latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Söyleşi ve Görüşmeler’ Category

Galeano: Artık herkes ya onursuz, ya da öfkeli

Posted by lahy 14/01/2012


Uruguaylı yazar ve gazeteci Eduardo Galeano’yu, Havana Havalimanı’nda Kübalı ünlü yazar ve Casa de Las Americas başkanı Roberto Fernández Retamar tarafından karşılandı.

Dünyaca ünlü Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Küba’nın başkenti Havana’yı ziyaret etti. Galeano, bugünün dünyasında insanların ya “onursuz”, ya da “öfkeli” olduklarını, tarafsız olmanın mümkün olmadığını söyledi.

“Latin Amerika’nın Kesik Damarları” başta olmak üzere birçok kitabın yazarı Eduardo Galeano, Küba’nın kıta çapında örgütlenmiş olan prestijli kültür kurumu Casa de las Americas’ın Havana’daki merkezini ziyaret etti.

Basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide Uruguaylı yazar, “Kıtanın yaşadığı kriz, birçoklarını kabul edilemez olanı kabul ederek, onursuzluğa mahkûm etti” dedi. Galeano, bu yüzden bu haysiyetsizliği kabul etmeyen öfkelilerin, tüm ülkelerde sokağa çıkmaya başladıklarını söyledi. Galeano, işsizliğe ve eşitsizliğe öfke duyanların hareketinin frenlenmesinin ise imkansız olduğunu belirtti.

Galeano, “Bana kalırsa her yerde, kendini ifade etmeye çalışan bir değişim isteği var. Her tarafta sol hareketler var, bunlar yavaş yavaş tabandan güçlenerek geliyorlar. Bazen sessizler, neredeyse gizliler, ama her taraftalar” dedi.

Uruguaylı devrimci yazar, 10 senedir Küba’ya gitmiyordu. Galeano, haftaya pazartesi Havana’da edebiyat ödülü alacak. Yazar, “Küba’ya döndüm ama aslında hiç gitmemiştim, çünkü bu ada her zaman benim içimde, kelimelerimde, eylemlerimde ve ondan aldığı her şeyi capcanlı muhafaza eden hafızamda yaşamaya devam etti” dedi. Küba devrimine duyduğu hayranlığa asla gölge düşmediğini belirten Galeano, Küba’nın, “küçük ve fakir ülkeler için yurtseverlik hakkının reddedildiği bir dünyada ulusal onur ve dayanışma örneği” olduğunu söyledi: “Hayatımda bu kadar dayanışmacı hiçbir ülke, geri kalanlara bunca fedakarlık ve yardım gösteren başka bir devrim görmedim.”

Galeano’nun son kitabı “Aynalar”, 2011 senesi için Küba’nın prestijli ödüllerinden “José María Arguedas Onur Ödülü”nü kazandı.

“Obama’nın kitabı okuduğunu sanmıyorum”
Venezuela lideri Hugo Chávez, Nisan 2009’da, kendisini daha önce “teröre destek vermekle” itham ettiği için “Cahil adam biraz kitap oku” dediği Barack Obama’ya Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” kitabını hediye etmişti. Kübalı gazeteciler, Galeano’ya bu olayı hatırlatarak, “Obama’nın kitabınızı okuduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordu.

Chávez’in yaptığının “sembolik bir eylem” olduğunu belirten Galeano, “Kitabı okuduğunu sanmıyorum. O eylem, Obama’ya danışmanlarından duymaya alıştığı seslerden farklı seslerin de var olduğunu hatırlatmanın bir yoluydu” dedi. (soL – Kültür)

Posted in Genel Haberler, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: | Leave a Comment »

Şili:Öğrenci sözcülerinden Camila Vallejo’yla röportaj

Posted by lahy 09/09/2011

‘Komünistim ve gurur duyuyorum’

CHRİSTİNA PALMA-ŞİLİ

*Bu kadar yoğun destek alırken bile her şeyin sonunda yola başlarken Şilili öğrenciler için belirlediğimiz hedeflere ulaşamazsak eğer, bu bizim değil, sağ partileri destekleyen ekonomik olarak çok güçlü olan bir azınlığın ve hükümetin işleri yokuşa sürmesinden ve ülkenin geleceğine ve halkın isteklerine ihanet etmesinden dolayı olacaktır. Eğer böyle olursa bunu tolere etmemiz beklenemez.

*Şililer artik bu siyasi hareketin derdinin Piñera hükümeti olmadığını anladılar. Bizim değiştirmeye çalıştığımız şey yıllardır devam eden, adaletsiz ve günden güne daha fazla sanki bir ürünmüş gibi piyasaya pazarlanan eğitimdir. Bizim istediğimiz şey eğitime gerçek anlamını yeniden kazandırmak demokratik bir sistem çerçevesinde algılanmasını sağlamaktır.

*Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki eğitim ve daha bir çok temel hizmet örneğin sağlık veya konut ihtiyacı akıl almaz bir pahalılıkta. Bu gibi hizmetlerde kalite aramak sadece yüksek gelirli insanlara sağlanmış bir hak. Bu yüzden bugün verdiğimiz mücadeledeki en önemli prensibimiz parasız kaliteli eğitimi, hiç bir ayrım gözetmeksizin bütün Şilililere kazandırmak.

Camila Vallejo’yla röportaj yapabilmek için randevu almak hiç de düşünüldüğü gibi kolay değil. Bir çok Şilili ve yabancı gazetecinin beklediği upuzun bir kuyruğa girip Camila’nın ajandasında boş kalan bir zamana denk gelmek için çok çaba sarf etmek gerekiyor. Camila’nın Şili basının, en çok da popülist sağcı basının dostu olmadığı kesin. Onunla konuşmaya başlar başlamaz bunun nedenini anlamakta gecikmiyorsunuz. 23 yaşındaki bu genç kadın sorulara verdiği net cevaplarla, size nasıl Sebastian Piñera hükümetinin uyguladığı neoliberal politikalardan hoşnutsuz olan ve her türlü sömürüye karşı bıkkınlığını belirtmekten çekinmeyen öğrencilerin, onlara destek sunan profesörlerin, işçilerin ve de binlerce Şililinin gücüyle yürütülen büyük bir sosyal hareketin başını çektiğini kanıtlıyor.

Şili Üniversitesi Universidad de Chile coğrafya bölümünden mezun Camilia ve onun gibi diğer bir çok azimli genç, her ne kadar büyükleri gibi diktatörlük döneminin şiddetine maruz kalmasa da şimdi ki yöneticilerin karşısına üç defa geçip, Şili kongresinde, sosyal ağlarda ve yine büyük tartışma programlarında kendi ideallerini savunma cesaretini gösterebildi. Camila Vallejo sağcı basın tarafından fikirlerindeki sağlamlık ve ideallerine olan bağımlılığı nedeniyle uzlaşmaya katiyen yanaşmayan, dik kafa bir solcu gibi lanse edile dursun. Bütün bu karalama kampanyasının sonuç vermeyeceği oldukça açık. Çünkü bu genç kadın yıllarını Devrimci Sol Harekete adamış bir anneannenin torunu ve yine Komünist Parti’ye senelerce emek vermiş bir annenin kızı. Her şeyin sonunda, kim ne derse desin Camilia ve arkadaşları hükümetin acımasız eğitim politikalarına sessiz kalmayarak birlikte binlerce kişiyi sokaklara çıkmaya ikna etmeyi başardı.

Birçok Şilili öğrenci eğitimdeki pahalılık nedeniyle komşu Arjantin’de yükseköğrenim görmeyi tercih ediyor. Şili’den Arjantin’e Üniversite eğitimi için gitmiş, başta Buenos Aires Üniversitesi olmak üzere, La Plata Üniversitesi ve yine IUNA da yaklaşık 4500- 5000 Şilili öğrenci bulunuyor!

Bu verdiğiniz rakam bence içinde bulunduğumuz durumun vahametini en iyi şekilde özetliyor. Biz bu durumu düzeltmek adına zaten yola çıktık. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki eğitim ve daha bir çok temel hizmet örneğin sağlık veya konut ihtiyacı akıl almaz bir pahalılıkta. Ayrıca bu gibi hizmetlerde kalite aramak sadece yüksek gelirli insanlara sağlanmış bir hak. Bu yüzden bugün verdiğimiz mücadeledeki en önemli prensibimiz parasız kaliteli eğitimi, hiç bir ayrım gözetmeksizin bütün Şilililere kazandırmak.

Sizce arkadaşlarınızla öncülüğünü ettiğiniz “Eğitimde Eşitlik Hareketi” hem sağ hem de sol yelpazede yer alan siyasi partilerle ve hükümet üzerinde bir etki yaratmayı başarıp amaçlarına ulaşabilecek bir dayanaklılığa sahip mi?

Hareketimiz sadece eğitimde eşitsizliğe isyan edip bunu protesto etmekle kalmıyor. Yavaş yavaş çok daha büyük çapta bir sosyal harekete doğru evirildi. Bu hareket içerisinde–eğitim dünyasından çok önemli insanlar bize destek oldular. Yine de şunu söyleyebilirim ki bir çok farklı sesi bir araya getirip Şilili yurttaşların tam anlamıyla temsil edebilmek, ancak uzunca bir süreye yayılan demokratik tartışma ortamlarında mümkün oldu. Ve sonuç olarak Bachelet’in (eski devlet başkanı) döneminde büyük bir umutla başlanmış ama amaçlarına ulaşamayan Penguenler Hareketi ve onun gibi Şili tarihindeki birçok sosyal hareketin izinden giderek kendi stratejimizi güçlendirdik. Böylece şimdiye kadar her türlü farklı tartışma ortamında hem sağ partiler karşısında hem de hükümetin karşısında kendimizi savunabilmeyi başardık.

Hükümetin yaşananlara tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Hükümet hiç bir şekilde sizin talepleriniz doğrultusunda pozitif bir adım atmakla kalmayıp ayrıca sokaklara çıkıp yaptığınız protesto ve yürüyüşleri de şiddet olayları olarak lanse etmeye devam ediyor.

Hükümet kendi yurttaşını dinlemiyor. Açıkça görünen o ki kendi eğitim modelini dayatmak için kendi yurttaşlarının fikirlerini ve isteklerini dahi gözardı etmeye hazır. Yaklaşık üç aydır sağcı basından tutun, diğer bütün medya yayın organlarını ülkede oldukça etkili olan çıkar gruplarını ve orduyu kullanarak hareketimizin meşruluğunu görmezlikten gelmeye ve engellemeye çalıştılar. Fakat halkın baskısı Piñera hükümetinin aslında neyi temsil ettiğini, kendi ekonomik menfaatleri için demokrasiyi görmezden gelebileceklerini göstererek aslında onlara büyük bir zarar verdi. Son yapılan anketlerin de gösterdiği gibi Piñera hükümetinin halktan aldığı desteğin oldukça azaldı. Öğrencilerin parasız eğitim hakkını savunmak için sokaklara çıktığında onlara şiddet kullanarak bastırmaya çalışması bizlere Piñera hükümetinin Şili’nin en büyük sorunlarından biri olan eğitim sorunu çözüm getirmekteki kapasitesizliğini kanıtlamaktadır. Bu son üç ayda polisin görev ahlakını hiçe sayarak, İçişleri bakanı Rodrigo Hinzpeter’in kontrolünde orantısız güç kullanımına defalarca tanık olduk ve geçen hafta bir arkadaşımız ne yazık ki bu olaylar sırasında yaşamını yitirdi.

Halkın size bu kadar destek olmasını neye bağlıyorsunuz?

Arkadaşlarım ve daha birçok öğrencinin birlikte çok çaba sarf ederek başlattığı bu hareket Şili’de demokrasinin ilan edilmesinden bu yana en çok destek bulan siyasi harekettir. Son seçimlerde Piñera’ya inanmış ve ona oy vermiş Şililer artik bu siyasi hareketin derdinin Piñera hükümeti olmadığını anladılar. Bizim değiştirmeye çalıştığımız şey yıllardır devam eden, adaletsiz, günden güne sanki piyasada bir ürünmüş gibi pazarlanan eğitimdir. Bizim istediğimiz şey eğitime gerçek anlamını yeniden kazandırmak demokratik bir sistem çerçevesinde algılanmasını sağlamaktır. Bu yüzden bugün seçimlerde Pinera’ya oy vermiş bir çok Şilili hareketimiz sayesinde hükümetin eğitim politikalarını sorgulamaya başladı. Kitleler bizim amacımızın onlar gibi ekonomik çıkarlara hizmet etmek yerine eğitim hakkının eşit bir şekilde herkese tanınmasını Şili toplumunu ve geleceğini değiştirmek olduğunu gördüler.

Sizce Şili’de su an kutuplaşma var mı?

Bu durumu incelemek için iki açıdan bakmamız gerekiyor. Birincisi toplumda birçok sektör artık eğitimde reformu desteklemeye başladı. Fakat diğer yandan yine önümüzde eğitimin ticarileşmesinden memnun, bundan gelir sağlayan egemen bir sınıf var. Bu küçük azınlık için kötü eğitim almış bir çoğunluk büyük bir avantaj. O yüzden eğitimin parasız olması ve onlara sağlandığı kalitede çoğunluğa da sağlanması sadece ceplerine giren paranın azalmasına değil, bugüne kadar sahip oldukları ayrıcalıklı pozisyonu da tehlike altına atılması demek olacaktır.

Sorunuzun cevabı ise evet kutuplaşma olduğunu söyleyebilirim çünkü bu son bahsettiğim azınlık eğitim reformuna karşı çıkıyor ve ülkeyi eğitim konusunda kutuplaşmaya sürüklüyor. Fakat birçoklarının düşündüğünün aksine öğrenci hareketinin kendi içerisinde kutuplaşma olduğunu düşünmüyorum. Başından beri, öğrenci birlikleri hepimizin geleceği için bir bütün olarak hareket etmenin gerekliliğinin bilincinde oldu. Kısaca özetlemek gerekirse bugün, hızla ilerleme içerisinde olduğumuz bir zamanda Şili hükümeti ve ayrıcalıklı azınlık kendi çıkarlarını korumak adına halkın büyük bir çoğunluğunun değişime ayak uydurma ve parasız kaliteli eğitim taleplerini görmezlikten gelmeye devam ediyor.

Siz birçok eleştiriye maruz kaldınız. Komünist Parti tarafından kullanıldığınızı iddia ettikleri zaman ne düşündünüz ?

Ben halen Şili Komünist Partisi Genlik kolu üyesiyim. Ve bu partinin gençlik kollarında aktif olarak yer almaktan ötürü de gurur duyuyorum bunu da asla inkar etmedim. Çünkü Sili Komünist Partisi benim için bir okul oldu. Benim siyasi fikirlerimin gelişimi burada başladı ve burada devam etmeyi sürdürüyor. Eğitim açmazı gibi çok önemli bir konuyla ülke her gün çalkalanırken, benim şahsıma ve KP’nin önde gelen yöneticilerine saldırmak için fırsat kolluyorlar. Ama bilmeleri gereken tek birşey var o da benim bugün sadece Şilili öğrenciler federasyonu değil bu ülkedeki bu federasyona üye olmayan bütün öğrencileri de temsil ettiğimdir. Ve şahsıma karşı yapılan bütün bu saldırıları fikir bazında benimle veyahut arkadaşlarıma söyleyecek hiç bir şeyleri olmayan, sağlam argümanlarla karşımıza geçmek yerine pis stratejiler üzerine kafa yoran insanların ucuz numaraları olarak görüyorum.

Şili gibi yeterli sayıda genç liderden yoksun bir ülkede gelecekte siyasi olarak aktif bir rol oynamayı düşünüyor musunuz?

Şili gibi ülkelerde, medya genel olarak çok büyük ekonomik güçlerin elinde bulunuyor, bu yüzden de medya bütün sosyal hareketleri ve onların liderlerini yıpratmak ve bu hareketleri durdurmak için ellerinden geleni yapıyor. Aynı durumu Meksika’da gözlemleyebiliriz. Ama şu an Şili de medya istediği kadar bizi yıpratmaya ve karalamaya çalışsın, biz öğrenciler olarak eğitimde reform hareketin her şeye rağmen devam ettirmesini başardık halk bize her gün çok daha yoğun bir şekilde destek oluyor, arkamızda duruyor. Ve benim geleceğime gelirsek birkaç kez başka yerlerde de söylediğim gibi gelecekte akademisyen olmak istiyorum. Fakat bu sosyal sorumluluklarımı bir kenara bırakacağım ve yeni görevleri reddedeceğim anlamına gelmez.

Peki sosyal sorumluluk hakkında genel fikriniz nedir?

Bence parasız ve kaliteli eğitimi Şili’ye getirmek isteyen ve öğrencilerin başlattığı bu harekete katılmış, veyahut destek vermiş herkes bu sosyal sorumluluğu paylaşıyor. Benim gibi bir çok öğrencinin emeğiyle başlatılmış bu hareketten sadece benim şahsım üzerinde yoğunlaşıp beni ikonlaştırmaya başlatıp hareketi sığlaştırmaya çalışanlara sadece şunu hatırlatmak istiyorum şu ana kadar bu hareketle başardığımız, başaracağımız her şeyin arkasında binlerce öğrencinin emeği var. Bu hareket hepimizin hareketidir. Öğrenci Konfederasyonu olarak bazı şeyleri başardığımızın kanıtını da halktan bize gelen yoğun destekte görebiliriz. Üç ay geçmesine rağmen hala bu destek günden güne artıyor. Fakat bugün bu kadar yoğun destek alırken bile her şeyin sonunda yola başlarken Şilili öğrenciler için belirlediğimiz hedeflere ulaşamazsak eğer bu bizim değil, sağ partileri destekleyen ekonomik olarak çok güçlü olan bir azınlığın ve hükümetin işleri yokuşa sürmesinden ve ülkenin geleceğine ve halkın isteklerine ihanet etmesinden dolayı olacaktır. Eğer böyle olursa bunu tolere etmemiz beklenemez.

Peki merkez solda yer alan Demokratik Sol Koalisyon Partisi’nin eğitim hareketindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Demokratik Sol Koalisyon’un eğitim hareketini başlattığımızdan beri oldukça fırsatçı davrandığını düşünüyorum. Başından beri hiç bir şekilde hareketimizin içerisinde olmamalarına rağmen bundan siyasi bir çıkar sağlamaya çalıştılar. Bugün bazen eski başkan Ricardo Lagos gibi kişilerin sanki kendi dönemlerinde bu ülkedeki eğitim problemini kendileri daha da derinleştiren kararlara imza atmamışlar gibi, eğitimin daha da ticarileşmesini kendileri onaylamamış gibi “Eğitim sistemimiz içinde bulunduğumuz koşullara uygun değildir ve daha fazla sürdürülemez” gibi açıklamalarda bulunup, yaptıklarını unutmalarına anlam veremiyorum. Fakat yine de Demokratik Sol Koalisyon’un parlamentodaki, önemini düşünürsek eğer harekete destek vermeleri ve bu sefer 2006’daki “Penguenler Hareketi”ne ihanet ettikleri gibi bize de sırtlarını çevirmemelerini ümit ediyoruz.

Arjantin’de yayınlanan “Pagina12” gazetesinden BirGün için çeviren SENA AKALIN- FLACSO

Posted in Öğrenci Hareketleri, Söyleşi ve Görüşmeler, Şili | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Afro-Kolombiyalı Çiftçilerle ‘Sürülmek ve Direniş’ Üzerine Bir Söyleşi – Jake Hess

Posted by lahy 11/01/2011

“Katliamlar yapıldı ve saldırılar bölgenin diğer kesimlerinde sürdü. Nehirde yüzen ölü bedenler, kuşların yediği cesetler görecektik. Ordu ve paramiliter güçler, bölgeyi terk etmek zorunda olduğumuz şeklindeki tehditlerini sürdürdü. Yıl, 1997’ydi.”

Juan Sanchez ve Roberto Guzman*, Kolombiya’da ordu-destekli paramiliter güçlerin sözde terhis edilmesinden beş yıl sonra, şiddetin ve insan hakları ihlallerinin kırsal bölgelerde yaygın biçimde sürdüğünü, Afro-Kolombiyalı çiftçilerin ve topluluk liderlerinin yerlerinden edilerek sürüldüğünü söylüyor.

Sanchez’in anlatımıyla, Kolombiya içinde göç etmek zorunda bırakılan nüfus için mücadele eden aktivistler, Kolombiya ordusunun desteklediği paramiliter gruplar ve kırsal alanlarda faaliyet gösteren palmiye yağı firmaları tarafından öldürülüyor ya da ölüm tehditleri alıyor. Sanchez, “Bizim gerilla olduğumuzu ve bizi öldüreceklerini söylüyorlar” diyor.

Sanchez ve Guzman, 1996 ve 1997 yıllarında Kolombiya ordusu ile ona bağlı paramiliter güçler tarafından birlikte gerçekleştirilen bir operasyonla Jiguamiando ve Curvarado’nun nehir havzalarındaki topluluklarından ayrılmak zorunda kalmış, ve o tarihten bu yana topraklarını geri kazanma mücadelesi veren binlerce Afro-Kolombiyalı’yı ve Mestizo’yu temsil eden halk topluluk konseylerinin birer üyesi.

Aşağıdaki söyleşide Sanchez ve Guzman, şirketlerle paramiliter güçler arasındaki bağı, palmiye yağı üretiminin yerel topluluklar üstündeki etkilerini, ve göç etmek zorunda kalan insanların nasıl direndiğini anlatıyor.

Kolombiya ordusu ve onun müttefiki olan paramiliter gruplar, gerillalarla savaşmak adına topluluklarınızı zorla yerlerinden etti. Size ait olan topraklar, şimdi uluslararası sermaye destekli Kolombiya palmiye yağı şirketleri ile diğer firmalar tarafından gasp edilmiş durumda. Bu nasıl oldu?

JS: Askerler bir gün çıkıp geldi, ve “gerillalarla savaş”acaklarını söyleyerek bölgeden ayrılmamızı istediler. Bölgeyi terk etmek istemedik, çünkü bu sorunun bir parçası değildik. Fakat ısrar ettiler, “Eğer bölgeyi terk etmezseniz, arkamızdan kelle avcıları gelecek” dediler; kastetikleri, ordu-destekli paramiliter bir güç olan AUC’ydi.

Katliamlar yapıldı ve saldırılar bölgenin diğer kesimlerinde sürdü. Nehirde yüzen ölü bedenler, kuşların yediği cesetler görecektik.

Ordu ve paramiliter güçler, bölgeyi terk etmek zorunda olduğumuz şeklindeki tehditlerini sürdürdü. Yıl, 1997’ydi.
Bizleri bölgeden bu şekilde çıkarttılar. Fakat 2001-2001 döneminde, bu operasyonla asıl amaçlanan şeyin gerillalardan kurtulmak değil, büyük-ölçekli palmiye yağı monokültürü, büyükbaş hayvan çifçiliği ya da tik ağacı ve kauçuk çiftlikleri gibi farklı monokültür tiplerini uygulamak için bizi bölgeden atmak olduğunu anladık.

Palmiye yağı üretimi, topluluklarınızdaki ekonomik ve ekolojik koşulları nasıl etkiliyor?

JS: Her şeyden önce bölgemizi çevresel olarak mahvettiler; tam bir hasar var. Arazilerimiz üzerinde ne varsa kesip biçtiler, palmiye ağaçlarının suyu tüketmesiyle nehir yolları kurutuldu. Palmiye iğrenç bir şey; palmiye tohumuna aşılanan bir tür mikroorganizma, şimdi hindistan cevizi ağaçlarına ve bizim yetiştirmeye çalıştığımız diğer bitkilere de saldırıyor. Pek çok insan arazisini geri aldığında tam bir şok yaşadı, çünkü geride hiçbir şey kalmamıştı.

RG: Büyük palmiye yağı çiftlikleri, toprağı doğal haliyle ürün vermediği bir noktaya kadar bozdu. Tüm ağaçların kökünü kazıdılar, biz giderken ardımızda bıraktığımız tüm besi maddeleri ve tabiat varlıkları kayboluyor. Ne ağaçlar, ne de doğa; döndüğümüzde kalan hiçbir şey yoktu.

Yerinden edilen topluluklarca oluşturulan ‘insani ve biyo-çeşitlilik alanları’nı ve ne yapmak istediğinizi açıklar mısınız?

JS: Toprağımızı yeniden kazanmak için ‘insani ve biyo-çeşitlilik kuşakları’ denen alanlara yerleşmeye başladık, çünkü yalnızca hayatlarımızı değil, bölgede olarak bölgenin kendisini de savunmak istedik. Amerika Ülkeleri İnsan Hakları Mahkemesi, yalnızca sivil nüfusun yer alabileceği mekânlar yarattı. Bu, sürmekte olan bir silahlı çatışmanın ortasında, topraklarımızda hayatımızı sürdürme ve direnme imkânı sağlayan bir koruma mekanizması oldu.

Buna paralel biçimde biyo-çeşitlilik kuşakları, gündelik ihtiyaçlarımızı karşılamak için ürün yetiştirdiğimiz alanlardır. Buralarda geleneksel tarım tekniklerini kullanarak üretim yapıyoruz. Bu kuşaklar, paramiliter güçlerin ve ordunun faaliyetlerine karşı bir koruma mekanizması olma görevi gördü; bu insani alanlara saygı göstermek zorunda kaldılar.

Batı medyasında genel olarak paramiliter grupların Alvaro Uribe’nin görev süresi döneminde ‘terhis’ edildiği ve Kolombiya’nın bu nedenle artık çok daha huzurlu bir ülke olduğu ileri sürülüyor? Paramiliter gruplar gerçekten dağıldı mı?

JS: 2005’de sözde bir terhis girişimi vardı, ama bizler, o bölgede yaşayan çiftçiler olarak böyle bir terhisin gerçekleşmediğini söylüyoruz. Söz konusu girişim, sadece bu grupları yasallaştırmanın bir yoluydu. Çünkü bu paramiliterler iş görmeye ve daha önce yaptıkları şeyleri aynen yapmaya devam ediyor.

Bu paramiliter grupların içinde yer almış kişiler, şimdi Black Eagles [Kara Kartallar] gibi grupların, ya da Rastrojos veGaitainistas gibi suç çetelerinin birer üyesi. İnsani Canedas kuşağı yakınında askeri bir garnizon var, ve onun hemen sağ yanında küçük bir ırmağın ayırdığı bir paramiliter garnizon bulunuyor. Paramiliterler, ordu ve polis arasında bir yığın danışıklı dövüş var.

Kolombiya ordusu, paramiliterler ve Afro-Kolombiya bölgelerinde faaliyet gösteren uluslararası sermaye destekli Kolombiyalı şirketler arasında işbirliği var mı?

RG:Palmiye yağı sanayicileri, olup bitenleri kamuoyuna duyurmaları nedeniyle toprak tazmini için çalışan aktivistleri öldürecek paramiliter katiller kiraladı. Topluluk lideri Ualberto Hoyos’un öldürülmesi nedeniyle ifadesi alınan emekli albayFelipe Molano, bu cinayet planından suçlu ve sorumlu olan kişiydi. Molano, zorla yerlisinden alınan araziyi kanunsuz biçimde paramiliterlerden satın aldığını kabul etti. Onun CurvaradoCano Manso bölgesinde büyükbaş hayvan çiftçiliğine ve palmiye işine yatırımları vardı. Topraklarını geri kazanmak için mücadele eden yerli topluluk liderlerini tehdit etmeye bugün de devam ediyorlar.

Yerinden edilmiş toplulukların temsilcileri olarak talepleriniz neler?

JS: Yalnızca toprakların maddi olarak iade edilmesini değil, bu topraklarda fiilen çalışabilmemiz için yerdeğiştirmenin tekrarlanmamasını istiyoruz. Ayrıca bölgemizde meydana gelen tüm haksızlıklara karşı da adalet talep ediyoruz.

*Gerçek isimleri değil.

Kaynak:  Upside Down World

sol küre, çev. Kutlu Tunca

Posted in Kolombiya, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantin’de İsyan, işçilerin yönettiği fabrikalar ve sosyal hareketler-Amy Goodman

Posted by lahy 09/01/2011

Democracynow.org medya sitesinde Amy Goodman’ın Arjantin’i ziyareti sırasında hazırladığı programlardan ilkinin tercümesi:

AMY GOODMAN: Buenos Aires, Arjantin’de yoldayız. Dün buraya geldiğimizde ilk durağımız kayıp annelerinin her perşembe günü kaybolan çocuk ve torunlarının resimlerini tutarak yürüdükleri  Mayo meydanı idi. 1983’de sona eren askeri diktatörlük döneminde 30.000 kişi kayıp oldu.

İki hafta önce burada binlerce kişi toplanıp vefat eden eski Arjantin başkanı Néstor Kirchner’i andı. Tahrip edici finansal buharlaşmadan çıkmak için mücadele yılları olan 2003-2007 arasında Arjantin’in başkanı idi. Eşi Cristina Kirchner, günümüzdeki Arjantin devlet başkanıdır. Bugün Kuzey Kore’de yapılan G-20 zirvesine katılıyor- bir grup finansmancı Wall Street Journal‘a bir ilan verip Arjantin’in G_20’den atılmasını istedi.

2001’de  Arjantin 95 milyar dolar miktarındaki borçunu ödeyemeyeceğini ilan etti. Bunu takip eden iki yılda rekor sayıda protestolar ve sosyal altüst oluşlar yaşandı, ve işsizlik en yüksek seviyeye tırmandı. Mayıs 2003’de iktidara gelir gelmez Néstor Kirchner, IMF’ye alacaklılara borç verdikleri her dolara karşı 35 cent ödeyeceklerini bildirdi. IMF, Arjantin’in borcunu yeniden düzenledi.

Néstor Kirchner ayrıca adalet sistemi ve ordu’yu reforme ederek  askeri diktatörlük döneminde işkençe ve hak ihlalleri dolayısıyla suçlananların yargılanmasının önünü açtı. …bu davalar hakkında daha sonra konuşacağız önce 2001’de ki dev sokak gösterilerinden sonra gerçekleşen ekonomik değişim hakkında konuşalım.

Burada,Buenos Aires”de Ezequiel Adamovsky ile birlikteyiz. Kendisi Buenos Aires üniversitesinde tarih hocasıdır. Aralık 2001 protestolarından sonra mahalle meclislerinde ki  öğrenci hareketine katılmiş idi.

Democracy Now!’a hoş geldiniz, Profesör Adamovsky, Ezequiel…..Arjantin’de olanları politik ve geopolitik bir çerceve içinde açıklayın.

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Dİkkate alınması gereken en önemli nokta Arjantin’İn 1990’lı yıllarda neoliberal başkalaşımın gerçekleştirildiği en aşırı örnek olmasıdır. O zaman en radikal programa sahiptik, bu devasa bir işsizliğe, nufüsün yarıdan fazlasının fakirleşmesine yol açtı ve son olarak, 2001’de bütün ekonomik sistem çöktü.  Aynı zamanda politik sistem bir itibar krizi içinde idi. Bütün partiler aynı neoliberal tedbirleri önerdiği için halk bütün politikacılara olan inançını kayıp etti. Böylece- 2001’de—halkın büyük çoğunluğunun neoliberal tedbirleri red ettiği ve ülkenin nasıl yönetileceği konusunda kurulu partilerin hiç birini politik bir alternatif olarak görmediği bir duruma sahiptik.

İşte bu anda isyan gerçekleşti. İsyan, temelde, kemer sıkma tedbirlerinin reddi ve ayrıca, politik sistemiin reddi anlamına geliyordu. Ayaklanmanın ana sloganı ”Hepsi birden çekip gitsinler”  idi, anlamı bütün politikacıların politik sahneden çekilmesi idi. O ana kadar politik bir alternatif yoktu. Ancak isyanın en ilgi çekici yönü tam da o sırada, büyük sosyal hareketler politik temsilin yeni biçimlerini, yeni politik sloganlar ve programları denemeye başladı. Ve sözünü ettiğiniz Néstor Kirchner’in 2003’de iktidara geldikten sonra uyguladığı kararlar isyanın dile getirdiği tedbirler idi. Örneğin Yüksek Mahkeme’nin yenilenmesi 2001’de bu devasa sosyal hareketin taleplerinden biri idi.

AMY GOODMAN: Yüksek Mahkeme’nin yenilenmesinden kastınız nedir?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Açıklayayım—1990’lı yıllarda ki son derece büyük yolsuzluklara karışan Yüksek mahkeme üyelerini şu anda sahip olduğumuz saygı gören hakimlerle değiştiren Néstor Kirchner oldu. Bu 2001’de ki isyanın ana taleplerinden biri idi.

AMY GOODMAN: Nasıl katıldınız? 2001’de sokaklarda ki ayaklanma’da sokaklarda ne kadar insan vardı? Biliyorum bir çok kişi vardı, orta sınıf sokakta idi, öğrencilerde öyle , bankaların camlarını kırıyorlardı.

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Doğru. Tam olarak kaç kişinin katıldığını söylemek mümkün değil. Ancak 2001 Aralık isyanında, Buenos Aires ve diğer şehirlerde milyonlarca insan sokakta idi. Orta sınıf idi ancak varoşlarda ki daha aşağı düzeydeki sınıflarda oradaydı. Neoliberal tedbirlere karşı orta sınıf ve daha alttaki sınıfların birleştiği özel bir dönemdi.

AMY GOODMAN: Bir çok kitap yazdınız, Bunlardan biri ”Yeni başlayanlar için anti-kapitalizm: Yeni kuşak özgürlükçü hareketler.” Söylemek istediğiniz nedir?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Bu kitap geniş bir kitleye sosyal hareketlerin o dönemde, Arjantin’de tartıştıkları fikirleri aktarmak içindi.  Her türlü fikri tartıştığımızı biliyorduk fakat bu fikirleri daha geniş kitlelere yaymak için araçlara sahip değildik.  Temel fikrimiz yeni bir şekle sahip- yeni anti kapitalist hareketlerin- doğumunu izlediğimiz şeklindeydi, yeni anti kapitalist hareket geçmişten farklı ancak aynı zamanda bu geçmiş geleneklerin mirasçısıydı, aynı zamanda yeni fikirleri hayata geçiriyor ve geçmişin hareketlerinin ulaştığından daha iyi sonuçlar elde etmeyi deniyorduk.

AMY GOODMAN: Ezequiel Adamovsky, ilgimi çekti, son kitabınızın ismi Orta Sınıfların Tarihi, ve burada, orta sınıf mevcutiyetini sürdürken ekonomik baskılar ve  ekonomik kriz nedeniyle ABD’de orta sınıflar hakkında bir dizi tartışma var. Ancak neden orta sınıfların tarihi üzeribe bir kitap yazdınız? Arjantin’de nasıl bir değişim yaşandı?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: En azından orta sınıfın bir kısmı ile daha alt sınıflar arasında bir dayanışma olmaksızın derin bir sosyal değişme yaşanamaz. Kapitalist politik sistemin bu iki sınıfı değişik alanlara ayırdığını düşündüğüm için, politik olarak, en önemli görevimizin orta sınıfın bir bölümü ile alt sınıfları  yeni bir çeşit dayanışma ağı ve ilişkiler içinde birleştirmek olduğuna inanıyorum.

Arjantin’de orta sınıf 90’lı yıllarda yoksullaştı. kendisine ”yeni yoksullar’ denen yeni bir olgu vardı, bu kesim, eskiden orta sınıfa dahil olup da sonradan yoksullaşan kesim idi. Ve bu süreç,.., kimlik bakış açısından yoksullaşan orta sınıf ve alt sınıfın bir kimlikte buluştular. Ve tarihsel olarak bu iki grup arasında büyük bir uçurum vardı, orta sınıf genelde fakir sınıflar ile herhangi bir ilişkiden kaçınırdı. Ancak bu 90’lı yıllarda biraz değişti.  Ve bazı bakımlardan, 2001 ayaklanması bundan dolayı meydan geldi.

AMY GOODMAN: 2001 ekonomik krizinin önemli sonuçlarından biri işçiler sahipleri tarafından terk edilen fabrikalara el koymaya başlaması idi. Latin Amerika’nın en varlıklı orta sınıfı kendisini birdenbire devasa bir işsizlik ve terk edilmiş fabrikalarla dolu hayalet bir şehirde buldu.  Bundan sonra olanlar tanınmış yazar Naomi Klein ve Avi Lewis’ın yaptığı   The Take belgeselinde anlatılıyor. Buenos Aires banliyölerinden birinde, 30 işsiz oto parçaları işçisi, üretimi durdurmuş olan fabrikaya gelerek orada kalmaya başladı ve fabrikayı terk etmeyi red etti. Bütün istedikleri, sessizliğe boğulan makinelerı yeniden çalıştırmak idi..

The take belgeselinden:

”AVI LEWIS: İşçi kontrolünde iki yıldan sonra Zanon çini Fabrikası bu yeni hareketin dedesi oldu. Bugün fabrika 300 işçi ile üretimini sürdürüyor. Kararlar meclislerde alınıyor; bir işçi bir oy. Herkes aynı maaşı alıyor.

NAOMI KLEIN: Her zaman böyle değildi. Bir kaç yıl önce fabrika sahibi kazanç sağlamadığı gerekçesi ile fabrikayı kapatmak istedi.  İşçiler bu kaderi kabul etmedi. Şirketin topluma büyük borçları olduğunu ve sahip olduğu kamusal borçlar ve sübvansiyonler nedeniyle fabrikanın artık herkesin malı olduğunu söylediler.  Başkan Menem yıllarında, Zanon fabrikası korporasyon refahı için milyonlarca doları bulan yardımlar aldı, ve şirket sahipleri yine de büyük borçlara sahiptiler. Şimdi işçiler fabrikayı yeniden üretime soktuğu için geri geldi.

Fabrikanızı  geri mi alacaksınız?

LUIS ZANON:Geri alacağım.

NAOMI KLEIN: Bunu nasıl başaracaksınız?

LUIS ZANON:Hükümet bana geri verecektir.Hükümet bana geri verecektir.

AVI LEWIS: Bunun anlamı işçiler hiçbir zaman rahat olmayacaklar. Fabrika da polisin saldırı ihtimaline karşı ellerinde sapanlarla 24 saat nöbet tutuyorlar.

NAOMI KLEIN: Otoriteye karşı verdikleri, savaş sonucu Arjantin’in en büyük rock gruplarından biri onların destekleyicisi oldu: Bersuit şimdi şehirde ve konserlerini Zanon işçileirne ithaf ettiler.

BERSUIT ÜYESİ: Zanon’da ki erkeklerin yaptığı polise karşı yalnızca taşlar atarak dövüşmek oldu, çocukluğumuzda elimizde sapanlar vardı,bizde bunları kullanırdık, onlar fabrikaya el koydular.

AVI LEWIS: Ancak ana caddeyi yürürken fark ettiğimiz gibi Zanon’un gerçek silahı toplumun onlara verdiği destektir.

NAOMI KLEIN:İşçi yönetimi altındaki Zanon fabrikası hakkında ne düşünüyorsunuz?

ERKEK MÜŞTERİ:Eski patronlarını zamanında olduğundan daha iyi çalışıyor, çünkü en azından insanlar çaışıyor. Çini karolar daha ucuz  ve fabrikanın geleceği sahiplerinin elinde olduğundan daha iyidir. Bütün yaptıkları devletten subvansiyon almaktı ve parayı kendileri için harcadılar.

KADIN MÜSTERİ: Toplumun onları yüzdeyüz desteklediğini biliyorum, çünkü onlar ne çalıyorlar ne de kimseyi öldürüyorlar. Tam tersine ailelerini doyurmak için çalışıyorlar.

BERBER:İşçilerin elinde olması gereken bir çok fabrika var. Ancak politik olarak bunun uygun olmadığı görülüyor. Asıl problem budur.

Kitle: Ve şimdi üretimi, biz yaptığımıza göre, Bay Zanon buradan çek git.

NAOMI KLEIN:İşçilerin sloganı, ” Zanon, halkındır” hakkında ne düşünüyorsunuz?

LUIS ZANON:Ne söyleyebilirim?  Doğru değil. Halka ait değildir. Yatırımı ben yaptım, bütün iş benimdi. Herşeyi ben yaptım. Halkın olamaz.

AVI LEWIS: 90 milyon değeri olan bir fabrikanın önündesiniz, sen ve arkadaşların bu fabrikaya kendi çıkarlarınız için el koydunuz. Bunun için bir tanımımız var: hırsızlık deniyor.

RAUL GODOY: Başka bir tanımlama daha var:”kamulaştırma.” Ve bizim yapmaya çalıştığımız budur.

NAOMI KLEIN:Zanon işçileri fabrikanın kesin olarak kamulaştırılması taleplerini destekleyen binlerce imza topladı. Yerel hastahane ve okullara çiniler bağışladılar.

AVI LEWIS: Ve Zanon’un toplum desteğini kazanması faydalı oldu. İşçilerin fabrikaya el koymasından bu yana 6 değişik boşaltma  kararına karşı savaştılar. Her seferinde binlerce destekçi fabrikaya koşup geldiler, savunma organize ettiler ve vucutlarını makineler ile polis arasına koymaya hazırdılar.Her seferinde yargının temsilcileri geri çekildiler, fabrikayı işçi kontrolünde bıraktılar. Ve şimdi Zanon gerçekten de halkın malıdır.”

AMY GOODMAN: Avi Lewis ve Naomi Klein’in işgal altındaki fabrikalar belgeseli The Take’den bir alıntı yaptık. Profesör Ezequiel Adamovsky, görüşmemize son vermeden, fabrikalara işçiler tarafından el konulmasnın önemi, ve de bunu daha önce olanlar, yaklaşık 30.000 kişinin kaybına yol açan diktatörlük bağlamında ele alırmısınız?

EZEQUIEL ADAMOVSKY: Evet, 1976’dan sonra sahip olduğumuz diktatörlük ilk defa olarak  Arjantin’de neoliberal programı uygulamaya soktu. Ve bunun bir sonucu olarak Arjantin ekonomisinde sanayi sektörünün şiddetli bir şekilde rolü küçüldü. 90’lı yıllar boyunca binlerce şirket ülkenin bir uçundan diğerine kapandı. Ve  işgal altındaki fabrikalar hareketinin işçilerin işlerini savunmaları sonucu başladığını görmek gereklidir. Ancak bundan bir süre sonra fabrikaların işçilerin kendileri tarafından işletilebileceğini, gerçekte işadamlarından daha iyi olduklarını ispata başladılar. Arjantin’de  2002 ve 2003’de halihazırda, işçiler tarafından yönetilen ve halen işçilerin kontrolü altında olan  Latin Amerika’da ki en büyük çini fabrikası da dahil, 200’den fazla işgal altında fabrika vardı.    Bu firmaların çoğunluğu halen başarılı bir şekilde çalışıyor. Birisi yalnızca 200 örnek diyebilir. Ancak bu 200 örnek neoliberalizme karşı alternatifler olduğunu ispat konusunda büyük bir öneme sahiptir ve bu alternatifler, politkacılar ve elitler tarafından değil de, bizzat halkın kendisi tarafından test edilerek uygulandılar.

AMY GOODMAN: Ezequiel Adamovsky, bizimle görüşmenizden dolayı teşekkür ediyoruz. Buenos Aires Üniversitesinde profesördür ve en son yayınlanan kitabı: The History of the Middle Class.  Burası Democracy Now!, democracynow.org,  Savaş ve Barış raporu.

Çeviri: Erol Yeşilyurt

Posted in Arjantin, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »

Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi – Daniel Bensaid

Posted by lahy 02/01/2011

(Dördüncü Enternasyonal’in Brioude’da (Fransa) organize ettiği Uluslararası Gençlik Kampı’nda 1997 Temmuz ayında düzenlenen Che ve Latin Amerika üzerine bir gecede yapılan konuşma.)

Sizler bu geceyi ölümünün otuzuncu yıldönümünün hemen öncesinde, kişiliği ve ezilenlerin tarihi içerisindeki rolü üzerine tartışmayı yeniden başlatan bir dizi kitap ve filmin çıktığı bir sırada, bir devrimci militanın, Che Guevara’nın anısına adamak istediniz.

O kimilerine göre umutsuzluğun kendi ölümünün peşinde giderek denetlenemez hale gelen başarısızlığa mahkûm bir sürece atılmaya ittiği, ama bu arada ne yazık ki kendi kişisel macerasında naif ya da körleşmiş erkek ve kadınları da peşinden sürükleyen fanatiğin bizatihi suretidir.

Kimilerine göreyse o lekesiz bir dinsel tasvir, bakarsınız yarın bir gün bulunan kalıntılarına ev sahipliği yapacak bir anıtmezarın dikilmesi ve bizzat kendi dünya ve insan anlayışına o denli karşıt bir tapınmayla bir mükemmelliğin ete kemiğe bürünmesidir.

Ne tanrı, ne efendi ne de put tanıyan bizleri, Che figüründe, onun çağdaş tarihin içinden bir kuyruklu yıldızmışçasına geçişinde ilgilendirense tersine, yaşamı ve eylemleri sona ermekte olan bu yüzyılın büyük umutlarını büyük düş kırıklıklarını özetleyen militanın tüm güçlü yanları ve zaaflarıyla yalnızca insani karakteridir.

Ben onun mücadelesine doğrudan tanık olmamış nesiller nezdinde, ün kazanmış onca başka kişiden farklı olarak, bu kişiliğin her daim uyandırdığı ilgiden yola çıkacağım. Che’nin yaşamı yüzyılın devrimci deneyiminin bir çeşit yoğunlaşmış hali, hızlandırılmış bir özetidir. Onunla beraber ve onun etrafında her şey çok hızlı gelişir. 1928’de doğar ve 1967’de 39 yaşındayken ölür. Aktif siyasi hayatı demek ki on beş seneden az sürer. Bu yaşam fazlasıyla doludur: 1954’te Guatemala’da emperyalist müdahaleye direnişe katılış, 1956’dan 1959’a, Granma çıkarmasından Havana’ya muzaffer girişe kadar Küba gerilla mücadelesi, 1959’dan 1965’e hükümette sorumlu mevkilerde ve diplomatik misyonlarda görevlerin icrası, 1966’da Kongo’daki mücadeleye katılma, 1967’de Bolivya’da mücadele ve ölüm… Olağanüstü faal bir on beş yıl: Che bu on beş yıl boyunca acelesi olan bir adam olarak daha uzun ömre sahip olmuş birçoğundan daha yoğun yaşadı.

Çarpıcı olan yalnızca bu kısalık değil, aynı zamanda onun yüzyıl içindeki deneyiminin hızlandırılmış parkurudur. Bu öncelikle, Latin Amerika’yı bir uçtan bir uca kat eden eğitici bir motosiklet yolculuğu sırasında, gerçekliğin, kıta üzerindeki emperyalist tahakkümün, sefaletin, yoksulluğun ve bundan kaynaklanan kültürel bağımlılığın öğrenilme dönemidir. O bu yolculukta bu yola baş koymasının ilk gerekçesi olan derin bir asi, antiemperyalist inanç geliştirmiştir.

Bunun ardından Küba Devrimi deneyimi sırasında, emperyalist gücün hemen yanı başında diktatörlük karşıtı bir mücadelenin, bir ulusal kurtuluş mücadelesinin, kokuşmuş, bağımlı, kırılgan ulusal burjuvazilerle anlaşmalarla kösteklenmiş kaldığı sürece hedeflerinde sonuna kadar gidemeyeceğini saptar. Buradan gerçek bir bağımsızlık için tek çözümün sosyalizm için mücadelede yattığı sonucuna varır. Kendine özgü bir yoldan ilerleyerek “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” arasındaki karşıtlığın terimleri ve içeriğiyle buluşan ünlü “Ya sosyalist devrim, ya da devrimin karikatürü” ifadesi de buradan gelir. Bizim neslimizden Troçkizm hakkında daha o zamandan epeyce şey bilen kimileri Che’de onun bir benzerini bulmuş olsalar da, birçoğu Troçkizmi Guevaracılıktan yola çıkarak yeniden keşfettiler.

Son olarak, onun devrimci hükümetin bir bakanı olarak üçüncü büyük deneyimi, “sosyalist kampın” “kardeş ülkeleriyle” çatışmalı ilişkiler deneyimi oldu. Che, Çin ve Sovyet yöneticileriyle verecekleri desteği, iktisadi ve askeri işbirliğini müzakere ederek ve onlarla uluslararası politikayı tartışarak, Sovyetler Birliği’ne ve Çin’e bir yolculuk ertesinde, 1965’te Cezayir’de yaptığı hâlâ ününü koruyan bir konuşmada açıkça dile getirme yürekliliğini gösterdiği – insanın cesaretin büyüklüğünü değerlendirmesi için dönemi ve bağlamı kafasında canlandırması gerekir – korkunç bir sonuca varır. Bu, sosyalist denilen devletlerin politikasında enternasyonalizmin yokluğuna karşı bir meydan okuma ve gerçek anlamda bir suçlamadır. Öncelikle onları daha yoksul ülkelere emperyalizmin tahakkümündeki dünya pazarındakiyle aynı ticari mübadele koşullarını uyguladıkları için kınar. Aynı şekilde onları özellikle Kongo ve Vietnam’daki kuruluş mücadelelerine askeri yardım da dâhil koşulsuz yardım sağlamadıkları için açık biçimde eleştirir.

Cezayir konuşması, sosyalist denilen bu ülkelerin uluslararası dayanışmaya bu riayetsizliklerine karşı hakiki bir iddianame oluşturur. O halde Che’nin Cezayir’den döndükten sonra Küba’da bir daha asla halk önüne çıkmaması bir tesadüf değildir. El altındaki tüm belgelere ve tanıklıklara bakarak bugün öyle görünmektedir ki Sovyet yöneticileri Kübalı yöneticilere onun artık istenmeyen adam haline geldiğini, Küba Devrimini artık hangi sıfatla olursa olsun temsil edemeyeceğini ve dolayısıyla onu saf dışı bırakmak ya da ona başka bir iş bulmak gerektiğini açık biçimde bildirmişlerdir. Bu, Che’nin yaşamının son yıllarında neler olduğunu, 1966’da Kongo’daki varlığını ve bir sonraki seneki Bolivya seferini anlamaya imkân tanıyan nedenlerden – kuşkusuz tek neden olmamakla birlikte – biridir.

Yüzyılın trajedisindeki bu aceleci parkur bizi, bugün devrimci sol da dâhil olmak üzere çokça tartışılan, Che’nin eyleminin kimi zaman belki sempatik ama gerçekliğe yabancı romantik ve başarısızlığa mahkûm bir delilik olarak takdim edildiği bir soruna götürür. Kişisel psikolojik karakteristiklerinin ötesinde (ki her birimiz kendi payımıza ilk çocukluklarımızın travmalarının ve tuhaf itkilerimizin izini taşırız) Che’nin tercihleri ve davranışı neyin kavgasının verildiğine ilişkin tikel biçimde derin bir siyasi bilinçten, büyük güçlerin çatışmalı ortaklıklarıyla ve tırmandırılan Vietnam savaşının tarihsel sınavıyla damgalı uluslararası durumun gerçekliğine dair korkunç bir zihin berraklığındaki bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Onun kararları siyasidir. Düşünce ile eylemler arasında – devrimcilerin kararlarındakiler de dâhil olmak üzere – pek az rastlanan mükemmel bir uyumu dile getirirler. Bir zamanlar Saint-Just için söylenmiş olanı onun için de söylemek mümkündür: o “bir eylemler düşünürü” olmuştur.

Son metinlerinde, özellikle de çoğunuzun en azından zikredildiğini duymuş olduğu Tricontinental’e ünlü mesajında yazdıkları basit, neredeyse “banal” şeylerdir. Ama bunlar kendisini devrimci mirasın mutemeti sayıp da bunun gereğini yerine getirmeyen çok sayıda kişi açısından acımasız bir meydan okuma olarak yankılanmaktaydı. Bu cümlecikleri biliyorsunuz.

“Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır”. Tabii ki. Elbette. Ama bu, o bağlamda, devrim yapmamanın bir yolunu aramakla kalmayıp durumun rantını yöneten ve halkların kurtuluş çabalarını torpilleyen tüm sözümona devrimcileri ifşa etmenin bir yoluydu.

“Ya sosyalist devrim, ya da devrimin karikatürü”: eski dünyadakilerle aynı alışkanlıklarla, aynı yöntemlerle, aynı iktidar ilişkileriyle, aynı çalışma kavrayışıyla yeni bir toplum ve yeni bir insanlık inşa edilmez. Toplumsal ilişkileri gündelik hayattakilere varıncaya kadar tüm veçhelerinde derin biçimde alt üst etmek gerekir. Bizim açımızdan büyük önem taşımış olan bir metninde, Küba’da “Sosyalizm ve İnsan”da Che, düşüncede bir yenilenmeye, dogmalardan sıyrılmaya, bir devlet ortodoksluğunun ağır kültüründen kopmaya çağrıda bulunarak sosyalist denilen ülkelerdeki resmi edebiyata ve resmi felsefeye varıncaya kadar ne var ne yok eleştirir.

Bürokratik yapının yükü yerinden kıpırdatmak için öylesine ağırdı ve bunun için öylesine bir enerji ve gayret gerekiyordu ki kopuş elbette tehlikesiz olmayacaktı. Bazıları Che’yi volontarizminden – diğer bir deyişle gerçeklikten ayrılan aşırı bir istençten – ya da goşizminden ötürü suçladılar. Ne yazık ki, bizzat kendisi son mücadelelerinde çelişkili bir durumun, barbarlıkla neredeyse umutsuz saate karşı bir yarışın bütünüyle bilincindeydi. Tricontinental’e mesajında Amerikan müdahalesi karşısında “Vietnam halkının trajik yalnızlığı”ndan söz eder. Bu trajik yalnızlık aynı zamanda onun Bolivya’daki kendi yalnızlığıdır. Bu onun yalnızlığıdır. Bu der “insanlık tarihinin mantık-dışı bir anının” sonucudur. Mantık-dışıdır çünkü halkların ayaklanıp baskının boyunduruğunu sarstıkları bir zamanda verecekleri desteğin pazarlığını yapmaksızın onların safında yer alması gerekenler ortada görünmemekte ve hatta tekere çomak sokmaktadırlar.

Son olarak Che’nin Bolivya’daki, ıssız ve neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez bir bölgede anlamsız bir kalkışma gibi görünen, Dindo’nun filminin yüreğe işleyen bir tarzda anlattığı dokunaklı yürüyüşü umarsız bir mantıktan yola çıkar. Cezayir’deki konuşmasından sonra Küba’ya dönüşü yasaklanan Che, Kongo’da bağımsızlıktan ve Lumumba’nın katlinden sonra Afrika devriminin yeni bir evresini başlatmaya kalkışmıştı. Başarısızlık yürekler acısıydı. Che her şeye rağmen, Küba Devriminin Amerikan kıyılarının menzilinde dünya üzerinde yalıtılmış kaldığı takdirde yavaş yavaş kardeş ülkelerin koşullarına ve buyruklarına katlanmaktan, onların bürokratik sultası altına girmekten başka bir şey yapamayacağına dair güçlü bir kanıya sahip olmayı sürdürüyordu. İcap eden devrimci görev, o andan itibaren – başarılı olsun ya da olmasın – döngüyü kırmak, kuşatmayı yarmak için, dolayısıyla en yakından, karış karış gezmesi sayesinde tanıdığı bu kıtadan başlayarak devrimi yaymak için elinden gelen her şeyi yapmaktı. Proje kuşkusuz fazlasıyla muhteris ve ölçüsüzdü ama siyasi mantıktan yana bir kusuru yoktu. Söz konusu olan Bolivya’da iktidarı almak değil, Bolivya’yı kıtasal bir yıkıcılığın kalkış noktası haline getirmek üzere en az beş ülkeden birkaç yüz savaşçıyı bir araya getirmek ve eğitmekti.

Che “İki, üç, daha fazla Vietnam” sloganını atarken birçoklarının “hatalarının kurbanı olarak” öldüklerini eklemekteydi. Bu hatalardan daha az vahim olmayanlarını bizzat kendisi de işlemişti. Öncelikle de sonradan kurbanı olacağı Sovyet yöneticilerinin ve Bolivyalı resmi komünist liderlerin sabotajlarını hafife alma hatasını. Benigno’nun anlattığına göre Parti Genel Sekreteri Mario Monje ile karşılaşmasının ardından kendisiyle bu işe girişen bir avuç Kübalı’yı 1 Ocak 1967’de toplayıp, koşulların öngörülen koşullar olmadığını, görevin çok çetin olacağını, bu durumda kendilerini hiç utanç duymadan bu yoldan vazgeçmekte özgür hissedebileceklerini açıklamış, ancak hiçbiri bunu yapmamıştı. Siyasi ve tarihsel bir çıkmaza sıkışıp kalsa da onun mücadelesi hâlâ bir anlama, bizim de buna mukabil kendi hesabımıza derleyip aktarma sorumluluğumuz olan bir mesaj, aktarılacak bir miras anlamına sahip olabilirdi.

Her insani figür gibi, Che’nin kişiliğinin de tezatları, sınırları, kusurları vardır. Kimse ya da neredeyse hiç kimse onun kişiliğinin ön plana çıkan bazı özelliklerini tartışma konusu yapmamaktadır: ödünsüz bir adalet, ayrıcalıklardan eşitlikçi bir nefret, inatçı bir cesaret. Bu iyi vasıflara sertlik de eşlik etmektedir. Çünkü güçlü ve hayasız bir düşmana karşı ölümüne savaş bir gala gecesi yemeği değildir. Aynı zamanda hasta olduğundan başkalarına bizzat kendisine de uyguladığı bir sertliği dayatmaktadır. Ortam, koşullar ve davranışlar her zaman tartışılabilir.

Bize gelince, her şeyden önce onun deneyiminin siyasi sınırlarını bu deneyimin katkısını azaltmaksızın saptamak önemlidir. O bizzat kendisi de çok hızlı gelişen Küba Devriminin – Granma çıkarması ile Havana’ya giriş arasında, hayatta kalmış bir avuç kazazedenin ilk çarpışmalarıyla asiler ordusunun zaferi arasında üç yıldan az zaman vardır – oldukça tikel deneyimi içinde yetişmiştir. Sıklıkla, bizzat kendi aktörleri tarafından sürdürülen Küba Devrimi efsanesi, sanki devrim Fidel ve havarilerinin zafer yürüyüşünden ibaretmiş gibi, öncülleri, tarımsal ve kentsel bir toplumsal hareketin varlığını, ağların rolünü, kahramanların çoğulluğunu gölgede bırakarak basitleştirilmiş destana bağlı kalır. Yine de aktörlerin bizzat kendileri efsanelerinin doğruluğuna ivediliğin baskısı altında örnek alınacak eyleme, öncünün gözüpekliğine ölçüsüz bir değer atfedecek raddede kendilerini inandırabilmişlerdir. Önde yürümek, yolu göstermek, kelleyi koltuğa almak, savaşa yürümeye, inanılmaz mevziler ele geçirmeye, enerjileri coşturmaya bir savaş süresince imkân tanır. Lakin zaman içinde inşa etmek, ekonomiyi dönüştürmek, kültürde devrim yapmak söz konusu olduğunda yöntemin sınırları ortaya çıkar. Bunun için örgütlenmiş çokluğun ortaklaşa zekâ ve enerjisine, çelişkilerin çözülmesi için gerekli çoğulcu ve demokratik bir kültürün özümsenmesine ihtiyaç vardır. Bunun için sabır ve zaman gerekir.

Che acelesi olan adamın modeliydi. Nihayetinde yüzyılın büyük felaketlerinin kendisini adım adım izlediği duygusuyla dünyadan koşarcasına geçti. Oysa çalışmaya veya mücadeleye bireysel adanmışlığın, ayrıcalıklara karşı bir lokma bir hırka anlayışının ve çileciliğin gerillanın askeri üslubunun artık yeterli olmadığı kurumların, kuralların, kolektif deneyimlerin yerini doldurması mümkün olmayacaktı.

Bu zayıflık anlaşılabilir bir şeydir. Latin Amerika devrimci hareketinde altmışlı yıllar savaş ufkunun tahakkümü altındadır. Savaş deyince elbette Soğuk Savaşın (Küba füze kriziyle örneklenen) istikrarsız dengesi içine gömülmüş Vietnam Savaşı ve Cezayir Bağımsızlık Savaşının üzerinden pek az zaman geçmiştir. Savaşta müttefiklerle düşmanlar arasındaki ayrım pek nüans kaldırmaz. Karmaşık sorulara yalın ve süratli cevaplar getiren otorite ve kumanda ilişkileri kaçınılmazdır. Ne var ki bu şartlara bağlı etkinliğin de sınırları vardır. Bizim Che’ye eleştirel tanıklığımız ona borçlu olduklarımızdan hiçbir şey eksiltmeksizin günümüzde işte bu sınırlara ilişkin olacaktır.

Böylesi bir kişiliğin militanlıkta ne yazık ki şimdiden birkaç onyılı geride bırakmış bir nesil – benim mensup olduğum nesil – açısından önemi üzerinde uzun uzadıya durdum. Onu yürek karartıcı bir tapınma nesnesi değil de faydalı ve canlı bir şeyler haline getirmek istiyorsak şimdi mirasın güncelliğine dönmek önem taşır. Varlığının Latin Amerika’da ve dünyada niçin hâlâ bu kadar etkili olduğunu anlamak gerekir.

Bu bir bakıma, Kübalı Mella veya Perulu Mariategui gibi diğer büyük Latin Amerikalı devrimci simaların ardından Che’nin Stalinist olmayan, kararlı biçimde enternasyonalist ve bürokrasi karşıtı bir devrimci örneği vermesi nedeniyle böyle olmuştur. Bu bakımdan Meksikalı Zapatistler bu gelenekten bir şeyleri devam ettirmekteler. SSCB’nin parçalanmasının, Körfez Savaşının ertesinde, gezegen ölçeğinde liberal saldırının tam ortasında, ABD ile serbest ticaret anlaşmasının imzalandığı sırada, San Cristobal de las Casas’taki 1 Ocak 1994 ayaklanmasında sergilenen inanılması güç cesarette Che’nin esprisinden bir şeyler mevcuttur. Bu koşullar altında isyan bayrağını çekmek çağın rüzgârlarının tersine bir akım, tarihin ilan edilmiş yönünün havını tersine tarama gibi görünür. Oysa bu tam Che usulü yazgıya bir direniş ve zamanın ruhuna bir meydan okuma eylemidir.

Bu süreklilik önemliyse de, Latin Amerika’da otuz yıldan beri Şili’de Halk Birliği ve diktatörlük, Uruguay’da ve Arjantin’de askeri darbeler, Kolombiya’da gerilla hareketleri, Orta Amerika’da mücadeleler, Brezilya’da sendikal bir hareketle bir işçi kitle partisinin doğuşu gibi başka birçok deneyim birikimi oldu. Tüm bunlar daha demokratik, daha çoğulcu, toplumsal, sendikal, tarımsal örgütlerin özerkliğine daha bağlı yeni bir siyasi kültür oluşturmaya katkıda bulunuyor. Zapatist ironi tarafından gerçekleştirilen bu yön değiştirme, bir “hayat kahramanlığı”nı savunmaları bu gelişmelere kendi tarzınca tanıklık ediyor: “Biz” diye yazıyor Kumandan-Yardımcısı Marcos “bizden ölüme tapınmanın tevarüs edilmesini istemiyoruz. Mücadeleye tapınmayı miras bırakmak istiyoruz. Ve burada denildiği gibi, mücadele etmek için hayatta olmak gerekir; ölü olarak mücadele edilemez. Doğrusu şu ki askeri eğitimimizin hayli önemli bir bölümü ölmemeyi hedefliyordu: onlara ‘bir savaşçının ilk vazifesi ölmemektir’ diyorduk.” Bu durum onların hayatlarını tehlikeye atmalarına engel olmadı ve hâlâ da olmuyor.

Che’nin dünyadaki imgesi her şeyden önce eylem halinde bir enternasyonalist, emperyal küreselleşmenin talanlarına ve sefaletine teslim edilmiş bir dünyanın yenilmez karşıtı imgesi olarak kalıyor. Onun güncelliği ve parıltısı da bundan kaynaklanıyor. Bu sinik ve ahlakını yitirmiş dünyada o ahlak ile siyaset arasında uyumun mümkün olduğunu, politikanın ille de ahlaksız, ahlakın da ille de apolitik olması gerekmediğini ve iki ucun birlikte tutulabileceğini kanıtlıyor. Onun gençliğin gözünde sahip olduğu saygınlık aynı zamanda onun iktidara değdikten sonra gücünü tekrar tek ülkede son bulamayacak bir mücadelenin hizmetine sunmak üzere iktidarı terk etmeyi becerebilmiş belki de yegâne devrimci örneğini temsil etmesinden geliyor. O bugün hâlâ sizin ilginizi çekiyor ve sizi kendisine çekiyorsa eğer, bu işte tüm bu nedenlerle ve aynı zamanda 39 yaşında ölmüş hâlâ genç imajının gençliği ve devrimi bölünmez biçimde birleştirmesi nedeniyle oluyor.

Yeniyol dergisinin 36. sayısında (Kış 2010) yayımlanmıştır. Türkçesi: Osman Binat

Che Guevara ve kapitalist ekonomik yöntemlerin uygulanması


Posted in Küba, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Görüşme:Meksika’da İktidar, Tahakküm ve Uzlaşmazlıklar- Dr. William I. Robinson

Posted by lahy 12/12/2010

Dawn Paley- Dr. William I. Robinson Görüşmesi

Meksika’da Eşitsizlik ve Savaş Üzerine

“ Meksika da ki gelişmeler değişik düzeylerde analiz edilebilir.’

“ Bir düzeyde, pek tabii ki,  global kapitalizm çağındayız, ve (burada) kontrolsuz eşitsizlikler ve zengin ve fakir arasında büyük bir kutuplaşma, varlıklılar ve yoksullar vardır. Sosyal doku parçalanıyor ve devlet artık değişik çıkar grupları arasında gidip gelemiyor, bunu yapmaya teşebbüs bile edemiyor.’

“Böylece sosyal düzen yıkılıyor, ve  dünya çapında genel olarak sosyal düzenin yıkılmasını gözlemliyoruz., bütün bölgeler ve bütün ülkelerde  sosyal düzen ve politik otoritelerin büyük eşitsizlikler ve global kapitalizm tarafından yaratılan çelişkileri düzenleme yeteneği yıkılıyor. Meksika’da ki gelişmelerin bir parçası budur, merkezi devlet sistemi bir arada tutamıyor.”

“Hikayenın diğer bir tarafı da uyuşturucu ticareti oldukça kazançlı, ancak Meksika’da meydana gelen diğer bir gelişmede daha var: nüfusun bir bölümü giderek artan bir şekilde uyuşturucu ticaretine bağımlı hale geldi.”

“ Meksika’da muazzam bir işşizlik var, bir işe ya da eğitime sahip olmayan, hiç bir şeye sahip olmayanlar var. Böylece gençliğin bir kuşağı eğitim görmüyor, çünkü ekonomi  bütünüyle bir kriz içinde ve muazzam bir eşitsizlik vardır, ve  aşırı bir işsizlik ve eksik istidham olduğu için iş bulamıyorlar.”

”Uyuşturucu ticareti, küçük gelirler dahil bir gelir kaynağı haline geldi. Eskiden en tepede kendilerine karışılmadığı zaman sessiz duran ancak birbirleri ile şavaşan uyuşturucu baronları vardı….Şimdi her mahallede işsizler ve genç işsizler uyuşturucu ticareti  içine çekildiler ve birbirleri ile savaşıyorlar. bazı şehirlerde cadde cadde, mahalle mahalle uyuşturucu ticaretinden en düşük düzeyde  kazanç sağlamak için savaşyorlar.”

Meksikalı Sosyal Hareketler ve Militarizasyon Üzerine…

“ Meksika’da halen gelişen, – ve bunu diğer ülkelere de genellemek mümkün, – bir durum vardır, ancak özellikle Meksika, sosyal bir patlamanın eşiğindedir. Meksika, her köşesinde sosyal hareketler, yerel hareketler, direniş ve isyanla dolu, problem nerede?… Acapulco’ya giderek  veya narkotrafik hakkında başlıkları okuyarak ne olduğunu öğrenmeye imkan yoktur. Söylemek istediğim  gelişmeler, bu şekilde geniş içerikleri ile birlikte kavranamaz, ancak Meksika çok büyük direnişlerin , büyük sosyal hareketlerin olduğu bir ülkedir; kadınları, toprakları için savaşan köylüleri, işçileri, öğrencileri, göçmenleri  biliyorsunuz. her düzeyde bunu görmek mümkün.”

“Meksika’da ki büyük problem, onların birleşmemiş olmasıdır, bütün bu sosyal hareketler birleşmiş değil.  Ancak, eşitsizlik ve yoksullaşma Meksika’da öyle bir noktaya ulaştı ki, yakından izleyen herkes, radikal,eleştirel düşünen çevreler,  sosyal bir patlamanın an meselesi olduğunu görüyor. Halk Meksika devriminin üzerinden 100 yıl geçtiğini ve yeni bir devrimin zamanı geldiğini  bile konuşuyor.”

“Ancak, Meksikalı egemenler, ve ABD eliti, gerçekte uluslararası elit kesim,  her an sosyal bir patlama  olacağının bilinçindedir ve kontrol edemeyeceklerini biliyorlar. Ve bu, bir bölge ile de sınırlı kalmayacaktır, Bir eyalette Chiapas’da Zapatistalar örneğinde olduğu gibi bir bölge ile sınırlı kalmayacaktır. Bir yerde başlayacak ve diğer bölgelere yayılacaktır, yine koordine edilmeyen, kendiliğinden büyük bir ayaklanma söz konusu.”

“Ve o noktada, Meksika devleti ve Meksikalı egemenler ne yapacaklar?”

“Ayaklanmayı bastırmak için askeri güçe ihtiyaçları vardır.…Uyuşturucu ticareti gerçek ve bunu küçümsemek istemiyorum. Bahsettiğim başka bir faktörü daha küçümsemek istemiyorum: (uyuşturucu ticareti)  yerel düzeyde sosyal ve ekonomik krizin dışa vurumu ile iç içe geçti.”

“Ancak, Meksika Ordu’sunun yarısı hali hazırda ülke topraklarının tümünde faal durumdadır ve Meksika devlet Başkanı Calderon  ordunun diğer yarısınında kullanılacağını yada kullanılma sürecinde olduğunu söyledi.  Böylece, Meksika Ordusu ülkenin her köşesine yerleştirilmiş olacaktır, ve  yalnızca ben değil, birçoklarımızın düşündüğüne göre, bu gelişmenin nedeni Meksika ordusu’nun büyük bir ayaklanma olduğunda ayaklanmayı bastırması, bunun için bütün araçların hazır bulunmasıdır ve bunu, istikrar ve düzenin sağlamak adına ve uyuşturucu tarafiği bahanesiyle  meşrulaştıracaklar.”

“Terörizm ile de aynı şey söz konusu,sosyal hareketleri bastırılması ve tahakküm altına alma. Sosyal kontrolün yeni biçimlerini  meşru kılan iki şey vardır:  Birincisi terorizm,  günümüzde herkes bu tanıma giriyor, diğeri de, bunun uyuşturucu trafiği ve adi suçlar ve örgütlü suç olduğunu söylemektir, bu da resmin diğer tarafıdır.”

”Uluslararası Kriminal Ekonomi ve Calderon’un gayrimeşruluğu…”

“Ancak, bir başka konuya daha değinmek istiyorum. Meksika da ve  daha genelde, uluslararası bir kriminal ekonomi var,  yasal uluslararası  ekonomi ile çakışıyor, ve bunun anlamı, ABD’nin uyuşturucu trafiği ve narkotrafiği kontrol etmek bahanesiyle Meksika güvenlik güçlerine ve Ordu’suna milyonlarca, şimdi milyarlarca doları aktarmasıdır. Ve bu Meksika toplumunun bütün karakterini değiştiriyor. Meksika toplumu militarize ediliyor.”

“ Ve bir kez daha uyuşturucu trafiğine karşı savaşmak adı altında bunu yapıyorlar ancak, gerçekte vurgulanması gereken, bu global kapitalizmin  özelliklerinden biridir, sosyal kontrolu sağlamak için toplumlar giderek artan bir şekilde militarize ediliyor, eşitsizlik ve yoksullaşma o kadar yoğun hale geldi ki, sosyal kontrolü sağlamaya devam etmek için askeri ve baskıcı yöntemler kullanmak dışında başka bir çözüm kalmıyor.”

“Meksika’da yaşanan diğer bir gelişme de, eskiden değişik uyuşturucu tekelleri vardı, ve devlet, birbirleriyle savaştıklarında  bu kartellerden birini tutup diğerine karşı tavır almazdı.. Calderón, iktidara 2006 yılında hile yoluyla yasadışı olaral geldi ve hiçbir saygınlığı yoktu ve iktidara gelmesinden sonra,  bir keresinde iki milyon kişi Meksika şehri’nin merkezinde ki Zocalo meydanını işgal etti. Bu uyuşturucuya karşı savaşı başlatıp değişik köşelere yayarak meşrutiyeti olmadığını unutturmak istedi.”

“ Mekska Devlet’inin şimdi yaptığı ancak önceden yapmadığı, tarafsız olarak rüşvet almak veya kartellerin mevcuyetlerini sürdürmelerine göz yummak yerine bir kartelin yanında diğerine karşı yer almaktır. Bu nedenden dolayı karteller şimdi Meksika Devleti’nin görevlileri ve valilerini de hedef alıyorlar.”

Sistem de ki Çatlaklar ve 21.inci yüzyıl Faşismi…

“Aşırı bir kötümserlik ve siniklik içine düşmek istemiyorum. İyimserliğimi kayıp etmedim, ancak gerçekçi olmak istiyorum. ve gördüğüm, yapısal ve sistemik bir krize yakın olan bu global kriz karşısında gelişmekte olan değişik tepkiler vardır ve hızlı bir kutuplaşma meydana geliyor, bir yanda, aşağıdan, fakirlerden, yoksul halk hareketlerinden gelen tepki ve solun yeniden canlanması ve Güney Amerika’da 21.inci yüzyıl sosyalimini yaratma girişimleri, ve büyük kitle protestoları ve Fransa ve Yunanistan’da ki genel grevleri biliyorsunuz. Bütün dünya da ilerici direnişin, radikal direnişin, sol direnişin  yükseldiğini ve kitlelerin yeniden harekete geçtiğini görüyoruz.“Ancak, kutuplaşma krize verilen cevap etrafından şekilleniyor, diğer  taraftan, 21.inci yüzyıl faşizmi olarak niteleyeceğim güçler vardır, değişiktir bu, 20.inci yüzyıl faşismine benzemiyor, çünkü herşey değişti, şu anda en güçlü yükselen sağ ABD’dedir.Faşist sağın yükselişi.”

“Çay Partisi’nde ve Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanatı, Dakika Adamı, Beyaz İktidar hareketleri ve diğerlerinde organize oluyorlar.Ve böylece ABD’de faşist hareketin yükselişini izliyoruz.Ancak faşist sag bütün dünyada yükseliyor. Avrupa da, bütün Avrupa ülkelerinde  bunu görüyoruz. Latin Amerika ülkelerinde de bunu görüyoruz, bir toplantı yapıldı:  Uno América, bu toplantıda eskiden bir darbe olduğunda ya da otoriteryen rejimlerle mutlu olan  faşist Latin Amerikan sağı bir araya geldi.”

“Kolombiya gerçektende 21.inci yüzyıl faşizminin bir örneğidir: demokratik bir dış görünüş, a polyarchik polititik sistem ve bunun altında tümden bir sosyal kontrol,  bir elitlerin ve sermayenin tümden tahakkümü vardır. Ve eğer direnirsen katl edilirsin, ve dört milyon kişi kırsal bölgeleri terk etmek zorunda kaldı.”

”Evet, büyük çatlaklar var ve bu hem faşist sağ hem de yeniden canlanan sol için bir alan sağlıyor.  ve bunun nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum.. Çok tehlikeli bir belirsizlik dönemi içine giriyoruz.”

Dr. William I. Robinson, Universite of California – Santa Barbara’da öğretim görevlisidir.

kaynak: Upsidedown.org


 

Interview: Dr. William I. Robinson on Power, Domination and Conflicts in Mexico

Posted in Meksika, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | 1 Comment »

Chomsky: Wikileaks belgeleri demokrasiye duyulan nefreti gösteriyor

Posted by lahy 07/12/2010

Selin Girit

Noam ChomskyNoam Chomsky, Pentagon Belgeleri’nin basına sızmasında rol oynamıştı.

Zira 1971’de Pentagon Belgeleri’nin basına sızmasında Chomsky’nin önemli bir rolü vardı.

Söz konusu belgeler, Amerika’nın 1945’ten 1967’ye kadar Vietnam’daki siyasi ve askeri varlığına ışık tutuyor, Lyndon Johnson hükümetinin sistematik olarak gerek halka gerekse Kongre’ye yalan söylediğini ortaya koyuyordu.

Şimdi bu olayların üzerinden 40 yıl geçti, ve bu kez Wikileaks adındaki bir internet sitesi, Amerikalı diplomatların kapalı kapılar ardında ne konuştuklarını kamuya mal etmiş durumda.

Peki acaba, Wikileaks, gazeteciliğin günümüzde geldiği noktanın -yani araştırmaktan öte bildirmeye dayalı bir gazetecilik biçiminin- doğal bir sonucu mu?

NOAM CHOMSKY: Bence Wikileaks, elektronik iletişimin internet, Facebook ve diğer kanallar üzerinden yayılmasının kaçınılmaz bir sonucu. Bu vaka özelinde bakarsak, Dışişleri Bakanlığı çok aptalca bir hata yaptı ve bunu biliyorlar da. Yüzbinlerce belgeyi küçük bir kartta tutuyorlardı, bu bilgilere dünya genelinde binlerce kişinin erişimi vardı. Yani sızıntıların olması kaçınılmazdı. Özellikle de günümüzün elektronik bilgi çağında.. Ben Wikileaks’in bu tür iç iletişim kanallarının sınırlandırılmasına yol açacağını düşünüyorum. Ama sızıntılar hep olacaktır. İletişimin bu kadar kolay olduğu açık toplumlarda her zaman sızıntı olabilir. Ama bu hükümetin sırlarının ifşa edilmesinden şikayet etmesi biraz komik kaçıyor. Çünkü bu, vatandaşlarının ayrıntılı takibatına büyük önem veren bir hükümet. Her bir vatandaşın ne yaptığını, ne düşündüğünü, ne yazdığını bilmek istiyor. Şimdi ise vatandaşların hükümetlerinin ne düşünüp yaptığına bakmasından şikayet ediyorlar. Halbuki tam tersi olmalı. Yani hükümetler açık olmalı, kişiler ise kendi özel hayatlarını gizli tutabilmeli.

SELİN GİRİT: Wikileaks’e sızan belgelerle ilgili olarak dünya genelinde yapılan haberler hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin Türkiye ya da Rusya’da bazı medya kuruluşları, belgelerde yer alan bazı iddiaları görmezden gelmeyi tercih etti ya da “Bunlar dedikodudan ibaret.” demekle yetindi.

NOAM CHOMSKY: Türkiye ve Rusya’daki haberleri takip edemedim tabii. O yüzden bu konuda yorum yapamam. Ama Batı’daki haberlerin bakış açısının oldukça şaşırtıcı olduğunu düşünüyorum. Yani bu belgelerin açığa vurduğu en vahim şeyi fark etmemiş gibiler. Demokrasiye nefret duyulduğunu görmüyorlar. Bütün manşetlerde, Arap liderlerin İran konusunda ABD’yi destekledikleri, hatta daha bile fazlasını yapmasını istedikleri yönündeki iddialar vardı. Peki ya Arap halkları? Yeni yapılan bir kamuoyu yoklamasında, Arap halklarına hangi iki ülkenin kendileri için en büyük tehdit oldukları sorulmuştu. İsrail ve ABD yüzde 80 gibi oranlarla başı çekiyordu bu ankette. Ya İran? Yüzde 10’la sonlarda geliyordu. Hatta halkın büyük bölümü, “İran’ın nükleer silahları olursa, bu bölge için daha iyi olur.” görüşündeydi. İşte bu da Amerika’nın tutumuna taban tabana zıt. Batı dünyası, “Arap diktatörler bizi destekliyor, o zaman sorun yok.” diye düşünüyor. Halkın büyük bölümünün bu politikalara karşı olup olmaması onlar için bir şey değiştirmiyor. İşte bu demokrasiye derinden nefret duyulduğunun bir kanıtı. Aslında Türkiye de bu olguya aşina… 2003’te ABD Irak’ın işgali için destek toplamaya çalışırken, yine uluslararası anketlere göre, Türkiye’de halkın yüzde 95’i işgalde rol oynanmasına karşıydı. Sonuçta halkın yüzde 95’inin istediği oldu ve bu ABD tarafından sert bir şekilde kınandı. Bu da demokrasiye, halkın görüşlerine derin bir nefret duyulduğuna işaret ediyor.

SELİN GİRİT: Wikileaks’in tüm bu belgeleri sızdırma işinde tek başına hareket etmiş olamayacağı gibi bir takım iddialar da söz konusu.. Örneğin Türkiye’de, bazı siyasetçiler ve yorumcular, İsrail ve ABD’yi işaret etmeye başladılar. Bu gibi yorumlara nasıl bakıyorsunuz?

NOAM CHOMSKY: Biraz şüpheyle bakıyorum. Belgeleri okuduğumda, bunların diplomatların kendi iç yazışmalarının tutarlı bir yansıması olduğunu düşündüm. Örneğin Arap liderlerin tam olarak ne dediklerini bilmiyoruz. Diplomatların duymak istedikleri şeylerin ya da Dışişleri Bakanlığı’nın duymak istediğini düşündükleri şeylerin ne olduğunu biliyoruz. Yolladıkları kriptoların içeriği de bu. Bir diğer örnek var mesela.. Tel Aviv’deki Amerikan elçiliğinden gönderilen bir kripto… Aralık 2008’de İsrail’in Gazze’ye düzenlediği operasyonlarla ilgili bir kripto bu. Elçilik, Hamas’ın ateşkesi ihlal ettiğini, İsrail’in saldırısının savunma amaçlı ve bu nedenle de meşru olduğunu söylüyor burada. Ama bu, gerçekte olanların tam tersi. Ya Tel Aviv’deki elçilik çalışanları İsrail basınını hiç takip etmiyor ya da düpedüz yalan söylüyorlar. Çünkü aslında ateşkesi İsrail bozmuştu. Hamas yeniden ateşkes ilan edilmesi çağrısında bulunmuştu. İsrail bu teklifi reddetmiş ve bombardımana başlamıştı. Yani olanlar, elçiliğin aktardıklarının tam tersiydi. Bu düpedüz yalancılık, ve bu gibi şeylere pek rastlanmaz. Ama ben Wikileaks’in sızdırdığı belgelerin gerçek olduğunu düşünüyorum.

SELİN GİRİT: Siz bundan 40 yıl önce Pentagon Belgeleri’nin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştınız. Şimdi geriye dönüp baktığınızda iki olay arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

NOAM CHOMSKY: Çok değil… Pentagon Belgeleri çok farklı bir olguydu. Öncelikle, bir tarihi yansıtıyorlardı. 1940’dan 1968’e kadar planlama konularına, dışişleri bakanlığının, hükümetin düşünüş şekline derinlemesine bir ışık tutuyorlardı. Bunlar, hükümetin ne düşündüğü, ne yaptığı, halktan neleri gizlediği gibi konularda çok değerli bilgiler sunuyordu. Yani çok önemli, tarihi bir kaynak sunuyorlardı. Wikileaks’in bu belgeleri sızdırmış olmasından belli bir memnuniyet duyuyorum tabii. Ama nihayetinde diplomatların birbirlerine söyledikleri şeyler kadar değeri var bu belgelerin. Büyük bölümü de aslına bakarsanız, dedikoduya dayanan şeyler..(BBC)


Posted in Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , | 4 Comments »

Micah Uetricht – Benjamin Dangl Söyleşisi

Posted by lahy 04/12/2010

[Benjamin Dangl, Guardian unlimitedThe NationThe Nacla Report on the Americas gibi yayınlar için Latin Amerika genelinde gazeteci olarak çalıştı. Daha önce yayınlanmış The Price of Fire: Resources Wars and Social Movements in Bolivia adlı bir kitabı var ve ayrıca TowardFreedom.com‘un editörü. Dancing With Dynamite -Social Movements And States In Latin America [Dinamitle Dans Etmek – Latin Amerika’da Toplumsal Hareketler Ve Devlet, Ekim 2010 AK Press] Benjamin Dang’ın son yayınlanan kitabı. Aşağıda, Micah Uetricht’in Benjamin Dangl ile yeni yayınlanan kitabı bağlamında yaptığı söyleşinin-10 Kasım 2010- bir bölümünü yayınlıyoruz]

Micah Uetricht: Kitabınızda sosyal hareketlerin mantığının devletin mantığıyla rekabet ettiğini yazıyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Benjamin Dangl: Latin Amerika’da sol-eğilimli başkanlar son on yıllık süreç dahilinde iktidara geldiğinde, kendilerini orduyla, Washington’la, küresel kapitalizmle ve faaliyetlerini kısıtlayan baskılarla mücadele halinde buldular. Bu başkanlar seçim kampanyaları döneminde söz verdikleri reformları gerçekleştirmeye daha baştan ya isteksizdi, ya da bu reformları gerçekleştiremedi. Toplumsal hareketler, seçimleri izleyen dönemlerde, çok geçmeden bir müttefiki kaybettiklerini fark etti.
Latin Amerika’da birçok hareket benzeri bir gelişim süreci izledi. Brezilya’da topraksız köylüler hareketi Başkan Lula’yı destekledi, Arjantin’de birçok aktivist ekonomik kriz sonrasında Nestor Krichner’in arkasındaydı, Bolivya’da Sosyalizme Doğru Hareket, büyük bir toplumsal destek sayesinde başkan Evo Morales ile iktidara geldi. Toplumsal hareketler bu başkanları destekleyerek yanlış yapmış değil. Ancak bu başkanlar işbaşına geçtiğinde ortaya çıkan dinamiğe baktığımızda, çok söz veren ama sözlerini yerine getiremeyen, seçmen tabanlarını genişletmek için sağa kayan, ve/ya da yatırımlar için yabancı şirketlere ayrıcalıklar tanıyan başkanlar görürüz.
Bu, söz konusu başkanların tümüyle başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle Venezüella’da Chavez ve Bolivya’da Morales, yönetim ve karar-alma mekanizmalarında, örneğin anayasaların yazım süreçlerinde halkın katılımına önemli ölçüde yer açtı. Toplumsal hareketlerin bir kazanımı olarak solcu bir başkan seçimle iktidar geldiğinde, bu tür önemli gelişmeler ortaya çıkabilir.

Bölge genelinde gelişen bu sol dalgaya dayalı birçok ilerleme var: eğitime ve sağlık hizmetlerine daha fazla erişim olanağı, genişletilmiş sosyal programlar vb. Ancak toplumsal hareketlerle devletler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan önemli sorunlar da mevcut. Bu ilişkinin Latin Amerika’da ne ölçüde zayıfladığına gelince, bu, her ülkede farklılık gösteren ve neredeyse sürekli değişen bir şey.

Son birkaç yıldır Latin Amerika konusunda solda hakim olan, “bölgede seçimle işbaşına gelen ilerici başkanların birbirini izlediği ve her şeyin iyi gittiği” şeklinde bir anlatı var-keşke Washington’un ve yabancı şirketlerin müdahalesi de olmasa. Fakat gerçek şu ki, bölgede sol-eğlimli başkanların yönetimde olduğu ülkelerde hoşnutsuz toplumsal hareketler var. Bu başkanların çoğu, onları işbaşına getiren toplumsal hareketlere sırtını döndü. Bu kitap, son on yıl kapsamında bu ilişkilerin bir tarihini yazıyor, ve bu, Latin Amerika tartışmalarında çoğu kez unutulan bir boyuttur.

MU: Bu toplumsal hareketlerin herhangi biri devletle ve siyasal partilerle etkileşime –dinamitle dans- girdi mi?

BD: Olağanüstü bir seçim oyunu oynama ve referandumları ya da adayları destekleme kapasitesinin olduğu Brezilya ve Bolivya’da bazı dinamik toplumsal hareketler var, ancak bu destek onların politik çizgilerine ya da özerkliklerine engel olduğunda geri çekiliyorlar.

MU: Bu, anlaşılması zor bir model.

BD: Kesinlikle öyle. Fakat birçok toplumsal hareket bunda etkili oldu. Bolivya’da toplumsal hareketler Morales’i eleştirel olarak desteklemekle, sağı bozguna uğratmak arasındaki kritik bölgede hareket etti. Ekvador’da CONAIE (yerli hareketi) çevreyi savunma konusunda hep şaşmaz bir tutum sergiledi, fakat Başkan Correa’dan desteğini çekti, çünkü onun izlediği politikalar hareketlerine ve Amazon’a karşıydı. 30 Eylül’deki darbe girişiminde bile CONAIE, politikaları nedeniyle Correa’yı eleştirmeye devam etti. Sağ’a karşı suvunmaya ihtiyaç duyduğunda bir hükümete destek olmak, ama aynı anda onu eleştirmek yeteneği Latin Amerika’daki çeşitli toplumsal hareketler için yararlı oldu.

MU: Kitap boyunca yeni sol hükümetlerden kaynaklanan karmaşık sonuçları değerlendiriyorsunuz. Venezüella bölümünde, görüşme yaptığınız bir Ev Kadınları Sendikası üyesi şöyle diyor: “Sendika, yeni anayasanın yarattığı, ve şimdi devletle ortak-yaşar bir ilişki içinde işleyen hem gerçek, hem de psikolojik bir alanda gelişti.” Öyleyse kadınlar sendikası üyeleri Chavez’in getirdiği değişikliklerden önemli ölçüde yararlandı demektir. Ayrıca siz de şöyle yazıyorsunuz: “Devlet böyle sendikaların ortaya çıkmasını sağlayan temel meşrulaştırıcı güç olarak görülüyor, ama iktidarın içinde işlediği temel ekonomik ve sosyal yapı dönüşmüyor.

BD: Chavez’in girişimleriyle Venezüella’da birçok mükemel sosyal program ve politik proje başladı. Bu alanlar açıldığında iki önemli soru ortaya çıkıyor: “Chavez oy için, iktidarı kendi menfaati doğrultusunda toplamak için bu alanları ne ölçüde kullanır” sorusuyla,” başında olduğu yönetimin bu yeni alanları tabandan başlayarak halkın kullanmasına ne ölçüde imkân tanıdığı” sorusu. Kitapta gözden geçirdiğim topluluk konseyleri ve diğer programlar durumunda, Chavez’in ve yerel yöneticilerin söylediklerini aşan biçimde halkın mahalli düzeyde yürüttüğü açık bir çaba var; bürokratik kırtasiyecilik olmaksızın, iktidarın taban örgütlenmelerini kuşatmasına izin vermeksizin halkın kendi hayatını ve mahallelerini dönüştürme doğrultusunda Bolivarcı sürecin araçlarını kullanma çabası. Devletin başlattığı programlara katılan birçok Venezüellalı, Bolivarcı süreç tarafından kullanılmaktan ziyade onu kullanmak için başarıyla mücadele ediyor.

MD: Kitapta tanımladığınız hareketlerin uzun dönemde nasıl gelişeceğini düşünüyorsunuz?

BD: Her ülke farklıdır, fakat soldan iktidarı geri almak için sağın geliştireceği çok örgütlü ve çok iyi finanse edilmiş hamleler görmeye devam edeceğimizi düşünüyorum, ve belli sosyal hareketler kendini bu şiddetli rekabetin ortasında bir yerde bulabilir. Bu sol iktidarların başarısı, ülkelerindeki toplumsal hareketlerin taleplerine nasıl karşılık vereceklerine bağlı, çünkü hükümet reformu isteyen bu hareketlerin çoğu, iktidarın uyguladığı politikalardan daha tutarlı, daha sürdürülebilir ve demokratik politikalar öneriyorlar. Örneğin kendi kültürünü, toprağı ve çevreyi koruma mücadelesi veren Ekvador’daki yerli hareketi, ve iktidarın oluşum sürecinde daha fazla söz sahibi olma mücadelesi veren Bolivya’daki çeşitli yerli hareketleri. Başkanların orduya, sağa ya da yabancı şirketlere değil, bu seslere kulak vermesi gerekiyor.

MU: Ekvador’daki darbe girişiminden ve orada sosyal hareketlerin bu girişimi nasıl tepki verdiğinden söz eder misiniz?

BD: CONAIE ve ülkedeki diğer yerli gruplar, bu darbe girişimini gerçekleştiren sağcı polis güçlerini reddettiklerini açıkca ifade eden bir bildiri yayınladı. Fakat bildirinin büyük bölümünü, Correa’yı suçlamaya ve onun muhalif sesleri etkisizleştiren yönetim tarzının böylesi bir istikrarsızlığa davetiye çıkardığını açıklamaya ayırdılar. Correa’yı, maden işletmelerine, bölgelerindeki suyun özelleştirilmesine ve yerli halkın onayı olmaksızın petrol endüstrisinin genişletilmesine karşı direnen yerli aktivistlere uyguladığı baskı nedeniyle eleştirdiler. Aslında bildiri, onun bunu hak etmiş olduğunu açıklıyordu.

2002’de Venezüella’da da Chavez’e karşı bir darbe girişimi vardı. Fakat o iktidara geri döndü, çünkü hem ordunun hem de daha önemlisi sokağa dökülen halkın desteğine sahipti. İnsanlar harekete geçti, çünkü Chavez Karakas’da geniş halk yığınlarına çağrıda bulundu. 2008’de Bolivya sağı Başkan Morales’e karşı ülkeyi istikrarsızlaştırma denemesine giriştiğinde, yine sokağa dökülen halkın muazzam bir desteği vardı. Oysa Ekvador’da bir darbe girişimi gerçekleştiriliyor, ve Correa ülkedeki en önemli ve dinamik sosyal hareketi, yani CONAIE’yi yok sayıyor, çünkü onları bastırmış ve kenara itmişti. İlerici bir başkan ve yeni Latin Amerika solunun bir üyesi olarak görülse de, Correa yerli hareketinin desteğine sahip değildir. Sağa karşı verdikleri mücadelede bu başkanların geleceği, büyük ölçüde sosyal hareketlerin nerede durduğuna bağlıdır.

Kaynak: Alternet

Çeviri:kutlu tunca, solkure.wordpress.com

Posted in Bolivya, Ekvador, Söyleşi ve Görüşmeler, Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Margarita Zapata: ”Şimdi sosyal bir devrimin zamanı”

Posted by lahy 28/11/2010

Gözlerinde dedesi Emiliano Zapata’nın. derin bakışları var. Meksika Devrimi’nin (1910-1917) en meşhur generalinin ruhu halen yaşıyor ve yalnızca onun torunu Margarita Zapata’da değil. Tarım reformu talebi hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilmedi. Bu Cumartesi, diktatör Porfirio Díaz ‘ı deviren ayaklanmanın yüzüncü yıldönümü doluyor, ancak Meksika’nın ana problemlerinin kökeninde Meksikalıların üçte birinin yaşadığı kırlardaki halen süren kriz vardır. Kırsal bölgelerde yaşayan halk fakirlik seviyesinin altında yaşayan nüfusun yüzde 45’i içindedir, günümüzde Zapata Vakfı’nın başkanı olan savaşçının torunu bu gerçekliğe işaret etti

“Dedemin Meksika’ya en büyük katkısı tarım reformudur”

Emiliano Zapata Meksika’da nasıl bir yere sahiptir?

Devrimin bir temsilcisidir, Özgürlük,demokrasi ve halkın toprak sahibi olmasını savunmak için hayatını feda etmekten kaçınmayan biridir. Sağdan gelen iftiralara uğramasına rağmen hiçbir zaman yolsuzluk ile suçlanmadı.Pancho Villa, ile birlikte Başkanlık Sarayına geldiğinde fotograf çektirmek için bile başkanlık sandalyesine oturmak istemedi. İkiyüzlü değildi, göründüğü gibiydi.

Ailesine de aynı mesajı mı verdi?

“Günümüzde köylüler göç etmek için topraklarını satmak zorundalar”

Babaannem Miliano’ya ihanet etmedi çünkü, o her zaman 28 kadından 28 çocuğu olduğunu biliyordu ancak hiç bir zaman saygısızlık göstermedi. Destekleyici ve sevgi dolu bir ailenin mücadele içinde onu gerçekten güçlü kıldığını söylüyordu. Gerçekte, Zapata’nın gülümseyen bir tek fotografının olmasına rağmen, babaannem bu gülümsemenin yüzünü aydınlattığını ve  istediği  heryere ulaşan bir karizması olduğunu söylerdi. Yalnızca inançlarında son derece ciddi idi ve bakışları kendi birliklerine bile korku salıyordu. Ancak büyük bir sadakat, doğruluk ve arkadaşlık kavramına sahip idi ve ihaneti hiç bir zaman bağışlamazdı. Zapata’dan bana  kalan dürüstlüğün bir aşığı olmakdır.

Zapata çapkın olduğu gibi bir şöhrete sahipti, ancak komutanlığını yaptığı Güney Ordusun saflarında kadınlara yer veren tek ordu idi. Birleşmiş Milletler için cinsiyetle ilgilikjonularda danışmanlık yapan biri olarak bu bilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geleceği gören biriydi. Genelde kadınlara karşı büyük bir saygısı vardı.  Büyük bir kalbi vardı ve çok geniş idi(gülümsüyor) ancak cinselliğin ötesinden söz ediyorum., kadın albay ve generallere sahip tek ordu idi, o devirde başka ordularda böyle bir bir şey söz konusu olmadı.

” Fikirlerden kaynaklanan temelinde eğitim olan  sosyal bir devrime ihtiyacımız var”

Zapata’nın Meksika Devrimi’ne en büyük katkısı neydi?

Yüzyıl önce Meksika devrimine en büyük katkısı ve bugüne değin, tarım reformu Plan de Ayala‘ dır. Temel hatları halen yürürlükte bulunan 1917 Anayasasın da içine alınmasına rağmen gerçekte hiçbir zaman hayata geçirilmedi.  Halen büyük latifundios’lara sahibiz. Bunun yanısıra tek bir ürüne bağımlılığa karşı idi çünkü kendine yeterli olmamamız gerektiğini söylermiş. Ve bugün vardığımız noktada yüzyıl öncesine nazaran gıda üzerinde daha az bir egemenliğe sahibiz.  Değişik hükümetler köylüleri iflasa sürüklemek için herşeyi yaptılar, ABD ile serbest ticaret anlaşması imzalandıktan sonra bu süreç daha da hızlandı.

O zaman onun ideallerinin halen geçerli olduğunu söyleyebilrimiyiz?

Her zamankinden daha fazla.  Köylülük günümüzde daha da kötü bir durumdadır, Bununda ötesinde toprak reformundan faydalanan köylüler göç etmek için tarlalarını sattıktan sonra. fakirlik içine düştüler.    ABD’de  11 milyon Meksikalı var ve Başkan Vicente Fox (2001-2006) döneminde beş milyon daha iyi fırsatlar peşinde ülkeyi terk ettiler.  Başka bir problemde alternatiflerin yokluğunda organize suç çetelerine katılmalarıdır. Ne öğretim görme ne de çalışma imkanları olmadığı için, ‘ne-ne’ciler olarak adlandırılan  6 milyon gençin önünde nasıl bir gelecek vardır?

O zaman başka bir devrime mi ihtiyaç var?

Evet, sosyal bir devrim ve eğitimi, fikirleri esas alan bir devrime ihtiyacımız var. 40 milyondan fazla fakiri tüketen en büyük problemlerimiz olan yoksulluğu,  suçları, yasalardan muafiyeti ve yolsuzlukları sona erdirmemiz gerekiyor.

Kaynak: El Publico.es

Posted in Meksika, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , , , | 1 Comment »

E. Saman: ”Kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi yükseltmek için PSUV içinde Radikal Sosyalist Akımı inşa ediyoruz”

Posted by lahy 18/11/2010

Eduardo Samán:  ”Kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi yükseltmek için PSUV içinde Radikal Sosyalist Akımı inşa ediyoruz”

Foto: Eduardo Saman

26 Eylül seçimlerinden bir kaç gün sonra 1 milyondan fazla oy kaybının nedenleri ve PSUV’un güçlendirilmesi için bir tartışma başladı. Eski Ticaret bakanı Eduardo Samán’ın yaptığı açıklamalar geniş yankı uyandırdı; Enternasyonalist Markist Akımın Venezüella seksiyonu Lucha de Clases’de yayınlanan görüşme birçok yayın oranında yayınlandı. Eduardo Sahan 2010’da son bulan bakanlığı sırasında işçi kontrolü gibi politikaları savunup uygulamaya sokmaya çalıştığı için işçi sınıfı ve sol kesimler içerisinde popüler bir isim idi. Yaptığı görüşmede bakanlıktan alındığı sırada Chavez’in kendisine bir açıklamada bulunmadığını söyledi. Saman bakanlıktan alınmasını Venezüella’da Polar gibi büyük kapitalist işletmelerin bürokrat kesimlere yaptığı baskıya dayandırdı.

Samán’ın PSUV içinde radikal sosyalist  bir fraksiyon kurulması önerisi devrimciler arasında tartışmaları başlattı. Bu tartışmaların bir parçası olarak aşağıda ki görüşme Luchas de Classes (Sınıf Mücadeleleri)’de yayınlandı.


LC: Muhalefetin saflarına geçtiğinizi iddia eden kişiler var. Bu doğru mu?

ES: Hiçte değil. Bu ileri sürdüğüm görüşlerden korkan kişiler tarafından yaratılan bir söylenti. “Samán karşı tarafa geçti” diyorlar. Bu bir yalandır. Pratik olarak, bütün hayatım boyunca devrimci idim ve sosyalizm için mücadeleye yoldaş başkan Hugo Rafael Chávez Frías’ın yanında devam edeceğim.

Gerçekte bu türden iftiralara başvuranlar önerdiğim radikal akımın PSUV içinde güç kazanmasından korkuyorlar. Politik fikirlerimizden korkuyorlar, mesele budur.

LC: Görüşmemizin yayınlamansının üzerinden bir ay geçti.  PSUV içinde ne gibi bir tepkiyle karşılaştınız?

ES: Aldığım olumlu yorumların sayısı etkileyicidir. Birçok kişi bana telefon etti, Twitter, Facebook, Aporrea aracılığıyla mesajlar yolladı. Büyük çoğunluğu görüşme ve akımın inşası için beni kutluyordu.

Partide bir heyecanlanma olduğunu gördüm.  Radikal bir fraksiyonun yaratılması birçok yoldaşın fikrinde idi ancak dışarı vurulmamıştı, bunun için konuştum. Devrimim içinden geçtiği dönemi değerlendirirsek gerçekten de bir gerekliliği yansıtan bu fikre hemen sahip çıktılar.

Öncelikle, işçi grupları, öğrenci grupları kültür alanındaki sanatçı grupları ve PSUV’un tabanındaki militan grupları var.  Bunların tümü devrimcilerdir, bu süreç içindeki mücadelecilerdir, bürokratikleşme konusunda endişeleri vardır ve karşılaştığımız engellerden sorumlu olan  beşinçi kola karşı mücadele etmek istiyorlar,

Ayrıca bir çok foruma ve bu grupların toplantılarına önerimi ve onların bu sürece nasıl destek olacaklarını tartışmak için davet edildim. En büyük toplantı Karakas’da Celarg‘da (Devlet tarafından desteklenen bir vakıf) yapıldı ve Catia,Valencia, diğer yerlerde toplantılar yapıldı.

Gerçekte bir sözcü ve kabul ederseniz  bir taşıyıcı/muhatap olmak dışında bir misyonum yok. Bütün ülkede temaslar kurarak önerim hakkında konuştum.  Lara, Falcón, Táchira, Anzoátegui, Caracas, Miranda, Aragua, ve diğer şehirlerde de desteklerini ileten PSUV içinde gruplar vardır.

Partiyi bölmek bir yana, bu akım önerisi partiyi birleştirecektir, bunun anlamı son derece endişeli olan ya da huzursuz olan ve demoralizasyona kayabilecek ve politikayı bırakabilecek olan kadroları aramızda tutmaktır. Partinin erozyona uğramasını engelleyebiliriz.

LC:  ”Radikal Akım” nedir? İlkeleri ve amaçları nelerdir?

ES: Halen tam bir tartışma sürecindeyiz, ancak benim görüşüm Radikal sosyalist bir akım olacağı şeklindedir.  “Sosyalist” dememiz önemli bir işarettir, böylece, hem sosyalist parti PSUV’un bir parçası olduğumuzu belirtiyor ve hem de Causa R ( 1990’lı yıllarda önemli bir rol oynayan sol parti, günümüzde sağ muhalef bloğu içerisindedir) ile hiç bir ilişkimiz olmadığını gösteriyoruz.

Bizim akımımız “radikal”, bu  “aşırı bir uç” olduğumuz anlamına gelmiyor.  Aşırı bir uç olmanın ya da köktenciliğin ya da bunun gibi söylemlerin peşinde değiliz. Temelde devrimin istikameti konusunda kuşkularımız var ve sağın gelişimini durdurmak istiyoruz.

Bizim ilkelerimiz bir yandan PSUV’un programında yazılı ilkeler ve parti kongrelerinde karar altına alınan kararlar, bir yandan da marksist felsefedir. Yapmamız gereken bu ilkelerin ve Bolivarcı devrimin: kapitalist sömürüye karşı mücadele, gerçek özünü savunmak ve yeniden canlandırmaktır.  Akımın gerçek rolü bu hedeften uzaklaşmaları durdurmak olacaktır.

Pek tabii ki, yolsuzluk ve bürokratikleşmeye karşıyız, ancak bu tüm problemimiz değildir. Problem sosyalizmin tanımlanmamış olmasıdır. Sosyalist tanımlama konusuna geri dönmemiz gerekiyor, bunun anlamı, halkın yaşamın düzeltecek önlemlerin alınması ve bankerler, kapitalistler ve dolandırıcıların egemenliğine karşı tedbirler alınmasıdır.

Yalnızca verimli olmak için mücadele etmiyoruz. Kapitalist modelden tümüyle değişik olan sosyalist bir model için savaşıyoruz. Kiracılara,işçilere ve köylülere boyun eğdiren kapitalist sömürü zincirlerini kırmayı hedefliyoruz.

Bunun altını çizmek önemlidir, çünkü geçmişte yolsuzlukların tek problem olduğunu düşünmemizi istediler.  Dördüncü Cumhuriyet döneminde (Chavez öncesi dönem) eğer yolsuzluklar son bulursa kapitalizmin ideal bir sistem olacağını söylüyorlardı, Ancak bu doğru değildir.

İhtiyacımız olan kapitalizmin ötesine geçen sosyalist kavramları hedeflememizdir. Örneğin, bir şeyi ulusallaştırdığımızda veya inşa ettiğimizde bu sosyalist bir çerceve içinde yapılmalıdır.   Monsanto ve DuPont gibi şirketlerin yararına tohum ekimi yapmayacağız.

Halka hizmet etmesi için  üretim sistemini değiştirmemiz gerekiyor, böylece toplumsal hedeflerimiz ile toplumsal mülkiyet aynı çizgide olacaktır. Sosyalist model bir yada daha fazla kişi tarafından  kazanç sağlamak için iş yapmak değildir, bunun aksine halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için üretmektir.

LC: Ülkede en fazla tartışılan konu, özel mülkiyetin ulusallaştırılmasıdır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

ES: Evet, devrim için bu can alıcı bir konu ve detaylı olarak tartışılmalıdır. Venezüella sağı hükümetin özel mülkiyete karşı olduğunu, komünizme doğru gittiğimizi  vb. iddia ediyor. Bunu halkı korkutmak, belirsizlik ve korkuyu yaymak için yapıyorlar. Sağ ”Dikkat edin, herşeye el koyacaklar” diye bağırıyor ve küçük iş sahipleri işlerine el konacağını düşünüyorlar. İnsanlar arabalarına, buzdolaplarına, fırınlarına el konacağını düşünüyor.

Ancak, dostumuz Alan Woods’un geçenlerde bir makale de açıkça belirtiği gibi bu, küçük işletmeleri ya da küçük ölçekli mülkü ulusallaştırmak demek değildir. Özel mülk sahibi olmaya karşı değiliz, çok daha değişik bir şey olan büyük ölçekli üretim ve dağıtım araçlarının özel mülkiyet hakkına karşıyız.

Ortadan kaldırmak istediğimiz bazı kişilerin diğer kişilerin emeğini sömürerek zenginleşmesini sağlayan sistem, burada bazıları ürettikleri artık değere hiçbir zaman sahip olmayan işçilerin alınterine rağmen servet sahibi olabiliyorler.

Buna ilave olarak, kapitalizm altında bir paradoksa sahibiz; fabrika işçileri, iş sahibinin artan baskısı altında  8,10 ve hatta 12 saat çalışırken gönülden çalışmaya hazır olan binlerce işsiz vardır, kapitalizm onları işsizliğe mahküm ediyor.

Gerçekliğe bakalım: fazla çalışmak gerekmiyor, modern teknoloji ile çalışma günü önemli miktarda düşürülebilir.  İnsanlar zamanlarını spor, kültür ve ailelerine ayırabilirler. Ancak kapitalistler daha fazla artı-değer elde etmek için işçileri daha fazla çalışmaya zorluyorlar.  Bu son vermek istediğimiz sömürüdür.

LC:  Akım nasıl inşa edilecektir?

ES:  Doğrusu, yeniden tekrar edeyim, benim önerim, akımın inşasında üç aşamadan geçilecektir. İlk olanı ”ajitasyon” veya ” önerinin yarattığı canlılık.”  Bu aşamada bir öneri tartışmalara yol açar, forumlar, toplantılar ve meclislerde ve diğer yerlerde tartışarak öneriye son biçimini verebiliriz.

Tartışma sonucu dökümanlar üretilecektir.  Bu belgeler gruplar, kollektifler veya kişiler tarafından tartışılacak ve bundan sonra da önerileri birleştireceğiz. Bu nokta da ikinci aşamaya geçeceğiz, bunu, ” akımın yolunu biçimlendirmek” olarak adlandırıyorum. Belge PSUV üyelerinin düşünçelerini, olup bitenler hakkındaki değerlendirmelerini yansıtacak ve de Bolivarcı devrimin nereye gittiğinin sinyalini verecektir.

Üçüncü aşama örgütlenme, bunun anlamı her kasabada tabandaki militanlarla toplantılar düzenlecek ve son aşamada da, her eyalette, ulusal düzeyde akımın kuruluşuna karar verilmesidir.

Bütün bunlar PSUV içinde ulusal ve bölgesel düzeyde ki iç seçimler doğrultusnda yapılabilir, parti tüzüğüne göre bu seçimler önümüzdedir. Göründüğü kadarı ile 2011’in ilk üç ayında gerçekleştirilecektir. Radikal Sosyalist Akım bu sürece, parti bürokrasisini ve beşinçi kolu yenmek isteyen PSUV üyelerinin bir çekim merkezi olarak katılmalıdır.

Kaynak: Lucha de Clases – http://www.luchadeclases.org.ve/

Çeviri: Erol Yeşilyurt

Venezüella: işçiler bürokrasiye karşı devrimci bir çalışma yasası için yürüdü

Venezüella: Mitsubishi işçileri işten çıkarmalar ve hükümeti protesto ettiler

Venezüella: İşçilerin öz yönetimi ve işçi kontrolü için mücadele

Venezüella:”Partiyi yenilemek ve bürokrasiyi ortadan kaldırmak gerekiyor”

Venezüella: İşçi zirvesi devrimin başarı ve sorunlarını tartıştı

Alan Woods – Venezüella seçimleri: Devrime ciddi bir uyarı

Venezüella:”Partiyi yenilemek ve bürokrasiyi ortadan kaldırmak gerekiyor”

Posted in Söyleşi ve Görüşmeler, Venezuela | Etiketler: , , | Leave a Comment »

José Bell Lara: Neo-Liberalizm Küba’ya Giremeyecek

Posted by lahy 22/10/2010

(Aşağıda José Bell Lara ile Johannes Wilm tarafından yapılan ve 10 Eylül 2010 tarihinde Havana’da gerçekleştirilen bir söyleşiyi bazı kısaltmalarla yayınlıyoruz. Dr. José Bell Lara, Havana Üniversitesi, Latin Amerika Sosyal Bilimler Fakültesi’nde bir profesör. Johannes Wilm ise Critical Sociology dergisi danışma kurulunun bir üyesi ve Küba devrimi/sosyalizmi konusunda yayınlanmış iki kitabı bulunuyor).

Johannes WilmKüba hükümeti son olarak ülkede bazı değişikliklere/reformlara gidileceğini duyurdu. Bu değişiklikler arasında, insanlara daha fazla bağımsız iş yapma imkânı tanıma projesi de yer alıyor. Kübalı’lar bu reformlardan neler bekliyor?

José Bell Lara: Küresel ölçekli derin bir kriz dönemindeyiz. Ve şüphesiz Küba da bu krizden etkilendi. Zira Amerika’nın uyguladığı ambargoyla birlikte düşünüldüğünde Küba ekonomisi güçlü bir etkiye sahipti. Sosyalist projeyi sürdürmek için etkin biçimde işleyen bir ekonomiye ihtiyacımız var. Bu anlamda verimliliği artıran ve yaşam koşullarını iyileştiren değişkenleri yaymamız gerekiyor.

Devlet istihdamı söz konusu olduğunda, uzun bir dönem boyunca Küba devletinini sürdürdüğü paternalist [babacan] bir politikaya sahiptik. Kamuda ihtiyaç duyulandan daha fazla personel var. Örneğin beş kişilik bir yerde sekiz personel çalışıyor. Daha fazla üretebilenler, daha az üretebilenler…Aynı anda fazla işgücüne anlamlı bir istihdam fırsatı tanıyarak, kamu sektöründe optimal bir rakam bulmak zorundayız.

Sosyal koruma mekanizmaları sayesinde Küba’da kimse işsiz kalmayacak. Avrupa’da ya da Kuzey Amerika’daki bir ülkede fazla iş işgücü, devlet desteği kapsamında sadece 4 ile 6 hafta arasında değişen sürelerle eve gönderilir. Burada, kamu sektöründe azami verimlilik arayışıyla bağımsız olarak çalışmak ya da birçok faaliyetin kooperatifleştirilmesi yoluyla istihdam gibi farklı imkânlara kapı açılıyor.

Tarımsal alanda hem fazla teknik destek olmaksızın gelişebilen besin maddesi üreticisi kooperatifleri, hem de daha gelişmiş ürünler üreten ve bunun için gerekli teknolojiye sahip olan diğerlerini konuşuyoruz. 100.000′i aşkın kişi  tarımsal arazi tapusu alıyor.

Ayrıca beldelerimizde genel onarım işleri, ayakkabı yapımı ve tamirciliği, su tesisatçılığı ve kişisel hizmetler gibi çeşitli hizmet alanlarında ortaya çıkabilen güçlükler söz konusuydu. Şimdi insanlara kişisel olarak ya da kooperatifler düzeyinde bu işleri geliştirme imkânı yaratıyoruz. Kooperatiflerin konut inşası ve onarımı, yapı malzemeleri üretimi veya doğramacılık ya da tamiratçılık gibi hizmetler sağlaması da düşünülebilir. Bu alanda hem toplumsal bir sorunu çözecek, hem de güçlü bir ekonomi doğrultusunda ülkenin verimliliğine katkıda bulunacak bir iş kolunun gelişmesi beklentisi var.

Merkezi devletin ve ayrıca kişisel görüşümce halk konseyleri aracılığıyla daha yerel düzeyde bir kamu sektörünün, topluma yarar sağlayan ve böylece ülkenin zenginleşmesine katkıda bulunan belli iktisadi faaliyetler geliştirmesi gerekiyor.

Önemli olan devletin en temel üretim araçlarına sahip olması zorunluluğudur, çünkü ekonomide belirleyici öğe budur. Fakat çeşitli temel hizmet alanlarının merkezi olarak yönetilmesi son derece zor .

Nikaragua’da kooperatifler Sandinista programının asli bir öğesiydi. Küba’da tarımsal iş kollarında kooperatifler var. Fakat ulaşım gibi diğer iş kollarında kooperatiflere rastlamıyoruz. Onları farklı iş kollarında da görecek miyiz?

Böyle bir olasılık var. İlle de böyle olacağını doğrulayamam, fakat önemli yeni mekanizmalara sahibiz. Söz gelişi bu iş kolunda [ulaşımda] faaliyet göstermesi için belli kooperatiflere ruhsat verilmesi ya da devletin sürücülerle farklı bir ilişki kurması düşünülebilir. Ulaşım iş kolu bağlamında farklı biçimler bulmak  mümkün. Ürünler için de aynı şeyi düşünüyorum, bir dizi gıda ürünü kooperatifler ya da bireyler tarafından üretilebilir. Söz gelişi bazı kişiler kendileri ya da yakınları için şarap üretiyor. Bunlardan bazıları satmaya yetecek kadar şarap da üretebilir pekâlâ.

Peki ya küçük şirketler? Belli bir ürün üreten küçük şirketler de olacak mı?

Bu  yeni bir fikir değildir. Örneğin Havana’da halihazırda devlete ait 23 şirket var. Bu şirketler merkezi devletin değil, yerel yönetimlerin mülkiyeti altında bulunuyor. Ayrıca yoğurt ve soya sosu üreten bir kooperatif de var. Bunlar büyük ölçekli şirketler  değil, ama sonuç alıyorlar. Milyonlarca galon salça üretmeye yatkın kurumlar değiller. Fakat genelde Latin Amerika’da en büyük istihdam kaynağı büyük şirket değildir. Küçük ve orta boy işletmeler daha fazla iş üretiyor. Niçin? Çünkü karmaşık bir teknolojiye bağımlı olmayan bu küçük şirketler genelde 50.000 dolarlık bir yatırımla iş yaratıyor. Büyük şirketler istihdam edebileceği ücretliden çok daha fazla para kazanmak zorundadır.

Üretim bir şirket olarak kurumlaşırsa, bunun kapitalist sistemden farkı ne olacak?

Nitelik olarak farklı. Çünkü şeker, madencilik, biyoteknoloji ya da elektronik endüstriler gibi temel üretim araçları hâlâ devlete ait kalıyor.

Emeklilik sistemi Küba’da tam olarak nasıl işliyor?

Sosyal güvenlik sistemi için maaşınızın yüzde 5′ini kesin. Emeklilik 65 yaşında başlar ve otomatiktir. Bir işçi emeklilik başvurusunu yapar ve 60 gün sonra başvurusu onaylanır. Merkeze bağlı bir emeklilik fonu var. Ayrıca devlet bütçesinde sosyal güvenlik harcamasına tahsis edilen bir kalem yer alıyor. İşçiler ya da şirketler bu harcamayı karşılayamadığında, devlet uyuşmazlığı üstlenir. Genel olarak 200 milyon peso’luk bir açık söz konusu. Devlet bu toplamı karşılamak zorundadır.

Bu sistemi değiştirecek planlar var mı?

Hayır. Bu, toplumsal olarak  gerekli bir sistem. Üstelik emeklilik sistemlerini özelleştiren Şili’nin ve diğer bazı ülkelerin deneyleri oldukça berbat bir görünüm sergiliyor. Küba’da böyle bir şey asla olmayacak.

O halde bugün Küba ekonomisindeki başat sorunlar nelerdir? İlan edilen değişiklikler dışında, bu sorunların çözümüne ilişkin programlar da var mı?

Bu değişiklikler yalıtık değil. Halihazırdaki temel sorunlardan biri gıda güvenliğidir. Devlet farklı usullerle bu sorunun üstüne gidiyor. Örneğin aşılarla birlikte biyoteknoloji geliştirerek. İhtiyaç duyduğumuz şey, bilimsel-verimli bir sağlık konstelasyonu. Biyoenformasyon üniversitesi Küba toplumunu bilgisayarlaştırmak için mümkün olan her şeyi yapıyor. Diğer bir strateji ise kentlerde organik tarımın kurulmasıdır. Farklı kentlerde yürürlükte olan bir kenar mahalle tarım programı da var.

Öğelerini bizzat halk yarattığı halde, bu kendiliğinden olan bir şey değil. Bu kültürü ve organik-kentsel tarımı geliştiren bir devlet liderliği var. Devlet bunun gibi birçok meseleyi ele alıyor, çünkü gıda güvenliği devrimin bir parçasıdır.

Peki ama bu cidden gerçekçi bir şey mi? Örneğin her otobüs sürcüsü, tüketeceği ürünü üretmek zorunda mı kalacak?

Kimse bir şey yapmaya zorlanmıyor. Bunlar kendi isteğiyle katılım sağlayan insanlar. Kırsal alanın kentlerde büyük bir etkisi var. Kentlerde yaşayan kırsal kökenli büyük bir kitle var ve bu insanlar toprağı yeniden sürmeye girişiyor. Kişisel olarak ben bunu yapamazdım, çünkü tamamen kent kültüründen geliyorum.

İnsanlara arazi veriliyor. Üstelik bu arazi talebinin arzı aştığı bölgeler var.

Ayrıca gıda üretimindeki anlayışımızı da değiştirdik. Daha önceki anlayışımız “yeşil devrim” kavramına dayalıydı: büyük makineler, kimyasallar, gübreler vb. Şimdi bunu iklim değişikliği ve yüksek petrol maliyeti gibi diğer meselelerle de ilişiklendirmek zorundayız

1990′lardan bu yana Küba’da iş yapan yabancı kapitalistler var. Sizce bu durum 1990 öncesi Doğu Avrupa’daki süreçten ne ölçüde farklı? Orada da süreç böyle başlamıştı. Bu yatırımların kapitalist bir hayat tarzına ve yabancı sermayeye bağımlılığa yol açmasını nasıl önleyeceksiniz?

Kapitalizm yabancı sermaye yatırımı miktarının ötesinde, bir üretim ilişkisidir. Bir devrim küreselleşmiş bir dünyada gelişmek ve kendini tamamlamak için, sermayenin mantığını ve piyasa ideolojisini öğrenmek zorundadır. Ve yabancı yatırım bir ölçüde bunu sağlayabilir. Yabancı kapitalist buraya para kazanmak için geliyor. Sermayenin dünyasıyla iş yapmayı öğreniyoruz. Bazı ürünlerimizin piyasada yer edinmesini sağlamak, insanları kapitalist bir dünyada iş ve deneyim kazanmaya hazırlamak istiyoruz.

1989′da Küba’ya 200.000 turist giriş yaptı. Şimdi yıllık 1 milyondan fazla turist alıyoruz. Bu, Karayipler’de önemli bir artıştır. Bu nedenle otellerin nasıl yönetileceğini öğrenmek bizim için önemli konu. Karayipler’de başka hangi ülkenin oteline giderseniz gidin, orada tüm yöneticilerin yabancı olduğunu ve devasa şirketleri temsil ettiğini görürsünüz.

İlk olarak, otellerin Küba mülkiyetinde kalmasını hükme bağlıyoruz. Ayrıca otellerin idaresinde Kübalı’lar var. Orada sermayenin dünyasını öğreniyorlar. Bunun yanısıra Hotel Nacional gibi tamamen Kübalı’ların işlettiği oteller de mevcut.

Bir diğer boyut, Küba’ya gelen kapitalistlerin  istedikleri yere değil, yalnızca Küba hükümetinin yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu yerlere yatırım yapmalarına izin verilmesidir. Üstelik büyük yatırımlara ‘birer birer” ilkesiyle onay veriliyor. Değerlendiriliyorlar ve etkileri ölçülüyor. Çok sıkı bir süreç bu, fakat ülke için daha güvenlikli.

ABD ambargosu muhtemelen Küba ekonomisinin en büyük sorunudur. Fakat öte yanda Amerika kuşatmaya yarın son verse, bu gelişme Küba ekonomisinde kaos yaratmaz mıydı? Böyle bir şey sosyalist planlı ekonominin yıkımı anlamına gelebilir mi ?

Böyle bir sonuca nasıl varılır anlamıyorum. Her şeyden önce ambargo sona ermeyecek. Ve ikincisi, ambargo kaldırılsaydı bile bu durum Küba ekonomisini olumsuz etkilemez, aksine iyileştirirdi.

Evet ama, bu beklenmedik bir değişim değil mi? Şayet ABD başkanı Obama yarın ambargoyu kaldıracağına dair bir işaret verse ve ertesi hafta 500.000 Amerikalı turist buraya gelse, ne olurdu? Bir sorun yaratmaz mıydı bu durum?

Olsa olsa otellerde yer bulmak açısından bazı sorunlar çıkabilir, ama devrim hiç de sona ermez. Papa geleceği zaman da şu söylenmişti: “Papa Küba’ya gittiğinde sosyalizm yıkılacak.”  Oysa Papa geldi, milyonlarca insan onu görmeye gitti ve devrim sürüyor. Elbette ambargo kalkarsa, bu neler yapabileceğimizi göstermemizi imkân sağlayabilir. Söz gelişi, internet: burada bir dökümanı bilgisayara yüklemek için 30-60 dakika beklemek zorundasınız. Oysa başka ülkelerde bu işlem sadece birkaç dakikayı alıyor. Bu anlamda ambargonun sona ermesi yapmamız gereken birçok şeyi yapmamıza olanak tanırdı.

Ama her koşulda ambargonun bugün, yarın ya da gelecekte bir gün kaldırılacağını sanmak sadece bir hayal. Amerika devrimi kabullenmeyecek. Ve onu yok etmek için elinden gelen her şeyi yapacak.

Küba dışındaki çoğu kimse büyük olasıkla şöyle düşünüyor: Fidel Castro öldüğünde Amerikan deniz kuvvetleri Havana’nın merkezine çıkarma yapar ve kapitalizm altı ayda kurularak, bütün ülke bir yılda çok-uluslu şirketlere satılır. Sizce bu gerçekci bir öngörü mü?

Bu yalnızca yanılsamadan ibaret bir öngörü. Amerikan deniz kuvvetleri burada boy gösterirse ikinci bir yenilgiyi yaşar. İlk yenilgisi Domuzlar Körfezi’ndeydi. Küba halkı onların karaya çıkmasına izin vermeyecektir, bizim silahlı bir halkımız var.

Ayrıca yalnızca Fidel değil, tüm bir parti var ortada. Devrim ideolojisini sahiplenen ve onu savunmak için ayağa kalkacak olan kuşaklar var. Devrim tek kelimeyle yol almaya devam ediyor. Aslında Fidel artık ön planda da değil. Hastalandığı süreçte de devrim sorunsuz biçimde devam etti. Kimse yas falan tutmadı. Sanırım Küba dışındaki insanlar, burada devrime öncülük edebilecek, Fidel’in ve Raul’un konumlarını üstlenebilecek kitleler olduğunu öğrenmek zorunda kalacak.

Yıllarca Küba çok yalnız kaldı. Şimdi ise Amerika Halkları İçin Bolivarcı Alternatif (ALBA) çerçevesinde kendine yeni ittifaklar buldu. Küba için bu anlama geliyor?

Hem Küba hem de Latin Amerika için çok şey ifade ediyor. Latin Amerika için kendi başımıza yürüyebileceğimiz anlamını taşıyor. Latin Amerika’nın politik haritası değişti. Bu değişim, dünya hükümdarlarının ve yerel oligarşinin değişime izin vermeyeceğini gösteren Honduras’taki askeri darbeyle bir parça kesintiye uğradı. Ancak eskiye dönüş olmadı, çünkü artık Amerika’nın büyük çomağıyla yönetilmeyen bir ülkeler grubu var.

ALBA özellikle Küba için ne ifade ediyor?

Ekonomik işbirliği imkânını. Burada farklı bir ticaret olanağı var. Şimdilik resmileşmemiş olsa da, ABD doları kullanmaksızın mübadele sağlayan bir ortak para birimi olarak Sucre var. Tüm diğer ticari anlaşmalar ve bütünleşme projeleri çok-uluslu şirketlere hizmet ediyor ve toplumsal gelişmeye öncelik tanımıyor. ALBA bir başka bütünleşme tipini temsil ediyor. Dolayısıyla bunun ALBA içinde yer alan ülkeler ve tüm Latin Amerika için önemli olduğu son derece açık bir şeydir.

Dış ülkelerde Küba’nın bir diktatörlük olduğu söyleniyor. Oysa Granma gazetesinde yayınlanan editöre mektuplarda ve öğrencilerle yapılan tartışmalarda öyle görünüyor ki, iktidara ve devrimci sürece yönelik eleştirilere oldukça açık bir yer var. Hep böyle miydi, yoksa bu yeni bir şey mi?

Dürüst olmak gerekirse, hep böyle değildi. Oysa eleştirel düşünce olmaksızın devrimci bir süreç  olamaz. Bu durumda bir gerçeklik tartışması yoktur ve gerçekte sorunlarla karşılaşılır. Bunu anlamak önemli bir adım.  Granma gazetesinde ve Juventud Rebelde‘de günlük olarak yayınlanan eleştirel yazılar görebilirsiniz. Bu, sorunların nerede olduğunu görmeyi sağlayacak biçimde, sağlıklı bir devrimci toplumun bir öğesidir.

Doğu Avrupa’da bu eleştirelliğin sosyalizmi yıkabileceğine inanmışlardı…

Bu bizim farklılığımız, çünkü tam aksine eleştiriyle güçleneceğimize inanıyoruz. Ve hayat bize doğru olduğumuzu gösteriyor.

ABD’nin “vahşi kapitalizm”ini Küba’da görmeyi arzulayan tek bir öğrenciyle bile karşılaşmadım. Fakat bazı öğrenciler Küba’nın Danimarka benzeri bir ülkeye dönüşmesi yönündeki arzularını dile getirdiler; onlara görüşüne göre yüksek sosyal güvenlik düzeyi nedeniyle Danimarka kapitalist bir ülke değil. Küba’daki yaşam standardının Danimarka’daki yaşam standardına benzemesi için kapitalizm içeriye sokulabilir mi?

Bu bir yanılsamadır, çünkü biz azgelişmiş bir ülkeyiz. Şayet buraya kapitalizm gelecekse, bu, Honduras’ın, Panama’nın, Nikaragua’nın ya da El Salvador’un kapitalizmi olur. Nesnel olarak bu böyle, çünkü kapitalizm çevre ülkeler üzerinde merkez ülkelerin tahakküm kurduğu küresel bir sistemdir. Bu yüzden sırf arzuya dayalı olarak Küba’yı Danimarka’ya çeviremezler. Eğer Danimarka’nın yaşam standardına ulaşacaksak, bu, sosyalizm altında olacak.

Fakat bu öğrenciler şunu da söylüyor: “Biz Birinci Dünya ülkelerindekine benzer bir eğitim düzeyine sahibiz.”

..ve de bir sağlık sistemine.

Bu nedenle merak ediyorlar: “Niçin bir Birinci Dünya ülkesi olamayalım ki?”

Çünkü sürekli ABD’nin saldırısı altındayız. Miami’den yalnızca 90 deniz mili uzaktayız. Danimarka, Norveç ya da İsveç bu konumda değil.

Doğru, peki ama Küba kapitalist sisteme geçiş yaparsa bu sona ermez mi?

Kuzey Amerikalı yatırımcılar buraya zenginliklerimizi ele geçirmeye geliyor. Küba’yı umursadıkları falan yok, tek düşündükleri yalnızca ne kazanabilecekleri. Gerçek sorun bu. Kolomb’un bir sözü vardır: “Buraya altın bulmaya geldim.” Ve bu söz, onların burada ne aramaya geldiğini tam olarak özetliyor.

Ama ABD biliyor ki, artık burada kalan altın yok!

Elbette ki var! Örneğin biyogenetik enstitüsü. Özelleştirebilseler, bu kurum çok para ederdi. Azgelişmiş bir ülkeyiz, çünkü bir zamanlar altın ve gümüş bakımından muazzam bir zenginliğimiz vardı ve tüm bu zenginlik deniz yoluyla Avrupa’ya gönderildi. Ama her şeye rağmen şimdi de zenginiz, çünkü insan sermayemiz var. Artık bunu ele geçirmek istiyorlar.

Kübalı’lar çok okuyor ve dünyada ne olup bittiğinin farkındalar. Örneğin Küba, ABD ve İran arasındaki olası bir nükleer savaşı engelleme mücadelesinde merkezi bir rol oynuyor. Fakat ABD ambargosu düşünüldüğünde, internet erişimi yavaş ve pahalı bir uyduyla sağlanıyor. Çoğu Kübalı hâlâ bu araca erişme imkânından yoksun. Bu durum değişecek mi?

Bu konuda çalışmalar var ve muhtemelen gelecek yılın ortasına kadar Venezüella hızlı ve geniş erişim sağlayan bir kablo bağlantısı kurmuş olacak. Bu arada biz, bir imtiyaz sistemi kullanmak zorundayız. Örneğin üniversitelerde internetimiz var, ve onlara öncelik veriliyor. Bir yanlışımız yok, bununla çalışmamız gerekiyor.

Bazı yorumcular Küba hükümetinin bunu engellemek istediğini söylüyor…

Bu yanlış bir bilgidir. Miami’de bir gazeteyi açarsanız bu tür haberlere rastlarsınız. Bu olsa olsa Kuzey Amerikan probagandasının zehirlediği kafaları etkileyecek bir şey.

Latin Amerika’nın kuzey kesiminde, geçen yüzyıl boyunca en azından birkaç yıl ayakta kalan üç sol devrim oldu. 100 yıl önce Meksika’da, 50 yılı aşkın süre önce Küba’da ve 30 yıl kadar önce Nikaragua’da. Meksika’da devrim yozlaşma ve neo-liberalizmin ölümcül bir karışımıyla sona erdi. Aynı şey Küba’da da olacak mı? Belli birkaç yıldan uzun süren bu tür devrimler yapmak imkânsız mı?

Burada sorun devrimin doğasındadır. ‘Bu devrimleri hangi toplumsal güçler yaptı?’ sorusunu sormamız gerekiyor. Meksika örneğinde, temel sosyal güç büyük ölçüde kırsal kesimlerdi. Porforio diktatörlüğüne karşı yapılan bir devrimdi bu. Ama bu devrimin liderliği orta sınıflardaydı. Ve onların sosyal projeleri, Porforio Diaz rejiminin musibetlerini taşımayan bir kapitalizmi kurmaktan öteye geçmedi. Devrimin ilk on yılı boyunca yoksul kitleler ciddi bir katılım gösterse de, onların arasında destek bulan çoğu devrimci lider orta sınıf devrimciler tarafından öldürüldü. Güney’i, onun köylü nüfusunu ve pek çok devrimci projeyi temsil eden Zapata’ya olan buydu. Aynı şey Pancho Villa için de geçerlidir.

Devrimin liderliğini yeni bir grup üstlendi ve devrimin gideceği yönü onlar belirledi. Bu yön, Avrupa refah devletlerinin Latin Amerikalı benzeri olan bir kapitalizmi yeniden inşa etmekti. 1930′ların sonunda Lazaro Cardenas’ın devlet başkanlığı döneminde bu süreç zirveye ulaştı. Bu dönem boyunca petrol millileştirildi ve yaşam standardı ölçülerinde ciddi bir gelişme kaydedildi.

Ancak Meksika’da egemen sınıfın yeniden yapılanması ve Meksika’nın dünya kapitalist sistemine göre yeniden düzenlenmesi daima sistemin genel eğilimini takip etti. Ve sistemin genel eğilimi bugün neo-liberalizmdir. Çünkü artık sosyalist kampla rekabet yok, ve Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın tüm kazançları kayboluyor.

Nikaragua’daki devrim de bir orta sınıf devrimiydi. Ancak bu doğrudan Amerikan emperyalizminin saldırısı altındaki bir devrimdi, ve devrimciler orada bazı hatalar yaptı. Yoksul halkın bir projesi, yani “Sandinista” projesi olduğu halde, Nikaragua devrimi üçüncü bir konum bulmaya çalışan bir devrimdi. Nikaragua bağlantısızlık, politik çoğulculuk ve bir karma ekonomi arayışına girdi. Bu ise Venezüella kapitalizmi benzeri bir oluşuma yol açtı.

Nikaragua kapitalist sınıfı politik iktidara sahip değildi, ama ekonominin büyük bölümü üzerindeki kontrolünü sürdürdü. Devrim emperyalizme direnemedi ve karşı-devrime yol açtı. Ülke, Ronald Reagan’ın yönetimi altında Amerika’nın geliştirdiği düşük-yoğunluklu bir savaş şeklinde süren bir saldırı dönemine girdi. Ekonomik kriz vardı. ABD destekli kontralara karşı, zorunlu askerlik hizmeti uygulaması gibi bazı yanlışlar yapıldı. Her şey toplumsal bellekte birikti. Sonunda devrim, devrimcilerin kaybettiği bir seçimle sona erdi.

Ama bu bir son değildi, 16 yıl sonra Daniel Ortega eskisi kadar güçlü şekilde olmasa da iktidarı yeniden kazandı.

Küba’da orta sınıf çok önemli bir rol oynadı. Ancak o bir sınıf olarak intihar ederek, Küba halkının diğer kesimlerinin çıkarlarıyla özdeşleşti. Kendi ideolojisini terk ederek, yoksul halkın ideolojisini kendisine temel aldı. Che Guevara “Savaş ve köylülük” başlıklı yazısında, kentli orta sınıftan gelen ve kırsal köylü nüfusla özdeşleşmiş insanların onu nasıl sevdiğini açıklar. Bu özdeşleşme orta sınıfı daha radikal olmaya götürdü. Ayrıca devrim, emperyalist saldırganlık karşısında hiç geri adım atmadı.

Emperyalizm halka dayalı ve anti-emperyalist bir devrimi hoş göremez. Bu anlamda Küba’nın 50 yıl boyunca kuşatma altında tutulması hiç de garip değildir, Küba hariç Latin Amerika’daki tüm halk devrimleri yıkıldı: 1944/54′de Guetemala, 1944/54′de Bolivya, 1971-73′de Şili ve 1979-90′da Nikaragua.

Amerika sabotajlar yapmaya devam ettiği, karşı-devrimci gruplar örgütlediği ve her yıl açıkça devrimi yenmeye milyonlarca dolar tahsis ettiği halde, Küba ayakta kalmayı sürdürüyor.

Neo-liberalizmin Küba’ya girmesi imkânsız mı demek istiyorsunuz?

Nesnel olarak konuşmak gerekirse, bu imkânsız bir şey. Böyle bir şeyin olması için nasıl bir durum gerekiyor ki? Bugün sistem kriz içinde ve tüm Latin Amerikalı hükümetler, bu ülkelerden bazılarının ekonomik pratiği hâlâ aynı da olsa neo-liberalizm karşıtı konumlara sahiptir. Neo-liberalizm 1990′larda Küba büyük bir krizdeyken bile buraya gelemedi, öyleyse şimdi neden?

Devrimlerin nasıl şekillendiğine bakalım: Meksika’da farklı birçok devrimci grup devrimci sürecin bir parçasıydı. Nikaragua’da Marksist-Leninist’inden anarşistine kadar, neredeyse tüm radikal sol güçleri “Sandinista” adı altında birleştiren bir strateji vardı. Fakat burada, yani Küba’da iş başında olan Komünist Partisi. Bu her şeyi kolaylaştırıyor mu?

Tamam, nihayetinde kolaylaştırıyor, çünkü tüm devrimciler aynı bayrak altında oluyor. Fakat bu, birliğe ulaşmanın kolay olduğu anlamına gelmiyor. Birleşik bir parti yaratmak, tarihsel olarak José Marti’yle ve İspanya’ya karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle önceden sahip olduğumuz bir deneyimdi. Marti bağımsızlık mücadelesine öncülük eden bir parti kurdu. Politik bir partinin ulusal bir kurtuluş mücadesine önderlik etmesi anlamında, bu, dünya da bir ilk örnekti.

Küba devrimi yolunda Fidel, ilk yıllarda 26 Temmuz hareketi ile daha öncesinde Küba Komünist Partisi olarak anılan Sosyalist Halk Partisi’ni birleştirmeyi başardı. Yeni parti Komünist Parti adını aldı, fakat bu, Küba Devrimi’ni bir birleştirme projesiydi.

Ve ilk komünist partisi bu yeni partinin bir parçasıydı…

Evet, ona tabi oldu.

Ve yeni Komünist Partisi’nin ideolojisi…

Elbette ki Marksizm’di.

Sosyalist Halk Partisi’yle yeni partinin ideolojisi farklı mıydı?

Farklıydı, çünkü eski parti çok önemli bir ulusal öğeye sahipti…Küba’da sosyalizm büyük ölçüde Küba’nın gerçekliğine uyarlı bir sistemdir. Diğer ülkelerde var olan modellerin bir taklidi değildir. Ve Latin Amerika’da her sosyalizm farklı olacak. Venezüella’da Bolivarcı bir öğeyle işaretleniyor, Ekvador’da yurttaş hakları gibi önemli bir projeyi taşıyor, Bolivya’da bir Yerli öğesi var. Başka türlü olsa, Latin Amerika sosyalizminden söz edilemezdi. Küba’nın ya da Venzüella’nın taklitleri bir başarı kazanamaz, çünkü gerçeklikler farklıdır.

Fakat bir de herkesin öğrenmek gibi seçeneği var, değil mi?

Yanlışlardan öğrenmeyi mi kastediyorsun?

Evet, örneğin Nikaragua’da Sandinistalar’ın Meksika ve Küba’dan öğrenmek, onlarda yolunda giden ve gitmeyen şeyleri görmek gibi bir seçenekleri vardı. Bu fırsatı yakaladıkları görüşüne katılıyor musun?

Kısmen evet, ve kısmen hayır. Devrim yapmak okula gitmeye benzemez; belli bir süre üniversite okuyan ve binaları nasıl yapacağını öğrendikten sonra bunu tam olarak uygulayan bir mimarmışçasına devrim yapamazsınız

Bir devrimi onu yaparken öğrenmek zorundasınız. Ve yarattığınız şeyi savunmak zorundasınız. Burada tek bir kişiden söz etmiyoruz, bir devrimi yapan, aynı anda onu öğrenen ve ona katılan kitlelerden söz ediyoruz.

Ayrıca eğitimsiz bir yığın insan var. Devrim kazanıldığında Küba’daki ortalama eğitim düzeyi yalnızca üçüncü sınıftı. Nikaragua durumunda, eğitimsiz insan kitlesi çok daha yüksekti. Bu eğitimsiz kitleler ansızın bir devrimi örgütlemek ve fabrikaların yönetimini üstlenmek zorunda kaldı. Fabrikaları yönetenler genellikle eski işçilerdir. Her şeyi kendi başlarına öğrenmek zorunda kaldılar. Bu ise süreci daha da karmaşıklaştıran br şeydir.

Ayrıca bir devletin nasıl idare edilmesi gerektiğini de öğrenmek zorundasınız: toplumsal durumlar, ekonomi, refah, geleceğe ilişkin tüm olası gelişmeleri önceden düşünmek. Üstelik dışarıdan saldırı da var. Sadece askeri bir saldırı değil, basını, radyosu aracılığıyla ideolojik öğeleri de kapasayan bir saldırı.

Kaynak: http://links.org.au/node/1916 , Çeviren: Kutlu Tunca, solkure.wordpress.com

Küba’da kapitalizmin yeniden inşası

Posted in Küba, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Ekvator’daki darbe girişiminin içyüzü-Mesut Akın

Posted by lahy 18/10/2010

Açık Gazete’den Mesut Akın, Venezüella’da ki günlük Correo de Orinoco gazetesi İngilizce editörü Eva Golinger ile Ekvator’da ki darbeyi Venezüella’nın başkenti Caracas’ta görüştü.

Eva Golinger Venezueladaki günlük Correo deOrinoco gazetesi İngilizce editörü, özellikle ABD destekli dış yardımlar ( USAID , NED ve NDI ) ve bunların yarattığı karışıklıkları ortaya çıkarmasıyla tanınıyor. Bu alanda 3 tane kitabı yayınlandı ve ikisi İngilizceye de çevrilerek basıldı. Mesut Akın, Eva Golinger ile Ekvador’daki 30 Eylül darbesinden 5 gün sonra Caracas’ta görüştü. Darbeyle ilgili iki yazı kaleme alan Golinger Akın’ın sorularını şöyle yanıtladı:

– İsterseniz en son gelişmelerle başlayalım sohbete . Ekvador’da neler oluyor açıklar mısınız ?
– 30 Eylül de bir grup polis cumhurbaşkanının maaş düzenlemeleriyle ilgili kararını protesto gerekçesiyle gösteriye başladı . Cumhurbaşkanı Rafael Correa durumu yatıştırmak amacıyla başkent Quito’daki 1. nolu polis karakoluna gitti. Aslında Correa zamanında maaşları iki kat artan polisler terfilerin 4 yıldan 7 yıla çıkması ve her terfide kendilerine verilen ikramiyelerin kesilmesini gerekçe göstererek işi Cumhurbaşkanına saldırmaya kadar vardırdılar. Tekme, yumrukla birlikte ve göz yaşartıcı bomba saldırısına maruz kalan Başkan Correa’nın güvenlik görevlileri onu yakınlarda bulunan askeri hastaneye kaldırdılar. Correa zaten o anda daha önce bacağından küçük bir ameliyat geçirdiği için bastonla yürüyebiliyordu. Hızını alamayan polisler Correa’nın sığındığı hastaneyi kuşattılar. Onun uzun bir süre hastaneden çıkmasını engellediler . Bu arada polislerin gösterisinin kendiliğinden başlamadığı daha önceden hazırlık yapıldığı anlaşılıyordu. Polislerin Correa’ya saldırdığı sırada Hava kuvvetlerinden bir grup askerin başkent Quito’daki havalanına giriş çıkışları da denetim altına alması, aynı anda muhalefetten 20-30 kişilik bir grubun devlete ait resmi TV binasını basıp, zorlayarak içeriye girmeleri, başkan Correa’ya karşı daha önceden planlanmış bir girişim olduğu izlenimi veriyordu. Correa bu arada ulaşabildiği herkese ‘beni öldürebilirler ama teslim alamazlar’ mesajını veriyordu cep telefonundan. Aynı sözleri polislerle konuşurken de tekrarlamıştı . Bu arada telefonda konuştuğu kişilerden biri de Venezuela başkanı Hugo Chavez’di. Correa’nın Ekvador’da meşru hükümeti savunmak için halkı gösteriye davet etmesi ve Dışişleri Bakan’ının Cumhurbaşkanlığı sarayından yaptığı halka açık konuşmasında da bu çağrının tekrarlanması darbenin seyrini değiştiren önemli bir etmen oldu. O zamana kadar hala hangi gücün nerede ve ne yaptığı belirsizdi. Bir grup Latin Amerika ülkesi acil bir UNASUR toplantısı için hemen Arjantinin başkenti Buenos Aires de bir araya geldi. Burada yapılan ortak destek çağrısı, Venezüella başkanı Chavez’in destek mesajı ve İspanya’nın da Correa’dan yana çıkması gidişatın rengini değiştiren bir başka etmen oldu. ABD’nin ilk açıklaması, ‘olayları yakından takip ediyoruz’ ifadesi meşru devlet başkanına destek olmak değil örtülü bir darbe desteği olarak görüldü. Aslında buna örtülü demek de doğru değil. Seçilmiş halkın üçte ikisinin desteğini alan bir başkanın bir avuç polis ve askerce görevinden uazaklaştırma va hatta onu öldürme girişimini ‘yakından izliyoruz’ demek doğrudan darbecilere, ‘arkanızdayız’ anlamında bir mesaj diye okunmalı. ABD bu tutumunu Correa’nın özel kuvvetler tarafından kurtarılıp ordunun büyük çoğunluğunun Correa’ya arka çıkmasının netleşmesinden sonra değiştirdi. Dışişleri Bakanı Clinton Correa’ya destekten söz etmeye başladığında darbe tehlikesi kalmamıştı.

– Peki halkın tepkisi nasıl oldu ?
Halk Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanının çağrısına uyarak sokağa döküldü. Ne var ki Pachakutik gibi solcu örgütler darbe olurken Correa’yı istifaya davet ederek darbecilere destek verdiler. Aynı sırada halkın tepkisiyle yönetimden uzaklaştırılan eski başkan Amerikancı Lucio Gutierrez de, Brezilya’dan Correa’yı istifaya çağırarak darbecilerin arkasında olduğunu ortaya koydu. Ekvador’daki en büyük yerli hareketinin bağlı bulunduğu CONAEI adlı konfederasyon da Pachakutikciler kadar olmasa da hayırhah bir çizgi benimsediler. Correa’nın halka karşı demokratik davranmadığını, suların ve madenlerin satışında yerlilere söz hakkı vermediğini ifade ederek bir yandan Correa’yı kınıyor bir yandan da darbecilere katılmadıklarını belirtiyorlardı. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu yerlilerin oluşturduğu bir ülke için bu başından Correa’ya destek olabilecek bir ciddi tabanın darbecilere karşı çıkmak yerine beklemeyi seçmesi ve Correa’nın taban desteğinin zayıf olması anlamına geliyordu. Ancak tüm bu olumsuzlıklara rağmen kara kuvvetlerine bağlı özel birliklerin ve bir grup özel polis gücünün müdahelesi Correa’ya yönelik darbenin seyrinde önemli bir rol oynadı. 11 saat süren süreçte 10 kişi yaşamını yitirirken 200’ü aşkın kişi de yaralandı .

Neden darbe şu anda gerçekleştirilmeye çalışıldı sizce?

Aslında Correa’ya karşı böyle bir çalışmanın epey önce başladığı anlaşılıyor. Başkanın polisin ayağına kadar gitmesi darbeyi tezgahlayanlar için bir fırsat anlamına geldi ve o anda düğmeye basıldı . Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Ertesi gün  Amerikalar Okulunda ( Escuela de Los Americas- ABD ‘nin Latin Amerikadaki karşıdevrimci asker kadrosunun yetiştirildiği okul) yetiştirilmiş bir subayın tutuklanması bu işin boyutları ve izinin bulunmasını kolaylaştırdı. Ayrıca Correa kısa bir süre önce ABD’nin Latin Amerika’da ki en büyük askeri üssü olan La Manta’yı yeniden kullanmasını sağlayacak anlaşmayı reddetmesi de önemli bir tutumdu . Burada 500 Amerikalı asker görev başındaydı . Moldovya’da kadife devrim yapılırken ABD elçisi olan kişiyle darbe olurken Quito’da ki büyükelçinin de aynı kişi olması da şaşırtıcı olmamalı. Darbeye katılan polislerin başını çekenler narkotik ve diğer operasyonlarda Amerika istihbaratıyla yakın dirsek temasında bulunanlardan oluşması da darbenin tahlili açısından ele alınması gereken bir başka olgu. Rafael Correa 11 saatte darbeyi önledi ama bundan sonra Ekvador’da neler olabileceği ayrı bir değerlendirme konusu .

Peki Venezuela’daki seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Sonuç itibariyle Çavez seçimi bir kez daha kazandı ama seçim öncesi sıkıntılar Çavez’in daha başarılı olmasını engelledi. Çok büyük bir kuraklık döneminin yaşanması, bunun sonucu olarak seçimden önceki 6 aylık dönemde büyük elektrik kesintilerinin olması, onbinlerce ton miktarında gıda maddesinin depolarda çürütülmüş halde bulunması, hükümet içi bürokratik uygulamalar, tek tek önemli konumlarda bulunan görevlilerin hataları da eklenince Çavez alması gereken oyların bir kısmını açık desteğe dönüştüremedi .

Peki eski Bolivarcı hareketin ortaklarından Bu vatan herkes için PPT partisinin ayrı bir liste halinde girmesinin Çavez’e ne gibi zararı oldu?

Bunun zararı açık olarak görülmedi. Hatta Çavez onların pek umutlu oldu Lara ilinde oylarını artırdı. PPT herhangi bir varlık gösteremedi . Bence PPT’nin bu tutumu yanlıştı. Çavez ile birlikte olması lazımdı.

Komünist Partisinin sizce nasıl bir rolü oldu ?
PCV 67 yıllık parti. Seçime katılan partilerin en eskisi. Oturmuş bir liderlikleri var . Ayrıca Çavez ile birliktelikleri onların gücünü de artırıyor .
________________
Eva Golinger’a göre USAID, NED ve NDI adlı Amerikan kurumlarından yardım alan Ekvador örgütleri şunlar :
-Pachakutik,
-Yerli Halklar Konfederasyonu ( CONAIE) En güçlü yerli grubu ve Correaya karşı özellikle yerli haklarını yeterince savunmadığı için ciddi eleştirilerde bulunuyorlar,
Vatandaş katılımı ve Adalet yanlıları ( Participacion Ciudadana ve Pro-justicia,
CODENPE, Ekvator Yerli Yatırımcılar Birliği ve Qelkaj Birliği üyeleri ve içlerindeki bazı gruplar.

Kaynak. Eva Golinger’a ait blog ve çeşitli yazıları .
Not : Eva Golinger’ın CONAIE ve Pachakutik örgütlerinin ABD’den mali destek aldığı iddiası kaynak gösterilmeksizin bu tür iddialarda bulunmanın sol içinde olumsuzluklara yol açabileceği üzerine eleştiriler yapıldığını da belirtelim. Rafael Correa giderek artan bir halkçılık çizgisi ortaya koymakla birlikte pratik uygulamalarında neoliberalizmin etkileri görülen bir çizgi izliyor. Son seçimlerde %55 oyla kazanmasına rağmen halkla bağları yeni yeni güçleniyor ve uluslararası tekellere karşı da daha radikal bir çizgi izlemesi bekleniyor. Aslında buradaki tereddüt ABD’nin ALBA ülkeleri içinde Honduras’tan sonra niye Ekvador da böyle bir girişime girdiğinin de yansıması olarak değerlendirilebilir.Aynı taktik devam ediyor. Yardım kururluşlarıyla palazlanmış’ demokrasi hareketleri’, narkotrafik suçlamaları, diktatöryal uygulamalar eleştirisi ve düşükyoğunluklu darbeler’. İşte ABD’nin Latin Amerikadaki çizdiği tablo.

LAHY notu: Eva Golinger’in Pachakutik ve CONAEI gibi yerli örgütlerinin ABD devletine bağlı USAID gibi kuruluşlardan yardım aldığını iddia etmesinin ardından bir açıklama yapan yerli örgütleri bir basın toplantısı yaparak bu iddiaları yalanladılar. Eva Golinger  ise bloğunda Blogger bir açıklama yaparak bu örgütlerin tümünü yardım almakla suçlamadığını ancak bu örgütlere bağlı olan bazı grupların yardım aldığını yazdı.  Golinger iddialarına kaynak olarak İfade bildirimi yasası altında ABD yönetimi tarafından kamuya açılan bazı belgeleri gösteriyor. Eva Golinger’in değindiği belgeler 2005-2007 yıllarına ait olduğu için konu tümüyle aydınlığa kavuşmuş değildir. Ancak, ABD’nin Latin Amerika’nın hemen hemen her ülkesinde yerli ve sosyal hareketleri ”yardım ağı” içine alma ya da bu yolla, bu örgütlerin politik gündemlerini sekteye uğratma girişimleri gayet iyi bilinen gerçekler ve  bazı yerli örgüt ya da gruplarının yardımlar almış olması ya da bu yardım kuruluşları ile ilişkiler içinde bulunması mümkündür. Ancak, buradan yola çıkarak, genelde yerli örgütlerini suçlamak hatalıdır. Eva Golinger’de bu türden genellemeler yapmadığını söylüyor. Herşeyden önce, yerli hareketlerinin açıklamalarını aksini ispat eden bir belge yayınlanmadığı sürece bir tarafa atmak yanlış olur.  Ayrıca, ABD ile hiç bir şekilde ilişkisi olmayan Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) gibi sol politik gruplarda yerli Pachakutik ile aynı tezleri paylaşıyorlar.  Açıktır ki, darbe olup olmadığına dair tartışmayı ‘işbirlikçilik’ zemini dışında yürütmek gerekiyor.

Evrensel ve Ekvador’da ki halkçı polis ayaklanması!

Ekvador:”Darbe teşebbüsü yeni süresiz savaş doktrininin bir sonucudur.”

Ekvador Hava ve Deniz Kuvvetleri Başkan Correa’yı isteksizce destekledi

Bir darbe girişiminin arka planı -Korkut Boratav

Yerli halk örgütü CONAIE’nin darbe teşebbüsü hakkındaki bildirisi

Ekvador Yerli Hareketi’nden Correa Hükümeti’ne Eleştiriler

Posted in Ekvador, Söyleşi ve Görüşmeler, Venezuela | Etiketler: , , , , , , , | Leave a Comment »

Perulu Yerli halk ve köylü lideri Hugo Blanco ile görüşme:

Posted by lahy 16/10/2010

Perulu yerli halk ve köylü lideri Hugo Blanco : ”Neoliberalizmin saldırılarına karşı mücadele her zamankinden daha fazla güçleniyor ”

ISABEL COELLO – MADRID

1970’li yıllarda köylü ayaklanmalarına önderlik eden tutuklanması sonrasında uluslararası bir kampanya sonucu ölüm cezası almaktan kurtulan Hugo Blanco Peru’da ki en önemli yerli halk ve köylü liderlerinden biridir. Üç kere ülkesinden atıldı; 1978’de geri döndükten sonra çeşitli kereler parlamentoya seçildi.  Bügün 76 yaşındadır,  halen en radikal protesto hareketleri ile işbirliği içindedir. Anti Kapitalist Sol’un ( izquierda anticapitalista) davetlisi olarak İspanya’ya geldi.

El dirigente indígena campesino peruano Hugo Blanco, en Madrid. - Graciela del Río

Peru’da Yerli halkın durumu nedir?

Peru ve Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde yerliler çevrenin korunması için verilen mücadelenin öncüsüdürler. Peru’da ki mücadelenin ana ekseni budur. Maaşların artırılması için mücadeleler var, daha küçük çaplı ve şehir kökenlidirler. Yenilgiye uğradıkları andan itibaren başlayan, 500 yıldan beri süren yerli halkın direnişi , bugün herzamankinden daha güçlü, bunun nedeni yaşamlarına karşı hiçbir zaman bu kadar güçlü bir saldırının gerçekleştirilmemiş olmasıdır.

Bu saldırn nasıl gerçekleştiriliyor?

Bir çok biçimi vardır.  Açılan madenler, hidroelektrik santralları, petrol çıkaran firmalar, ormanların tarım ve hayvancılık için kesime uğraması. Hep birlikte ormanı ve yerli halkı öldürüyorlar.  Yerli halkın tümü neoliberal saldırının hedefleridir.

Elde ettikleri başarılar?

Bazı zaferler kazanıldı. Bir altın madeni açmak istediler, yapılan oylamada yerli halk, ”yaşama evet, madene hayır”  oyu verdi. Açıktır ki, maden bir dizi avantaja sahiptir: iş, okullar için para, ancak halk artık kandırılmak istemiyor Hükümet polisleri yolladı. Bir Kanada firması idi ve Kanadalı çevreciler Şirket projeden vazgeçene kadar bir kampanya yaptı. Avatar filminde olduğu gibi, Hindistanlı bir firma da yerli halk için kutsal kabul edilen bir dağı ortadan kaldıracaktı. Halk ölüm pahasına mücadeleye karar verdi.   Survival gibi gruplar da bir kampanya başlattılar ve Hindistan hükümeti bu projeden vazgeçti.

2009 yılında Bagua’da olduğu gibi yerli halk ve otoriteler arasında kan dökülen olayların çıkması mümkün mü?

Bu türlü olayların çıkma tehlikesi vardır. Halk mücadelen vazgeçmez. Hükümetin alçakca bir saldırısı idi. Resmi makamlar yalnızca 10 diyor ama 20 yerliyi öldürdüler. Yerlilerde bazı polisleri öldürdü.  Hükümet sonunda iki en tehlikeli projeden vazgeçti, halen,  Peru Ormanlarında İnteretnik Kalkınma Derneği (Asociación Interétnica de Desarrollo de la Selva Peruana) başkanı bunun peşini bırakmıyor.

Ekvador ve Bolivya’nın politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Büyük başarılardı. Rafael Correa ve Evo Morales’i iktidara getiren büyük halk kitleleri yerli halktandı. Talepleri arasında çokuluslu devletler talebi var. Bolivya da yerlilere otonomi veren yasa ileri adılmış bir adımdır.  Ancak bu hükümetlerin anayasalarına bağlı kalmaları gerekir. Bolivya’da eğer bir maden açılacak ise yerli halka danışılması gerekiyor ancak bazı örneklerde Morales, bunu görmezden geldi. Ve Ekvador’da Hükümet kendisinden önceki hükümetlerin  yaptığı gibi doğal kaynakları çıkarıp satmayı esas almaya devam ediyor. Böyle tutarsızlıklara karşıyız.

Alan García hükümeti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çelişkilere sahip bir hükümet değildir. Çok uluslu tekellerin hizmetindedir ve bu misyonunu yerine getiriyor. Bazen şiddete başvuruyor,  insanları hapse atıyor, ancak bunlara eşlik eden Amazon’un tahribi, tarım sanayilerinin gelişimi, yerli halk topluluklarına saldırılardır.

Lima’da oy oy sayım yapılarak belediye başkanlığının 20 yılı aşkın bir süredir ilk defa solun eline geçmesi sözkonusu..

İyi bir gelişme, ileriye doğru atılmış bir adım olur ancak, ülkenin iç kısımlarında çevrenin tahribatını durdurmak için çok önemli olmayacaktır.

2011’de yapılacak   seçimlerde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?

Kim kazanırsa bir şey değişmeyecektir. Neoliberal bir hükümet seçilecektir. Belki çok kanlı bir hükümet olmayacaktır ancak, çok uluslu tekellerin bir hükümeti olacaktır. Biz, Amazon için mücadelenin önemini vurgulamak için m “Alberto Pizango Başkan” kampanyasını yürüteceğiz. Ancak, mümkündür ki adaylığa kaydını bile yaptıramayabiliriz! [Pizango kefelatle serbest ancak  Bagua’da ki olaylardan dolayı yargılanıyor]

Halen Troçkistmisiniz?

Hem troçkistim ve hem de değilim.  Troçkisttim çünkü, Troçki sovyet bürokrasisi işçiler tarafından devrilmezse kapitalizm tarafından devrilecek demişti ve bu gerçekleşti. Troçki Marksizm Leninizm’in temel ilkelerini sovyet bürokrasisinin çarpıtmalarına karşı savunmadan Troçkizm olmaz demişti. Bugün Sovyet bürokrasi yok artık, neden Troçkist olmak gerekiyor(gülümsedi)  Tabii ki  düşünçeleri bana faydalı ve kullanıyorum. Ancak bugünün gençleri Troçkizm ve Leninizm peşinde değiller.  Geçen yüzyıla ait  şeylerde ne bulacaklar? Seni ilgilendiren nedir? Çevrenin korunması hakkında konuşmamız gerekiyor. Eğer bu mücadeleye katılıyorlarsa onlarla birlikteyim. ”Evet Troçki’ye inanıyorum” demek gerekmiyor. Tabii ki, ben herşeyinden ve metodundan faydalanıyorum ancak Troçkizm propogandası yapmıyorum.

Perú ve Guatemala sosyal hareketlerin liderleri artan şiddet olaylarına marıuz kalıyorlar kendinizi güvenlikte hissediyormusunuz?

Üç kere beni sınır dışı ettiler ve bir kere de sürgüne gittim, bunların nedeni gerek gizli servis gerekse de Aydınlık Yol( Sendero Luminoso) tarafından ölümle tehdit edilmem idi, bunlardan biri beni öldürmese diğeri öldürecek idi. Ortalık sakinleşince Peru’ya geri döndüm ve Fujimori’nin görevden alınması için mücadele ettim. Bugün herhangi bir tutuklanma tehlikesi yok, ancak her an beni öldürebilirler. Ancak,  korku içinde yaşayarak nereye varabilirim? Hiçbir kazançım olmayacaktır. Mücadeleme devam etmeyi tercih ediyorum.

Çeviri: Erol Yeşilyurt (LAHY)

Kaynak: Público.es – “Alan García es un servidor de las multinacionales”

Posted in Genel Haberler, Peru, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , , , , , , | Leave a Comment »

Ekvador:”Darbe teşebbüsü yeni süresiz savaş doktrininin bir sonucudur.”

Posted by lahy 15/10/2010

Atilio Boron

Mario Casasús

Polítik ve Sosyal Teori Fakültesi -(Universidad de Buenos Aires) öğretim üyesi profesör Atilio Borón (1943) ile Montevideo’dan  Defensores en línea ile telefonla yaptığı görüşmede başarısızlıkla sonuçlanan Ekvador darbe teşebbüsü ve ve  Honduras’da ki darbe hakkında  konuştu.

Plan Cóndor diktatörlüğü’nün uygulanması sonucu sürgüne giden ve  Santiago -Şili’ye geri dönmenin imkansız olduğunu gören Atilio Boron doktorasını Harvard (1976)’da yaptıktan sonra Meksika’ya giderek 1976-1984 yılları arasında orada çalıştı. Atilio Borón  Página 12 gazetesinde (Arjantin) ve Rebelión.org (İspanya)’da köşe yazarıdır.

Defensoresenlinea.com’a   “ ABD’nin Latin Amerika’ya karşı darbe girişimleri yeni süresiz savaş doktrini ve aralarında petrolünde bulunduğu doğal kaynakların elde edilmesi gerekliliğinden kaynaklanıyor, ” dedi.

Mario Casasús Ekvador’da ki hükümet darbesinin Vanezüealla’da ki seçimlerden bir kaç gün sonra ve Brezilya’da ki Başkanlık seçimlerinin arifesinde gerçekleşmesi tuhaf değil mi?

AB.- Hayır, değil.  Emperyalizmin bir şey yapması bekleniyordu.  Başkan Hugo Chávez’i seçim yoluyla alaşağı edemedikleri için herhangi bir fırsatı değerlendirerek onun ittifaklarından birini Brezilya seçimleri öncesinde devirmeleri önemliydi.

MC.- Uluslararası sağ yeniden örgütlenip, yeniden askeri operasyonlara mı başlıyor?

AB.- Kesinlikle. Beş yıl önce neredeyse hiçbir oy alamayan sağ, bugün Venezüella’da 5 milyon oy aldı.  Militaristleşme ABD’den kaynaklanıyor ve burada, paramilitarileri örgütleyerek bunu güçlendiriyor.  Vargas Llosa ve oyun arkadaşlarının aydın dünyası da ”ciddi basının” da yardımıyla oldukça önemli bir rol oynuyorlar.

MC.- Ekvador’da ki darbe tek başına ele alınması gereken bir olay mı yoksa KuzeyAmerika’nın yeni Ulusal Güvenlik doktrini’nin bir bir parçası mı?

AB.- Hayır, ABD’nin Latin Amerika’ya karşı darbe girişimleri yeni süresiz savaş doktrini ve aralarında petrol’ünde bulunduğu doğal kaynakların elde edilmesi gerekliliğinden kaynaklanıyor.

MC. Başkan Rafael Correa‘yı rehin tutan Polis Kuvvetleri’nin arkasında kim vardı?

AB.- Kesin olarak emin değilim ancak,  ABD’nin uşağı olan Lucio Gutiérrez karışmış olmalıdır, bu olaylara kesinlikle karışmıştır.

MC.- Başkan Fernando Lugo‘nun Paraguaylı komutanları görevden alması gerekli mi idi?

AB.- Evet, çünkü aksi durumda yönetemez idi.

MC.- Venezüella ve Ekvador’da bazı askeri liderler hükümete sadık kalırken neden Honduras’da böyle bir gelişme yaşanmadı?

AB.- Bunun bir nedeni Honduras’da ordu’nun ABD elçisi John Negroponte ‘nin görevde olduğu yıllarda yeniden organize edilmiş olmasıdır, başka bir neden de  Honduras’da “caracazo” (1989’da Caracas’da ulaşım ücretlerinin artması üzerine çıkan ayaklanma ordu ve polisin müdahalesi sonucu binlerce kişinin ölümü ile sonuçlanmışdı-LAHY)    gibi silahlı kuvvetlerin halka ateş açtığı travmatik bir olay yaşanmamış olmasıdır.

MC.- Honduras’da yerleşmiş olan askeri darbeyi yenilgiye uğratmak için önerileriniz var mı?

AB.- Honduras’da ki darbeyi yenmek için halkın örgütlenmesi, bilinçlenme, uluslararası destek ve yeterli bir mücadele stratejisi  (…) gereklidir.

MC.- Birleşik Amerika Örgütü OEA yeniden kurmak mı yoksa tümüyle ALBA ve UNASUR‘a güvenmek mi gerekli?

AB.- Amerikan Devletleri Örgütü’nün (OEA) yapabileceği bir şey yoktur.  İki kutuplu dünyanın sona ermesi ile birlikte öldü. UNASUR ve  ALBA seçeneklerdir, Bolivya ve Ekvador da ki krizlere bir kaç gün içinde nasıl müdahale ettiklerini hatırlayalım.

MC.- Son olarak yakın geçmişte hangi akademik  ve politk forumlara katıldınız? Ekvador’a gitmeyi düşünüyormusunuz?

AB.- Son aylarda bir dizi akademik foruma ve politik faaliyete katıldım; Aralık ayında Ekvador’a gitmeyi düşünüyorum.

Atilio Borón, Programa Latinoamericano de Educación a Distancia en Ciencias Sociales Corrientes, Buenos Aires (Arjantin), ve TNI Yeni Politik Eylemler projesi katılımcısıdır. Aynı zamanda    LatinAmerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLACSO)’nun eski genel sekreteridir.

Bir darbe girişiminin arka planı -Korkut Boratav

Evrensel ve Ekvador’da ki halkçı polis ayaklanması!

Yerli halk örgütü CONAIE’nin darbe teşebbüsü hakkındaki bildirisi

Ekvador Yerli Hareketi’nden Correa Hükümeti’ne Eleştiriler

Başkan Rafael Correa Kurtarıldı

Posted in Ekvador, Honduras, Söyleşi ve Görüşmeler, Venezuela | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Küba devriminin yeni yönü -Prof. José Ramón Vidal ile söyleşi

Posted by lahy 07/10/2010

Igor Ojeda’nın Küba’daki etkili aydınlardan iletişim profesörü José Ramón Vidal ile hükümetin tartışma yaratan adımları üzerine söyleşisi

Elektronik posta yoluyla yapılan röportajda, ülkenin başkenti Havana’da bulunan Martin Luther King Halk İletişim Program Merkezi (CMLK) Koordinatörü ve İletişim Profesörü José Ramón Vidal, Küba’da yeni ilan edilen ekonomik tedbirlerin halk hareketleri yoluyla uygulanırsa adada sosyalizmin güçleneceğine dikkat çekiyor. Ancak uyarmayı da ihmal etmiyor: “Eğer, değişiklikler teknokratik pozisyonlarda yapılırsa, çeşitli sosyal sektörlerin meşru çıkarları, gerçek bir fikir birliği içinde dikkate alınmazsa, sosyalist proje için ölümcül olabilir.”

Ayın 13’ünde, Küba İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CTC), Küba Hükümetinin, 2011 yılının ilk çeyreğine kadar yarım milyon devlet işçisinin işten çıkarılacağını ve aile şirketleri, kendi hesabına çalışma, kooperatifler yolu ile küçük özel girişimleri teşvik edeceği konusunda bir rapor yayınladı. Bu tedbirlerin amacı, Sosyalist Blok’un çöküşünden sonra girilen ve “Özel Dönem” olarak adlandırılan bu dönemden sonra da iyileşmeye giren, son yıllarda ise hızla kötüye gitmekte olan Küba ekonomisinin verimliliğini artırmaktır.

Brezilya basını gibi uluslararası basının büyük bir kısmı bu tedbirlerle, Karayip adasındaki sosyalizmin sonunun başlangıcına gelindiğini ilan etti. Fakat Vidal için bu tedbirler, “sosyalist bir proje ile uyumlu değil, ancak mevcut koşulların sürdürülebilir olması için zorunlu.” Ayrıca Vidal’a göre devlet, temel üretim ve dağıtım araçları üzerindeki mülkiyetini de sürdürmeye devam edecek.

Bunlardan başka Vidal, bu değişiklikler şayet halk hareketleri yoluyla uygulanırsa adada sosyalizmin güçleneceğine dikkat çekiyor. Ancak uyarmayı da ihmal etmiyor: “Eğer, değişiklikler teknokratik pozisyonlarda yapılırsa, çeşitli sosyal sektörlerin meşru çıkarları, gerçek bir fikir birliği içinde dikkate alınmazsa, sosyalist proje için ölümcül olabilir.”

Küba hükümeti, ilan edilen tedbirlerle neyi amaçlıyor?

Ekonomik model için bu ana kadar yapılan değişikler şu çerçevede tutuldu. Sübvansiyonlar ve ek ödeneklerde kesintiye gidilmesi; personel sayısının düşürülmesi (bu sürecin ilk aşaması, 2011 yılının ilk çeyreğine kadar, işyerlerinden yarın milyon işçinin çıkarılmasının tamamlanmış olması planlandı); iç pazarın genişletilmesi (ulusal turizm servisleri, küçük elektrikli ev aletleri satımı, cep telefonu hizmetleri vb); kendi hesabına çalışma alanlarının genişletilmesi; toprak kiralama, taksi hizmetleri ve berberler gibi küçük işyerlerinin işçilerine kiralanması… Ekonominin daha verimli hale getirilmesi ve ülkenin sürdürebilirliği için hayati olan tüm bu önlemler, geçimi sağlamanın yanı sıra çalışmayı da teşvik etmek için tasarlandı. Ayrıca bu önlemlerle uzun zamandan beri sosyalist modelin aşırı büyümesi (hipertrofisi) olarak saptanmış olan küçük işletmeler devlet idaresinden çıkarıldı.

Ekonomik modelde yapılan bu değişimler, iç içe gecen çok karmaşık bir durumun ortasında gerçekleştirildi: Ekonomik göstergelerin sürekli bozulmasının, hem tarım hem endüstri alanında üretimi ve verimliliği olumsuz etkilemesi; yaygın yasa dışılık ve yolsuzluk açıklamaları ve bunlara eklenen dış darbeler (en önemlileri, turizm gelirlerinin azalması ve nikel fiyatlarında düşüş), Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’da (resmi tahminlere göre 2009 yılında yüzde 1,4 kadar, 2010 yılında tahmini yüzde 1,9) önemli bir azalma ve ulusal bankacılık sisteminde finansal krizin ortaya çıkması. Olumsuz etkileri kışkırtan, 2008 yılındaki kasırgaların yıkıcı etkilerinin ve ABD’nin Küba üzerindeki ambargosunun, mali ve ekonomik faaliyetlerin, analizlerin dışında tutulmamasına özellikle dikkat edilmelidir. Başka bir deyişle, ilan edilen ya da devam eden tedbirler, bu karışık duruma karşı koymaya yöneliktir.

Bunların, ülkede sosyalizme geçilmesinden bu yana Küba’da yapılan en radikal değişimler olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyleyse neden? Bu yeni bir ekonomik modelin fiili olarak uygulanması mıdır?

Benim kişisel görüşüme göre bunlar ekonomik ve sosyal yansımalarıyla önemli değişikliklerdir fakat abartılmamalıdır. Devlet, temel üretim ve dağıtım araçlarının mülkiyetini muhafaza etmektedir. Ekonomide yeni ve yenilenmiş ekonomik aktörler (kendi hesabına çalışan ailelere ait küçük işyerleri, daha fazla kooperatifler ve işçilerin ortaklaşa olarak kiraladıkları küçük tesisler) bulunacak; para politikasının ve vergi sisteminin çok daha önemli bir rolü olacak; gerçekliğe büyük bir bağlılık olacak ve böylece hiç kimse, ne bir kişi ne de bir aile veya ülke ürettiğinden fazlasını harcayabilecek. Fakat tüm bunların sosyalist bir projeyle uyumlu olmadığını ancak mevcut koşulların sürdürülebilmesi için vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum.

Bu değişimleri ana tema içinde nasıl uygulayacağınız önemli. Olabildiğince çeşitli toplumsal kesimlerin meşru çıkarlarını dikkate alan gerçek bir fikir birliği olmaksızın teknokratik pozisyonlarda yapılırsa, sosyalist proje için öldürücü olabilirler; ama eğer iş merkezleri ve onun işlerinin sürdürülmesinde işçilerin daha etkin katılımlarını, iktidarın daha fazla sosyalleşmesini canlandırmaya yönelecekse, eğer genel olarak halk iktidarının mekanizmalarını güçlendirecekse, çalışarak geçimini sağlayamayacak olan (işten çıkarılacaklar için; ç.n.) hiçbir aile ilan edildiği gibi kendi kaderine terk edilmeyecekse, o halde sosyalist proje güçlenecek ve gerçekten sürdürülebilir olacaktır.

Küba ekonomisinin, sürekli diğer ülkelerin girdilerine büyük ölçüde bağımlı olduğu bilinmekte. Yeni önlemlerin uygulanmasıyla ekonominin dış yardıma bağımlılığının azalacağına, Küba ekonomisinin daha güçlü ve dinamik bir temele oturacağına inanıyor musunuz?

Elbette, işgücü verimliliği ve genel olarak ekonomik verimlilik göstergelerindeki iyileşme, ülkeyi çok daha güçlü kılacak ve bölgemizde devam etmekte olan bütünleşme süreçlerine katılmak için onu daha iyi bir konuma getirecektir. Küba, yüksek nitelikli büyük bir insan kaynağı potansiyeline sahip ve onun daha verimli kullanımı, yalnız bizim halkımız için değil aynı zamanda bizim desteğimizi almış ve alacak olan halklar için de faydalı olacak.

Değişikliklerin ilan edilmesine Küba halkı nasıl bir tepki verdi? Bu tedbirlerin tartışılması ve hazırlaması süreci nasıl gelişti?

Açıkçası, birçok kişi kendi yakın geleceği ile ilgili endişe içinde ve “Ben planların dışında kalacaklardan biri miyim yoksa şu yarım milyon kişinin içinde miyim?” diye soruyor. Zor bir süreç, birçok ailede yakın bir gelecekte minimize edilemeyecek bir gerginliğe yol açacak. Bugünlerde başlamak üzere olan işçi azaltma önlemini ilan eden, adı Küba İşçi Sendikaları Konfederasyonu olan sendikanın, işyeri merkezlerinde bu konular tartışılıyor. Sendikanın tam katılımı ile şeffaf bir süreç olacağı ve kararlara uygunluk kriterlerinin öncülük edeceği ısrarla ileri sürülüyor. Bu, uygulaması en karmaşık önlemlerden biridir. Eğer 2011 yılı boyunca, ilk çeyrekte yapılacak olan kapasite indirimleri için önemli ölçüde telafi edecek yeterli iş yaratılamazsa, bu endişe üreten bir konu olacaktır. Yaratılan işsizlik durumuyla tarım ve inşaat gibi işçi açığı olan bazı sektörlerde bir rahatlama sağlanması ve işten çıkarılan devlet işçilerinin bir kısmının da kendi hesabına çalışma yoluyla serbest meslek sahibi olması bekleniyor. Diğer değişiklikler konsensüs bulmakta daha az zorlanacak ve ayrıca günlük yaşamın iyileştirilmesi umutları yükselecektir.

İlan edilen değişikliklerle mikro-girişimcilere veya serbest çalışanlara işgücü kiralama izni veriliyor. Sosyal eşitsizliklerin artmaması ve sömürünün olmaması nasıl garanti edilecek?

SSCB ve Avrupa sosyalizminin dağılmasının tetiklediği “Özel Dönem” dediğimiz bu dönemde Küba’da eşitsizlik endeksi yükseldi. Haklı olarak Küba’da bizler tarafından hoş karşılanmayan, gerçekte yasal veya yasadışı yollarla işinden kazanmadığı gelirlere sahip pek çok insanın varlığı, bu eşitsizlikleri kışkırttı. Fakat bu eşitsizlikler, Amerika kıtasının geri kalanındaki eşitsizlik standartlarının çok uzağındadır. Yeni önlemler, zaten fiilen oluşan gerçekleri düzenlemek amacıyla hazırlandı, bu anlamda, yasallaştırmanın kendisi bir koruma önlemidir. İşveren, çalıştırdığı işçinin sosyal güvenliği için vergi ödemek zorunda. Bu işçilerin haklarına saygı gösterilmesi için ayrıca diğer koruma biçimleri de dikkate alınacaktır. Kişisel olarak ben, sendikaların bu konuda önemli rol oynayacaklarını düşünüyorum.

[Rebelion’daki İspanyolca orijinalinden Atiye Parılyıldız tarafından Latinbilgi (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Küba: Kapitalizme giden yolları kapamak ve yeni sosyalizme açılmak -Narciso Isa Conde*

Havana’dan Mektuplar: Fidel Castro’nun söylediklerinin anlamı

Küba: 500.000 kişi işten çıkarılırken Sendika’nın rölü

Küba’da kapitalizmin yeniden inşası

Posted in Küba, Söyleşi ve Görüşmeler | Leave a Comment »

Ekvador Yerli Hareketi’nden Correa Hükümeti’ne Eleştiriler

Posted by lahy 02/10/2010

Upside Down World‘da yayınlanan söyleşide Ekvador Yerli Hareketi’nin liderlerinden Luis Macas, Correa hükümetine yönelik çeşitli eleştiriler dile getiriyor. “Mevcut politik senaryoların, son 10 ya da 20 yıldır yürürlükte olan senaryolardan esasen farklı olmadığını” belirten Macas, “Ekvador’da durum değişmedi” diyor. “Halk, farklı toplum kesimlerinin çözüldüğü ve parçalandığı zor bir dönem yaşıyor, çünkü hükümet böylesi bir sürece olanak tanıyan bir politika izledi.”

Şüphesiz yerliler ve işçiler hâlâ buradalar. Fakat hükümet, işçilerle ayrışma ve kollektif sözleşmeleri lağvetme sürecine girdi. Buradaki amaç sendikaları yok etmektir. Bu, Correa’nın ileri sürdüğü gibi bürokratik sendikaların yasaya aykırı ayrıcalıklarını alt etmeye dönük bir girişim değil. Emek hareketindeki bürokratik yapı ve imtiyazları bozmanın, sendikaların işçilerin zararına kendilerine bahşettiği avantaları kaldırmanın gerekli olduğu görüşünü ben de savunuyorum. Ancak Correa’nın genel işçi örgütlerini parçalamaya çalışması son derece şeytani bir politikayı temsil ediyor.

Correa hükümetinin Yerli Hareketi’ni aşağılayıcı söylemine dikkati çeken ve Correa’nın kolonyal zihniyeti aşmadığını belirten Luis Macas, hükümetin Ekvador’daki Yerli hareketi’ni yıkmayı amaçladığını belirtiyor: “Niçin? Çünkü Yerli Hareketi, mevcut ekonomik modele, neo-liberalizme karşı ülkede mücedele eden başlıca politik ve sosyal aktördür. Correa’nın gelişme projesi doğal kaynakların sömürüsüne dayalıdır. Oysa kesinlikle farklı bir doğa ana anlayışına sahip olan yerli hareketinde bizler, buna ‘hayır’ diyoruz.” Macas’a göre, dışardan bakıldığında ilerici bir hükümet olarak görülmesine rağmen Correa hükümeti sol ya da sosyalist bir hükümet değil: “bu, ılımlı reformlar ekseninde neo-liberal modele yalnızca birkaç noktada itiraz eden ve böylelikle bütünlüğü içinde modelin sürmesini amaçlayan popülist bir hükümettir. Ekvador’daki esaslı ve radikal değişiklikler bu hükümetten çıkmayacak. Ayrıca sağ bir hükümet olarak da nitelendirilebilir. Geleneksel oligarşik kesimlerle ortaklık yapmadığı bir gerçek. Bu eski oligarşik kesimler süreç dahilinde yerinden edildi. Ancak öte yandan açık biçimde yeni bir burjuvazi doğuyor. Bu yeni burjuvazi hükümetle işbirliği yapıyor ve neo-liberal modeli zarif biçimde yeni bir gelişimcilikle başkalaştırıyor.

Hükümet bir ‘yurttaş devrimi’nden ve şimdi ‘herkese uygun olan bir ülke’den söz ediyor. Ama yüzyıllardır olduğu gibi, ülke açık biçimde yerli toplulukları kapsamıyor.”

Macas‘a göre Correa hükümetinin sağcı niteliğini tanıtlayan bir özelliği de, toplumsal hareketlere suçlu muamelesi yapması. “Önerilen Su Yasası’nı, özellikle hidroelektrik santraller kurma projelerini alalım. Yerli hareketi buna itiraz ediyor, çünkü bu yasada önceden varolan suya erişim hakkının özelleştirilmesine bir karşı çıkış yok. Nüfusun yüzde biri suyun yüzde 80′inini elinde tutuyor. Ne tür bir devrimci hükümet bu durumu değiştirmeyen bir Su Yasası önerebilir ki? Bir devrim halkla başlamak zorundadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, değişimin öncüsü halktır. Oysa bu hükümet halkın mücadelesinden kurtulmaya çalışıyor.”

Upside Down World sitesinde yayınlanan söyleşide, Luis Macas‘ın konuya ilişkin yanıtlarından kısaltılarak derlenmiştir. ( kutlu tunca-Sol küre.wordpress.org)

Foto: Luis Macas

Yerli halk örgütü CONAIE’nin darbe teşebbüsü hakkındaki bildirisi

Correa: ”Darbeciler cezalandırılacak!”

Posted in Ekvador, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: