olarak görülürler.

Aslında bizim fiilen var olan göreli fazla nüfusu anlamanın bir çabası olarak küresel yedek emek ordusunun maksimum genişliği diye öngördüğümüz rakamlar, bir bakıma düşük tahmin olarak görülebilir. Marx’ın kavrayışında, yedek emek ordusu part-time çalışanları da içerirdi. Ancak veri olmaması sebebiyle, bunları küresel yedek emek ordusu hesabımıza katmamız imkânsızdır. Dahası, ekonomik olarak aktif olmayan nüfusun, yedek emek ordusu içindeki payına dair rakamlar sadece 24-54 yaş arasındaki çalışmayanları içerir, 26-32 ve 55-65 yaş arasındakilerin tümünü hariç tutar. Ama gerçekçi bir bakış açısıyla, çoğu ülkede bu yaşlardakilerin çalışmaya ihtiyaçları ve hakları vardır.

ILO verilerine ilişkin belirsizliklere karşın, kürsel yedek emek ordusunun devasa boyutuna dair hiçbir şüphe olamaz. Samir Amin’in 2003 yılında Mothly Review’de yayımlanan “Dünyada Yoksulluk, Yoksullaştırma ve Sermaye Birikimi” başlıklı makalesindeki analizlerini gözden geçirerek bunun i.inde saklı olan anlamları tamamen anlayabiliriz. Amin, şunu savlar: “Zengin, geniş çaplı aile tarımını da, endüstriyel tarım şirketlerini de kapsayan modern kapitalist tarım, şu anda üçüncü dünya ülkelerindeki köylü üretime yönelik muazzam saldırıyla meşgul.” Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF tarafından ileri sürülen ana kapitalist bakışa göre kırsal (çoğunlukla köylü) üretimin kaderi, zengin ülkelerdeki modern kapitalist tarıma dönüşüme bağlı. Amin’in açıkladığı şekliyle, ideal kapitalist tasarıda “yirmi milyon yeni modern çiftçi” tarafından 3 milyar kırsal işçinin daha yeri alınacak.

Hakim görüşe göre bu işçiler, gelişmiş kapitalist ülkeler modelinde birincil olarak kent merkezlerinde endüstri tarafından içine çekilecek. Ancak Amin ve Hindistanlı ekonomist Prabhat Patnaik’in dikkati çektiği şekliyle İngiltere ve diğer Avrupa ekonomileri, bütün köylü nüfuslarını endüstrinin içine çekmek konusunda kendilerine yeterli değillerdi. Büyük sayılarda fazla nüfusları bundan ziyade Amerika kıtasındaki ülkelere ve muhtelif sömürgelere göç ettiler. İngiltere, 1820-1915 arasında ülkeden dışarıya göç eden inan sayısı 16 milyon iken, 1820 yılında 12 milyon nüfusa sahipti. Bir başka deyişle, İngiltere nüfusundaki artışın yarıdan fazlası, bu dönem boyunca her yıl dışarıya göç etti. Bu dönem boyunca genel olarak Avrupa’dan “yeni dünya”ya göç toplamı 50 milyondu.

Böylesi kitlesel bir göç, ilkel kapitalist güçler için bir imkânken, bugün bu “küresel Güney” için mümkün değil. Dolayısıyla halen sistem tarafından zorla kabul ettirilen köylü nüfusunun azaltılma şekli, -eğer tamamen sonuç verseydi- kitlesel soykırıma işaret ediyor. Amin, bütün küresel Güney’de 50 yıldan beri senelik yüzde 7’lik büyümenin, bu muazzam tarımsal nüfus fazlasının üçte birini dahi içine çekemeyeceğine dikkat çekiyor. Michael Yates şunu ekliyor: “Ekonomik büyümenin hiçbir miktarı, bugün dünyadaki milyarlarca köylüyü, daha iyi çalışma türleri şöyle dursun, geleneksel proletaryanın içine dahi çekmeyecek.”

Bu ülkelerdeki muazzam göreli fazla nüfusun içe çekilmesi sorunu, şehir nüfusuna bakıldığında daha bir görünür hale gelir. Dünya çapında kentsel alanlarda yaşayan, küresel Güney’in devasa şehirlerinde yoğunlaşmış, giderek artan korkunç, gecekondu koşullarında birbiriyle sıkış tıkış biçimde 3 milyardan fazla insan var. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın “Gecekonduların İtirazı”nda açıkladığı gibi: “Şehirler, büyüme refahın odağı olmak yerine vasıfsız, korunmasız ve düşük ücretli kayıtdışı hizmet endüstrisinde ve ticarette çalışan fazlalık nüfusun çöplüğü haline gelmekte.”

Amin’e göre, bunların hepsi kapsamlı bir eşitsiz değişim/emperyalist rant teorisine bağlı. “Dünya ölçeğinde sermaye birikimini yöneten koşullar, eşitsiz gelişimi yeniden üretir. Geri bırakılmış ülkelerin, geri kaldıklarından değil, aşırı sömürüldüklerinden öyle olduklarını açıklığa kavuşturur. Böylesi bir aşırı sömürülme ile ilişkili olan emperyalist rant sistemi, genelleştirilmiş, finansallaştırılmış ve küreselleşmiş oligopollerin sonraki kapitalizminin gelişmesiyle olgunluğa erişir ve evrenselleşir.” (58)

Prabhat Patnaik, “Paranın Değeri” kitabında ve diğer çalışmalarında, yedek emek ordusuna odaklanarak yakından ilişkili bir bakış açısı geliştirmiştir. Küresel Güney’deki yoksullaştırılmış ülkeleri en iyi açıklayan şeyin, devasa yedek emeğin varlığındansa düşük emek verimliliği olduğunu savunan standart ekonomik bakışı sorgulayarak işe başlar. “Hindistan ve Çin gibi hızlı büyüme ve yükselen verimliliği deneyimleyen ekonomilerde bile, yedek emek, tükenmez olma halini korumaya devam eder” görüşünü savunur. Bu böyledir, çünkü ileri teknoloji ürünlerinin üretimine doğru yön değiştirmeyle ilişkili olan verimlilik artışındaki (ve emeğin yer değiştirmesindeki) yüksek oranla birlikte, “emek talebinin büyüme oranı, emek arzının büyüme oranını yeterince aşmaz” –yani yedek emek ordusunu yeterli miktarda azaltmaya ve böylece ücretleri, asgari geçim düzeyinin üzerine çekmeye yeterlidir. Verimlilik dinamiğinin ve bunun, emeğin içe çekilmesini nasıl etkilediğinin bir örneği, Çin’deki en düşük düzeydeki ücretlere karşın Foxconn’un, basit montaj işlemlerindeki işçileri çıkarma stratejisinin bir parçası olarak tesislerinde üç yıl içinde bir milyon robotu üretime katmayı planlaması gerçeğinde gözlemlenebilir. Foxconn şu anda Çin anakarasında, birçoğu iPhone ve iPadleri birleştiren bir milyon işçi istihdam ediyor.

Patnaik’in savı, ikili yedek emek ordusu modelini kullanması vasıtasıyla netleştiriliyor: “prekapitalist-sektör yedek emek ordusu” (Luxemburg’un analizinden ilhamını almış) ve “dahili yedek emek ordusu.” Esas itibariyle, Çin ve Hindistan’da kapitalizm, ihracatını gitgide artan biçimde, emeğin tasfiye edilmesi ve büyüyen bir dahili yedek emek ordusunun yaratılması anlamına gelen yüksek verimlilik ve ileri teknoloji üretimi üzerinde temellendiriyor. Demek ki yüksek büyüme oranlarında bile prekapitalist-sektör yedek emek ordusunu, makineleşmeyle birlikte hızlanan dışarıya doğru akışı içine çekmesi imkânsızdır. (59)

Ekonomik fazlanın gelişmiş kapitalist ülkelere akmasını destekleyen sınırsız büyüklükteki sömürünün doğrudan faydaları bir yana, Asya’daki ve küresel Güney’in diğer kısımlarındaki “besleyici ülkeler”den çokuluslu şirketlerce düşük maliyetli ithal malların sokulması, deflasyonu arttırıcı etkide bulunmakta. Bu durum, paranın değerini, özellikle de baskın para birimi olarak doların değerini, dolayısıyla sermaye sınıfının finansal varlıklarını koruyor. Devasa küresel emek ordusunun varlığı böylece küresel Güney’den başlayarak dünya emekçilerinin gelirlerini deflasyona uğramaya zorluyor, ancak aynı zamanda giderek artan biçimde “emek pazarı esnekliği”ne maruz kalan küresel Kuzey’deki emekçileri de etkiliyor.

Emperyalizmin –Patnaik’in uluslararası finans-kapitalin gelişmesiyle tanımladığı- günümüzdeki safhasında, “gelişmiş ülkelerdeki ücretler yükselemez, bilakis ürünlerini daha rekabet edebilir yapmak için, üçüncü dünyada geçerli olan ücret düzeyleriyle bağlantılı olarak düşüş eğilimi gösterir. Üçüncü dünyada ücret düzeyleri, büyük yedek emek ordusu varlığına bağlı olarak, tarihsel olarak belirlenmiş yaşamı sürdürme gereksinimlerini tatmin etmek için gerekenden yüksek değildir. Bu dünya sömürüsü mantığı, “emek verimliliğinin hakim düzeylerinde gelişmiş ülkelerde ücretlerin düşmesi sırasında, ücretlerin hakim düzeylerinde, üçüncü dünya ülkelerinde emek verimliliği gelişmiş ülkelerde erişilen düzeye doğru yükselir” gerçeği ile daha da ahlaksız hale gelmektedir. Bunun nedeni, faaliyetlerin gelişmiş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine doğru yayılmasına neden olan ücret farklılıklarının varlığını hâlâ sürdürmesi. Bu ikili hareket, dünya çapında sömürü düzeyi yükselirken, toplan dünya üretimindeki ücret paylaşımının azalmakta olduğu anlamına geliyor. (60)

Patnaik’in “kapitalizmin paradoksu” olarak adlandırdığı şeyin izleri, Marx’ın sermaye birikiminin genel yasasında bulunabilir: sistemin eğilimi, görece (hatta mutlak) yoksulluğu büyütürken, serveti tek noktada toplamaktır. Patnaik, şöyle kaydeder:

“Hindistan’da tam da üretimdeki büyüme oranının yüksek olduğu neoliberal reform dönemi sırasında, günde kişi başına 2400 kaloriden az gıdaya erişebilen kırsal nüfusun oranında artış olmuştur (2004 yılında bu rakam yüzde 87’dir). Bu aynı zamanda, basit yeniden üretimi dahi sürdüremeyen yüz binlerce köylünün intihar ettiği dönemdir. İşsizlik oranı yükselmiş, bununla birlikte sermaye birikiminde muazzam bir sıçrama olmuştur; örgütlü sektörlerde bile reel ücret oranı en iyi ihtimalle sabit kalmış, buna karşın emek verimliliğinde çok büyük artış olmuştur. Kısacası, kendi deneyimlerimiz kapitalist düzendeki insanoğlunun geleceğine dair Keynesyen iyimserliği yalanlar.” (61)

Marx’ın yedek emek ordusu tartışmasında, işçi sınıfını en muhtaçlaştırılmış kesimini açıklamak için kullandığı “rizikolu” kavramı, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeniden keşfedilmiştir, üçüncü dünyaya hapsedildiği düşünülen eskiden var olan koşullar, zengin ülkelerde tekrar ortaya çıkıyor. Bu, “prekarya” olarak isimlendirilen bir “yeni sınıf”ın ortaya çıkmasından söz edilmesine neden olmuştur –gerçekte bu, işçi sınıfının muhtaçlaştırılan ve giderek büyüyen kesimi olsa da-. (62)

Zengin ülkelerde gelişen bu prekaryanın dibinde, “misafir işçiler” denilenler vardır. Marx’ın 19. yüzyılda belirttiği gibi, zengin merkezlerdeki sermaye, ülke dışındaki düşük emek ücretinden, ya sermayenin düşük ücretlerin olduğu ülkelere taşınması, ya da düşük ücretli emeğin zengin ülkelere taşınması yoluyla istifade edebiliyor. Bununla birlikte, yoksul ülkelerden gelen göçmen işçi kitleleri, zengin ülkelerde, özellikle de ABD’de ücretlere gem vurulmasına yaramakta; küresel bir bakış açısıyla, Güney’den Kuzey’e göçen işçilere ilişkin en belirgin gerçeklik, küresel Güney’in nüfusu karşısında düşük kalan sayılarıdır.

Sonuçta, göçmenlerin toplam dünya nüfusundaki payı 1960’lardan bu yana kayda değer bir değişim göstermemiştir. ILO’ya göre, “1990’larda gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göçte çok az bir yükselme olmuş ve bu yükselme esasen Orta Amerika ve Karayip ülkelerinden ABD’ye gerçekleşen göçteki artışla açıklanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik yetişkin nüfus göçünün oranı, gelişmekte olan ülkelerdeki yetişkin nüfusunun sadece yüzde 1’i kadardır. Dahası, uluslararası düşük vasıflı emek gücü göçünün gelişmekte olan ülkelerdeki etkisi, genellikle göz ardı edilebilir durumda olduğu için bu göçmenler daha yüksek vasıflı işçiler arasında yoğunlaşmıştır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göç, büyük oranda beyin göçü anlamına gelmektedir. Bu duruma gelmiş olmasından dolayı 1990’larda sınırlanan uluslararası göç, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda, emek gücünün vasıf yoğunluğundaki büyümenin engellenmesine hizmet etmiş, bilhassa gelişmiş ülkelerde katiyen buna neden olmamıştır.” Tüm bunlar, sermaye uluslararası anlamda hareketli iken, emeğin öyle olmadığı konusundaki kilit noktanın açığa kavuşmasını sağlar. (63)

Yeni emperyalizmin dayanağı, küresel Güney emekçilerinin aşırı sömürüsünde ise, bu, emperyalizmin, kendi koşulları da aşağı doğru çekilen küresel Kuzey’in emekçilerinin menfaatine olduğu kesinlikle söylenemeyecek bir safhasıdır –hem çokuluslu şirketlerce başlatılan korkunç küresel ücret rekabeti, hem de daha esasen kapitalist çekirdekteki aşırı birikim, artan durgunluk ve işsizlik. (64)

Gerçekten de, üçlü grubu (ABD, Avrupa ve Japonya) oluşturan zengin ülkelerin hepsi, içeride oluşturdukları ve dışarıdan çektikleri artık sermayenin tamamını özümsemekteki yetersizliklerinden kaynaklanan derinleşen durgunluk koşullarında açmaza sürüklenmiş durumda –zayıflayan yatırım ve istihdamda belirginleşen bir çelişki. Bu ekonomilerin on yıllarca yükselmesine yardımcı olan finansallaşma, şimdi kendi çelişkierince durdurulmakta; necitece itibariyle, finansal şişkinliklerin bir müddet örtbas edilmesini sağladığı üretimin kökleşmiş sorunları şimdi ortaya çıkıyor. Bu, kendisini sadece azalan büyüme oranlarında değil, aynı zamanda yükselen atıl kapasite ve işsizlik seviyelerinde de ortaya koyuyor. Bir küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal ekonomi politikaları çağında, devlet, problemi çözmek için etkin biçimde harekete geçebilme yetisinden yoksun ve giderek artan biçimde toplumun gerisinin zararına, sadece sermayeyi kurtarmaya yönelmekte.

Bu ülkelerin, dünyanın geri kalanından çaldıkları emperyal rant, dünya sisteminin merkezindeki artık özümsenmesi veya aşırı birikim sorunlarını sadece daha kötü hale getiriyor. Baran ve Sweezy, “Tekelci Sermaye” isimli eserlerinde mükemmel biçimde şunu yazmışlardı: “Yabancı yatırım, ülke içinde üretilen artık için bir çıkış noktası olmak şöyle dursun, dış ülkede üretilen artığın, yatırım yapılan ülkeye aktarılmasının en etkili yöntemidir. Bu şartlar altında, yabancı yatırımın artık özümseme sorununu çözmeye yardım etmekten ziyade, bunu ciddileştirdiği tabii ki açıktır.” (65)

Yeni emperyalizm

Gördüğümüz biçimde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana –ve son birkaç on yıldır hızlanan biçimde- tekelci sermayenin uluslararasılaşma periyodunda imalatı görece olarak küresel Güney’e doğru kaydırmasının büyüklüğü konusunda şüphe olamaz. Söz konusu durum sıklıkla 1974 sonrası veya 1989 sonrası fenomeni olarak görülmesine karşın Hymer, Magdoff, Sweezy ve Amin, çokuluslu şirketlerin gelişmesiyle (tekelci sermayenin uluslararasılaşmasıyla) ilişkili sermaye birikimi ve emperyalizmdeki bu geniş hareketin genel parametrelerini daha 1970’lerde yakalamışlardır. Büyük ölçüde, dünya imalat üretiminin çekim merkezinin Güney’e doğru çığır açıcı şekilde kayışının sonucu olarak, bir düzine kadar yeni gelişen ekonomide çeyrek yüzyıl boyunca yüzde 7 ya da daha yüksek oranda olağanüstü büyüme rakamları deneyimlendi.

Bunların en önemlisi tabii ki, sadece dünyanın en kalabalık ülkesi olmayan, aynı zamanda sözde yüzde 9 veya üzerinde rakamlarla en hızlı büyüme oranlarını deneyimleyen Çin’dir. Bir ekonomideki yüzde 7’lik büyüme oranı, her on yılda bir ekonomiyi iki katı büyütür, yüzde 9’luk oran ise sekiz yılda bir. Ancak bu, başlıca ekonomistlerin sık sık öne sürdükleri gibi düz bir süreç değildir. Çin ekonomisi 1978’den bu yana üç kez iki katı büyümeye ulaştı, ancak ücretler, ülke içindeki yüz milyonlarca kişilik yedek emek ordusuna bağlı olarak asgari geçim düzeyinde veya bunun yakınlarında kaldı. Çin, büyüklüğüne ve büyüme oranına bakılarak dünya ekonomik gücü olarak görülebilir, fakat ücretler dünyanın en düşükleri arasında yer kalmaya devam ediyor. Bu arada Hindistan’ın kişi aşına düşen milli geliri Çin’in üçte biridir. Çin’in kırsal nüfusu yüzde 45-50 civarında tahmin edilirken, Hindistan’ınki yüzde 70 civarındadır. (66)

Geleneksel ekonomi teorisyenleri, tüm ülkelerin aynı safhalardan geçtiklerini ve er ya da geç emek-yoğun üretimden sermaye yoğun, bilgi yoğun üretime terfi ettiklerini varsayan bir kuramsal kalkınma teorisine bel bağlarlar. Bu durum, kişi başına düşen milli geliri 5 bin ila 10 bin dolar arasında olan yerlerde ortaya çıktığı varsayılan “orta hale geçiş” denilen sonucu doğurur (Çin’de bugünkü döviz kuruna göre kişi başına düşen milli gelir 3 bin 500 dolar civarındadır). Orta hale geçişteki ülkelerde daha yüksek ücret oranları vardır ve daha fazla değer yaratacak, daha az emek-yoğun ürünlere yönelmedikçe rekabet edememeyle karşı karşıya kalırlar. Çoğu ülke geçişi sağlayamaz ve orta gelir düzeyi, bir gelişimsel tuzak olup çıkar. Bu çerçeveyi temel alan New York Üniversitesi’nden ekonomist Michael Spence, “Bir Sonraki Çakışma” kitabında Çin’in “büyümenin başlıca yardımcısı olan emek-yoğun ihracat sektörünün, rekabet edebilirliğini kaybetmekte olduğunu ve bu gerilemeye ya da ülke içine çekilmesine izin verilmesi gerektiğini ve zira eninde sonunda gerileyeceğini; yerlerini daha fazla sermaye, beşeri sermaye ve bilgi yoğun sektörlerin alacağını” öne sürer. (67)

Bununla birlikte Spence’in geleneksel tezi, sadece tarımda yüz milyonlarca insandan oluşan görünmez yedek emek ordusunun var olduğu günümüz Çin’inin gerçekliğini yok sayar. Kapitalizmde, daha az emek-yoğun bir sisteme doğru ilerlemek, daha yüksek verimlilik oranları ve emeğin yerini teknolojinin alması anlamına gelir, ekonominin giderek daha büyük, yüksek değer elde eden pazarları fethederek montaj sektöründeki yedek emek ordusunu özümsemesini gerektirir. Bu gerçekleşene benzeyen durumlar sadece -yirminci yüzyıl başlarında hızla büyüyen, askerileştirilmiş emperyalist ekonomi olarak ilk ortaya çıkan Japonya bir yana-, dünya ekonomik büyüme sürecinde (bugünün derinleşen durgunluğunda değil) dış ihracat pazarlarını yüksek değer elde edecek üretim için küresel Kuzey’e doğru genişletebilen “Asya Kaplanları”ndadır (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong). Dünya emek gücünün yüzde 40’ı civarına iş bulması gereken Çin ve Hindistan için bunun mümkün olduğunu kanıtlamak muhtemel değil –ve kentsel endüstriyel sektördeki artan sınıfa. Avrupa’nın sömürgeci dönemindekinin aksine, büyük artık emek topluluklarının bir emniyet vanası olarak dışarıya göç etmesi mümkün değil: gidecek hiçbir yerleri yok. Bu arada, Çin’in içsel temelli sermaye birikimini yükseltme kapasitesi, günümüz kapitalist koşullarında aynı düşük ücretlilerden oluşan yedek emek ordusu ve hızla artan eşitsizlik tarafından engellenmiş durumda.

Tüm bunlar, birikim süreci tarafından kolaylıkla özümsenemeyecek –özellikle, ileri teknoloji üretimine, yüksek kâr getiren üretime doğru giderek artan yönelimle birlikte- devasa yedek emek ordusuyla birleşen Çin’in görülmemiş birikim değerlerinin çelişkilerinin, belli bir noktada son haddine varmasının zorunlu olduğunu gösteriyor.

Bu arada, uluslararası tekelci sermaye, Güney’deki gelişimin yönünü kontrol altına almak için teknoloji, iletişim, finans, ordu ve yeryüzünün doğal kaynakları üzerindeki bileşik tekellerini kullanır. (68)

Dünya sisteminin Kuzey ve Güney’i arasındaki çelişkiler şiddetini arttırırken, –her yerde genişleyen sınıfsal farklılıklarla- bunların kendi iç çelişkileri de aynı şekilde şiddetlenir. Küresel Kuzey’deki göreli “deendüstrializasyon”, şimdi büsbütün reddedilebilmek için fazlasıyla net bir eğilimdir. Nitekim, ABD gayri safi yurtiçi hasılasında imalatın payı 1950’lerdeki yüzde 28’lik orandan 2010’lardaki yüzde 12’lik orana düşmüş, buna dünya imalatındaki payındaki çarpıcı düşüş (bir bütün olarak OECD ülkeleriyle birlikte) eşlik etmiştir. (69) Yine de bunun, dünya çapında emek dengesizliği ve aşırı sömürüdeki büyüme şeklindeki endişe verici buzdağının görünen ucu olduğunu kavramak önemli.

Doğrusu, insan, Nike ürünlerini pazarlaması için 1992 yılında Michael Jordan’a 20 milyon dolar –kadınların saati 15 centten günde 11 saat çalıştığı Endonezya’daki dört adet ayakkabı fabrikasındaki toplam ücretlere eşit bir tutar- veren sistemin ahlaki barbarlığını aklından çıkarmamalı. (70) bunun ardında, giderek tekelcileşen çokuluslu şirketlerin uluslararası “kaynak kullanımı” stratejileri yatıyor. Marx’ın “kapitalist birikimin genel yasası”nın işleyiş alanı şimdi tam olarak küresel ve emek her yerde savunma durumunda.

Dünya emekçilerinin karşı karşıya olduğu meydan okumaya Marx’ın 1867’de Lozan Kongresi’nde verdiği yanıt, hâlâ mümkün olan tek yanıt olarak duruyor: “İşçi sınıfı, mücadelesine başarı şansı ile devam etmek istiyorsa, ulusal örgütler uluslararası hale gelmelidir.” Yeni bir Enternasyonal’in zamanıdır. (71)

DİPNOTLAR

1. Stephen Herbert Hymer, The Multinational Corporation (Cambridge: Cambridge University Press, 1979), 41, 75, 183.
2. Hymer, The Multinational Corporation, 81, 86, 161, 262–69.
3. Gary Gereffi, The New Offshoring of Jobs and Global Development, ILO Social Policy Lectures, Jamaica, December 2005 (Geneva: International Institute for Labour Studies, 2006), http://ilo.org, 1; Peter Dicken, Global Shift (New York: Guilford Press, 1998), 26–28.
4. Thorstein Veblen bunu 1920’lerde çoktan anlamıştı. Veblen’in “Absentee Ownership and Business Enterprise in Recent Times” eserine bakınız (New York: Augustus M. Kelley, 1964), 287.
5. See Paul M. Sweezy, Four Lectures on Marxism (New York: Monthly Review Press, 1981), 64–65; Michael E. Porter, Competitive Strategy (New York: The Free Press, 1980), 35–36.
6. Ajit K. Ghose, Nomaan Maji ve Christoph Ernst, The Global Employment Challenge (Geneva: International Labour Organisation, 2008), 9–10. On depeasantization see Farshad Araghi, “The Great Global Enclosure of Our Times,” in Fred Magdoff, John Bellamy Foster ve Frederick H. Buttel, eds., Hungry for Profit (New York: Monthly Review Press, 2000), 145–60.
7. John Smith, Imperialism and the Globalisation of Production (Ph.D. Thesis, University of Sheffield, July 2010), 224.
8. Stephen Roach, “How Global Labor Arbitrage Will Shape the World Economy,” Global Agenda Magazine, 2004, http://ecocritique.free.fr; John Bellamy Foster, Harry Magdoff ve Robert W. McChesney, “The Stagnation of Employment,” Monthly Review, 55, no. 11 (Nisan 2004): 9–11.
9. See John Bellamy Foster, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 1–23.
10. Thomas L. Friedman, The World is Flat (New York: Farrar, Straus ve Giroux, 2005). Friedman yanlış biçimde kendisinin “yassı dünya hipotezi”nin ilk kez Marx tarafından geliştirildiğini iddia ediyor. See 234–37.
11. Paul Krugman, Pop Internationalism (Cambridge, Massachusetts: MIT Press, 1996), 66–67. Ülkeler arasındaki, temel olarak verimlilik endekslerini yansıtan beklenen ücret farklarının saçmalığına dair: Bkz. Marx, Capital, cilt 1, (London: Penguin, 1976), 705.
12. Küresel emek arbitrajının son bulmasına dair korkular için bkz. “Moving Back to America,” The Economist, May 12, 2011, http://economist.com.
13. Karl Marx, Capital, cilt. 1, 798.
14. Harry Magdoff ve Paul M. Sweezy, Stagnation and the Financial Explosion (New York: Monthly Review Press, 1987), 204. 2010 yılı itibariyle OECD ülkelerindeki işsizlik yüzde 38 artarak 48.5 milyon kişiye ulaştı. (“Unemployment, Employment, Labour Force and Population of Working Age [15-64],” OECD.StatExtracts, [OECD, Cenevre, 2011], retrieved September 24, 2011.)
15. “Emperyalist rant” kavramı Samir Amin tarafından The Law of Worldwide Value (New York: Monthly Review Press, 2011) eserinde geliştirilmiştir.
16. Anthony Giddens’in şu eserindeki irdelemesine bakınız: Capitalism and Modern Social Theory (Cambridge: Cambridge University Press, 1971), 55–58. Giddens, kavram hatalarıyla dolu gönülsüz ve kafası karışık bir Marx savunması sunar.
17. John Strachey, Contemporary Capitalism, 101; Marx, Capital, cilt. 1, 929.
18. Roman Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’ (London: Pluto Press, 1977), 307.
19. Fredric Jameson, Representing Capital (New York: Verso, 2011), 71.
20. Marx, Capital, cilt. 1, 799.
21. Marx, Capital, cilt. 1, 764, 772, 781–94; Marx ve Engels, The Communist Manifesto, 7; Paul M. Sweezy, The Theory of Capitalist Development (New York: Monthly Review Press, 1970), 87–92.
22. Marx, Capital, cilt. 1, 792.
23. Karl Marx, “Wage-Labour and Capital,” in Wage-Labour and Capital/Value, Price and Profit (New York: International Publishers, 1935), 45; Sweezy, The Theory of Capitalist Development, 89.
24. Marx, Capital, cilt. 1, 763, 776–81, 929.
25. Marx, Capital, cilt. 1, 794–95; David Harvey, A Companion to Marx’s Capital (London: Verso, 2010), 278, 318.
26. Marx, Capital, cilt. 1, 795–96.
27. Marx, Capital, cilt. 1, 590–99, 793–77.
28. Marx, Capital, cilt. 1, 797–98.
29. Engels, yedek emek ordusu kavramını Marksist teoriye sokması ve işçilerin, yedek emek ordusu ya da göreli artık nüfus durumlarının gösterdiği şeyin, ekonominin bunları faaliyet döngüsünün zirve yaptığı zamanlarda içine çektiği gerçeğini netleştirmesi ile övgüyü hak eder. Bkz. Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England (Chicago: Academy Chicago Publishers, 1984), 117–22, ve Engels on Capital (New York: International Publishers, 1937), 19.
30. Karl Marx, Capital, cilt. 3 (London: Penguin, 1981), Capital, cilt. 2 (London: Penguin, 1978), 486–87 ve Capital, cilt 1, 769–70; Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital—An Anti-Critique ve Nikolai Bukharin, Imperialism and the Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1972), 121.
31. Marx, Capital, cilt. 3, 363.
32. Karl Marx ve Frederick Engels, Collected Works (New York: International Publishers, 1975), 422.
33. Karl Marx, Theories of Surplus Value, (Moscow: Progress Publishers, 1971), part 3, 105–6; Capital, cilt. 3, 344–46; David Ricardo, On the Principles of Political Economy and Taxation (Cambridge: Cambridge University Press, 1951), 135–36; John Stuart Mill, Essays on Some Unsettled Questions in Political Economy (London: Longmans, Green, and Co., 1877), 1–46: Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’, 307–12. 1970’lerde Marksizm içinde meydana gelen eşitsiz değişime dair geniş kapsamlı bir analiz/tartışma. Bkz. Arghiri Emmanuel, Unequal Exchange (New York: Monthly Review Press, 172); Samir Amin, Imperialism and Unequal Development (New York: Monthly Review Press, 1977), 181–252. Bazı Marksist teorisyenler, artık değer düzeyinin çevrede merkezden daha yüksek olduğunu hâlâ reddeder. Bkz. Alex Callinicos, Imperialism and Global Political Economy (London: Polity, 2009), 179–81 ve Joseph Choonara, Unraveling Capitalism (London: Bookmarks Publications, 2009), 34–35. Bunun karşıtı bir görüş için: Bkz. Sweezy, Four Lectures on Marxism, 76–77.
34. Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1951), 361–65.
35. Marx, Capital, cilt 3, 344.
36. “Küreselleşme” terimi ilk olarak 1930’larda türedi. Ancak Oxford İngilizce Sözlük’e göre modern ekonomik anlamında kavramın ilk kullanıldığı makale Fouad Ajami’nin makalesi idi: “Corporate Giants: Some Global Social Costs,” International Studies Quarterly 16 , no. 4 (December 1972): 513. Ajami, terimi, Marx’ın “yoğunlaştırma ve merkezileştirme” kavramlarına göndermede bulunduğu bir paragrafta ortaya koymuştur -ve özellikle Paul Baran ve Paul Sweezy’nin dünya düzeyinde tekelci üretimin büyümesinin bir belirtisi olarak çokuluslu şirketlere işaret ettiği Monopoly Capital (New York: Monthly Review Press, 1966) eserlerinde. Baran ve Sweezy’nin analizlerinin Marksist temellerine dair eleştirel yaklaşanlara karşın, Ajami (şu anda Hoover Enstitüsü ve Dış İlişkiler Konseyi bünyesinde bir anaakım siyaset bilimci) Marx’ın “çokuluslu devlerin egemenliği ve piyasaların küreselleşmesi” dediği şeyi, -uluslararası oligopol eğilimi bakımından- Baran ve Sweezy’nin ortaya attığı kalkınmanın türdeş biçimleri haricinde ortaya çıkan bir şey olarak görmüştür. İronik biçimde, Ajami, makalesinde, Baran ve Sweezy’ye karşıt olarak faydalandığı diğer teorisyenlerin de -Stephen Hymer, Michael Tanzer, Bob Rowthorn ve Herbert Schiller- Marksist ve radikal ekonomi politikçi olduklarını ve ilk ikisinin Monthly Review’de makalesi yayımlanan yazarlar olduğunu fark edememiştir.
37. Richard J. Barnet ve Ronald E. Müller, Global Reach (New York: Simon ve Schuster, 1974), 213–14, 306.
38. Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 5–9.
39. “Moving Back to America.”
40. Dale Wen, China Copes with Globalization (International Forum on Globalization, 2005), http://ifg.org; Martin Hart-Landsberg, “The Chinese Reform Experience,” The Review of Radical Political Economics 43, no. 1 (March 2011): 56–76; Minqi Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 40.
41. “Aşırı sömürülmüş” teriminin Marksist teoride birbiriyle yakından ilişkili, örtüşen iki anlama sahip gibi göründüğü dikkate alınmalıdır: (1) emek gücünün tarihsel olarak belirlenmiş değerinden daha düşük kazanan işçiler; ve (2) öncelikle küresel Güney’de eşitsiz değişime aşırı sömürülmüşlüğe tabi tutulan işçiler. Bununla birlikte Amin’in çerçevesinde, iki anlam birleşmiştir. Bunun nedeni, mevcut ücret oranları ulusal bazda belirlenmişken, emek gücünün değerinin küresel olarak belirlenmiş ve hiyerarşik olarak emperyalizme bağlı biçimde düzenlenmiş olmasıdır. İşçiler, küresel Güney’de bu nedenle genellikle emek gücü değerinden düşük ücretler kazanırlar.Emperyal rantın temeli budur. Bkz. Amin, The Law of Value and Historical Materialism, 11, 84. John Smith ve Andy Higginbottom Marx’ı temel alan benzer bir aşırı sömürü yaklaşımı geliştirmişlerdir. Bkz. John Smith “Imperialism and the Law of Value,” Global Discourse, 2, no. 1 (2011), http://global-discourse.com.
42. Charles J. Whalen, “Sending Jobs Offshore from the United States,” Intervention: A Journal of Economics 2, no. 2 (2005): 35. Quoted in Smith, The Internationalisation of Globalisation, 94.
43. William Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” Economy and Society 37, no. 3 (August 2008): 439; Judith Banister ve George Cook, “China’s Employment and Compensation Costs in Manufacturing Through 2008,” U.S. Bureau of Labor Statistics, Monthly Labor Review (March 2011): 44.
44. Yuqing Xing ve Neal Detert, How the iPhone Widens the United States Trade Deficit with the People’s Republic of China, ADBI Working Paper, Asian Development Bank Institute (December 2010; paper revised May 2011); David Barboza, “After Spate of Suicides, Technology Firm in China Raises Workers’ Salaries,” New York Times, June 2, 2010, http://nytimes.com; Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 17.
45. Banister ve Cook, “China’s Employment and Compensation,” 49.
46. U.S. Bureau of Labor Statistics, “International Comparisons of Hourly Compensation Costs in Manufacturing,” Table I, last updated March 8, 2011, http://bls.gov.
47. Vikas Bajaj, “Bangladesh, With Low Pay, Moves In on China,” New York Times, July 16, 2010, http://nytimes.com.
48. Immelt quoted in Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” 433. Küresel emek arbitrajının Marksizmi temel alan güçlü bir teorik analizi için: Bkz. Smith, Imperialism and the Globalisation of Production.
49. Jannik Lindbaek, “Emerging Economies: How Long Will the Low-Wage Advantage Last?” October 3, 1997, http://actrav.itcilo.org.
50. W. Arthur Lewis, Selected Economic Writings (New York: New York University Press, 1983), 316–17, 321, 348, 387–90.
51. “The Next China,” The Economist, July 29, 2010, http://economist.com.
52. Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” 40–41 ve The Rise of China and the Demise of the Capitalist World Economy (New York: Monthly Review Press, 2008), 87–92.
53. Yang Yao, “No, the Lewisian Turning Point Has Not Yet Arrived,” Economist.com, July 16, 2010, http://economist.com; Stephen Roach, “Chinese Wage Convergence Has a Long Way To Go,” Economist.com, July 18, 2010, http://economist.com.
54. Theo Sparreboom ve Michael P.F. de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” Employment Sector Working Paper, no. 13 (Geneva: ILO, 2008), 7; James Petras ve Henry Veltmeyer, Multinationals on Trial (Burlington, Vermont: Ashgate, 2007), 70; Mike Davis, Planet of Slums (London: Verso, 2006), 178.
55. International Labor Organization, Key Indicators of the Labour Market (Geneva: ILO, 2009), bölüm 3-3; Sparreboom ve de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” 11.
56. Michael Yates, “Work is Hell,” May 21, 2009, http://blog.cheapmotelsandahotplate.org.
57. ILO, Key Indicators, bölüm 1-C ve bölüm 5.
58. Samir Amin, “World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation,” Monthly Review 55, no. 5 (October 2003): 1–9, ve The Law of Worldwide Value, 14, 89, 134; Prabhat Patnaik, “The Myths of Capitalism,” MRzine, July 4, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; United Nations, World Economic and Social Survey (New York: UN, 2004), 3; Yates, “Work is Hell”; Davis, Planet of Slums, 179; United Nations Human Settlements Programme, The Challenge of the Slums (London: Earthscan, 2003), 40, 46.
59. Prabhat Patnaik, The Value of Money (New York: Columbia University Press, 2009), 212–15; “A Perspective on the Growth Process in India and China,” International Development Economics Associates, The IDEAs as Working Paper Series, Paper no. 05/2009, http://networkideas.org, abstract, 4; Lee Chyen Yee ve Clare Jim, “Foxconn to Rely More on Robots; Could Use 1 Million in 3 Years,” Reuters, August 1, 2011, http://reuters.com.
60. Prabhat Patnaik, “Notes on Contemporary Imperialism,” MRzine, December 20, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org; “Capitalism and Imperialism,” MRzine, June 19, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; “Labour Market Flexibility,” MRzine, May 9, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; ve “Contemporary Imperialism and the World’s Labour Reserves,” Social Scientist 35, no. 5/6 (May-June 2007): 13.
61. Prabhat Patnaik, “The Paradox of Capitalism,” MRzine, October 22, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org.
62. For example, Guy Standing, The Precariat: The New Dangerous Class (New York: Bloomsbury Academic, 2011). Küresel yedek emek ordusunun, kapitalist sistemin merkezindeki bugünkü rolüne dair: Bkz. Fred Magdoff ve Harry Magdoff, “Disposable Workers; Today’s Reserve Army of Labor,” Monthly Review 55, no. 11 (April 2004): 18–35.
63. Ghose ve diğerleri, The Global Employment Challenge, 45–49.
64. Gelişmiş kapitalist ülkelerde istihdamı etkileyen bu iki olumsuz unsurla ilişkili olarak: Bkz. Foster, “The Stagnation of Employment.”
65. Baran ve Sweezy, Monopoly Capital, 107–8.
66. Michael Spence, The Next Convergence (New York: Farrar, Straus, ve Giroux, 2011), 19–23, 48, 53–54, 85–86, 107.
67. Spence, The Next Convergence, 100–3, 194–98.
68. Samir Amin, Capitalism in the Age of Globalization (New York: Zed, 1977), 4–5.
69. Louis Uchitelle, “Is Manufacturing Falling Off the Radar?” New York Times, September 11, 2011, http://nytimes.com.
70. Walter LaFeber, Michael Jordan and the New Global Capitalism (New York: W.W. Norton, 1999), 106–7, 14–48.
71. Samir Amin, “The Democratic Fraud and the Universalist Alternative,” Monthly Review 63, no. 5 (October 2011): 44–45, The World We Wish to See (New York: Monthly Review Press, 2008).

http://monthlyreview.org/2011/11/01/the-global-reserve-army-of-labor-and-the-new-imperialism adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar-Doruk Köse

Posted in Makaleler | Leave a Comment »

Meksika’dan >>>>>Oakland Komünü’ne

Posted by lahy 29/11/2011

(Meksikalı anti-kapitalist örgütlenme ve aydınların, 13 Kasım 2011 tarihinde Oakland Komünü‘ne gönderdiği bir açıklama).

“Son birkaç ay içinde Wall Street ve uyuşturucu-parası (narko-para) arasındaki bağlantıları öğrendik. Yapılan bir araştırmaya göre, uyuşturucu parası, bankacılık sektörünü 2008’de finansal krizin ilk darbelerinden kurtarmak için gerekli likit sermayeydi.”

Dünya halklarına

İşgal Hareketine

Oakland Komünü’ne

Sınırın öte yanında mücadele eden kız ve erkek kardeşlerimize;


Wall Street, Gringo* kapitalizmi ve  Meksika’daki sefalet arasındaki derin bağları yeniden hatırlatmaya gerek duymuyoruz. Emperyalist savaşlardan agro-biyoteknolojideki ilk deneylere kadar, Meksika, kuzey sermayesinin gerçekleştirdiği saldırıların ilk peyzajıydı. NAFTA’nın [Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması] neoliberal saldırısına karşı Zapatista isyanına katıldık ve onu sürdürdük. Bu isyan, neoliberalizme karşı  hareketi tutuşturan ilk kıvılcım oldu. Seattle, Prag, Cenova, Miami ve Kankunzirvelerinde bir araya geldik. Küresel iletişim yoluyla tanıştık.

Neoliberalizme karşı hareket dahilinde mücadeleye başladığımızdan bu yana uzun zaman geçti ve dünya o zamandan beri değişti.  Bugün uyuşturucu savaşı  (narko-savaş) toplumumuzu tahrip ediyor. Madalyonun iki yüzü olarak, bir tarafta uyuşturucu, diğer tarafta ise ülkenin militaristleşmesi gerçeği var. Bu iki yüz çift taraftan  Meksika toplumunu yıkıma uğratıyor. Birbirleriyle mücadele ediyor gibi görünseler de, her ikisi de sermayenin hizmetindedir. Modern dünyada yerel sermaye küresel sermayeyle güçlü şekilde bağlantılıdır. Son birkaç ay içinde Wall Street ve uyuşturucu-parası (narko-para) arasındaki bu bağlantıları öğrendik. Yapılan bir araştırmaya göre [1], uyuşturucu parası, bankacılık sektörünü 2008’de finansal krizin ilk darbelerinden kurtarmak için gerekli likit sermayeydi.

Ayrıca muazzam miktardaki uyuşturucu kârları, aynen büyük ölçekli bir kara para aklama faaliyetini gerektirir. Elimizde ayrıntılı rakamlar olmasa da, Wall Street’in bu aklamayı kolaylaştırdığını biliyoruz. Örneğin, ABD Adalet Bakanlığı’na göre, WachoviaBankası, sadece 2004 ve 2007 yılları arasında Meksika kaynaklı 378 milyar dolar parayı akladı. Bu banka battı ve ironik biçimdeWells Fargo’nun eline geçti; aynı banka hâlen Bracero Programı’nda çalışmış dedelerimizin ve babalarımızın maaşlarını elinde tutuyor. Ve yine aynı banka, kız ve erkek kardeşlerimizin sadece ailelerinin geçimini sağlamak için öldükleri göçmen gözaltı merkezlerine kaynak sağlıyor.

Fakat Meksika’da olan şey yalnızca sefalet geliştirme değildir. Kendi direniş labaratuarımız içinde küresel kapitalizme karşı mücadelenin ilk ana hatlarını ortaya koyduk. Siz yoldaşlarımızın karşısında tevazuyla kendi deneyimlerimizi anlatmak istiyoruz.  Kamplar ve işgaller Meksika’da da yaygın eylem biçimleri ve yoldaşlarımız artık daha fazla kamp kuracak yer kalmadığı konusunda şakalar yapıyor. Fakat bu tesadüfen değil, mücadelenin kazanımı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur.

Yakın zamanlardan bir örnek: 2006’da Oaxaca Eyaleti’ndeki yerel öğretmen sendikası,  yıllık toplu sözleşme döneminde kent merkezinde bir kamp kurdu. 14 Haziran sabahı polisin eylemci öğretmenlerin kampını yıkmaya kalkışması sonucu kent ayaklandı ve  halk sadece  alanı yeniden geri almakla kalmayıp, polisi de kentten  attı. Oaxaca Komünü o gün doğdu ve  izleyen 6 ay boyunca Oaxaca’yı ve isyana katılanları topyekûn dönüştürdü.

Sizler gibi onların da baskı ve temsil gibi sorunları vardı. Baskılara karşı her gece binlerce insan, defetmek için mücadele ettikleri Vali Ulies Ruiz’in katil paramiliter güçlerine karşı halkı korumak için barikatlar kurdu. Medyanın temsil yalanına karşı, televizyon ve radyo stüdyolarının yönetimini ele geçirdiler, kaynakları kolektifleştirerek, bu araçlarla daha önce benzeri hiç görülmemiş bir iletişim şeklini örgütlemeye başladılar.

Oakland’da olup biten her şeyi yakından takip ediyoruz. Polis, Oscar Grant [2] gibi bir genci öldürüyor ve Scott Olsen [3] gibi savaş-karşıtı eski askerleri ağır şekilde yaralıyor. Medya harekete halk katılımı konusunda yalan söyleyerek  yapay bölünmeler yaratıyor. Hareketlerimizin öz savunusu ve temsili kolektif mücadelemizin temelidir. Sizi deneyimlerimizden öğrenmeye davet ediyor ve sizinkilerden öğrenmeyi umut ediyoruz. Birlikte ve uyum içinde bu sefil sistemi yıkıyoruz.

Bizim hikayelerimizde kendi hikayelerinizi göreceksiniz.

Talep ederek yürüyor, işgal ederek geri kazanıyoruz.

Meksika’dan Oakland’ı İşgal et hareketine tam destekle.

İmzalayanlar:

jóvenes en resistencia alternativa
Universidad de la Tierra en Oaxaca, A.C.
Colectivo Radio Zapatista
Regeneración Radio
Colectivo Cordyceps
Colectivo Noticias de la Rebelion
Amig@s de Mumia de Mexico
Furia de las Calles
El Centro Cultural La Piramide
Marea Creciente México (Capítulo del red internacional por justícia climática Rising Tide)
Konvergencia Gráfica
Sublevarte Collective
Hacklab Autónomo
El Enemigo Común
Centro Social Okupado “Casa Naranja”

Gustavo Esteva, Oaxaca, México
Bocafloja, DF, México
Patricia Westendarp, Querétaro, México
Alejandro Reyes Arias, Chiapas, México
José Rabasa, México
Cristian Guerrero, México

[1] http://www.saboteamos.info/2011/05/26/imperialismo-banqueros-guerra-de-la-droga-y-genocidio-en-mexico/
[2] http://www.kaosenlared.net/noticia/policia-mata-sangre-fria-joven-negro-desarmado
[3] http://pueblossinfronteras.wordpress.com/2011/10/28/veterano-de-guerra-de-irak-herido-por-policias-de-oakland-california/

*Gringo: Yabancı, özellikle Amerikalı.

Çeviren: Sol Küre

Posted in Makaleler, Meksika | Etiketler: | Leave a Comment »

Meksika’da yerli halk seçimleri boykot ediyor = Ela Stapley

Posted by lahy 26/11/2011

Ela Stapley

Pazar sabahı, yerli halkın yaşadığı Meksika’nın Cherán kasabasında kilise çanları gençlik toplum merkezinden gelen müzikle çarpışıyor. Meksika’nın eyaletlerinden Michoacán’da seçim günü, ancak kimse oy kullanmıyor.

Son üç yıl boyunca  11.000 kişilik bu toplum Meksika Başkanı Felipe Calderón’un uyuşturucuya karşı savaşına yakalandı: yerel uyuşturucu baronları tarafından desteklenen ruhsatsız kereste tüccarları toplumun topraklarına girerken, kaçırma, tehdit ve cinayet olayları da tırmandı.

Nisan ayından beri kasaba geleceğini kurtarmak için kapılarını kapatmış durumdadır; Yerel ve federal yetkililer ve daha fazlaca, politikacıların kasabaya gelmesi hoş karşılanmıyor. Kasabanın girişine kurulan barikatlarda, halk günde 24 saat nöbet tutuyor ve caddelerde ateş yakılıyor.

Yerel hükümet görevde olmayınca kasaba kurulan komisyonlar tarafından idare ediliyor, güvenlikten eğitime kadar bir dizi konularda kurulan komitelerde 60 kadar  kişi görev yapıyor.  Şu anda eksik olduğuna inanılan ve Cheran halkının günümüzdeki isteği, yerli halkın geleneklerine uygun olarak kasabanın kendi temsilcilerini seçmesidir.

Güvenlik komisyonu üyelerinden Bay  Ramirez seçilecek temsilcilerin  günümüzde politikacılar tarafından yapılan görevleri yerine getireceğini söylüyör: ”Önemli değişiklik seçilecek temsilcinin herhangi bir partiyi temsil etmeyecek olmasıdır.”

Protesters holding a sign “Our dreams do not fit into your urns.” Photo by Nicolas Tavira.Yerel seçimleri boykot eden  Cherán halkı yerel politikacılara karşı bir bildirimde bulunuyor. Kağıtlarla dolu masasında oturan Papaz Antonio Mora yerel politikanın getirdiği problemleri çok iyi biliyor. Bu kasabaya üç yıl önce geldiğinde politik çizgiler etrafında bölünmüş bir kasaba buldu. Politik ayrılıklar büyürken, suç şebekelerinin toplumun üyeleri arasındaki ayrılıkları daha da artırdığını söyledi.

Koordinasyon Komisyonu üyelerinden Santiago Tapia, bu konuda aynı şekilde düşünüyor ve yerel politikacıların sık sık suç şebekeleri ile birlikte çalıştığını söylüyor. Sade bir şekilde  “Politikacılara sahip olmamak, burada kendimizi korumanın bir yolu,” dedi. Geçmişte kasabayı yönetmesi için yalnızca iki kişinin seçildiğini, az sayıda kişinin seçilmesinin, onları yerel suç şebekeleri karşısında zayıf bir duruma düşürdüğünü, ancak bu kişilerin hali hazırda rüşvetçi olabileceklerini belirtiyor. Kasaba halkı şimdi Cheran’ı yönetmek için 12 kişi seçecektir. Tapia, iktidara çok sayıda kişi getirmenin yolsuzluk riskini düşereceğine inanıyor.  “ Yeni sistem sayesinde organize suç topluma girişin bir yolunu bulamayacaktır.” diyor.

Temsilcilerin seçimi için oylama süreci bir ay önce başladı. 47 yaşındaki Teresa Leko Flores kasabanın sokaklarında yakılan 200’den fazla ateşlerden birinin başında öğle yemeği hazırlarken ,  dahil olduğu grubun kendi adaylarını seçmek için on gün harcadıklarını söylüyor. “Geceleri nöbet tutarken kimin en iyi aday olabileceğini tartıştık,” diyor ve “ İsimleri kararlaştırdığımız zaman mahalle meclisine ilettik ve böylece bizim bölgemizde 4 aday seçildi” diye ekliyor.

Günümüzde kasabayı yönetenlere göre, Cherán’ın  adayları tartışıp seçtiği yeni seçim sistemi, bir aday için gizli olarak oy kullanılan geleneksel sistemden çok daha demokratik ve saydamdır. Koordinasyon Komisyonu üyelerinden Juan Navarrete inaçlı bir şekilde, atalarının nasıl organize olduklarını anlatıyor:“Çok daha açık bir sistem idi.. Eğer Meksika hükümeti bu modeli uygularsa bugün ülkede mevcut olan yolsuzluk ve sorunu ortadan kalkar,” dedi.

Cherán halkı temsilcilerini Michoacán seçimlerin olduğu gün ilan etmek istiyordu ancak yasal bir sorun nedeniyle bu açıklmayı ayın sonuna kadar ertelediler. 37 yaşındaki öğretmen Luz Pedrosa, aynı gün daha sonra yapılacak protesto yürüyüşü için pankart hazırlamkla meşguldu; kararlı bir şekilde kasabasının kendi liderleini seçme hakkına sahip olduğunu savunuyordu.  Yerel Seçimleri düzenleyen otoritelerin seçimlerini onayladığını ancak, aynı kurulun, halktan yeni sistemi istediklerine dair yeterli sayıda imza toplanmadığını belirtti. Bunun bir sonucu olarak Michoacán Seçim Enstitüsü (IEM), halkın bu değişikliği onayladığını ispatlamalarını istiyor ve ”Yürüyüş bu konu hakkında, IEM gelsin gözlemlesin, halkın gerçekten ne istediğini anlasın ve şimdiye kadar yaptıklarımızın gelişmesi sağlansın” talebinde bulunuyor. Pedrosa’ya göre yeni sistem herkese fayda sağlayacaktır, “Daha önce politikacılar tarafından zimmetlerine geçirlen paralar eşit olarak dağıtılacak, daha çok iş sağlanacak ve daha çok saydamlık olacak” diyor. O, gelecek hakkında da ümitli, ” Bunu başaracağız, kasaba halkının yüzde 90’ı bu değişikliği istiyor” dedi.

Cherán’de değişikliğe itiraz eden birisni bulmak o kadar kolay değil. Hiç kimse haklarının nasıl kısıtlandığı konusunda konuşmak yanlısı değil. Bir kadın hareketi desteklemediği için kasabayı terketmesine izin verilmediğini söyledi. Başkaları da kasabanın kapıları kapatması sonucu yerel ekonominin zarar gördüğünü iddia etti.  Hareketi destekleyenler ise bu şikayetleri ciddi bulmuyor. “ Bunlar kullandıkları oy karşılığı politikacılardan birşey alan kişilerdir,” diyen ev kadını Maria de la Luz. “Politikasız çok daha güven içindeyiz….Daha önce politik konular etrafında bölünmüş olan aile üyeleri artık kavga etmiyor’ dedi.

Cherán’ın yönetimine katılanlar için birlik önemli. İsmini vermek istemeyen  Adalet ve Onur komisyonu üyelerinden biri “Eğer kasaba organize ve birlik olarak kalırsa başaracağız.  Değişim sürecinde olduğumuzu, eskisinden daha değişik bir toplum yaratıldığını herkese açıklamamız gerekiyor”dedi. Öğleden sonra düzenlenen yürüyüşe katılanlar kesinlikle aynı fikirdeler.  Göstericiler kasabanın etrafındaki 5 barikatta yürüyüşe geçerek, 4 mahalleyi de yürüyerek geçiyor ve seyredenleri onlara katılmaya davet ediyor. ”Ayakta durup izleyenlerde bizden yanadır”  diye bagırıyorlar. Sayıları 2500’ü bulan göstericiler kasaba merkezine vardığında  Upside Down World, 60 yaşındaki işçi Juan ile konuştu: “ Bu yürüyüşe katılmamım nedeni resmi seçimlerinin olmamasıdır” dedi.  Ayrıca Hükümet’in kasabanın kendi kendini yönetmek konusnda ciddi olduğunu anlaması gerektiğini sözlerine ekledi.

Yürüyüşçüler arasında yerli halkın bayrağını dalgalandırarak yürüyen  21 yaşındaki öğrenci Victor,“ Bu yürüyüş ormanlarımızın savunusu için, bunun anlamı artık politik partilerle işimiz yok” dedi. Taşınan bir çok pankartta Meksika da faaliyet gösteren üç ana parti eleştiriliyor.  “Irkçı partiler mezarınız hazır” ve “Politik Partiler dışarı, Cheran oyuncağınız değil,” sloganları caddelerde yankılanıyor. Yürüyüşe katılanlardan 38 yaşındaki üç çocuk annesi Maribel Jimenez adaletsizlikten bıktığını söyledi: ”Çocuklarımla birlikte yürüyorum. Yürüyorum çünkü Hükümetten yardım istedik ve hiç bir cevap vermediler, ancak, yürümemin ana nedeni Cherán’da yeni bir yönetim şekli istememdir,” dedi. is a new way of governing.”

Çeviri:Erol Yeşilyurt -LAHY

Kaynak: http://upsidedownworld.org/main/mexico-archives-79/3314-mexican-indigenous-community-boycotts-elections-

Posted in Makaleler, Meksika | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Milliyetçiliğe karşı İnternet – Daisy Valera

Posted by lahy 25/11/2011

Ortaokula başladığım ilk günlerden beri öğretmenlerimizin vatanınızı sevin, ulusal kültürünüzü ve yüzde yüz Kübaya ait olan herşeyi sevin dediğini hatırlıyorum.

Adalı olmanın aynı gururunu hisetmeyen bir öğrenci düşünmek mümkün olabilirmiydi?

Sabahları okula girmeden önce gruplar halinde dizilirdik, ben ulusal kahramanımız Jose Marti’den birkaç şiiri yüksek sesle okuyanlardan biriydim.

Şimdi geçmişe baktığım zaman — soğukkanlılıkla ve bütün sloganlardan uzakta — milliyetçiliğin Kübalıların diğer kültürlerden halklarla çok yakınlaşmaması için kullanılan araçlardan biri olduğunu anlıyorum.

Günümüzde, İnternet sayesinde bir çocuk bile günü gününe Tokya’nun bir bölgesinde ne olduğunu izleyebilir.

İnsanlar birçok deneyimlerini paylaşabilirler: ziyaret ettikleri yerin güzellikleri, gelenekleri, çalıştıkları işyerlerindeki problemler veya günlük problemlerine ne çözümler bulabilecekleri konuşabilecekleri konulardan yalnızca birkaçıdır.

Bütün bu görüş alış verişleri sonucu, bir çok kişi tanıştıkları kültürlerin yaşam tarzları ile kendileri arasında ortak noktalar bulabilir.

Bunun doğal bir sonucu olarak onların kendi dışlarındaki dünyanın deneyimlerini esas alarak içinde bulundukları durumu nasıl değiştirebileceklerini düşünmeleri doğaldır.

Gerçekte burada İnternete ulaşmamız mümkün değil (ne de seyahet edebiliyoruz),biz Kübalılar izole edilmiş durumdayız, ve genel olarak kıyılarımızın ötesinde yaşamın nasıl olduğundan haberimiz yoktur.

Böylece, milliyetçilik ve yanlış bilgilendirme ayrıcalıkları ve hakları red etmenin kullanışlı araçlarıdır.

Kendilerini uzlaşmaz anti-emperyalist ve yurtsever ilan edenler zengin yabancılara süresiz bir şekilde golf sahaları satmak konusunda herkesden önce istekle öne çıktılar.

Aynı zamanda dayanışma amacıyla köylülere yurtdışından bağışlanan traktörleri kabul etmiyorlar ve çiftcilere topraklar yalnızca 10 yıl süre ile veriliyor.

Aynı şekilde, otomobil satışları için yeni uygulamaları destekliyorlar, yalnızca yabancılar ve imtizyazlı azınlık yeni bir araba alma opsiyonuna sahiptir.

Kaliteli bir İnternet erişimi için yapılan fibre optik kablo yatırmında terslikler olması bizi şaşırtmamalıdır. Çok faydalı oldu.

Bundan dolayı, kısa bir süre daha, ultra-milliyetçiler istedikleri gibi yapıp bozmaya devam edecekler.

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Yoldaş Cano’nun ardından = Ekrem Ekici

Posted by lahy 20/11/2011

EKREM EKİCİ*

Latin Amerika’nın önde gelen anti-emperyalist devrimci mücadele örgütü FARC-EP ‘nin (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia-Ejército del Pueblo/Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halkın Ordusu) baş ideologu ve baş komutanı Alfonso Cano, 4 Kasım tarihinde Kolombiya’nın güneybatısındaki Cauca eyaletinde askeri bir operasyon (Operación Odiseo) sırasında öldürüldü.

Yaşamının son 33 yılını devrimci mücadeleye vermiş olan Cano (asıl adı: Guillermo León Sáenz Vargas), örgütün kurucularından olan efsanevi önder Manuel ‘Tirofijo’ Marulanda’nın (asıl adı: Pedro Antonio Marín. ‘Tirofijo’, ‘attığını vuran’ anlamına gelir) 2008’de kalp krizi sonucu yaşamını yitirmesinin ardından FARC’ın 1964’teki kuruluşundan bu yana ikinci önderi oldu.

Cano’nun katledilişinin Güney Amerika’daki ve dünyadaki devrimci hareketler ve siyasi ‘konjonktür’ bakımından hangi olası anlamlara geldiğine ve nasıl okunması gerektiğine geçmeden önce, onun yaşamı ve devrimci kimliği ile FARC-EP örgütünün art alanı ve kısa ve tarihçesine değinmek faydalı olacak.

ALFONSO CANO: BİR ENTELEKTÜEL DEVRİMCİ SAVAŞÇI
Alfonso Cano, Guillermo León Sáenz Vargas adıyla, tarım bilimcisi bir babanın ve öğretmen bir annenin yedi çocuğundan beşincisi olarak, 22 Temmuz 1948’de Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da kentli orta sınıf bir ailede dünyaya geldi. İyi bir dansçı ve futbol tutkunu olan Cano, yirminci yüzyıl dünya devrimci hareketlerinin doruk noktasına ulaştığı dönemlerden biri olan 1968’de Kolombiya Ulusal Üniversitesi’ne girerek antropoloji eğitimi almaya başladı.

Aile içerisinde egemen olan muhafazakâr görüşlere karşın, Cano üniversite yıllarında radikal sol ile tanıştı ve kısa zaman içerisinde etkin bir öğrenci lideri olarak Kolombiya Komünist Partisi’nin (PCC) gençlik örgütüne katıldı. Daha sonra, üniversite eğitimini tamamlamadan Sovyetler Birliği’ne giden Cano, burada siyasi eğitimini tamamladıktan sonra, Kolombiya’ya döndü ve dolaylı olarak PCC ile bağlantılı olan FARC’a katılarak, kentli entelektüel kimliğini öne çıkarıp, gerillalara Marksizm üzerine dersler vermeye başladı.

1981’de evine yapılan bir polis baskını sonucu tutuklanarak Bogotá’daki La Modelo cezaevine konulan Cano, dönemin Kolombiya devlet başkanı Belisario Betancur’un ilan ettiği af sonucunda serbest bırakıldı. La Modelo’da geçen 18 ayın ardından, gerilla hareketi içerisinde daha etkin bir rol oynamaya karar veren Cano, FARC-EP örgütünün kurucularından, başlangıçtan itibaren baş ideologu ve aynı zamanda bir Marksist antropoloji uzmanı olan Jacobo Arenas (asıl adı: Luis Alberto Morantes) ile birlikte çalışmaya başladı. 1990’da Arenas’ın ölümünün ardından, Alfonso Cano örgütün baş ideologu oldu. 1990’lı yılların başında César Gaviria hükümetinin başlattığı müzakere sürecinde sekretarya üyesi olarak FARC’ı temsil etti.

Bu müzakere sürecinin başarısızlığının ardından, bir sonraki devlet başkanı Andrés Pastrana’nın başlattığı barış için diyalog sürecinde Cano daha çekimser ve uzlaşmaz bir tutum ortaya koydu. Bir düşünür olarak saygınlığının yanı sıra, oldukça yetenekli bir askeri stratejist de olan Alfonso Cano, 1990’dan itibaren FARC-EP’nin Kolombiya’nın güney batısındaki beş eyaletin önemli bir bölümünü elinde tutan ‘Batı Bloku’ gerilla cephesini yönetti.

Aralarında, 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan Valle del Cauca eyalet parlamentosu üyelerinin esir alınması eyleminin de bulunduğu 200’ün üzerinde eylemden sorumlu tutulan Cano, röportajlarında ‘savaş esirleri’ alma olgusunu temellendirdi ve asimetrik savaşta daha zayıf, devlet-dışı olan tarafın devletle aynı kurallara tabi tutulamayacağını savundu.

Efsanevi önder Marulanda’nın ölümünün ardından örgütün önderliğine getirilmesi, hareketin askeri kanadınının karşısında, 2010’da yine hükümetin bir askeri operasyonu sırasında katledilen Mono Jojoy’un (asıl adı: Jorge Briceño) temsil ettiği siyasi kanadının öncelik kazanması olarak yorumlanan Cano, önderliği devralmasının ardından, dağınık cephelere ayrılmış olan gerilla hareketi üzerinde otoriteyi sağlayıp, aynı zamanda Kolombiya’daki bir diğer devrimci mücadele örgütü olan ELN (Ejército de Liberación Nacional/Ulusal Kurtuluş Hareketi) ile, iki örgüt arasındaki stratejik rekabeti ortadan kaldırmaya yardımcı olan bir pakt imzalanmasına öncü oldu.

FARC-EP’e önderlik yaptığı 3 yıllık dönemde FARC’ın güçlü, zengin ve zinde bir devrimci örgüt olarak ayakta durmasına ve anti-emperyalist mücadelesini kararlılıkla sürdürmesine katkıda bulunan Cano, 4 Kasım Cuma günü Birleşik Devletler destekli olduğu açık olan, yüzlerce askerin katıldığı bir askeri operasyon sırasında boynundan aldığı kurşunla yaşamını yitirdi. O sırada Cauca’nın ormanlık arazisinde saklanmakta olan commandante Cano, arazide cüzdanının ve bazı kişisel eşyalarının bulunması sonucu teşhis ve takip edilerek Amerikan yanlısı neo-Faşist Kolombiya hükümeti tarafından 63 yaşındayken katledildi. Cano, ardında kendisi de devrimci mücadeleye katılmayı seçmiş olan bir erkek çocuk bıraktı.

CANO’NUN ÖLÜMÜNÜN YANKILARI
Latin Amerika’daki devrimci mücadeleyi anlamak, belki de ‘conquista’ya kadar geri giden beş yüzyıllık bir mücadele tarihini ve kültürünü anlamayı gerektirir. Güney Amerika’nın İspanyol sömürgeciliği tarafından 15. yüzyıldan itibaren kolonileştirilmesi ile başlayan ve kapitalizmin tarihinde bir dönüm noktası olarak, uygar Batı’da bilimden sanata, siyasetten felsefeye, hatta gündelik yaşam kültürüne kadar toplumsal yaşamın birçok alanına kapsamlı ve geri dönülmez olarak etki etmiş olan kölecilik ve buna karşı gelişen, siyasi düzlemde Simón Bolívar’dan Che Guevara’ya ve bugün FARC-EP’ye uzanan isyan ve devrim hareketleri, Latin Amerika’nın bugününe damgasını vuran mücadelelere karakter kazandıran temel unsurlardır.

Bugün özellikle Kolombiya’da tüm şiddeti ile sürmekte olan, Tupamaros’tan ELN’ye, Zapatistalar’dan FARC-EP’ye uzanan özgürlük hareketlerinin emperyalizme ve faşizme karşı sarsılmaz bir kararlılıkla sürdürdükleri savaş, Güney Amerika’da sömürgeciliğin başlangıç çağında 100 yıl içerisinde 70 milyon yerlinin öldürüldüğü, gümüş madenlerinin çevrelerinin köle cesetleri ile sarmalandığı topraklarda geçmesi bakımından, özelleşmiş bir tarihsel bakış açısı ile ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Başka bir deyişle, Latin Amerika’da köleciliğin ve sömürgeciliğin kanlı tarihi anlaşılmadan, kölelikten proleterliğe geçmiş halkların bugünkü anti-emperyalist mücadelesini anlamak mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda, bugün son derece önemli bir devrimci olan önderi katledilmiş olan FARC-EP, 47 yıldır yürüttüğü anti-kapitalist devrimci mücadele bakımından, neo-Faşizmin, yani modern emperyalizmin başat hedeflerinden biri durumundadır. Kolombiya’da FARC-EP hareketinin yenilgiye uğratılmasının Birleşik Devletler ve taşeronlarından birisi olan Kolombiya hükümeti tarafından ne derece önem arz ettiği, Cano’nun katledilmesinin ardından gelen resmi açıklamalardan da anlaşılabilir.

Operación Odiseo’nun ardından yaptığı ilk açıklamada, bir önceki Alvaro Uribe Vélez hükümetinde savunma bakanlığı görevinde bulunmuş olan Kolombiya devlet başkanı Juan Manuel Santos, bu harekatın örgütün kuruluşundan bugüne kadar almış olduğu en büyük darbe olduğunu söylemiş ve FARC-EP bünyesindeki devrimcilere teslim olma çağrısı yapıp, aksi takdirde “ya mezar, ya ölüm” tehdidini savurmuştur (Bununla birlikte, burada 2002 ile 2010 arasında Kolombiya devlet başkanlığını yapmış olan aşırı sağcı Alvaro Uribe’nin babasının 1983’de FARC gerillaları tarafından öldürülmüş olduğunu belirtmek gerekir). Bunun kamuoyuna yön vermeye yönelik bir ajitasyon manevrası olduğu açık olmakla birlikte, Emperyalizm yörüngesindeki dünya basını da bu çerçevede zafer çığlıkları savuşturmaya başlamıştır. Bunlar arasında en çarpıcı örneklerden biri olarak, Cano’nun ölümünün ardından 12 Kasım 2011 tarihli The Economist dergisinin[1] attığı haber başlığına dikkat çekmek gerekir: Top Dog Down (“Baş Köpek Düştü”). Makalenin sonlarına doğru, Cano’nun öldürülmesinin FARC’a indirilen büyük bir darbe olduğundan söz ediliyor ve hükümetin operasyonlar konusundaki kararlı tutumunun, örgütü müzakere masasına gelmeye ‘zorlayacağı’ öngörüsünde bulunuluyor.

UTANGAÇ MUZAFFERLER
Aynı şekilde, siyaset analisti Silke Pfeiffer, Foreign Policy’nin web sitesinde yayımlanan 8 Kasım tarihli makalesinde[2] “Cano’nun öldürülmesi, FARC’ın sonu mu?” sorusunu sorar ve örgütün onun yerini doldurmakta zorlanacağını ve ‘daha az uzlaşmaz’ bir önderin örgütün başına geçerek, müzakere kapısının aralanacağını ileri sürer.

Özellikle İngiliz ve Amerikan anaakım medyasının bu ‘utangaç muzaffer’ tutumu, FARC gibi bir örgütün önderinin ‘ortadan kaldırılmasına’ yönelik doğal bir reaksiyon olarak okunabilse de, örgütün kapitalist dünya basınının bakış açısından ne kadar ciddiye alındığının ve ‘endişe uyandırdığının’ bir göstergesi olarak anlaşılabilir.

Buna karşın, FARC-EP’nin Operación Odiseo’nun ardından yayınladığı 6 Kasım tarihli bildiride mücadeleden hiçbir surette taviz verilmeyeceği vurgulanmış ve devrimci kararlılığın altı bir kez daha çizilmişti: “Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür.”[3]

Görüldüğü gibi, her ne kadar anaakım dünya basını yaşananları yeni bir ‘dönemin’ habercisi olarak görse de ve Kolombiya hükümeti gürültülü ve mağrur, Birleşik Devletler yönetimi ise sessiz bir keyifle ellerini ovuştursa da, Cano’nun ölümünün devrimciler açısından büyük ve örnek bir yoldaşın kaybının acılı bir deneyimi temsil etmesiyle birlikte, mücadeledeki kararlılığın sürdürülmesi bakımından bir motivasyon kaynağı olacağı açıktır. Burjuvazinin heyecanını ve kafası karışık telaşını da bu şekilde yorumlamak mümkün.

CANO’NUN ARDINDAN FARC-EP
Cano’nun öldürülmesi ile boşalan önderlik için şu anda iki isim geçmektedir: 1980’li yıllarda FARC-EP’nin reel siyasetteki uzantısı Yurtsever Birlik (Union Patriotica) bünyesinde görev almış olan, FARC-EP sekretaryasının siyaset deneyime de sahip üyelerinden, 56 yaşındaki Ivan Maquez (asıl adı: Luciano Marin Arango) ve henüz 13 yaşında örgüte katılıp, yaşamının geri kalanında devrimci mücadele sürdürerek FARC içerisinde üst düzey askeri rütbelere yükselmiş olan 52 yaşındaki ‘Timochenko’ (asıl adı: Rodrigo Londoño-Echeverry).

Önderlik sorununun ne şekilde çözüleceği önümüzdeki süreçte açıklık kazanacak olmakla birlikte, kesin olan bir şey varsa, o da FARC’ın mücadeleden vazgeçmeyeceği. Devrimci mücadelede verilen kayıplar her zaman acıyı ve zorlukları beraberinde getirmiş olsa da dünya görüşünde tutarlılık ve devrimci kararlılık bu acıları deneyime dönüştürmede ve mücadeleyi ileri taşımada iş görecek yegane unsurlardır. Bu, öznel bir yorumlama biçimini temsil etmekten ziyade, tarihsel nitelikte nesnel bir gerçekliktir. Spartaküs hareketinden Paris Komünü’ne, RAF’ten Tamil Kaplanları’na ve FARC’a, bu mücadele tarihi bizzat şekillendirmiş ve Ulrike Meinhoff, Alfonso Cano gibi düşen birçok yoldaşın anısıyla yücelmiştir.

Cano’nun ölümünün ardından FARC’ın tüm dünyaya gönderdiği mesajla bitirmek gerekirse: “Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.

Yoldaş ve komutan Alfonso Cano öldü. Siyasi çözüm ve barışa en tutkulu biçimde ikna olmuşken düştü. Komutan Alfonso Cano’nun anısına!”[4]

Compañero Alfonso Cano, ¡Presente!*

NOT: Cano’nun katledilmesinin ardından FARC-EP yeni liderini seçti. ”Timochenko” kod isimli 52 yaşındaki Timoleon Jimenez’in (gerçek adı Rodrigo Londoño Echeverri), Cano’nun yerine örgüt liderliğine seçildiği açıklandı.

[1] Bakınız http://www.economist.com/node/21538205?fsrc=scn/fb/wl/ar/topdogdown

[2] Bakınız http://www.foreignpolicy.com/articles/2011/11/08/alfonso_%20cano_killed_the_end_of_farc

[3] Bakınız http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html

[4] Bakınız http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html

* Yoldaş Alfonso Cano, yaşıyor!

*Berlin Hür Üniversitesi doktora öğrencisi

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Fidel Castro: G-20 Toplantısı

Posted by lahy 08/11/2011

Yarın G-20 Toplantısı başlıyor, gezegendeki en gelişmiş ve en zengin ülkelerin toplantısı: ABD, Kanada, Almanya, Büyük Britanya, Fransa, İtalya, ayrı bir kurumsallık üzerinden katılmakta olan Avrupa Birliği, NATO’nun önde gelen müttefikleri Japonya, Güney Kore, Avustralya, Türkiye ile günde 9.4 milyon varil ham petrol üretimiyle Batılı ülkelerin hizmetinde olan Suudi Arabistan. Hepsi yanyana bir masada, diğer yanda ise artmakta olan ekonomik güç ve siyasi etkileriyle dünyanın çile çeken geniş yığınlarının tepkilerini dile getirme ehliyetine sahip Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya, Arjantin ve Meksika.

NATO üyesi olan İspanya’nın sadece “davetli ülke” olduğunu hatırlatayım.

Bu toplantı büyük sanayi üreticileriyle hammadde sağlayıcıları arasındaki bir toplantıdır. Öyle ki Amerika kıtasının fethedilmesinden beş asır sonra Avrupalı sömürgecilerin gıda, hammadde ve enerji ihtiyacını sağlayan halklar eşitsiz bir ticaretin kurbanları olmuşlardır.

Tarihin bu karanlık dönemi Avrupa’daki barbar kabilelerin torunlarının Amerika kıtasını “keşfedip”, bu toprakları kılıç, arbalet ve arkebüzlerle fethettiklerinden beri sürmektedir.

Sanki Amerika toprakları 40 bin yıl boyunca insanlık tarihinin bir parçası olarak varolmamış gibi Batıdaki hayranları tarafından “kaşif” olarak adlandırılan bu kişiler, aslında Çin ile Avrupa arasında daha kısa ticaret yolları aramaktaydılar.

İpek Yolunun kaynağında bulunan Çin ise Avrupa’daki aristokrasi ve yükselmekte olan burjuvazi tarafından beğenilen çok sayıda ürünün kaynağı olmanın yanısıra çok gelişmiş bir uygarlığa, yazılı edebiyata, yüksek bir sanat anlayışına, ileri bir sanayi ve tarıma, güçlü bir askeri-siyasi yapıya ve yüzbinlerce askerden oluşan devasa ordulara sahipti.

Küba açıklarında batmak üzere olan Kolomb kaza eseri karaya çıkar. Adamıza İspanya kralı adına el koyduğunu ilan eder. Gerçekten amacı olan Çin topraklarına ayak bassaydı yine böyle mi yapacaktı acaba? Yaptığı bu yanlışlık yarıküremizde onmilyonlarca insanın hayatına mal olacak, Avrupa saraylarındaki masalarındaki masalarında Papa’nın himayesinde imzalanan antlaşmalarla* Amerika kıtası Portekiz ile İspanya arasında pay edilecektir.

Ünlü Amerikalı ressam Oswaldo Guayasamin’in de belirttiği gibi altın ve gümüş elde etmek için girişilen fetih ve katliam 70 milyon insanın hayatını etkileyecektir.

Kara Afrika halkları da bugün artık bu fetihin milyonlarca Afrikalı ataları için köle olarak satılmak dahil olmak üzere ne anlama geldiğini anlatabilir.

Cannes’da toplanarak multi milyon dolarlık servete sahip oligarşinin temsilciliğini yapan devlet ve hükümet başkanları, dünyadaki geri kalan 6 milyar insanın onurlu bir şekilde hayatlarını sürdürmeleri için yapılacak konuşmalarda bu geçmişi de dikkate almalıdır.

Bu ülkeler tekel olarak ellerinde tuttukları ileri teknoloji, pazar payı, patentler, bankalar, basın yayın kuruluşları, ulaşım araçları, siber dünya hakimiyeti ile dünya halklarını kandırmanın mümkün olduğunu düşünmekteler.

Bugün dünya nüfusunun 7 milyarı geçtiği bir sırada dünya nüfusunun 7’de 1’ini temsil eden bu devletler, insanlığın geleceğini tehlikeye atacak şekilde davranışlar içindedirler; ayrıca Avrupa ve ABD’deki gösterilere bakılırsa bu ülke halklarının da kendi hükümetlerinden ne kadar memnun oldukları görülebilir.

Kyoto Antlaşmasını imzalamayı reddeden başta gelen ülkenin ABD olduğunu kim unutabilir? Gözümüzden önünde gerçekleşmekte olan iklimsel felaketin durdurulması için artık zamanımızın kalmadığını söylemeye gerek var mı?

Geçtiğimiz 28-29 Ekim tarihlerinde yapılan başka bir toplantıdan bahsetmek istiyorum. Latin Amerika Ülkeleri Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı. İspanyol ve Portekiz istilacılarının baskı ve zulmüne göğüs germek zorunda kalmış olan ve gelir paylaşımında en adaletsiz seviyelerde yer alan halkların temsilcileri.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez Parrilla, Paraguay’da yapılmakta olan toplantılara katılmak için o sırada Küba’nın maruz kaldığı ablukanın görüşüldüğü New York’daki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkıp geldi. Toplantılarda Avrupa Birliği’ni sarsmakta olan kriz asıl gündem maddesiydi.

Portekiz’in yeni göreve gelen başbakanı ise Avrupa Birliği’ne veryansın ederek Yunanistan ekonomisinin kurtarılması için yapılan ekonomik yardımların büyüklüğüne dikkat çekti. Bu ülkeye yardım öngörürken kendi ülkesi Portekiz iflas edecek, İtalya’ya yardım edilemeyecek ve sonrasında Fransa bilinmezliğe doğru çekilecekti.

Portekiz ve İspanyol liderlere göre Yunanistan ekonomisine vaad edilen yardım sebebiyle kriz daha uzun vadeye yayılacak ve 1929 Krizinden daha derin olacaktır.

Bu sabah haber bültenlerindeki aşırı yağmur haberlerine dikkatinizi çekmek isterim. Dünyadaki en büyük pirinç üreticisi olan Tayland’da aşırı yağmurlar nedeniyle hasadın 25 yerine 19 milyon ton olması bekleniyor.

Öte yandan Çin bakır üretimini 5 milyon ton artırıyor.

ABD, IMF’deki hakimiyetini bırakmadığı gibi Çin’in talebi olan kendi para birimi Yuan’ın değişim aracı olması önerisini reddediyor. Bu tiranlık daha ne kadar sürecek?

İşte bu süzgeçlerden geçirerek yorumlamalıyız G-20 Toplantısında söylenen her sözü.

Fidel Castro Ruz
2 Kasım 2011
20.54

*Çevirenin notu: 1494 Tordesillas Antlaşması

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Komutan Alfonso Cano’nun ardından

Posted by lahy 07/11/2011

Kolombiyalı Silahlı Devrimci Güçleri (FARC-EP) ana liderleri olan Komutan Alfonso Cano’nun öldürülmesi ardından yaptığı açıklamada mücadelesini sürdüreceğini bildirdi.

FARC, Anncol’dan yayınladığı açıklamada,  Başkan Santos’un silahları bırakma çağrısını red ederek,  “Kolombiya’ya barış, gerillanın eylemsizliğiyle değil, ayaklanmanın nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla gelir…. Yaşasın Komutan Alfonso Cano’nun hatırası”  dedi.

Başkan Santos’un bir yandan FARC’ın liderlerini öldürürken diğer yandan barış görüşmeleri için çağrılar yapması hükümetin iki yüzlü politikalarını saklamaya yetmiyor.

Uluslararası Hukuk kurallarını aykırı olarak yapılan bombalama ve operasyonlar Başkan Juan Manuel Santos’u gerçek yüzünü bir kez daha açığa vurdu.  Kolombiya devleti şiddet yoluyla FARC’ın yenilgiye uğratılmasından yana ve herhangi bir şekilde barışçıl bir çözüm peşinde değildir.

Geçtiğimiz Cuma günü Cauca eyaletinde yapılan  askeri operasyonun detaylarıda ortaya çıkmaya başladı: Kolombiya ordusuna ait 6.000 elit askerin katıldığı operasyon sırasında Komutan Alfonso Cano’nun bulunduğu varsayılan bölge ayrım gözetmeksizim bombalandı. Operasyon sırasında Komutan Cano’nun hayat arkadaşının yanısıra sayısı açıklanmayan gerillalarında katl edildiği iddia ediliyor.

FARC’a yakın kaynaklar, örgüt lideri olan  Komutan Alfono Cano’nun örgüt hiyerarkisnin en üst kademesinde bulunmasına rağmen diğer FARC gerillaları ile eşit koşullar altında yaşadığını ve çatışarak silahı elinde öldüğünü vurgularken, Kolombiya Cano’nun öldürülmesi ardından devletle görüşmeler yapmayı esas alan bir liderin Cano’nun yerini alacağı demagojisini sürdürüyor.  Emperyalizm yanlısı  politikalar ve neo-liberal uygulamalar vasıtasıyla halkı sefalete mahkum eden Kolombiya’nın askeri yöntemler dışında, görüşmeler yoluyla politik bir çözüm arama yeteneğine sahip olmadığı  açık, FARC EP’de bu gerçekliğin  farkında ve sürekli olarak Kolombiya oligarşisinin politik çözüm yanlısı olmadığını vurguluyor.

Komutan Alfonso Cano yönetimi sırasında bir yandan gerillayı yeniden merkezi olmayan bir şekilde şekillendirerek FARC’ın toparlanmasını sağlarken, diğer yandan da ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) ile çatışmaları sona erdirip iki örgüt arasında anlaşma yapılmasını sağladı, gerek bir lider, bir aydın gerekse de askeri bir komutan olarak örnek teşkil etti. Cano’nun kitle örgütlerinin rolünü vurgulaması, kolektif liderliğe önem vermesi, örneğin kararların üst düzeyde birlikte alınmasının örgütün 2002 yılında yoğunlaşan saldırılar sonrasında toparlanması ve kayıplarını gidererek yeniden mevzilenmesini sağladığı bildiriliyor.  Komutan Cano her an öldürülebileceğini biliyordu ve bu nedenle, onun yerini kimin alacağı da kurallara bağlanmış idi.  FARC içinde bir liderlik  çatışmasi olmaması ve Iván Márquez’in Cano’nun yerini alması bekleniyor

Kolombiya devleti ise FARC’dan kopmaların ya da kaçışların olması, gerilla birliklerinin kriminal ganglarla işbirliği yaparak politik mücadeleden uzaklaşması gibi bir amaça sahip.

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Tarık Ali: Yüzde 99 başarılı olabilecek mi?

Posted by lahy 01/11/2011

Tarık Ali, siyasetteki “merkezci” duruşun tehlikesine de dikkat çekiyor…

Pakistan asıllı İngiltereli yazar Tarık Ali, ABD’de başlayan ve dünyaya yayılan neo-liberalizme karşı itirazlardan umutlu olduğunu belirtiyor, ancak bu itirazların bir örgütlülük ve uzun erimli mücadele gerektirdiği fikrini de ekliyor. Ali, siyasetteki “merkezci” duruşun tehlikesine de dikkat çekiyor:

Şöyle yazmıştı Oscar Wilde: “Ütopya içermeyen bir dünya haritasına göz ucuyla bakmaya değmez. Çünkü o, insanlığın her zaman karaya çıktığı bir ülkeyi atlamıştır. Ve insanlık buraya çıktığında, onlara bakar, daha iyi bir ülke görerek yelken açar. İlerleme, ütopyaların gerçekleşmesidir.” 19. yüzyıl sosyalist ruhu, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından bu yana “süper-şarjlı” biçimde dünyaya hâkim olana küresel kapitalizme karşı protesto için sokağa çıkan idealist genç insanların arasında yaşıyor.

New York’un finansal çılgınlığının kalbini mesken tutan Wall Street’i İşgal Et protestocuları, zorba finans-kapital sistemine karşı gösteri yapıyor: hayatta kalabilmek için zengin olmayanların kanını emmek zorunda olan açgözlülük virüsünü kapmış bir vampir. Protestocular; bankacılara, finansal spekülatörlere ve onların, bir başka alternatif olmadığında ısrara devam eden medyadaki uşaklarına nefretlerini gösteriyorlar. Wall Street sistemi Avrupa’ya tahakküm ettiğinden beri, bu modelin yerli versiyonları burada da hayat buldu. (Bir kez daha bu ülkenin Avrupalı olmaktansa Batıcı olmaya yönelik gerçek eğilimlerini ortaya çıkaracak şekilde, ilginç biçimde, Britanya’da etkili olan, İspanya’nın öfkelileri ya da Yunanistan’da grev yapan işçiler yerine Wall Street işgalcileri oldu) New York polisinden biber gazı yiyen gençler, işleri istedikleri biçimde yürütemediler belki ama neye karşı olduklarından eminler ve bu önemli bir başlangıç.

Bu noktaya nasıl geldik? 1991’de komünizmin yıkılmasını takiben, Edmund Burke’nin “Farklı sınıflardan oluşan tüm toplumlarda, belli sınırların en üstte olması şarttır” ve “Eşitlik misyonerleri, ancak canlıların doğal düzenini değiştirir ve yanlış yola saptırır” sözleri çağın ortak aklı oldu. Para, siyasetçileri yozlaştırır, çok para kesinlikle yozlaştırır. Sermayenin kalbinin attığı yerin tamamında, şunlarsın ortaya çıkmasına şahit olduk: ABD’de Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, bağımlı ülke Britanya’da (Yeni) İşçi Partililer ve Muhafazakârlar, Fransa’da Sosyalist ve Muhafazakârlar, Almanya’da koalisyonlar, İskandinavya’da merkez sağ ve merkez solu ve buna benzer. Esas itibariyle, her durumda iki parti sistemi, etkili bir merkezi hükümete dönüştü. Yeni bir pazar aşırılıkçılığı meydana çıktı. Sermayenin, toplumsal edinimin en kutsal alanlarına girişi, gerekli bir “reform” olarak sayıldı. Kamu sektörünü hırpalayan özel finans girişimleri, standart hale geldi ve neo-liberal cennet yolunda yeterince hızlı ilerlemeyen ülkeler (Fransa ve Almanya gibi), The Economist ve Financial Times’ta muntazaman suçlandılar.

Bu dönüşümü sorgulamak, kamu sektörünü savunmak, kamusal hizmet kuruluşlarında devlet sahipliği lehinde savunuda bulunmak, kamu konutlarının ölü fiyata satılmasına karşı çıkmak, “muhafazakâr” bir dinozor olmak sayıldı. Şimdi herkes yurttaş yerine müşteriydi: yeni, potansiyel vaat eden Yeni İşçi Partili akademisyenler, kitaplarını okumaya zorlananlardan çekingen bir biçimde “müşteriler” şeklinde bahsedecekti; hepimiz şimdi kapitalistiz dercesine. Sosyal ve ekonomik iktidar seçkinleri, yeni hakikatleri yansıttılar. Piyasa, devlete tercih edilebilir yeni tanrı haline geldi.

Bu çizgiyi sineye çekenler şunu asla sormadılar: nasıl oldu da bu gerçekleşti? Aslına bakılırsa devlet, geçiş için gerekliydi. Piyasayı desteklemeye ve zenginlere yardım etmeye yönelik devlet müdahalesi hoştu. Hiçbir partinin herhangi bir alternatif sunmadığını düşünürsek, Kuzey Amerika ve Avrupa yurttaşları, uyurgezer biçimde felakete yürüdü.

Kapitalizmin zaferiyle mest olmuş merkez siyasetçiler, 2008 Wall Street krizine hazırlıksızdı. Kolay kredi sunan devasa tanıtım kampanyalarıyla gözleri boyanan yurttaşlar ve her şeyin iyi olduğuna inanmış haldeki evcilleştirilmiş, eleştiri yapmayan medya da öyle. Liderleri karizmatik olmayabilir ancak sistemi nasıl kullanacaklarını biliyorlardı. Her şeyi politikacılara bırak. Bu kurumsallaştırılmış duyarsızlığın bedeli şimdi ödeniyor. (Allah için; İrlanda ve Fransa halkı felaketi, Avrupa Birliği anayasası konusunda neo-liberalizmi özünde saygın bir yere koymak ve ona karşı oy kullanmaya dair tartışmalarda sezdiler. Yok sayıldılar.)

Wall Street’in konut edindirme balonunu bilerek planladığı, insanların ipotekle ikinci evlerini almaları ve onlara körcesine harcatarak kişisel borcu yükseltmek yolunda teşvik edilmeleri için tanıtım kampanyalarına milyarlar harcadığı, birçok ekonomist için besbelli idi. Balon patlamalıydı ve bu gerçekleştiğinde, devlet bankaları topyekûn yıkılmaktan kurtarana dek sistem sendeledi. Zenginler için sosyalizm. Kriz Avrupa’ya sıçramışken, AB tarafından bir kurtarma operasyonu başlatılmasıyla ortak pazar ve rekabet kuralları tuvalete atılıp sifon çekildi. Piyasa denetimleri şimdi kolaylıkla unutuldu. Aşırı sağ küçük. Aşırı sol güçbela var oluyor. Politik ve sosyal hayata egemen olan aşırı merkez.

Bazı ülkeler çökmüşken (İzlanda, İrlanda ve Yunanistan) ve diğer bazıları (Portekiz, İspanya, İtalya) uçuruma doğru bakarken AB (gerçekte BB, Bankalar Birliği) kemer sıkma ve Alman, Fransız ve İngiliz bankacılık sistemini kurtarma dayatmak için devreye girdi. Piyasa ile demokratik hesap verme arasındaki gerginlik artık maskelenemez. Yunanistan seçkinleri, topyekûn boyun eğme konusunda şantaja uğradı ve tüm milletin gırtlağını sıkan kemer sıkma önlemleri ülkeyi devrimin eşiğine getirdi. Yunanistan, Avrupa kapitalizmi zincirinin en zayıf halkası; demokrasisi krizdeki kapitalizmin dalgaları altında çoktan suyun dibini boyladı. Genel grevler ve yaratıcı protestolar, merkez aşırıcıların işini çok zorlaştırdı. On binlerce yurttaşın parlamentoya girmesini önlemek için polisin şiddet kullandığı Atina görüntülerini izleyen biri, ülkeyi yönetenlerin artık eski yöntemle yönetemeyebileceklerini hissediyor.

Bu yılın başlarında bir edebiyat şenliğinde konuşma yaptığım Selanik’te, izleyicilerin asıl ilgisi edebiyattan çok politik ve ekonomik sorunlaraydı. Bir alternatif var mıydı? Ne yapılmalıydı? “Derhal borç ödememek” şeklinde yanıtladım. Euro-zone’dan çıkmak, drahmiye dönmek, toplumsal ve ekonomik ulusal planlamayı başlatmak, yerel ve ulusa düzeyde ülkenin nasıl yeniden istikrara kavuşturulabileceğine –fakat yoksulların zararına olmayacak biçimde- dair tartışmalar düzenlemek. Zenginlerin, son on yılda üçkâğıtçı yöntemlerle biriktirdikleri paralar (özel vergilendirmelerle) geri kusturulmalı. Ancak sistemin tam ortasındaki vizyonsuz politikacılar böylesi fikirlerden çok uzaklar. Birçoğu, ülkenin ekonomik kaynaklarının sahibi olan ve bunları kontrol eden az sayıda insan adına çalışıyor.

Obama (tüm tatbiki kararlarda selefinin politikalarını sürdüren bir başkan) yönetimi altında borç batağına saplanmış olan ABD, tüm şehirlere sıçrayan yeni bir protesto hareketinin ortaya çıkışını gördü. Genç işgalcilerin enerjileri takdire şayan. Bahar, politik Amerika’nın kalbinden çok uzun zamandır uzaktı. Reagan ve Bush yıllarının buz kesmiş kışları, Clinton ya da Obama ile çözülmedi: paranın hepsine boyun eğdirdiği içi boş bir sisteme ve temel olarak finansal statükoyu korumak ve 21. yüzyıl savaşlarını finanse etmek için kullanılan, fazlasıyla çamur atılmış bir devlete hükmeden içi boş adamlar.

Çapraşıklık üzerindeki sis sonunda kalktı ve insanlar alternatif arıyorlar, ancak bunu siyasi partileri esas itibariyle yetersiz buldukları için onlar olmaksızın yapıyorlar. Şu anda New York, Londra, Glasgow ve başka yerlerde sahnelenen işgaller, geçmişteki protestolardan çok farklı. Bunlar, işsizliğin yükseldiği zamanlarda ve geleceğin ümitsiz göründüğü yerlerde tırmanan eylemler. Genç insanların büyük çoğunluğu, sihir yapıp büyük miktarda paralar çıkarmamaları halinde yüksek öğrenim alamayacaklar ve hiç kuşkusuz, yakın zamanda iki kademeli bir sağlık sistemiyle karşı karşıya kalmış olacaklar. Kapitalist demokrasi bugün, özdenetimleri ile sınırlanan ağız dalaşlarının bütünüyle önemsiz olması için parlamentoda temsil edilen başlıca partiler arasında esaslı bir mutabakat gerektiriyor. Bir başka deyişle, yurttaşlar artık bir ülkenin servetini –yurttaşların, büyük oranda kendi kendilerinin yarattığı serveti- kimin (ve nasıl) idare ettiğini bilemez.

Kaynakların tahsisi, toplumsal refah koşulları, servetin bölüştürülmesi gibi can alıcı sorular artık temsili meclisler içindeki gerçek tartışmaların konusu olmuyorsa, gençlerin anaakım siyasetten uzaklaşmaları ya da Obama ve onun küresel taklitçilerine dair büyük hayal kırıklıkları neden şaşırtıyor? 90’dan fazla şehirde, insanları sokağa çıkmaya zorlayan şey işte bu. Politikacılar, 2008 krizinin 1980’lerden bu yana takipçisi oldukları neo-liberal politikalarla ilişkili olduğunu kabul etme konusunda ayak dirediler. Hiçbir şey olmamış gibi bedel ödemeden yollarına devam edebileceklerini sandılar, ancak aşağıdan gelen hareketler bu sanıya itiraz etti. Kapitalizme karşı işgaller ve sokak protestoları, bir bakıma önceki yüzyılların köylü ayaklanmalarının bir benzeşiği. Genellikle sonradan bastırılan ya da kendi rızasıyla dinen ayaklanmalara, kabul edilemez koşullar neden oldu. Burada önemli olan, koşullar aynı kalırsa, çoğu kez henüz gelip çatmayan şeyin habercisi olmalarıdır. Hareketler, politik devamlılığı muhafaza edecek kalıcı bir demokratik yapı yaratmazlarsa varlıklarını sürdüremezler. Böylesi herhangi bir harekete daha büyük kitle desteği oldukça, örgütlülüğün bir biçimine daha çok ihtiyaç duyulur.

Neo-liberalizme ve onun küresel kuruluşlarına karşı Güney Amerika isyanları örneği bu bakımdan çarpıcı. Venezüella’da IMF’e karşı, Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı, Peru’da elektriğin özelleştirilmesine karşı verilen büyük ve başarılı mücadeleler, Ekvador ve Paraguay ile birlikte az önce saydıklarımızdan ilk ikisinde seçim başarısına dönüşen yeni politikaların temellerini yarattı. Yeni hükümetler bir kere seçildiklerinde, söz verdikleri politik ve ekonomik reformları farklılaşan başarı düzeylerinde uygulamaya başladılar. 1958’de Profesör HD Dickinson tarafından New Statesman’da (İngiltere’de haftalık yayımlanan sol bir politik-kültürel dergi; ç.n.) İngiltere İşçi Partisi’ne sunulan öneri parti tarafından reddedildi, fakat 40 yıl sonra Venezüella’daki Bolivarcı liderler tarafından kabul edildi:

“Refah devleti mevcudiyetini sürdürecekse, devlet yeni bir gelir kaynağı bulmalıdır, kendi kaynağını. Görebildiğim tek kaynak, üretken varlıktır. Devlet, herhangi bir biçimde görünmeli, arazilerin ve ülke sermayesinin çok büyük bir parçasına sahip olmalıdır. Bu destek gören bir siyaset olmayabilir: ancak bu sürdürülmedikçe, destek gören bir şey olan iyileştirilmiş sosyal hizmetler imkânsız hale gelecektir. Öncelikle üretim varlıklarını kamulaştırmazsanız, tüketim varlıklarını da uzun süre kamulaştıramazsınız.”

Dünyayı yönetenler, bu kelimelerde ütopyacılığın ifadesinden biraz fazlasını görecekler, fakat yanılacaklar. Bunlar gerçekten ihtiyaç duyulan yapısal reformlardır, Atina’daki tek başına kalmış PASOK önderliği tarafından yürütülenler değil. Bu yolun altında daha çok mahrumiyet, daha çok işsizlik ve sosyal felaket yatıyor. İhtiyaç duyulan şey, Wall Street sisteminin işleyemediğine, işlemediğine ve terk edilmesine dair bir ortak kabulle toptan bir geri dönüş. Neo-liberal devlet mekanizması tarafından desteklenen pazarın tek belirleyici olduğuna dair kabullerinde daha gaddar ve soğukkanlı olanlar, -tüm dönmelerde olduğu gibi- İngiliz destekçilerdi. Bu izlekte devam etmek, demokrasiyi boş bir deniz kabuğundan biraz fazlası haline getirecek yeni bir egemenlik yöntemi gerektirecektir. İşgalciler, bugün neredelerse orada olmalarına neden olan biçimde, içgüdüsel olarak bunun farkındalar. Merkezdeki aşırılıkçı politikacılar için aynısı söylenemez.

Yerkürenin farklı bölümlerinde meydanları ve sokakları işgal eden gençlere hayranlık duyuyorum. Egemenlerimize neşeyle, hevesle ve şevkle meydan okuyorlar. Ancak dünyaya hakim olan sert yüzlü bankacılar ve politikacılar kolaylıkla yerinden edilmeyecek. Birkaç zafer kazanmak için on yıllık bir mücadele ve örgütlülüğe ihtiyaç duyulmakta. Olabilecek herkesi bir talepler bildirgesi arkasında neden birleştiremeyelim –zenginlerin çıkarını temsil eden parlamentoya karşı bir “büyük itiraz” (“Büyük İtiraz”, İngiltere’de 1641 yılında parlamento tarafından Kral I. Charles’a sunulan ve parlamentonun yetkilerini kral aleyhine genişletilmesini öngören sorunlar listedir; ç.n.)- ve gelecek Sonbahar, itiraz listesinin insanlara yüz yüze dağıtılacağı milyonluk veya daha büyük bir yürüyüş düzenleyemeyelim? Yasa, parlamento önündeki gürültücü göstericileri yasaklar (1666’daki Restorasyon sonrasında uygulamaya konuldu), ancak “gürültücü”yü neredeyse bir hukukçu kadar iyi yorumlayabiliriz.

http://www.zcommunications.org/what-should-perhaps-be-done-by-tariq-ali adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Posted in Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Küba devrimi’nin İdeolojisi üzerine notlar | Ernesto Che Guevara

Posted by lahy 09/10/2011

(Che Guevara’nın 9 Ekim 1967’de katlinin üzerinden 44 yıl geçti.)

Devrimimiz, bazılarının, devrimci hareketin en doğru sayılan temel ilkelerinden biriyle, Lenin’in: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz,” sözleriyle dile getirdiği ilkeyle çelişkili bulmaya çalıştığı kendine özgü bir olaydır. Toplumsal bir gerçeğin anlatımı olan devrimci teorinin, tüm sözlerden üstün olduğunu söylemek yerinde olur; yani, tarihi gerçek doğru biçimde yorumlanır ve orada yer alan güçler uygun biçimde kullanılırsa, teori bilenmese bile devrim yapılabilir.

Tüm devrimlerde çok çeşitli eğilimleri temsil eden kitlelerin katılımı görülmüş, bunlar eylemde düşünce birliğine varmıştır. Teorinin iyi bilinmesi çabayı kolaylaştırır, tehlikeli yanlışlara düşmeyi önler, ancak bu teorinin gerçeğe uyması koşuluyla. Devrimimizin liderleri, tam anlamıyla kuramcılar olmamakla birlikte, büyük toplumsal olayları ve bunları yöneten yasaları biliyorlardı. Bugün tüm dünyada tartışılan tarih, toplum, ekonomi ve devrim görüşlerinin yabancısı değillerdi. Bazı kuramsal bilgilere ve gerçeğin iyice bilinmesine dayanarak kademeli bir gelişim süreci içinde devrim teorisini kendileri yarattılar. Gerçeği çok iyi anlamaları, halkla yakın ilişkileri, hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmamaları ve devrimci pratiğin kazandırdığı deneyim, bu liderlerin tam bir kuramsal görüş oluşturmalarında yardımcı oldu.

Bu söylediklerim, Küba Devrimi gibi tüm dünyayı meraklandıran bir olayın açıklanmasına giriş sayılmalıdır. Nasıl ve niçin, teknik ve donanım bakımından kendisinden kat kat üstün bir düşman tarafından darmadağınık edilen bir grup insan önce sağ kalmayı, sonra güçlenmeyi, sonra savaş bölgelerinde düşmandan daha güçlü olmayı, sonra yeni savaş bölgelerine yayılmayı ve sonunda, yine kendisinden sayıca kat kat üstün düşman birliklerini düzenli savaş içinde bozguna uğratmayı başarmıştı? Çağdaş dünya tarihi için ele alınıp incelenmeye değer bir konu.

Çoğu kez, teoriden gerektiği biçimde yararlanamamış olan bizler, Küba gerçeğini, sanki onun sahipleriymişiz gibi ortaya atacak değiliz. Yalnızca, gerçeği yorumlayabilmek için zorunlu temelleri saptamakla yetineceğiz. Gerçekte, Küba Devrimi’nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden ayırdetmek gerekir; 1 Ocak 1959′ a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.
Bu iki aşama da kendi içinde kısımlara ayrılır, ama biz bunları tarihi araştırmak açısından ele almayacağız. Devrimin yöneticilerinin, halkla bağlantı halinde geliştirdikleri devrimci atılımın evrimi bakış açısından, kendimizi gerekli konuma yerleştireceğiz.

Bu amaçla, bugünkü dünyada en çok tartışılan terim olan marksizm karşısındaki genel tutumumuzu belirlememiz gerekmektedir. Bize, siz marksist misiniz, evet mi, hayır mı? diye sorulsa, tutumumuz, Newton’cu olup olmadığı sorulan bir fizikçinin, ya da Pasteur’cü olup olmadığı öğrenilmek istenen bir biyologun göstereceği tutuma benzer. Artık üzerinde tartışmayı gereksiz kılan apaçık gerçekler vardır. Yeni olayların yeni görüşler getirmesinin yanı sıra, eski görüşlerin de gerçek payını koruduğu unutulmayarak, fizikte “Newton’cu”, biyolojide “Pasteur’cü” olunduğu gibi doğal biçimde “Marksist” olunmalıdır. Örneğin, Einstein’ın görelilik kuramının, Planck’ın quantum teorisinin yanında Newton’un buluşlarının durumu böyledir, yeni kuramlar, İngiliz bilginine büyüklüğünden kesinlikle hiçbir şey kaybettirmez. Newton sayesinde fizik ilerleyebilmiş, yeni uzay görüşleri geliştirilmiştir. İngiliz bilgini bu gelişmenin gerektirdiği basamaklardan biridir.

İnsan, elbetteki, düşünür olarak, toplumsal doktrinler araştırıcısı olarak, ya da içinde yaşadığı kapitalist sistemi bilen biri olarak Marx’a bazı yanlışlarını gösterebilir. Örneğin biz Latin Amerikalılar, onun Bolivar’la ilgili yorumuna, Engels ile birlikte Meksika konusunda yaptığı incelemesine katılmayabiliriz. Marx, bu yazılarında, günümüzde geçerliliğini yitiren bazı ırk ve ulus teorilerini kabul ettiğini belirtiyordu.[2] Fakat büyük adamların bulduğu parlak gerçekler, küçük yanlışlara karşın yaşar, küçük yanlışlar, insan düşüncesinin bu devlerinin eriştiği yüce dorukların tam anlamıyla bilincinde olsak bile, onların da insan olduğunu, yanılabileceklerini gösterir yalnızca. Bu nedenle, marksizmin başlıca doğrularını, halkların kültürel varlıklarının ve bilimsel bilgilerinin bir parçası sayıyor, artık tartışılmasına gerek kalmayan tüm değerler gibi doğal olarak kabul ediyoruz.

Toplumsal ve politik bilimlerdeki ilerlemeler, başka alanlarda da olduğu gibi, ilmikleri zincir oluşturan, biriken, birbirine bağlanan ve sürekli mükemmelleşen uzun bir tarihsel evriminin parçasıdır. İnsanlık tarihinin ilk çağlarında, Çin, Arap ve Hint matematik bilimleri vardı. Bugün, matematiğin sınırı yoktur. Bilim tarihinde, bir Yunanlı Pitagoras, bir İtalyan Galilei, bir İngiliz Newton, bir Alman Gauss, bir Rus Lobaçevski ve bir Einstein vs. vardır. Aynı şekilde, toplumsal ve politik bilimler alanında, Demokrit’ten başlayarak Marx’a kadar uzun bir düşünürler zinciri orijinal araştırmalarını biriktirmiş, deney ve doktrinlerini dağ gibi yığmışlardır.

Marx’ın değeri, toplumsal düşüncede birdenbire niteliksel bir değişme meydana getirmiş olmasından ileri gelir. Tarihi yorumlar, dinamiğini anlar, geleceği önceden görür, böylece bilimsel görevini yerine getirmekle de kalmayıp, ayrıca devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı haline gelir. O gün bu gündür, Marx eski düzeni korumaktan çıkar sağlayanların boy hedefi oldu. Tıpkı köleci Atina aristokrasisinin ideologları olan Platon ve çömezleri tarafından eserleri yakılan Demokritus gibi.

Devrimci Marx’tan başlayarak, Marx ve Engels adlı devlere dayanan, Lenin, Stalin, Mao Tse-tung gibi, yeni Sovyet ve Çin yöneticileri gibi büyük kişilikler sayesinde gelişim aşamalarını aşarak, izlenecek doktrinlerin ve örneklerin tümü oluştu. Marx’ın devrimci silahı eline almak üzere bilimi terkettiği noktada Küba Devrimi ona sahip çıkar. Düşüncelerini revizyondan geçirmek, Marx’tan sonra gelenlere karşı çıkmak ya da “saf” Marx’ı yaşatmak için değil, bilim adamı Marx orada tarihin dışına çıktığı, geleceği incelediği ve önceden gördüğü için Küba Devrimi bu noktada Marx’a sahip çıkar.

Bundan sonra devrimci Marx, tarihin bir parçası olarak savaşa katılacaktır. Biz pratik devrimciler, mücadeleye girişirken bilim adamı Marx’ın önceden gördüğü yasalara uyarız. Ayaklanma yolunda, eski iktidar yapısına karşı mücadele ederken, bu yapıyı yıkmak için halktan dayanak alırken mücadelemizin temelini bu halkın refah ve mutluluğu üzerine kurarken bilim adamı Marx’ın öngörüşlerini doğrulamaktan başka birşey yapmayız. Demek istediğim, marksizmin yasaları Küba Devrimi’nin gerçeklerinde vardır -bir kez daha altını çizelim en iyisi- bu olgu, devrimin yöneticilerinin kuramsal açıdan bu yasaları bilip bilmediğinden, uygulayıp uygulamadığından bağımsızdır.

Küba devrimci harekelini daha iyi anlamak için, 1 Ocak’a kadar yaşadığı aşamaları birbirinden ayırdetmek yerinde olur: Granma çıkarması öncesi; Granma çıkarmasından, La Plala ve Arroyo del İnfierno zaferine kadar olan tarihi dönem; bu günlerden başlayarak El Uvero ve İkinci Gerilla Kolu’nun kurulmasına kadar geçen zaman aralığı; bundan sonra Üçüncü ve Dördüncü gerilla kollarının oluşmasıyla ve Sierra Crisial’in işgaliyle İkinci Cephe’nin yaratılma aşaması; başarısızlığa uğrayan Nisan Grevi; büyük saldırıya karşı direniş; Las Villas’a doğru ilerleme ve kentin işgal edilmesi.
Gerilla savaşımızın bu dönemlerinden herbiri ayrı bir toplumsal görüşün, Küba gerçeğinin ayrı bir değerlendirilişinin sınırlarını belirler. Bu aşamaların temsil ettiği bu kavram ve değerlendirmeler, devrimin askeri şeflerinin düşüncesini oluşturmuş, zamanla politik şeflere dönüşmeye koşullandırılmalarını gerçekleştirmiştir.

Granma çıkarmasından önce, bir ölçüye kadar çok özenelci denilebilecek bir kafa yapısı egemendi: Birçok kişi, hızlı bir halk patlamasına körü körüne inanıyor, kendiliğinden oluşan grevlerle birleşik bir silahlı ayaklanmayla hızla Batista iktidarının devrilebileceği düşüncesiyle heyecanlanıyordu. Onlara göre, bunlar diktatörün düşürülmesine yetecekti. Bu hareket, geleneksel partinin ve onun “paraya karşı onur” sloganının doğrudan doğruya mirasçısıydı. Başka bir deyişle, yeni Küba hükümeti yönetiminin dürüstlüğüne dayanmalıydı.
Bununla birlikte, Fidel Castro “Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır” da, devrimin bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve radikalleşmeye varmıştır.

Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı.

İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi, gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi: Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını, ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu şeyse topraktı.

Daha sonra, Direniş Ordumuzun giderek artan oranda etki alanları zaptettiği göçebelik aşamasına geçildi. Ordumuz bu bölgelerde uzun süre kalamıyordu, ama düşman ordusu da buraları yeniden ele geçiremiyor, hatta bu yerlere giremiyordu bile. Savaşlar sürüp giderken iki ordu kampı arasında bir çeşit belirsiz sınır çizgisi oluştu.

28 Mart 1957 belirleyici bir gündür; bir kilometre taşıdır. İyice tahkimatlandırılmış, iyi silahlandırılmış, kısa zamanda takviye alabilecek biçimde deniz kenarında kurulmuş, bir uçak alanına da sahibolan El Uvero garnizonuna saldırımızın tarihidir bu. Savaşa giren güçlerin %30 oranında kırıldığı, en kanlı çarpışmalarımızdan biri olan bu savaşın Direniş Ordumuza getirdiği zafer durumumuzu tümüyle değiştirmişti. O günden sonra, Direniş güçleri serbestçe hareket edebilecekleri, haberleri düşmana sızdırmayacak bir toprak parçasına sahibolmuştu. Oradan da, hızla ve aniden ovalara inebilecek, düşman konumlarına saldırabileceklerdi.
Kısa bir süre sonra güçlerimiz iki kısma ayrıldı, böylece iki gerilla kolu oluştu. Sırf düşmanı yanıltmak, güçlerimizi olduğundan büyük göstermek gibi basitçe bir gizlenme manevrası ikinciye 4. Kol adını verdirtti. İki kol da hemen eyleme geçti. 26 Temmuz’da Estrada Palma’ya, beş gün sonra da, yaklaşık 30 km uzaklıktaki Bueycito’ya saldırdık. Bundan sonra daha büyük kuvvet gösterileri görüldü. Bir milim gerilemeden düşman baskı güçlerine göğüs gerdik. Düşman askeri birliklerinin Sierra’ya tırmanma girişimleri birçok kez başarıyla savuşturuldu, savaşan her iki yanın cepheleri arasında içinde kimsenin bulunmadığı geniş araziler oluştu. Bu arazilerde iki tarafın da savaşçıları zaman zaman ceza eylemlerinde bulunmak üzere yürüyüş yapıyorlardı. Cepheler hemen hemen sabitti.

Bu sırada, gerilla birliklerimiz, bölge köylülerinin, kentlerden gelen 26 Temmuz Hareketi üyesi bazı elemanların katılmasıyla ek güçler kazanıyor, Gerilla Ordusunun savaş yeteneği, savaşmada kararlılığı artıyordu. 1958 Şubatında, bazı saldırıları püskürttükten sonra Juan Almeida’nın 3 Nolu gerilla kolu, Santiago yakınlarındaki bölgeyi işgal etmeye gitmişti, Raul Castro’nun, birkaç ay önce ölmüş olan kahramanımız Frank Pais’in adını taşıyan 6 Nolu hareket kolu yürüyüşe geçmişti. Martın ilk günlerinde, Raul anayolu baştanbaşa aşmak gibi elde edilmesi zor bir başarıya erişip Mayare tepelerine çıktı ve Frank Pais İkinci Doğu Cephesi’ni kurdu.

Direniş güçlerimizin büyüyen başarısıyla ilgili haberler sansür engelini aşıp halka ulaşıyor, devrimci eylemler hızla doruk noktasına tırmanıyordu. Tam bu sırada, Havana’dan tüm ulusal topraklar üzerinde mücadelenin başlaması için devrimci genel grev önerisi geldi. Bundan sonrada, aynı anda tüm noktalardan saldırıya geçilerek düşman kuvvetleri yokedilecekti. Bu durumda, Direniş Ordumuzun rolü, hızlandırıcı güç ya da hareketi başlatmak için “mahmuz” görevi yapmaktı. O dönemde, güçlerimiz etkinliklerini arttırdılar, efsanevi gerillacı Camilo Cienfuegos’un kahramanlığı dillere destan oldu: Büyük savaşçı, Oriente ovalarında ilk kez olmak üzere, merkezi yönetime karşı sorumlu olarak, tam bir örgütçü zihniyetiyle dövüşüyordu.

Fakat devrimci grev uygun biçimde örgütlenememiş, işçi birliğinin önemi yeterince hesaba katılmamış, devrimci çalışmaların içinde bulunan işçilerin grev için elverişli anı seçmelerine izin verilmemişti. Radyodan grev çağrısı yapılarak, yasadışı, hızlı ve ani bir harekette bulunulmak istenmiş, saptanan gün ve saatin, halktan çok önce Batista’nın hafiyelerince öğrenildiği düşünülememişti. Grev başarısızlığa uğradı, pek çok değerli devrimci yurtsever acımasızca öldürüldü.

Devrim tarihimizin bu dönemiyle ilgili ilginç bir nokta, Amerika Birleşik Devletleri tekellerinin dedikodu satıcısı Jules Dubois’nın bile grevin başlayacağı gün ve saati önceden bildiğiydi.

O sıralarda, savaşın gidişinde en önemli niteliksel değişimlerden biri meydana geldi: Gerilla güçleri kademe kademe büyüyüp düzenli savaşlarla düşman ordusunu yenmedikçe zaferin kazanılamayacağı kesin bir gerçek olarak hepimizce kabul edilmişti.

Derhal köylülükle çok sıkı bağlar kuruldu; Direniş Ordusu ceza yasasını ve medeni yasayı kaleme aldı; adaleti geçerli kıldı, yiyecek maddeleri dağıttı, yönettiği bölgelerde vergi topladı. Komşu bölgeler de Direniş Ordusunun etkisinde kaldı. Düşman geniş çapta saldırılara hazırlandı, fakat iki aylık çarpışmanın bilançosu, tümüyle morali bozulan istilacı orduya verdirilen 1000 kayıp ve savaş kapasitemizi arttıran 600 silah oldu.

Artık düşmanın bizi yenemeyeceği kanıtlanmıştı. Bundan böyle, Sierra Maestra tepelerine ya da Frank Pais İkinci Oriente Cephesi makiliklerine sokulup buraları ele geçirebilecek güç Küba’da kesinlikle yoktu. Zorba hükümetin askeri birlikleri için Oriente yolu geçilmez olmuştu. Düşman saldırısı bozguna uğratılınca, 2 Nolu koluyla Camilo Cienfuegos ve 8 Nolu Ciro Redondo koluyla bu satırların yazarı Camagüey bölgesini aşıp Las Villas’a yerleşme, düşmanın haberleşme bağlantılarını kesme görevini üstlendik. Camilo ilerlemeyi sürdürecek, kendi yürüyüş kolunun ad aldığı kahraman Antonio Maceo’nun olağanüstü başarılı eylemini yineleyecek, doğudan batıya tüm adayı işgal edecekti.

Bu noktada, savaş yeni özellikler gösterdi: Güçler ilişkisi devrimin lehine dönüştü. Biri 80, diğeri 140 adamdan oluşan iki küçük hareket kolu, binlerce askeri savaşa sokan ordu tarafından sürekli çevrilip hırpalanarak Camagüey ovalarını aşıp Las Villas’a ulaştı. Adayı ikiye bölme eylemi başlamıştı.

Bugün, böylesine küçük iki gerilla kolunun, iletişim ve taşıt araçlarından, modern savaşın en basit silahlarından bile yoksun olarak, iyi eğitimli, süper donanımlı, kendisinden kat kat üstün silahlı birliklere karşı nasıl savaşabildiği şaşırtıcı, inanılmaz, hatta akıl almaz gelebilir. Herşeyden önemlisi bu iki grubun belirleyici nitelikleriydi: Gerilla savaşçısı ne denli rahatsız edici koşullar altında bulunuyorsa, doğal çevreye o denli iyi uyum sağlar, kendini ne denli evinde hissederse rnorali, güvenlik içinde bulunduğu duygusu o denli güçlenir. Aynı zamanda, koşullar ne olursa olsun, gerillacı hayatını ortaya koymaya, gerekirse canını vermeye gelmiştir. Genellikle, birey olarak bir gerillacının ölmesinin ya da sağ kalmasının savaşın sonucu üzerinde büyük bir etkisi yoktur.

Şimdi incelemekte olduğumuz Küba örneğinde, düşman askeri diktatörün aşağılık bir ortağıdır, Wall Street’ten başlayıp kendisine kadar uzanan uzun zincirde, bir öncekinin kalıntısı kırıntıları toplar. Ayrıcalıklarını savunmaya isteklidir, ancak, önem taşıdıkları ölçüde. Ücreti ve çıkarı, bazı acılara ve bir takım tehlikelere değer, ama hayatını vermeye hiç değmez. Eğer bu çıkarları korumak için ölmesi gerekliyse, bunlardan vazgeçmesi, yani gerilla tehlikesi karşısında geri çekilmesi daha akıl kârıdır.

Bu iki görüşten ve bu iki ahlak anlayışından 31 Aralık 1958’de patlak veren bunalımı yaratan farkları çıkarabiliriz.
Direniş Ordusunun üstünlüğü giderek apaçık ortaya çıkmıştı. Gerilla kolumuzun Las Villas’a varışı, 26 Temmuz Hareketi’nin bütün diğer gruplardan daha çok sevildiğini gösterdi. Devrimci Direktuara, Las Villas İkinci Cephesine, Sosyalist Halk Partisi ve Özgün Örgüte bağlı bazı küçük gerilla birliklerine kıyasla daha popülerdi. Bunda, lideri Fidel Castro’nun mıknatıs gibi çekici kişiliğinin rolü büyüktü, ama devrimci çizgimizin dürüstlüğü de etkenlerden biriydi.

Ayaklanma böylece bitti. Fakat Sierralarda, Oriente ve Camagüey ovalarında, Las Villas dağlarında, ovalarında ve şehirlerinde iki yıl amansız bir savaş verdikten sonra Havana’ya dönen adamlar ideolojik bakımdan, Las Coloradas kıyılarında karaya ayak basıp mücadelenin ilk günlerinde harekete geçenlerle aynı değillerdi artık. Köylülere karşı güvensizlikleri dostluğa ve köylünün niteliklerine saygıya, köy hayatı konusundaki bilgisizlikleri, köylünün ihtiyaçlarının yakından bilinmesine dönüşmüştü. İstatistik ve teorik uğraşları, yerini pratiğin beton sağlamlığına bırakmıştı.

Sierra Maestra’da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu adamlar emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba’nın bu Tarım Reformunun temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.

Tarım reformunun topraksızlara toprak vereceğini, haksız yere toprak sahibi olanların elinden bunların geri alınacağını biliyorlar. En büyük toprak sahiplerinin hükümet çevrelerinde ve ABD yönetim kademelerinde de etkili olduklarını biliyorlar. Güçlükleri cesaretle, cüretle, herşeyden önce halkın desteğiyle yenmeyi öğrendiler. Acıların ötesinde, bizi bekleyen kurtarılmış geleceği şimdiden görüyorlar.

Hedeflerimizin bu son kavramına varmak için uzun bir yolu aşmak, uzun süre evrimleşmek gerekti. Savaş cephelerinde ardı ardına beliren değişimlere paralel olarak, gerilla örgütümüzün toplumsal bileşiminde de farklılaşma oluşmuş, şeflerin ideolojik dönüşümü gerçekleşmişti. Bu değişimlerin herbiri, bileşimde, güçte, ordumuzun devrimci olgunluk derecesinde niteliksel farklılıklara yol açtı. Köylülük dayanıklığını, acıya karşı direncini, arazi bilgisini, toprak sevgisini, tarım reformu isteğini gerilla ordumuza aşıladı. Aydının, kim olursa olsun bu teori yaratılırken çorbada tuzu oldu. İşçi, örgütçülüğüyle, içten gelen birleşme eğilimiyle, birlik kurma becerisiyle katılımda bulundu. Tüm bunların üzerinde, “mahmuz”dan daha fazla bir anlam taşıdığını artık kanıtlamış olan Direniş Güçlerimiz yeralıyordu. Verdiğimiz ders kitleleri öylesine tutuşturmuş ve ayaklandırmıştı ki cellattan bile korkuları kalmamıştı. Bu karşılıklı etkileşim kavramı hiç o günlerdeki kadar kafalarımızda netleşmemişti. Bu karşılıklı etkileşimin nasıl olgunlaştığını hissedebilmiştik, silahlı ayaklanmanın etkisini, bir insanın kendisini savunacak başka insanlara, elinde bir silaha ve gözlerinde zafere erişme kararlılığına sahibolduğunda kazanacağı gücü gösteriyorduk. Köylülerse Sierra’da kurulacak tuzakları, orada yaşamak ve yenmek için, halkın kaderini ileriye götürmek için gereken gücü, gözüpekliğin, dayanıklılığın ve fedakarlığın dozunu gösteriyorlardı.
İşte böylece kırların terine batarak, dağların ve bulutların ufku önünde, adamızın kızgın toprağı üzerinde, isyancı şef ve beraberindekiler Havana’ya girdi. Tarih, halkın ayaklarıyla yeni bir Kışlık Sarayın merdivenlerini tırmanıyordu.

Ernesto Che Guevara
(Türkçe çevirisi: Che Guevara, Politik Yazılar, Yar Yayınları, Ocak 1991)

Dipnotlar

[1] 8 Ekim l960’da Verde Olivo’da yayınlanan makale.
[2] Marx’ın Simon Bolivar hakkındaki görüşleri, Karl Marx ve Frederick Engels’in Tüm Eserler’inde “Bolivar y Ponte” adlı makalede bulunabilir (New York, International Publichers, 1982) c. 18, s. 219-33. Engels’in 19. yy Meksika’sıyla ilgili yorumları, Marx ve Engels’in “1847 Hareketi” adlı yazılarında (Tüm Eserleri c. 6, s. 527) ve “Demokratik Pan İslavizm”de bulunabilir (Tüm Eserleri c. 8 s. 365).

 

Posted in Genel Haberler, Küba, Makaleler | Leave a Comment »

Haiti: İşgal Altında bir Ülke = Eduardo Galeano

Posted by lahy 05/10/2011

 

Uruguaylı tarihçi ve yazar Eduardo Galeano’nun 28 Eylül 2011’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da gerçekleştirilen Haiti konulu forumda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.*

İstediğiniz ansiklopediye bakın. Amerika kıtasında bağımsızlığını kazanan ilk ülke hangisiydi diye sorun. Hep aynı yanıtı bulacaksınız: Amerika Birleşik Devletleri. Halbuki Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını ilan ettiği sırada topraklarında bir yüz yıl daha köle kalmaya devam edecek 650 bin köle yaşıyordu ve ilk anayasada siyah bir bireyin, beyaz bir bireyin ancak beşte üçüne denk olduğu hükme bağlanmıştı.

Ve eğer herhangi bir ansiklopediye bakıp köleliği kaldıran ilk ülkenin hangisi olduğunu sorarsanız daima aynı cevabı bulursunuz: İngiltere. Oysa ki köleliği kaldıran ilk ülke İngiltere değil, bu onurun ceremesini hala çekmekte olan Haiti’dir.

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın şanlı ordularını yenilgiye uğrattı ve Avrupa yaşadığı bu büyük utanç nedeniyle onları asla affetmedi. Haiti, bağımsızlığı nedeniyle suçlu yerine konularak Fransa’ya yüz elli yıl boyunca devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı ama bu bile yeterli olmadı. O büyük küstahlık bugün bile dünyanın beyaz efendilerinin ağrına gitmeye devam ediyor.

* * *

Bütün bunlar hakkında ya pek az şey biliyor ya da hiçbir şey bilmiyoruz.

Haiti görünmez bir ülke.

Ülke ancak 200 binin üzerinde Haitili’nin ölümüne yol açan depremden sonra ünlendi. Ülke, haber medyasının ön sayfalarında ancak yaşanan trajedi sonrasında kısaca yer kaplar oldu.

Haiti, ne atık malzemeleri büyücü misali güzelliğe çevirmeyi başaran yetenekli sanatçılarıyla, ne de köleciliğe ve kolonyal boyunduruğa karşı verdiği savaşımdaki tarihi kahramanlıklarıyla meşhurdur.

Sağır kulaklar duyabilsin diye bir kez daha yinelemekte fayda var: Amerika’nın bağımsızlığının temelini atan ve dünyada köleciliği bozguna uğratan ilk ülkedir Haiti.

İçine düştüğü güçlükler nedeniyle dile düşmekten çok daha fazlasını hak ediyor.

* * *

Şu an benim ülkeminki dahil olmak üzere muhtelif ülke ordularının işgali altında Haiti. Peki bu askeri işgal nasıl gerekçelendirildi? Haiti’nin uluslararası güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla…

Bunda yeni bir şey yok.

Haiti örneği 19. yüzyıl boyunca, hala kölelik düzenini sürdüren ülkelerin güvenliği için tehdit oluşturdu. Thomas Jefferson’ın da dediği gibi, isyan musibetinin kaynağı Haiti’ydi. Örneğin Kuzey Carolina’daki yasalar, gemisi limana yanaşan herhangi siyah denizcinin kölecilik karşıtı salgını yayabileceği tehdidiyle hapse konmasına cevaz veriyordu. Ve Brezilya’da söz konusu salgın Haiticilik diye adlandırılıyordu.

Haiti, 20. yüzyılda da güvenli olmadığı gerekçesiyle yabancı alacaklılarının deniz kuvvetlerince işgal edildi. İşgalciler gümrüklerin yönetimine el koydular ve Ulusal Banka’yı New York’taki City Bank’a devrettiler. Ve bir kez adaya adım attılar mı orada tam 19 yıl kaldılar.

* * *

Dominik Cumhuriyeti ile Haiti arasında bulunan geçit El Mal Paso [Belalı Geçit] adıyla bilinir.

Belki de bu isim bir uyarı işaretidir: siyah dünyaya, kara büyüye, cadılığa doğru yol alıyorsunuz…

Köleler tarafından Afrika’dan taşınan ve Haiti’de ulusallaşan Vudu dini, bir din olarak adlandırılmayı bir türlü hak etmemektedir. Uygar dünyanın bakış açısına göre Vudu karadır, cehallettir, geriliktir, saf batıl inançtır. Katolik Kilisesi’nin inananları arasında kutsal azizlerin tırnaklarını ve Cebrail’in kanatlarını satmak gayet yaygın bir teamülken aynı kilise, hakkında kimsenin fikir sahibi olmadığı bu batıl inancı 1845, 1860, 1896, 1915 ve 1942 yıllarında yasaklamıştır.

son yıllarda Haiti’deki batıl itikada karşı savaş açma misyonunu evanjelik protestan tarikatler devralmıştır. Bu tarikatler binalarında 13. kata, uçaklarında 13. koltuk sırasına yer vermeyen ve tanrının dünyayı bir haftada yarattığına inanan uygar hıristiyanların yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmektedir.

Aynı ülkede yaşayan evanjelik vaiz Pat Robertson, 2010 yılında gerçekleşen deprem hakkında bir televizyon açıklaması yaptı. Söz konusu ruh çobanı, siyah Haitili’lerin Fransa’dan bağımsızlıklarını, Haiti cangıllarının derinliklerindeki şeytandan yardım almalarını sağlayan bir Vudu töreni sayesinde kazandıklarını vahiy etti. Onlara özgürlüklerini kazandıran şeytan şimdi bu depremle faturasını yolluyordu.

* * *

Yabancı askerler Haiti’de daha ne kadar kalacak? Oraya istikrar kazandırmaya ve yardım etmeye gittiler; ama zaten yedi senedir oradalardı ve onları istemeyen bu ülkeyi yardımsız bırakmak ve istikrarsızlaştırmaktan başka bir şey yapmamışlardı.

Haiti’nin askeri işgali Birleşmiş Milletler’e yılda 800 milyon dolara mal oluyor.

Birleşmiş Milletler o fonları teknik işbirliği ve sosyal dayanışma için kullanmış olsaydı, Haiti yaratıcı enerjisini geliştirmek için kuvvetli bir destek almış olacaktı. Ve bu sayede kendini, tecavüz etmeye, cinayet işlemeye ve ölümcül hastalıklar saçmaya pek yatkın silahlı kurtarıcılarından kurtarabilirdi.

Haiti’nin artık topraklarına gelinip felaketlerinin kat kat artırılmasına ihtiyacı yok. Kimsenin hayırseverliğine de ihtiyacı bulunmuyor. Eski bir Afrika atasözünde büyük isabetle belirtildiği gibi veren el, alan elden daima üstündür.

Ancak Haiti’nin, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğer hayırsever kurumlar tarafından yerle bir edilen gıda egemenliğini yeniden tesis edebilmek için dayanışmaya, doktora, okula, hastaneye, gerçek işbirliğine ihtiyacı büyük.

Biz Latin Amerikalı’lar için dayanışma bir şükran borcudur: 1804 yılında gerçekleştirdiği o bulaşıcı eylemle bizlere özgürlüğün kapılarını açtığı için bu ufacık muazzam ulusa teşekkür etmenin en iyi yolu dayanışma olacaktır.

* Çevirinin yapıldığı kaynak: lo-de-alla.org

 

Haiti’nin seçim felaketi -Alexander Main

 

 

Posted in Haiti, Makaleler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Fidel Castro:OBAMA’NIN DENETİMLİ UTANCI

Posted by lahy 04/10/2011

Kübalı anti-terörist Rene Gonzalez’in kendisine yüklenen haksız hapis cezasını çektikten sonra Küba’ya ailesinin yanına dönmesine karşı çıkan Florida Mahkemelerinin Yanki hâkimlerinin kararı bekleniyor olsa da acımasızcaydı.

İçinde masum yolcularla dolu yolcu uçaklarını patlatan CIA ajanları olan Posada Carriles ve Orlando Bosch gibi katilleri yaratan ABD hükümeti haksız yere 13 yıl boyunca hapislerde kötü muamelelere maruz kalan Rene’nin orada kalmasında diretiyor.

ABD’de güya “özgür” bir şekilde üç yıl daha ceza almadan elini kolunu sallayarak gezen katillerin insafına bırakılıyor. Daha uzun süreli ceza alan 3 Kübalı ve iki kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış beşinci Kübalı ise hala ABD hapishanelerinde. Dünya kamuoyunda Küba Beşlisine sahip çıkan tepkilere karşı imparatorluğun verdiği cevap bu şekilde.

Eğer olaylar bu şekilde gelişmese imparatorluk imparatorluk olmazdı, Obama da bir aptalı oynamayı bırakırdı.

Tabii ki Kübalı kahramanlar orada sonsuza kadar kalmayacaklar. Dünya çapında ve Amerikan halkının içinde onur, inat ve dayanışma hareketi gelişip büyüyecek ve bu aptalca haksız adaletsizlik sona erecek.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kurumun yeniden yapılandırılması gereği görüşülürken bu çirkin karar gündeme geldi. Bir karar herhalde hiç bu kadar kıyasıya eleştirilmemiştir.

Bolivarcı lider Hugo Chavez Genel Kurula ilk mesajını 21 Eylül günü iletti. Chavez’in ikinci mektubu Başbakan Nicolas Maduro tarafından sütün bir belagatle Genel Kurula aktarıldı. Bu mesajında Chavez, yurdumuza karşı yürütülmekte olan yasadışı ablukayı reddederken yaptıklarından dolayı Küba Beşlisinden intikam almaya çalışanları da lanetledi.

Bu şartlar altında görüşlerimi yazmaya mecbur oldum. Düşüncelerimi konuşmacının-yazarın kelimeleriyle yapmak isterim:

“Kant’ın alaycı bir dille ifade ettiği gibi, mezarlıkların barışı değil bizim aradığımız. Bizim aradığımız uluslararası hukuka gerçekten bağlı bir barış. Ne yazık ki, Birleşmiş Milletler, tüm tarihi boyunca, uluslar arasında barışı tesis etmek ve yaygınlaştırmak yerine, kimi zaman eylemleriyle kimi zaman da vurdumduymazlığıyla en insafsız haksızlıklara destek vermiştir.”

“1945’ten bu yana, savaşlar yeni savaşlar yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır.”

“Tüm dünya ülkelerine çağrıda bulunarak şunu yineliyorum: 11 Eylül 2001’den bu yana yeni ve emsali görülmemiş, sonu olmayan bir savaş başlamıştır.”

“İçinde yaşadığımız dünyanın korkunç gerçekliğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. […] Neden sadece Amerika Birleşik Devletleri’dir dünyanın dört bir yanını üsleriyle donatan? Bu denli devasa bir bütçeyi askeri harcamalara akıtmaya neden olan bu korkunun kaynağı nedir? Ülkelerin egemenliklerini hiçe sayarak bunca savaşın fitilini ateşlemesinin nedeni nedir? Uluslararası hukuk nasıl oluyor da ABD’nin yer yüzündeki enerji kaynaklarını kontrol altına almaya ve sömürgen ekonomisini sürdürmesine destek olabiliyor? Niye BM Vaşington’a dur demiyor? […] imparatorluk, bu sıfat kendine sunulmadan, kendine hakim sıfatını biçmiş bile […] bu nedenledir ki emperyalist savaş hepimizi tehdit ediyor.”

“Vaşington biliyor ki çok kutuplu dünya artık geri dönülmez bir gerçekliktir. Vaşington’un stratejisi, her ne pahasına olursa olsun, yükselişe geçen ülkeleri durdurmayı içeriyor […] amaç dünyanın yeniden düzen altına alınmasıdır, bir anlamda yankinin askeri hegemonyasının kuruluşudur.”

“Bu yeni Armageddon’un arkasında ne var? Bunun arkasında, yeryüzünü yeni kar alanları yaratmak için talan eden askeri-mali koalisyonun mutlak gücü yer alıyor. Unutmayalım ki savaş sermayenin “modus operandi”sidir, savaş çoğunluğu mahvederken, tahayyülü güç bir azınlığı zengin etmektedir.”

“Tam da şimdi, dünya barışı büyük bir tehdit altındadır, bu tehdit yeni bir döngüye giren sömürge savaşlarıyla ilan edilmiştir, Libya’da fitili ateşlenmiştir. Hedef, bugünkü mevcut kriz koşullarında, tüketim düşkünlüğünden ve açgözlülüğünden ödün vermeksizin, küresel kapitalist sistemin yenilenmesidir.”

“İnsanlık hayali güç bir yıkımın eşiğinde: Dünya ekolojik yıkıma doğru önlenemez bir biçimde yaklaşmaktadır; küresel ısınma ve ürkütücü sonuçları bunu göstermekte. Ünlü Fransız filozof Edgar Morin’in işaret ettiği gibi, bunların ekosisteme bakışları [Aztek ve İnka devletlerini yıkarak Amerika kıtasını sömürgeleştiren İspanyol] işgalciler Cortés ve Pizarro’yu andırıyor […] Enerji ve besin krizleri yoğunlaşıyor, ama kapitalizm tüm sınırları aşarken kimse ona dokunamıyor.

“İki defa Nobel ödülü alan ABD’li ünlü bilimci Linus Pauling, yolumuz aydınlatmaya devam ediyor. Pauling diyor ki: ‘Kanımca dünyada askeri güçler ve nükleer bombaların zalim gücünden daha büyük bir güç var – bu da iyiliğin, ahlağın, insancıllığın gücüdür. Ben insan ruhunun gücüne inanıyorum.’ İnsan ruhunun tüm gücünü harekete geçirelim – tam zamanıdır. Karanlık güçlerin savaş açmak bahane üretmesini ve Batı sermayesini kurtarmak için savaşları yaymalarının önüne geçeceksek, büyük bir karşı-saldırı başlatmak zorundayız.

“Savaş çığırtkanları, özellikle de onları destekleyen ve güden askeri-finansal önderliği yenmek zorundayız.

“Kurtarıcı Simón Bolívar tarafından öngörülen evrensel dengeyi kuralım. Bu denge, kendi sözleriyle, savaşta elde edilemez, ancak barıştan doğar.

“Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) üyesi diğer ülkelerle birlikte Venezuela, Libya sorununun barışçıl bir yolla çözülmesi için girişimlerde bulunuyordu. Afrika Birliği de aynısını yaptı. Ancak sonuçta BM Güvenlik Konseyi’nin ilan ettiği ve Yanki imparatorluğunun silahlı kanadı olan NATO’nun hayata geçirdiği savaş yaşandı. […]

‘Libya vakası’ Batı medyasının yoğun propagandası altında Güvenlik Konseyi’ne getirildi. Oysa ki bu medya kaynakları Libya hava kuvvetlerinin masum sivilleri öldürdüğüne dair yalan söylemekteydiler, Trablus’da Yeşil Meydan’daki büyük medya oyununu saymıyorum bile. Bu önceden hazırlanmış yalanlar dizisi Güvenlik Konseyi’nin sorumsuzca ve acele biçimde kararlar almasının önünü açtı. Bu da NATO’nun Libya’da rejimi askeri yollardan değiştirmesine olanak sağladı.

“Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararınca oluşturulan uçuşa kapalı bölge ne oldu? Eğer hava sahası uçuşa kapalıysa, NATO nasıl oldu da Libya halkına karşı 20 bin harekât gerçekleştirdi. Libya Hava Kuvvetleri tamamen yok edildikten sonra da ‘insancıl’ bombalamalar devam etti. Bu da Batı’nın NATO aracılığıyla Kuzey Afrika’da çıkarlarını tesis etmek ve Libya’yı sömürgeleştirmek niyetini ortaya koymaktadır.

“Bu askeri müdahalenin amacı neydi? Libya’nın zenginliklerine el koyup ülkeyi sömürgeleştirmek. Her şey bu amaca yönelikti.

“Trablus’daki Venezuela Büyükelçiliği konutu işgal edildi ve yağmalandı. Bu sırada BM utanmaz bir sessizlik içindeydi.

“BM’deki Libya temsilciliği niye ‘Geçici Ulusal Konsey’e verildi? Aynı zamanda Filistin’in kabulü, hem yasal gerekçeleri hem de BM Genel Kurulu’nun büyük çoğunluğunun desteği görmezden gelinerek engelleniyor. Venezuela bu noktada Filistin halkına, Filistin davasına ve elbette Filistin’in BM’ye üye devlet olarak kabulüne koşulsuz desteğini ilan eder.
“Ve aynı emperyalist tavır Suriye konusunda da tekrar ediliyor.”

“Bu dünyadaki güçlülerin yasal ve egemen hükümet yöneticilerinin görevlerinden ayrılmasını emretme hakkını kendilerinde görmeleri tahammül edilemez bir durum. Libya’da olan buydu ve aynısını Suriye’de de yapmak istiyorlar. Bunlar, uluslar arası arenada görülebilecek asimetriler ve zayıf uluslara karşı uygulanan kötü muameleler.”

“Afrika kıtasına bakacak olursak BM’nin yapmış olduğu tarihi hatalardan kalbimizi kıran bir örneğe rastlıyoruz: en ciddi haber ajansları son üç ayda 5 yaşın altında 20 ila 29 bin çocuğun öldüğünü rapor ediyor.”

“Bu sorunla yüzleşmek için gereken şey 400 milyon dolar, bu; sorunu çözmek için olmasa da, Somali, Kenya ve Etiyopya gibi ülkelerdeki sorunlara acil çözüm bulmak için gerekiyor. Tüm kaynaklara göre önümüzdeki aylar sorunun en ciddi olarak görüldüğü Somali de dahil olmak üzere 12 milyon insanın ölmesini engellemek için hayati önem taşıyor.

“Bu gerçeklik daha kötü olamaz, özellikle de Libya’nın yerle bir edilmesi için ne kadar para harcandığını düşündüğümüz zaman. ABD Kongre üyesi Dennis Kucinich’in cevabı şu şekilde: “Bu yeni savaş bize yalnızca ilk haftasında 500 milyon dolara mal olacak. Açık ki bunun için finans kaynaklarımız yok ve önemli iç programlara ayrılan fonları kesmek zorunda kalacağız.” Kucinich’e göre Libya halkına uygulanan zulüm için Kuzey Afrika’da ilk üç haftada harcanan parayla Afrika’da açlıkla mücadele eden on binlerce insan kurtarılabilirdi.”

“…66. BM Genel Konseyi’nin açılış toplantısında Afrika’daki sorun için acil insani yardım çağrısı yapılmamış olması açıkçası pişmanlık verici, bunun yerine Suriye’ye müdahale için zamanın gelmiş olduğundan eminiz.”

“Ayrıca son 50 yıldır imparatorluğun tüm şiddeti ve acımasızlığıyla uygulamaya devam ettiği utanç verici ve bir suç unsuru olan Küba karşıtı ablukanın sona erdirilmesi çağrısında bulunuyoruz.”

” 2010 yılından itibaren, 19 BM Genel Konseyi oylaması Küba karşıtı ekonomik ve ticari ablukanın kaldırılmasından yana bulunarak bu yöndeki evrensel talebi dile getirdi. Tüm duyarlı uluslararası deliller kullanıldığına göre kendi kaderlerini belirlemek ve kendi mutlulukları için mücadele etmek yönündeki kararlılıklarını ortaya koyan Küba halkının asaleti ve cesareti karşısında Küba karşıtı bu tür insafsız eylemlerin, imparatorluğun gösterdiği umursamazlıktan kaynaklandığına inanmak dışında bir seçeneğimiz kalmıyor.”

“Venezuela olarak Küba halkına karşı uygulanan ablukanın derhal ve koşulsuzca kaldırılmasını ve aynı zamanda yalnızca ABD hükümetinin koruması altında Küba karşıtı yasadışı eylemleri organize ettiği bilenen terörist grupları önleme amacıyla çalıştıkları için ABD’de mahkûm edilen 5 Kübalı terör karşıtı savaşçının derhal serbest bırakılmasını ABD’den talep etmenin zamanının geldiğini düşünüyoruz.”

“Bizim için çok açıktır ki BM iyileşmiyor ve içeriden iyileşmeyecek. Genel Sekreter, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Başkanları’yla, Libya örneğinde olduğu gibi, savaş kararı alırsa bu organizasyonun şu anki oluşumundan hiçbir şey beklenemez ve reform için daha fazla zamanımız yok.”

“Genel Meclis’in iradesini kasten onaylayamayarak, sırtını ne zaman isterse ülkelerin çoğunluğunun haykırışına dönen Güvenlik Konseyi’nin varlığı dayanılmaz. Eğer Güvenlik Konseyi imtiyazlı üyelerden oluşmuş bir çeşit klüp haline geldiyse Genel Kurul ne yapabilir? Güvenlik Konseyi üyeleri, uluslararası kanunları ihlal ederlerse, Genel Kurulun manevra alanı nerededir?”

“1818’de gelişmeye başlayan yanki emperyalizminden bahseden Bolivar’la açıklarsak, güçlüler hakları ihlal ederken, biz zayıflar kanunlara uyduk. Kuzey kanunları ihlal ederken, yağmalarken ve bizi öldürürken, uluslararası kanunlara saygı gösteren güneyliler, bu biz olamayız.”

“Eğer biz herkes için Birleşmiş Milletleri yeniden kurma yükümlülüğünü üstlenmezsek, organizasyon arta kalan güvenilirliğini yitirecektir. Meşruiyet krizi ta ki BM çökene kadar hızlandırılacak. Aslında bu, onun önceli Milletler Cemiyeti’ne olandır.”

“Çok kutuplu dünyanın barışçıl geleceği bizim sorumluluğumuz. Net söylemek gerekirse dünyadaki insanların çoğunluğunun, bizi yeni bir sömürgecilikten koruması ve evrende dengeye ulaşılması, emperyalizmi ve kibirliliği ortadan kaldıracak.”

“Bu geniş, cömert ve saygılı çağrı istisnasız dünyadaki bütün insanlara çağrıdır, ama özellikle yakın gelecekte, cesaretle üstlenecekleri göreve çağrılan güneydeki yeni gelişen güçlere yapılmıştır.”

“Latin Amerika ve Karayiplerden bölgelerinde demokrasiyi hâkim kılmaya karar vermiş olan güçlü ve dinamik bölgesel ittifaklar ortaya çıkıyor. Bizi bölen her şeye karşı birleştiren ve dayanışma içine sokacak olan siyasi açılımları yapıyorlar. Bu yeni bölgecilik her türlü farklılığa da açık […] Latin Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak ALBA ilerici ve anti-emperyalist hükümetler için tarihsel bir deney olarak yoluna devam ediyor. Uluslar arası kamuoyuna hükmeden yapıya boyun eğmeden ve halkları kardeşçe birleştirerek. Ancak bu gelişmeler ülkelerimizin Güney Amerika Uluslar Birliği UNASUR’u güçlendirmeyeceği anlamına gelmiyor. Bu birliğin amacı Bolivar’ın zamanında “cumhuriyetler ulusu” olarak tanımladığı 12 egemen devleti siyasi bir blok haline getirmektir. Bununla yetinmeyen 33 Latin Amerika ve Karayip ulusu eksiksiz bir katılımla bağımsızlık ve egemenliklerini koruyarak, eşit ve dayanışma içinde uluslar olarak bir araya geliyor. Bolivarcı Venezuela’nın başkenti Karakas önümüzdeki Aralık ayının 2 ve 3’ünde Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğunu (CELAC) kuracak olan Devlet ve Hükümet başkanları toplantısına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. ”
Bu derinden mesajlarla Bolivarcı Devlet Başkanı Hugo Chavez’in Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna hitabı sona eriyor.

AFP Haber Ajansına göre bugün Vaşington’dan bir haber: ABD Başkanı Barack Obama Çarşamba günü başkan olduğu süre boyunca kayda değer siyasi ve sosyal değişimler yaratıldıkça Küba ile aralarındaki siyaseti değiştireceğini açıklamıştır.

Ne kadar iyi bir adam! Ne kadar da zeki! 50 yıllık ablukanın ve anayurdumuza karşı işlenen sayısız suçun bizi dizlerimizin üzerine çöktüremeyeceğini sonunda anlamış. Küba’da çok şey değişir, ancak bunlar bizim çabamızla değişir, ABD istedi diye değil. Belki de imparatorluğun önce çökmesi gerekir.

Kübalı yurtseverlerin inatçı direnişinin simgesi Küba Beşlisidir. Hiçbir zaman vazgeçmeyecekler! Hiçbir zaman teslim olmayacaklar! Çok kereler yinelediğim Marti’nin sözlerinde olduğu gibi:

“Önce özgür ve zengin bir ülke için çalışacağız, sonra güney ve kuzey denizleri birleşecek, sonunda ise kartal yuvasındaki yumurtadan bir yılan çıkacak.”

Belli ki Florida Mahkemelerindeki hâkim Obama’nın denetimli utancına ışık tutmuş oluyor.

Fidel Castro Ruz

28 Eylül 2011

PLT-OS-EK-MS-ÖG-OE-03102011

Posted in Küba, Makaleler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: