latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

Celia Hart: Fidel ve Troçki

Posted by lahy 30/07/2006

15 yıldır Küba toplumunun çöküşü düzenli aralıklarla ilan ediliyor. Fidel Castro’da Küba’da eşitsizliğin gelişiminden söz etti. Biz bu kazanımları koruyup geliştirebilirmiyiz ya da bu kazanımlar yok olup gitmeye mahküm mu?

Kendimi tamamıyla Küba devrimi ile özdeşleştiriyorum ancak onun bir temsilcisi değilim. Söyledikleirm benim kişisel görüşlerimdir. Küba’da sosyalist devrimin sosyal kazanımları açıktır: büyük bir sosyal eşitlik, ABD yada Avrupa ile- başka bir deyişle daha zengin ülkelerle- karşılaştırılabileck herkesin faydalanabileceği bir eğitim sistemi, Latin Amerika’da ki diğer ülkelerden daha kaliteli ve Avrupa’da olanların tersine özelleştirilmeyen ya da tahrip edilmeyen bir sağlık sistemi vardır.

Ancak küba devrimi eğer, sözde sosyalist ülkeleri ile yapılan ticaret anlaşmaları ve süren emperyalist ambargo nedeniyle yaşanan ” özel dönemin’ güçlüklerini [1]- elektirik kesintileri, kamu taşıma araçlarının bozulması, asgari düzeyde yiyecek dağıtımı, etc. – aşamayı başarabilmişse bunun nedeni Küba halkının hep birlikte sosyal imkanları değil de devrimi savunmuş olmalarıdır.

Şimdi sahip olduğumuz güçlükler maddi ihtiyaçlara bağlı değildir. Ticaretin serbest bırakılması ve yabancı döviz kullanımı – bazılarının 1920’lı yıllarda kı Rus NEP’ine benzettiği yürürlüğe konan kapitalist uygulamalar – sosyal farklılaşmalara ve ”yeni bir zengin” sınıfının doğmasına yol açtı. 17 Kasım’da yaptığı bir konuşmada komutan [Fidel Castro] bunu şöyle özetledi: “bu devrim kendi kendini tahrip edebilir ve bu devrimi yok edemeyecek olan yalnızca onlardır” [ABD,emperyalizm]. “ Ancak, biz tahrip edebilirzi ve bu bizim hatamızdır”. Ve ayrıca, konuşmasında ” onbinlerce parazit hiç bir şey üretmeden herşeyi kazanıyor” diye vurguladı.

Aynı şekilde Dışişleri Bakanı Felipe Perez Roque, Birleşmiş Milletlerde Küba’da tehlilke burjuva bir sınıfın yaratılması idi. Bürokrasinin içine girlmesi ve pazar ekonomisi, tehlikenin geleceği alanlar bunlardır. Bürokrasinin temellerini yok etmemiz gerekiyor, çönkü bu temelle rüzerinde burjuva bir sınıf gelişebilir. – biz bunu USSR, Polanya’da, ve başka yerlerde manajerlik yapan iktidar sahipleri,nin kapitalistler haline geldiğini gördük.

1980’li yılların Doğu almanya’sının tersine Küba’da, “Lenin yaşıyor”: büroktarik karşı devrim gerçekleşmedi. Bu fırsattan faydalanarak burjuvazinin geriye kalan temelleirni yıkmalıyız. Çünkü kapitalist restorasyon tehlikesi oradan gelecektir.

Venezüella devrimci süreci Köba’yı saran emperyalist çemberin gevşemesine yardım ediyor. Ve bu süreç bugün başlamış olmakla birlikte ve iki devrim arasındaki paralelliklerin yanıltıcı olacağını varsayarak karşılıklı bir etkilenmeden söz edebilirmiyiz?

Kübalı doktorlar, hemşireler ve öğretmenler Venezüella’da çalışıyorlar Ancak onla ülkenin politik yaşamına katılmıyor, Küba’nin (Venezüella’nın) içişlerine karıştığı suçlamasının getirdiği kendini sınırlama meselesini anlamama rağmen, bu benim kabul etmediğim bir tercihtir.

Ancak Venezüella’da ki mücadelenin gençliği, oraya yapılan yolculuklar, başka deneyimleri izleme ve müdahale etme imkanı özellikle gençler için – tabii ki Köba devleti ya da hükümeti için değl- – Venezüella devrimine, yalnızca doktorlar ya da öğretmenler olarak olarak fabrikalarda ya da mahalle komiteleirnde katılma imkanını veriyor.

Küba ile Venezüella arasında inşa edilen ilişkilerin SSCB ile ilikilerden her bakımdan farklı olduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü birisinin hali hazırda oturduğu diğerinin ise yeni başladığı iki devrimci süreç arasındaki ilişkiler sorusudur. Her ikiside otantik devrimlerdir. SSCB ile, bunun tersine iki devlet arasında ilikiler söz konusu idi ve eşit olmayan bir ilişki idi bu.

Venezüella-Küba birlikteliğinin dinamiği ve bolivya’nın bu sürece mümkün olan katılımı, lu an bu gerçekleşiyor, sürekili devrimin gerçekleşmesi ve gerçek bir birleşik cepheyi kurmak için gerekli ilişkilerin temelini atmamamıza izin veriyor.

Niçin Troçki’nin teorik katkılarını önemli buluyorsun?

Küba’da Moncada’dan[2]. bu yana sürekli devrim süreçi içinde yaşıyoruz.

Devrimin sürekliliği, derinleşmesi sorusu; devrimin derinleşmesi özellikle 26 Temmuz hareketinin ve Kübalı devrimcilerin düşüncelerinin merkezinde idi. İlk olarak Mella, ve sonra Guevara, “Troçkistler” olmakla suçlandılar. Değillerdi, ancak suçlamalar gerçek bir zemine sahipti çünkü onların düşünçesi, Troçki’yi okumamış olmalarına rağmen sürekli devrime doru kayıyorlardı. Küba devriminin sürekiliği sol muhalefetin düşünçeleri içindedir.

Küba anti-Stalinist duygular herzaman mevcuttu, halk kömünizmin Kömünist Parti’nin Stalinizmi olduğunu düşünüyordu. Ve Kömünist part devrime en son katılanlardan biri idi….Ancak, 1961’de Fidel Küba devriminin sosyalist karakterini açıkladığı zaman, halk: ”eğer Fidel kömünist ise benim ismimi de yazabilirsiniz” dedi.

Her zaman devrim hakkındaki düşünçeleirmde bir eksiklik olduğunu düşündüm. Troçki’yi okurken bulduğum bu oldu: Sosyal adalet ve bireysel özürlüğün birbirne karşıt olmadığını ve bizim onlar arasında bir seçim yapmamız gerekmediğini, ve sosyalizmin yalnızca her iki ayağın üzerinde yürünerek kuralabileceğini öğrendim.

Kaynak: Socialist Resistance



-

NOTES

[1] “Özel dönem” belirlemesi, Sovyetler birliğinin çöküşü sonrası Küba’nın içine girdiği , ancak şimdi içinden çıkmaya başladığı dönemi anlatmak için kullanılıyor.

[2] 26 Temmuz 1953’de Fidel Castro Moncada kışlasına yapılan başarısız saldırı sonras tutuklandı. Mahkemede kendini savunurken, ” Tarih beni aklayacaktır” başlıklı tarihsel anlamı olan bir konuşma yaptı, bu konuşma içerisinde Batista diktatörlüğüne karşı izlenecek devrimci mücadele perspektifini belirledi.

Fidel Castro: ‘’Küba devrimi 1953’de meydana gelseydi, Stalin buna izin vermezdi’’

 
Reklamlar

Posted in Uncategorized | 2 Comments »

Meksika Seçimlerinde Sınıf Refleksleri

Posted by lahy 18/07/2006

lopez obrador

1934-1940 yıllarında Meksika’da Cumhurbaşkanlığı yapan Lazaro Cardenas’ın yoksul halk sınıflarının kollektif belleğinde unutulmaz bir yeri vardır. Meksika devriminin toplumsal kazanımlarını pekiştirdi. Demokrasiyi, örgütlü işçi ve köylü sınıflarının aktif katılımına imkânlar sağlayarak sola açtı. İspanya İç Savaşı’nda yenik düşen Cumhuriyetçilere sınırlarını açtı; onları ağırladı.

Yarım yüzyıl geçti; devran değişti. 1988’de başkanlık seçiminde, Lazaro Cardenas’ın oğlu Cuauhtemoc Cardenas sol cephenin adayı oldu. Burjuvazinin ve ABD’nin adayı ise Carlos Salinas idi. İlk seçim sonuçlarına göre Cardenas öndeydi. Ancak, Seçim Kurulu’nun bilgisayar sistemi aniden esrarengiz bir biçimde “çöktü”. On gün sonra, “onarım” tamamlanınca, seçimleri Salinas’ın kazandığı ilan ediliverdi. Muhalefetin oyların yeni baştan sayım talebi reddedildi ve tüm oy pusulalarının yakılması kararlaştırıldı. Meksikalıların büyük bir bölümü, o günden beri 1988 seçimlerinin “çalınmış” olduğuna inanmışlardır.

1988’de oğul Cardenas’ın önderliğinde oluşan orta-sol muhalefet, daha sonra Demokratik Devrim Partisi‘ne (DDP’ye) dönüştü. Bu yıl 2 Temmuzda yapılan başkanlık seçiminde DDP, Lopez Obrador’u aday gösterdi. Ana rakibi, bir önceki seçimlerde cumhurbaşkanlığını kazanmış olan Amerikancı/NAFTA’cı Vicente Fox’un Milli Eylem Partisi’nden (MEP’ten) Felipe Calderon idi.

Seçim öncesi anketlerde Obrador öne çıktıktan sonra öyle belirtiler patlak verdi ki, Meksika’nın sol kamuoyunda, 1988 senaryosunun bir kez daha tekrarlanıp, seçimlerin “çalınacağı” kuşkuları yaygınlaşmaya başladı.

Ne gibi belirtiler? Bir kere, Seçim Kurulu’nun başında, MEP yanlısı olduğu herkesçe bilinen bir kişinin (Ugalde’nin) bulunması… İkincisi, aynı Kurul’un, kampanya sırasında seçim yasasının defalarca Ugalde aleyhine çiğnenmesine israrla göz yumması… Üçüncüsü, sandık çıkışlarında yapılan anket sonuçlarının sandıklar kapandıktan sonra yayımlanmasının önlenmesi… (Böylece, resmi sonuçların ilanından önce, kimin kazandığının belirlenmesi engellendi.) Sonuncusu, sermaye çevrelerinin, büyük medyanın Obrador üzerinde, “seçim sonuçları resmen ilan edildikten sonra, itiraz etmeyeceğini, kitleleri sokağa dökmeyeceğini, peşinen ilan et” diye ağır bir baskı uygulamaları…

Sandıklar kapatıldıktan sonra, Obrador taraftarlarının ürktüğü bir dizi “üç kâğıt”ın sistematik olarak uygulandığı ortaya çıktı. Sonucu en fazla etkilediği anlaşılan etken, ABD’de yaşayan seçmenlerin oy vermesine imkân veren liste düzenlemelerinin yapılmaması, seçmen kimliklerinin konsolosluklarca verilmemesi, 2 Temmuz günü sınırı geçen binlerce Meksikalı seçmenin oy kullanmalarının engellenmesi oldu. Çoğunluğunun Obrador yanlısı olduğu ileri sürülen bir milyon göçmen Meksikalının seçimlere katılması böylece önlenmiş oldu.

Bunlara, seçim sonuçlarını “erken” ilan eden Seçim Kurulu’nun yarattığı skandal tuz-biber ekledi. Sandıkların kapanmasından 24 saat sonra Seçim Kurulu’nun web sitesinde, oyların sayımının büyük ölçüde tamamlandığı ve Calderon’un seçimi kazanmış olduğu haberi yer aldı. Calderon da, gecikmeden seçim zaferini ilan etti.

Ertesi gün anlaşıldı ki, Seçim Kurulu’nun yayımladığı sonuçlar, üç milyon oyun sayımından öncesine aittir ve seçim sonuçları henüz ortadadır. Seçim Kurulu, yanlışlığı “teknik bir hataya” fatura ederek kabul etti. Eksik üç milyon oyun sayımı, önce Obrador’u, sonra Calderon’u önde göstererek sürdü ve sonunda 41 milyona ulaşan toplam oylarda 243000’lik bir farkla Calderon seçimlerin galibi olarak ilan edildi. Aynı gün yapılan eyalet seçimlerinde DDP’nin galip çıktığı yöreler Meksika nüfusunun yüzde 54’ünü barındırmaktadır. Garip bir biçimde eyalet seçimlerini DDP’nin kazandığı her yerde Obredor’un oyları, kendi partisinin oylarının altında kalmış; buna karşılık, MEP’in kazandığı her eyalette Calderon’un oyları, partisinin oylarını aşmıştır. Bu da, bilgisayar sistemlerinde, başkanlık için atılan oylarda sistematik olarak yanlış kayıt veren ayarlamaların yapıldığı kuşkusunu artırmıştır.

Obrador, yenilgiyi kabul etmiyor. Seçim sonuçlarını Üst Kurul’a, Yüksek Mahkeme’ye götürüyor. Bir yandan da, taraftarlarını “seçim hırsızlığını” protesto etmek üzere sokağa çağırıyor.

Obredor, bir devrimci değil, emekçi çıkarlarını gözeten bir reformcudur. Bence, daha da önemlisi, Meksikalıların seçimlerde sınıf refleksleriyle davranmış olmalarıdır. Büyüklü- küçüklü burjuvazi ve “beyaz Meksikalılar” sağa, halk sınıfları Obredor’a yöneldiler (veya sınırlı ölçüde Zapatista’ların boykot çağrısına uydular).

Meksika toplumu, bu nedenlerle, bugünün Türkiyesine örnek olacak özellikler taşımaktadır.

Kaynak: Korkut Boratav-SOL dergi

Latin Amerika Seçimleri

 

Posted in Meksika, Seçimler, Uncategorized | Leave a Comment »

Latin Amerika’da Feodalizm ve Kapitalizm

Posted by lahy 10/07/2006

Yazar: Ernesto Laclau, Çevirmen: Erol Tulpar

Son on yıldır solda Latin Amerika toplumlarının kökenleri ve şimdiki yapıları üzerine tartışma, bunların feodal ya da kapitalist olarak değerlendirilmesi gerektiği sorunu üstünde odaklaşmıştır. Bu konuda, yarattığı kavram karışıklığı ile de önemi azalmayan uzun ve karmaşık bir tartışma sürdürülmüştür. Ama konunun önemi yalnız teorik düzeyde kalmamıştır, çünkü farklı teoriler farklı siyasî yargılara varılmasına yol açmıştır. Latin Amerika toplumlarının tarihî olarak feodal nitelikte kurulmuş ve o zamandan beri öyle kalmış olduğunu savunanlar, bu toplumların kapalı, geleneksel, değişime karşı dirençli ve pazar ekonomisiyle bütünleşmişlikten uzak olduklarını vurgulamak isterler. Durum böyleyse, bu toplumlar kapitalist aşamaya henüz ulaşamamışlardır ve gerçekten, kapitalist gelişmeyi hızlandıracak feodal ataleti ortadan kaldıracak bir burjuva-demokratik devrimin arefesindedirler. Bu yüzden Sosyalistler millî burjuvaziyle ittifak kurmaya çalışmalı, emperyalizme ve oligarşiye karşı onunla birlikte birleşik cephe kurmalıdırlar. Karşı tezi savunanlar ise Latin Amerika’nın başından beri kapitalist olageldiğini, çünkü kolonyalist dönemde bütünüyle dünya pazarına sokulmuş olduklarını söylüyorlar. Bu teze göre Latin Amerika toplumlarının geriliği tamamen bu birleşmenin bağımlı karakterinin sonucudur ve bu yüzden de sözü geçen toplumlar tamamen kapitalisttir. Dolayısıyla kapitalist kalkınmanın gelecek aşamalarını beklemek anlamsız olur. Tam tersine, emperyalizmle büsbütün bütünleşmiş, onunla birlikte kitlelere karşı bir ortak cephe meydana getiren burjuvaziye muhalefet ederek, doğrudan doğruya sosyalizm için savaşmak gereklidir.

Bu yazıda, söz konusu polemiğin temel terimlerinin açıklanmasına katkıda bulunmak istiyorum.1 Çünkü çelişir gibi görünmekle birlikte, her iki önerme de temel bir konuda çakışmaktadır: ikisi de “kapitalizm” veya “feodalizm” olaylarını üretim alanında değil, meta değişimi alanında belirlemeye çalışmakta ve pazarla bir bağın varlığını ya da yokluğunu bu iki toplum biçimini birbirinden ayırdeden belirleyici bir ölçüt haline getirmektedir. Bu kavrayış, kapitalizm ve feodalizmin her şeyden önce birer üretim tarzı olduğunu kabul eden Marksist teoriye aykırıdır. Latin Amerika’nın öteden beri kapitalist olduğu tezinin en tanınmış savunucularından biri Andre Gunder Frank’tır;2 bu nedenle, denememiz, tartışmada doğrulanacak veya mahkûm edilecek teorik sorunları en keskin ve en açık biçimiyle ortaya koyduğu için onun eseri üstünde yoğunlaşacaktır.

FRANK’IN TEORİK ŞEMASI

Frank’ın teorik perspektifi aşağıdaki tezler içinde özetlenebilir:

1. İktisadî gelişmenin her ülkede ardarda aynı aşamalardan geçeceğini veya bugün azgelişmiş ulusların, gelişmiş ülkelerce çoktan geride bırakılmış bir aşamada olduğunu düşünmek yanlıştır. Tersine, bugünün ileri kapitalist ülkeleri hiçbir zaman bu anlamda azgelişmiş olmamışlardır (onların da gelişmemiş olduğu bir dönem olduğu halde).

2. Çağdaş az-gelişmişliği, az-gelişmiş ülkenin kendi iktisadî, siyasî, kültürel ve toplumsal yapısının basit bir yansıması olarak değerlendirmek doğru olmaz. Tersine, az-gelişmişlik, büyük ölçüde, şimdiki gelişmiş ülkelerle uydular arasındaki ilişkilerin tarihî ürünüdür. Üstelik, bu ilişkiler kapitalist sistemin yapısının ve dünya çapında evriminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlara dayanarak Frank der ki: “Metropol, bu toplumların emeklerinin ürününü tekelci ticaret aracılığıyla elde etmek için daha önceki toplumsal ve iktisadî sistemlerini parçalamış ve/veya dönüştürmüştür; bu, Cortez ve Pizarro zamanında Meksika ve Peru’da, Clive zamanında Hindistan’da, Rhodes zamanında Afrika’da ve “Açık Kapı” politikası zamanında Çin’de hep böyle olagelmiştir; bu toplumları kendi egemenliğindeki kapitalist dünya sistemiyle birleştirmiş ve onları kendi metropoliten sermaye birikimi ve gelişimi için birer kaynak haline getirmiştir. Bu fethedilen, dönüştürülen ya da yeni kazanılan toplumlar için ortaya çıkan sonuç: sermayeden yoksun bırakılmak, yapılarının doğurduğu üretken olmama durumu, kitleler için durmadan büyüyen sefalet, başka bir söyleyişle az-gelişmişlik olmuştur ve öyle olarak kalmaktadır”3.

3. Latin Amerika toplumlarının geleneksel “ikici” (dualist) açıklaması bir yana bırakılmalıdır. İkici analiz, az-gelişmiş ülkelerin kesimlerinin, biri ötekinden büyük ölçüde bağımsız ve kendi dinamiğine sahip, ikili bir yapısı olduğunu kabul eder. Bundan şu sonuç çıkar ki, kapitalist dünyanın etkisi altında olan kesim modern ve görece daha gelişmiş hale gelmiş, oysa öteki kesim tecrit edilmiş, feodal ya da kapitalizm-öncesi, kendine-yeterli (kapalı) bir ekonomi içine hapsedilmiştir. Frank’a göre bu tez tamamen yanlıştır; ikili yapı bütünüyle hayal ürünüdür, çünkü kapitalist sistemin son yüzyıllardaki genişlemesi azgelişmiş dünyanın görünürde en fazla tecrit edilmiş kerimlerine bile tamamen nüfuz etmiştir.

4. Metropol-uydu ilişkileri imparatorluk düzeyinde ya da uluslararası düzeyde sınırlanmış olarak kalamaz, çünkü bu ilişkiler, içlerinde, iç bölgelerin uydusu olduğu alt-metropoller yaratarak bağımlı Latin Amerika ülkelerine nüfuz ederler; iktisadî, toplumsal ve siyasî hayatı yapılaştırırlar.

5. Yukarıdaki önermelerden Frank şu varsayım bileşimlerini çıkarmıştır: a) Uydu olmayan metropoliten merkezlerin tersine, bağımlı metropollerin gelişmesi kendi uyduluk statülerince sınırlanmıştır; b) Uydular, klasik endüstriyel kapitalist büyümeyi de içeren en yüksek gelişmeyi, ancak metropoliten merkezlerle bağları zayıfladığı zaman gerçekleştirebilmişlerdir: 17. yüzyılda ispanyol Buhranı, 19. yüzyılın başlarında Napoleon Savaşları, 20. yüzyılda iki Dünya Savaşı ve 1930’lar buhranı sırasında durum böyleydi; metropoliten merkezler iktisadî bakımdan yeniden kendilerini topladıkları zaman bu kalkınmayı uyarıcı etkiler ortadan kalkıyordu; c) Şimdilerde azgelişmişliğin en alt kademesinde olan bölgeler geçmişte metropollere en sıkı bağlı kalmış olanlardır; d) ister plantasyon, ister hacienda şeklinde olsun, latifundia aslında tipik kapitalist ticarî teşebbüsüydü. Bunlar, ürünlerinin arzını artırmak amacıyla sermaye, toprak ve emeklerinin toplamını genişleterek ulusal ve uluslararası pazarda gittikçe büyüyen talebi karşılamalarına imkân veren kurumları kendileri yaratmışlardır; e) Bugün tecrit edilmiş, kendine yeterli tarımla uğraşır durumda ve görünürde yarı-feodal olan latifundia her zaman bu durumda değildi, ürünlerine karşı talepte ya da üretkenlik kapasitelerinde düşüş görülen kesimlerdendi.

6. Bir Marksist analize ne zaman ikicilik ithal edilse, toplumsal yapının bir ucunda tutucu bir kesim olarak feodalizmin ve öbür ucunda dinamik bir kesim olarak kapitalizmin durdukları izlenimi doğuyor. O zaman bunun stratejik sonuçları da belli oluyor: “ikili toplum tezinin gerek burjuva, gerekse sözde Marksist yorumunda, nüfusun çoğunluğu sözde geleneksel – arkaik, feodal, az-gelişmiş durumda, değişmeden kalmış bir sektörde yaşarken, ulusal ekonominin bir zamanlar feodal, arkaik ve aynı zamanda az-gelişmiş olduğu söylenen kesimi harekete geçmiş ve şimdi görece gelişmiş, ileri kapitalist sektör haline gelmiştir. Gelişmişliğin ve az-gelişmişliğin teorik ve gözlemsel olarak böyle yanlış yorumlarına bağlı bulunan siyasî strateji, burjuvalar için çağdaşlığı arkaik kesime yaymak ve aynı zamanda bu kesimi ulusal pazara ve dünya pazarına katmak, Marksistler için ise feodal kırsal âlâna kapitalizmin nüfuz etme sürecini ve burjuva demokratik devrimini tamamlamak isteği biçiminde belirir. “4

Buna karşılık Frank Latin Amerika’nın daha 16. yüzyılda Avrupalı güçlerce sömürgeleştirilmesinden beri kapitalist olageldiğini ileri sürmektedir. Tezini ispatlamak için birçok örnek vererek Latin Amerika’nın görünürde en ırak ve tecrit edilmiş bölgelerinin bile genel meta mübadelesi sürecinde yer aldığını ve bu değişikliğin egemen emperyalist güçlerin yararına olduğunı göstermektedir. Frank’a göre, Latin Amerika’nın iktisaden en geri bölgelerinin, doğal ekonomi egemenliğinde kapalı bir evren meydana getirdiği ispatlanabilseydi, ancak o zaman feodalizmden söz etmek yerinde olurdu. Tersine, itici kudreti egemen sınıf ve güçlerin zenginliğe duyduğu açlık olan bir süreç içinde yer aldıkları biliniyorsa, sadece kapitalist bir iktisadî yapı karşısında olduğumuz sonucuna varmak mümkündür. Sömürge fetihlerinden beri Latin Amerika toplumunun temeli ve az-gelişmişliğinin kaynağı, kapitalizm olmuştur. Bu nedenle dinamik bir kapitalist kalkınmayı seçenek olarak ileri sürmek anlamsızdır. Millî burjuvazi, varolduğu durumlarda emperyalist sisteme ve sömürücü metropol/uydu ilişkilerine o denli sıkı bağlıdır ki, onunla ittifak temeli üzerinde yükselen politikalar ancak az-gelişmişliği sürdürmeye ve pekiştirmeye hizmet eder. Sonuç olarak, az-gelişmiş ülkelerde millî burjuvazi aşaması, ikili bir toplumun varolduğu inancına dayanılarak uzatılmaktan çok, yok edilmeli ya da hiç değilse kısaltılmalıdır.

Görüldüğü gibi Frank’ın teorik şeması üç grup iddiayı içermektedir: 1. Latin Amerika başından beri pazar ekonomisine sahiptir; 2. Latin Amerika başından beri kapitalist olagelmiştir; 3. Kapitalist dünya pazarına sokuluşunun bağımlı karakteri az-gelişmişliğinin nedenidir. Bu üç iddia da, 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan ve temel aşamaları birbirine özdeş olan tek bir sürece dayandırılmaktadır. Biz bu aşamaların her birini sırayla analiz edeceğiz.

İKİCİ KAVRAMLARIN ELEŞTİRİSİ

Frank’ın ikici tezleri eleştirmesi ve bunun sonucunda Latin Amerika toplumlarının her zaman kendi içlerinden yapılaşmış, ve pazar ekonomisiyle tamamen bütünleşmiş oldukları konusunda israr etmesi, tartışmaya gerek bırakmayacak kadar doğru ve inandırıcıdır. Frank burada, en ünlü formülasyonunu W.A.Lewis’in5 eserinde bulan ikili yapı kavramının toplu eleştirisini geliştirmiştir. Geçen on yılın pek çok toplumsal bilim uzmanının kısmî çalışmalarında bulunabilecek bir görüş noktasını açıklayan Lewis’e göre, ekonominin “kapitalist” kesimiyle “kendine-yeterli” kesimi arasında dikkatli bir ayrım yapmak gerekliydi, ikinci kesim tamamen statik ve sermaye, gelir, büyüme hızı bakımından birincisinden aşağı olarak gösterilmişti, ikisi arasındaki bütün ilişkiler, geri kesimin ileri kesime sınırsız bir emek arzı sağlamasına indirgenmiştir. Şimdiye kadar birçok kere gösterildiği gibi bu model, kırsal alanlarda mümkün olan pazara açılma derecesini ve köylü teşebbüslerindeki sermaye birikimi düzeyini yeterince değerlendirememektedir. Dahası, varsaydığı iki iktisadî kesim arasındaki ilişkileri çarpıtmakta ve fazlasıyla basite indirgemektedir. Latin Amerika ekonomilerinin farklı kesimleri arasındaki iç bağlantılar hakkında daha derin bilgilenme, bugün ikici yapı tezinin ilk formüllendiği biçimde ele alınmasını artık imkânsız kılmıştır.

Ayrıca, Latin Amerika’nın kendi somut durumunda, yıllardır biriken kanıtlar kıtanın kırsal alanlarında saf bir doğal ekonomi bulunduğu yolundaki fikirleri bütünüyle çürütmüştür. Tam tersine, her şey göstermektedir ki en geri köylük bölgeler bile, ince liflerle (ki bunlar henüz yeteri kadar incelenmiş değildir) ulusal ekonominin “dinamik” kesimine, onun aracılığıyla da dünya pazarına bağlanmış durumdadır. Alejandro Marroquin üstün nitelikli kitabında6 bu ilişki sisteminin bölgesel bir incelemesini yapmıştır. Rudolfo Stavenhagen, Chiapas ve Guatemala Heights bölgelerinin Maya kesiminde incelemeler yaparak ırklararası ilişkilerin, yaygın bir pazara katılma süreci üzerinde yükselen sınıf ilişkileri için nasıl bir temel teşkil ettiğini gösteriyor7. Bundan başka, Latin Amerika’da, sömürge döneminde – çoğu zaman bir kapalı ekonomi aşaması olarak sözü geçer – ekseni maden bölgeleri olan geniş bir meta dolaşımı vardı; buna karşılık çevre alanları da tüketim malları kaynağı olarak düzenlenmişti, örneğin, kıtanın güneyinde, merkezî nüve, bir tüketim alanı olan Potosi madenleri yakınındaki Yukarı Peru’ydu, öte yandan Şili bir buğday üreticisi haline getirilmişti ve Arjantin iç bölgeleri de merkez için mamul mallar sağlıyordu. Böyle bir bölgesel uzmanlaşmayı saf bir doğal ekonomi olarak görmek çok zordur.

İkili yapıya sahip bir toplum fikrinin Latin Amerika’da uzun bir geleneği vardır, ilk olarak 19. yüzyılda ülkelerini dünya pazarına ham madde üreticisi olarak katan ve böylece onları metropoliten emperyalist ülkelerce dikte edilen uluslararası bir iş bölümüne sokan liberal seçkin azınlık tarafından formüllenmiştir. Sarmiento’nun bulduğu “medeniyet ya da barbarlık” formülü bu sürecin sloganı haline geldi. Görece farklılaşmış ekonomileri Avrupa mallarının rekabetine dayanamayıp çöken iç bölgelerin tepkisini geçersizleştirmek için bütün yolları kullanmak gerekiyordu. Bu amaçla liberallerin sözcüleri öyle bir efsane yarattılar ki, buna göre sömürgeye ait her şey durağan, Avrupa’ya ait olanlar da ilerici olarak niteleniyordu: tarihî diyalektiğin Maniheist izler taşıyan bu yorumuna göre toplumun iki kesiminin bir arada varolması imkansızlaşmıştı.

Bu ideolojik gelenek Latin Amerika toplumlarını meydana getiren süreçlerin yeterli biçimde kavranmasına önemli bir engel teşkil etmiştir ve bugün bile yerini tamamen başka bir görüşün aldığı söylenemez. Görünürde kapalı iktisadî bölgeleri dünya pazarlarına bağlayan ve gerçek üreticiden toplanan artık değeri sömürücüye ileten gizli ticarî kanalları ortaya çıkarmak için daha pek çok toplumsal, iktisadî ve antropolojik araştırma yapılması gerekmektedir. Bu nedenle Frank, ikili yapı teorilerini eleştirdiği ve Latin Amerika toplumlarında pazar ekonomisinin egemen olduğunu iddia ettiği zaman ayağını sağlam yere basmaktadır. Fakat bu ekonomilerin kapitalist olduğu yolundaki ikinci iddiasını kabul edebilir miyiz?

FRANK’IN KAVRAMINDAKİ TEORİK YAKLAŞIMLAR

İki kitabı da kapitalizmin analizini konu edinmiş olduğu halde, Frank bu terimle neyi kastettiğini hiçbir zaman tam olarak açıklamadığı için, bu soruyu cevaplandırmak kolay değil. Eserinde bir kavram tanımına en fazla yaklaştığı yerlerde aşağıdaki gibi deyimlere raslanıyor:

“Kapitalizmin sömürenlerle sömürülenler arasındaki temel içsel çelişkisi ulusun içinde de, en az uluslar arasında olduğu kadar ortaya çıkar…”8

Fakat bu da bizi bir yere götürmez, çünkü yalnız kapitalizm değil, feodalizm de, hattâ her sınıflı toplum da, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişkiyle karekterize edilir. Sorun, her bir durumda sözkonusu olan sömürü ilişkisinin özgüllüğünü tanımlama sorunudur. Dahası, analizin konusunu kararlaştıramama alanındaki belirsizlik, Frank’ın bütün eserine egemen olan kavram karışıklığının sadece bir tek örneğidir. Bu karışıklığın üstünde ciddiyetle durmak gerekir, çünkü Marksistler kapitalizm9 kavramı üzerine yaygın tartışmaları bilmeli ve bunun ciddiyetini kavramalıdır; bu terim doğru olarak tanımlanmadan hiçbir şekilde mutlak kabul edilemez.

Ama Frank’ın kapitalizmden ne anladığını kavramaya çalışırsak, yaklaşık olarak şu aşağıdaki sonuçlara varırız: a) bir pazar için üretim sistemi, ki b) kâr üretimin itici gücüdür ve c) bu kâr gerçek üretici olmayan bir başka kişinin çıkarı için gerçekleştirilir; gerçek üretici de böylece kârdan yoksun kalır, öte yandan feodalizm deyince kapalı veya kendine yeterli bir ekonomi anlamalıyız. Böylece, büyük bir pazarın varlığı ikisi arasındaki belirleyici farkı meydana getirir.

İlk şaşırtıcı nokta şu: Frank yaptığı kapitalizm ve feodalizm tanımlarında üretim ilişkilerini tamamen bir yana itmiştir. Bunun ışığında, sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkiyi kapitalizmin temel çelişkisi olarak niteleyen önceki değerlendirme şaşırtıcı olmaktan çıkmaktadır. Çünkü, Frank’ı kapitalizmi tanımlamasından üretim ilişkilerini bilinçli olarak dışarı atmaya zorlayan şey, onun kendi ideolojik perspektifidir. Sadece onları soyutlayarak, Peru’da yerli köylülük, Şili’de inquilinos, Ekvator’da huasipungueros, Batı Hint adalarında şeker palantasyonlarındaki köleler ve Manchester’de dokuma işçileri tarafından katlanılan çeşitli sömürü biçimlerini içeren yeterince geniş bir kapitalizm kavramına varması mümkün olur. Çünkü bütün bu gerçek üreticiler ürünlerini pazara sunarlar, başkalarının çıkarı için çalışırlar ve yaratılmasına yardımcı oldukları iktisadî artıktan yoksun bırakılırlar. Bütün bu durumlarda temel ekonomik çelişki, iki karşıt yanını sömürenlerle sömürülenlerin oluşturduğu çelişkidir. Yalnız bir sorun vardır ve o da listenin biraz kısa olmasıdır, çünkü bir Roma latifundium’undaki köleyi veya Avrupa Ortaçağının serflerini de (en azından lordun serften elde ettiği iktisadî artığı pazara sürdüğü durumlarda yani hemen hemen bütün durumlarda) içine alabilirdi. Böylece, şu sonuca varabiliriz: cilâlı taş devriminden bu yana kapitalizmden başka hiçbir şey var olmamıştır

Frank bir yığın tarihî ayrıntıyı soyutlayıp modelini bu temel üzerine kurmakta şüphesiz serbesttir. Hattâ ortaya çıkan bütüne kapitalizm adını da verebilir (Normal olarak başka anlamda kullanılan kelimelerin bunca çeşitli ilişkileri tanımlamak için seçilmesine bizler taraftar olmasak da). Ama Frank’ın kullandığı kavramın Marksist anlamda kapitalizm kavramı olduğunu iddia etmesi hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz bir şeydir. Çünkü Mar”ın gözünde – eserleriyle yüzeyden de olsa ilgilenmiş herkesin bildiği gibi – kapitalizm bir üretim tarzıdır. Kapitalizmin temel iktisadî özelliği, zorunlu önkoşulu gerçek üreticinin üretim araçları mülkiyetinden yoksun kalması demek olan, serbest işçinin iş-gücünü satmasıyla ortaya çıkar. Daha önceki toplumlarda egemen sınıflar gerçek üreticiyi sömürüyorlardı – yani yarattığı iktisadî artığa el koyuyorlardı – hattâ bu artığın bir kısmını, tüccar sınıfının elinde geniş bir sermaye birikimine yol açacak ölçüde pazarlıyorlardı. Fakat serbest emek pazarı varolmadığı için, kelimenin Marksist anlamıyla kapitalizm de yoktu. Kapital’den aşağıdaki alıntı bunu aydınlatıyor:

“… Sermayenin durumu öyle değil. Varoluşunun tarihî koşulları hiçbir zaman sadece para ve meta dolaşımından ibaret değildir. Ancak üretim ve geçim araçları sahibi, pazarda, iş-gücünü satan serbest işçiyle karşılaştığı zaman kapitalizm doğar. Ve bu tek tarihî koşul bütün dünya tarihini içerir. Bu nedenle, sermaye ilk ortaya çıkışından bu yana, toplumsal üretim sürecinde yeni bir dönemin müjdecisi olur…”10

Marx’a göre ticarî sermayenin birikimi çeşitli üretim tarzlarıyla uyum halindedir ve hiçbir şekilde kapitalist üretim tarzının varlığını öngörmez:

“… Şimdiye kadar tüccar sermayesini yalnız kapitalist üretim tarzının görüş açısından ve onun sınırları içinde ele aldık. Ama yalnız ticaret değil, tüccar sermayesi de kapitalist üretim tarzından eskidir ve aslında tarihî bakımdan sermayenin en eski bağımsız varoluş biçimidir…”

“… metaların biçim değiştirmesi, hareketleri, l – özünde, farklı metaların birbiriyle mübadelesini, ve, 2 – biçimde, metaların satış yoluyla paraya, paranın da alım yoluyla emtiaya çevrilmesini içerir. Tüccar sermayesinin işlevi de emtia alım ve satımı işlemlerine ayrışır; ama bu mübadele başlangıçta bile gerçek üreticiler arasındaki yalın bir mübadele olarak belirmemiştir. Kölelik, feodalizm ve vasallık (ilkel topluluklar sözkonusu olduğu zaman) koşulları altında, köle sahibi, feodal lord ve vergi toplayan devlet, ürünlerin sahibi, ve dolayısıyla satıcısıdır. Tüccar birçok kişi için alır ve satar. Alım ve satım onun elinde toplanmıştır ve bunun sonucunda alım ve satım artık (tüccar olarak) alıcının dolaysız isteklerine bağlı değildir…”11

Frank’ın kullandığı kavramın Marksist anlamda kapitalizm kavramı olduğu iddiası, görüldüğü gibi kendi kişisel isteği dışında bir temele dayanmamaktadır. Fakat bu sorunu bırakmadan önce yeniden metinlere dönelim, çünkü Meksika’da yapılan ve kitabının ikinci cildinde yansıdığı görülen bir polemikte Frank tam bu konuda, yani kapitalizm tanımlamasında üretim tarzını ihmal etmekle suçlanmıştı. Frank, Marx’dan, kendi tezini doğruladığını iddia ettiği iki alıntıyla cevap verdi. Birinci alıntı İktisadî Doktrinler Tarihi adlı kitaptan alınmıştır ve şunları söylemektedir:

“… Sömürgelerin ikinci bölümünde – kuruldukları andan beri ticarî spekülasyon ve dünya pazarı için üretim merkezi olan plantasyonlar – biçimsel de olsa bir kapitalist üretim rejimi vardır, biçimsel çünkü zenciler arasındaki kölelik, üzerinde kapitalist üretimin yükseldiği temeli meydana getirir, serbest ücretli emeği içermez. Ama köle ticareti ile uğraşanlar kapitalistlerdir. Onların ithal ettiği üretim tarzı kölecilikten türememiştir, köleliğin içine sokulmuştur. Bu durumda kapitalist ve toprak beyi aynı kişidir…”

Frank’a göre bu paragraf Marx’ın gözünde bir ekonominin özelliğini tanımlayan şeyin üretim ilişkileri olmadığını ispatlıyor (en azından ben böyle bir sonuca varıyorum, çünkü Rodolfo Puiggros’un “Brezilya ve Karaibler’deki gibi köle sahipliğinin egemen olduğu sömürgelerde ne oldu?” sorusuna bu cevabı veriyor). Oysa aslında bu alıntı Frank’ın niyetlendiği şeyin tam tersini ispatlamaktadır, çünkü Marx plantasyon ekonomilerinde egemen üretim tarzının sadece biçimde kapitalist olduğunu söylemektedir. Egemen üretim tarzı biçimde kapitalisttir, çünkü bundan yararlananlar, egemen üretken sektörlerinin artık tamamen kapitalist olduğu bir dünya pazarına katılmışlardır. Bu da plantasyon ekonomisindeki toprak sahiplerinin, kendi üretim tarzları kapitalist olmadığı halde, kapitalist sistemin içinde yer almasını mümkün kılmaktadır. Ama böyle bir durumun temel koşulu, istisnaî oluşudur. Frank’ın alıntı olarak sunduğu paragrafı Marx’ın Kapitalizm – öncesi Ekonomik Formasyonlar’ından bir başka bölümle karşılaştırırsak bu durum çok daha açık seçik ortaya çıkar sanırım:

“… Gelgelelim, bu yanlış elbette, örneğin klasik antikitede sermayenin varlığından, Roma ya da Grek kapitalistlerinden söz eden bütün filologlarınkinden daha büyük bir yanlış değildir. Bu, Roma ve Eski Yunan’da emeğin serbest olduğunu söylemenin bir başka yoludur sadece; yani bu bayların hiçbir zaman ileri süremeyecekleri bir iddia. Eğer biz Amerika’daki plantasyon sahiplerinin kapitalist olduğunu söylüyorsak; eğer onlar kapitalist iseler; bu onların serbest emek üzerinde yükselen bir dünya pazarının içinde bir istisna olarak yer almaları olgusuna dayanır…”12

Frank’a göre, Latin Amerika’da, kapitalist egemenlik süreci başladığı zaman, 16. yüzyıl Avrupa’sında kapitalizmin yapısal koşulları var mıydı? O zamanlar serbest emeğin kurallaştığını söyleyebilir miyiz? Hayır, hiçbir şekilde. Feodal bağımlılık ve şehirde de küçük el sanatları, üretim faaliyetinin temel biçimleri olmakta devam ediyordu. Sermaye stokunu büyük ölçüde denizaşırı ticaret yoluyla genişletmiş bulunan güçlü bir tüccar sınıfın varlığı bu sermayenin, serbest emeğinkilerden çok farklı emek ilişkilerinden üretilmiş bir iktisadî artığın özümlenmesiyle biriktirilmiş olduğu belirleyici gerçeğini hiçbir zaman değiştirmez. Eric Hobsbawm klasikleşmiş makalesinde 17. yüzyılı, Avrupa ekonomisinde kapitalist sisteme doğru gidişin dönüm noktası olan bir genel buhran dönemi olarak nitelemiştir, öte yandan, 15. ve 16. yüzyıllardaki genişleme için tam tersine şunları öne sürmektedir:

“… Eğer krallıklar ve kilise gibi istisnaî genişlikte kuruluşlarca destek-lenseydi, eğer bütün bir kıtanın ince bir örtü gibi yayılmış olan talebi do- kumacılıkta uzmanlaşmış İtalyan ve Hollanda şehirleri gibi birkaç merkezdeki iş adamlarının elinde yoğunlaşsaydı, eğer teşebbüs alanında, örneğin fetih ya da sömürgeleştirme yoluyla geniş bir “dışa doğru yayılma” meydana gelmiş olsaydı, belirli koşullar altında, hattâ feodalizm koşullarında, böyle bir ticaret büyük çapta üretime yol açarak yeterince büyük bir kâr birikimi yaratabilirdi…

“… 15. ve 16. yüzyıllardaki yayılma aslında bu türdendi ve bu nedenle hem iç, hem de denizaşırı pazarda kendi buhranını yarattı. Bu buhran “feodal iş adamlarının” – ki bunlar feodal toplumda para yapmak için koşullara kendilerini en iyi şekilde uydurabildiklerinden en zengin ve en güçlü olanlardı – üstesinden gelemedikleri bir buhrandı. Değişime ayak uyduramamaları da buhranı şiddetlendirmiştir… “13

Oysa Frank, tam tersine, Avrupa yayılmasının 16. yüzyıldan bu yana kapitalist bir nitelik taşıdığını savunmaktadır. Bu iddiasını Marx’dan bir alıntıyla desteklemektedir: “Kapitalizmin modern tarihi, 16. yüzyılda bir dünya pazarının ve ticaretinin yaratılmasıyla başlar…” Ama bu kez Frank alıntıyı kötü bir biçimde aktarmış oluyor. Gerçekte Marx şunu söylemektedir: “Sermayenin modern tarihî 16. yüzyılda dünyayı kucaklayan ticaretin ve dünyayı kucaklayan bir pazarın yaratılmasından bu yana süregelmektedir…”14

Yukarıda vurgulanmış olan sermaye (kapital) ile kapitalizm arasındaki ayrım göz önünde bulundurulduğunda – çünkü bu ticarî sermayeyle önceki üretim tarzlarının bir arada varolmasını mümkün kılmaktadır – bu bölümün anlamının tamamen değişik olduğu görülür. Marx sadece 16. yüzyıldaki dünya pazarı genişlemesinin denizaşırı yayılmadan ileri geldiğini ve bu genişleyen pazarın sermayenin modern büyümesine yol açan koşulları ve genel çerçeveyi yarattığını söylemektedir. Şüphesiz sermayenin önceki biçimlerinin varlığını kabul etmektedir – örneğin Ortaçağ’da ve Antik Çağ’da -ama kapitalizmden hiçbir şekilde söz etmemektedir.

Frank’ın kavrayış yanlışı şuradan anlaşılabilir: kapitalizmi o kadar belirsiz bir biçimde tanımlamıştır ki kendisi bile bundan herhangi bir konuda işe yarar sonuçlar çıkaramamaktadır. Şüphesiz kendisi bu inançta değil; o, bu platformda, Latin Amerika için burjuva-demokratik aşamanın yersizliğini gösterebileceğinden emindir. Bu konuyu inceleyelim. Frank’ın temel önermesi şudur: burjuva – demokratik devrimin görevi feodalizmi tasfiye etmek olduğundan, öte yandan Latin Amerika’da kapitalizm baştan beri var olduğundan, burjuva-demokratik devrim, devrim takviminden silinmiş, onun yerini doğrudan doğruya sosyalizm için mücadele almıştır.

Ama Frank gene sorunun terimlerini birbirine karıştırıyor, çünkü Marksistler feodalizmin kalıntılarını temizleyen bir demokratik devrimden söz ettikleri zaman, feodalizm kelimesine Frank’ın anladığından çok farklı bir anlam, verirler. Onlar için feodalizm, pazara açılmamış kapalı bir sistem anlamına gelmez; köylülüğü baskı altında tutan, iktisadî artığın önemli bir kısmını yutan, böylece kırsal sınıfların içsel farklılaşma sürecini ve bu nedenle de tarımda kapitalizmin gelişmesini yavaşlatan, iktisat-dışı cebir uygulamaları toplamı anlamına gelir. 1789’ların Fransız devrimcileri de gabelle’leri ve senyörlük imtiyazlarını kaldırmakla ezdiklerini sandıkları feodalizmden aynen bunu anlamışlardı. Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’nde Lenin Rusya’nın tarımsal yapısında kapitalizmin gittikçe artan ağırlığından söz ederken, giderek bir yanda bir zengin köylüler sınıfı, öbür yanda da tarım proletaryası yaratan bir sınıf farklılaşması sürecini sergilemeyi amaçlar. Lenin bu sürecin açıklamasını pazar için üretimin yaygınlaşması temeline oturtmayı düşünmemiştir, çünkü bu tip üretim Rusya’da yüzyıllar önce, üretilen buğdayı pazarlama imkânları toprak sahiplerinin serflik baskısını artırmasına – gerçekte kurmasına – yol açtığı zaman, tamamen feodalizmin kaynağını meydana getirmişti. Bolşevikler Rus Devrimi’nin görevlerinin burjuva-demokratik olduğunu savunurken, devrimin feodal kalıntıları tasfiye edeceğini ve kapitalist gelişmeye yol açacağını söylemek istemişlerdi (1905’de yalnız Troçki ve Parvus koşulların doğrudan doğruya sosyalizme geçişe elverişli olduğunu söylüyorlardı). Burjuvazinin demokratik görevlerini yerine getiremez oluşu ve proletaryanın sayıca azlığı veri olarak alındığı için, iktidarı ele geçiren ittifakta köylülüğün belirleyici bir rol oynaması gerekeceğini hayal etmişlerdi. Böyle bir strateji için köylü sorununu varolan rejimin çözememesi gerekiyordu, yoksa Çarlık kapitalizme giden yolu kendisi kurar ve böylece devrim de bilinmeyen bir tarihe ertelenmiş olurdu. Gericiliğin kalesi haline gelecek güçlü bir zengin köylü sınıfının – bir anlamda I. Napoleon’dan de Gaulle’e kadarki Fransız köylülüğüne benzer biçimde – doğuşunu hızlandırmak için her türlü araca başvuran Çarcı Bakan Stolipin de bunu en az Bolşevikler kadar iyi kavramıştı. Lenin 1908’de şunları yazarken onun politikasının yarattığı tehlikenin farkındaydı:

“… Stolipin Anayasası ve Stolipin tarım politikası Çarlığın eski yarı -ataerkil ve yarı – feodal sisteminin çöküşünde yeni bir aşamayı, bir orta – sınıf monarşisine dönüşüm için yeni bir hareketi belirler… Bu uzun bir süre devam ederse… bizi her türlü tarımsal programdan vazgeçmeye zorlayabilir. Rusya’da böyle bir politikanın başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını söylemek boş ve aptalca bir demokratik gevezelik olurdu. Mümkündür! Stolipin politikası sürdürülürse… Rusya’nın tarımsal yapısı bütünüyle burjuva bir nitelik kazanır, daha güçlü köylüler hemen hemen bütün toprak hisselerini ellerine geçirirler, tarım kapitalistleşir, ve kapitalizm koşullarında tarım sorununun her türlü çözümü – radikal ya da başka biçimde – imkânsız hale gelir…”

Bu bölüm, Lenin’in hangi koşullar altında kapitalist gelişmenin burjuva – demokratik aşamayı devrim takviminden silebileceğini düşündüğünü oldukça duru bir şekilde açıklıyor – tam da Frank’ın çözmeye uğraştığı sorun bu. Bu koşullar bir uçta güçlü bir kulak sınıfının oluşması ile öbür uçta kır proletaryasının büyümesinden ibarettir. Aslında Frank’ın Latin Amerika’da bir burjuva-demokratik devrim imkânını reddetmesi sadece şuna indirgenebilir: feodalizm ve kapitalizm diye adlandırılan toplumsal ilişkilerin analizine dayanan politik bir şemayı ele alır, yarı yolda bu kavramların içeriğini hafifçe değiştirir ve sonra gerçeğe uymadığı için bu politik şemanın uydurma olduğu sonucuna varır. Bu tür bir muhakemenin geçerliliği üstüne ısrar etmenin gereği yoktur. (Şunu da eklememe izin verin: burada, Latin Amerika ülkelerinden herhangi birinde burjuva-demokratik aşamanın mümkün olduğu ya da olmadığı konusunu sonuçlandırmaya uğraşıyor değilim. Sadece, bu soruna, Frank’ın analizine dayanarak bir teşhis konulamayacağını göstermeye çalışıyorum.)

Bundan başka, Frank’ın kapitalizm ve feodalizm tanımlarını ele alırsak, Frank’ın çıkardıklarından çok daha fazla şey çıkarmamız gerekir. Aslında metropoliten ülkelerde 16. yüzyıldan itibaren kapitalizm egemen duruma gelmiş olsaydı – ticaret ve pazar ekonomisi çok öncelerden beri egemen olduğu için, Frank’ın neden özellikle 16. yüzyılı başlangıç noktası olarak seçtiği de açık değildir – Elizabeth İngiltere’si ve Rönesans Fransa’sının sosyalizm için yeterince olgunlaşmış olduğu sonucuna varmamız gerekirdi; Frank’ın bile böyle bir şeyi ileri sürmek isteyeceğini sanmam.

Şimdi, Frank’ın Fetih Dönemi’nden beri Latin Amerika’nın kapitalist olduğu iddiasını (Marksist anlamda kapitalizm ve feodalizmin birer üretim tarzı olduğunu unutmaksızın) kolaylıkla elde edilebilecek ampirik kanıtlarla karşılaştırırsak, kapitalist tezin savunulamaz olduğu sonucuna varmamız gerekir. Yerli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde – Meksika, Peru, Bolivya veya Guatemala’da – gerçek üreticiler üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılmamıştı, ama öte yandan çeşitli angarya sistemlerini -bunda Avrupa’daki corvee’nin eşdeğerini görmemek mümkün değildir- azamî hadde çıkarmak için iktisat-dışı baskı giderek şiddetlenmekteydi. Maden bölgelerinde, kapitalist proletaryanın oluşmasına en küçük bir benzerlik göstermeyen, köleciliğin gizli biçimleri ve başka türlü cebrî çalıştırma biçimleri gelişirken, Antiller’deki plantasyonlarda ekonomi köle emeğine dayanan bir üretim tarzı üzerine oturtulmuştu. Sadece Arjantin pampalarında, Uruguay’da ve yerli nüfusun daha önceleri varolmadığı – veya çok seyrek olup çarçabuk sürülüp atıldığı – benzeri küçük bölgelerde, 19. yüzyılın kitle halinde göçleriyle pekiştirilen yerleşmeler baştan beri kapitalist biçimler almıştır. Ama bu bölgeler Latin Amerika’da egemen olan modelden çok farklıdır ve daha çok Avustralya, Yeni Zelanda gibi ılıman bölgelerdeki yeni yerleşmelere benzerler.

Latin Amerika’daki egemen üretim ilişkilerinin kapitalizm – öncesi karakteri sadece dünya pazarı için üretimle uyum halinde olmakla kalmıyor, pazarın yayılması kapitalizm-öncesi özellikleri şiddetlendiriyordu. Dünya pazarının gittikçe artan talebi köylülerin yarattığı artığın son haddine çıkarılmasını teşvik ederken, hacienda’ların feodal rejimi de köylülük üzerindeki serflik tasarruflarını artırma eğilimi gösterdi. Böylece, dış pazarın genişlemesi feodalizm üzerinde, dağıtıcı rol oynamak bir yana, vurgulayıcı ve pekiştirici bir etki yapıyordu. Frank’ın analizinden bir örnek alalım: Şili’de İnquilinage evrimi. 17. yüzyıl süresince kiracı toprağın tasarruf hakkını sembolik bir ödenti karşılığı elde ediyordu, fakat 1688’deki depremden sonra Peru’ya buğday ihracatı artarken, bu ödenti iktisadî bir önem kazanmaya ve kiracı köylü üzerinde ağırlığını her zamankinden daha fazla duyurmaya başladı. 19. yüzyılda bu süreç şiddetlendi; bunu belirleyen de, gene, artan tahıl ihracatı oluyordu. Köylünün geleneksel hakları, özellikle otlak ve talaje hakları kısıtlanırken aynı dönem içinde yapmakla yükümlü olduğu çalışma çoğunlukla sürekli bir işçininkine eşdeğerdi. Aldığı ücret gündelikçi veya usta bir işçininkinden daha düşüktü. Bu süreci kır proletaryasının ortaya çıkış süreci gibi görmek yanlış olur. Durum böyle olsaydı ücret, İnqnilino’ların (toprağı kiralayan köylülerin) başlıca geçim aracı haline gelmiş olmak gerekirdi. Ama bütün belirtiler göstermektedir ki, tersine, toprak kiracılığı üzerine oturan kendine yeterli bir ekonomide ücret sadece ikincil bir öğedir. Yani, gelirini alışılagelmiş imtiyazlar ve bir parça toprakla takviye etmeye çalışan bir tarım ücretlisiyle değil, serflik boyunduruğuna tabi kılınmış bir köylüyle karşı karşıyayız.15

Bu durum -bazı değişikliklerle- bütün kıtada tekdüze bir şekilde tekrarlanmıştır. Bundan ötürü Latin Amerika, dış pazarlar için üretimi artırmak amacıyla kalabalık kıyı bölgelerinde köleci ilişkilerin güçlenmesine yol açan sürece bir istisna teşkil etmez. Batı’ya hammadde ihracında önemli bir artışın mümkün hale geldiği 16. yüzyıldan itibaren Doğu Avrupa’nın başına gelen de budur. Bu süreç, çevresel alanların yeniden feodalleşmesinin temelidir; Engels’in sözünü ettiği “ikinci kölelik”. Şüphesiz Latin Amerika’da bu koşullar kır proletaryasının giderek büyümesiyle 19. yüzyılın sonundan itibaren zamanla değişmiştir. Bugün çeşitli bölgelerde köylü proleterleşmesinin hangi düzeye ulaştığını söylemek güçtür, çünkü bu konuda yeterli incelemelerden yoksunuz. Fakat şüphesiz bu süreç tamamlanmış olmaktan henüz çok uzaktır ve yarı – feodal koşullar Latin Amerika kırsal alanlarının halen de yaygın karakteristiğidir, öte yandan, bu durumdan ikici strateji perspektifleri çıkarmaya da hiçbir gerek yoktur, çünkü önceden görmüş olduğumuz gibi genişleyen modern kesimin temelini geri kesimdeki artan serf sömürüsü teşkil etmektedir.

Şimdi, bu polemikteki temel yanlış anlayışın yattığı noktaya geldik: tarım kesiminde üretim ilişkilerinin feodal karekter taşıdığını iddia etmek, mutlaka ikici bir tezi savunmayı içermez, ikicilik, “modern” ya da “ileri” kesimle “kapalı” ya da “geleneksel” kesim arasında hiçbir bağlantının varolmadığını ima eder. Oysa biz ispat etmiştik ki, tersine, serfleri sömürmek bizzat aracıların -tahminen “modern” türden aracılar- kâr hadlerini artırma eğilimi yüzünden güçlendirilmekte ve pekiştirilmektedir. Bu böyle olunca, iki kesim arasındaki, görünürdeki bağlantısızlık ortadan kalkar. Böyle durumlarda bir kesimin modernliği, öteki kesimin geriliğinin işlevidir. Bu nedenle, “modernleştirici kesimin “sol kanadı” rolündeki hiçbir politikanın devrimci nitelik taşımadığı ileri sürülebilir. Tersine, sistemi bir bütün olarak karşımıza almak ve bir uçta feodal geriliğin sürmesiyle, öbür uçta bir burjuva dinamizminin görünüşteki gelişmesi arasında varolan kopmaz birliği göstermek daha doğru olur. İnanıyorum ki böylece, Frank’ın görüşünü de paylaşarak, gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını gösterebiliriz. Yalnız şu farkla ki, bu durumda muhakememizi yalnız pazar değil, üretim ilişkileri temeli üzerine oturtmuş oluruz. Frank gene de, “feodal tez “i savunanların -özellikle Latin Amerika Komünist Partileri – ikici tutumu benimsediklerini iddia edebilir. Çünkü feodal tezin savunucuları Latin Amerika ekonomilerinin özelliğini açıklarken Frank’ınkilere benzer kapitalizm ve feodalizm tanımları kullanmışlardır. Bu çarpıtmanın nedenlerini açıklamak şimdi çok zaman alabilir, fakat sanırım bunları şu olayın içinde özetleyebiliriz:

Latin Amerika solu tarihte liberalizmin sol kanadı olarak ortaya çıkmış, buna paralel olarak ideolojisi de, 19. yüzyıl seçkin liberallerinin ana çizgilerini yukarıda belirttiğimiz temel kategorilerince belirlenmiştir, ikicilik de bu kategoriler sisteminin temel öğesidir. Böylece, feodalizmi durağanlık ve kapalı ekonomiyle, kapitalizmi de dinamizm ve gelişmeyle bir tutan kalıcı bir eğilim bu kaynaktan türedi. Sonra, Marksizm’in bu tipik çarpıtılışı, taban tabana karşıt bir yönde, geçen son on yıl içerisinde ortaya çıkan kendi diyalektik karşıtını yarattı. Tarihî ve bugünkü gerçeklik üzerine bilgiler Latin Amerika ekonomilerinin her zaman pazar ekonomisi niteliğini taşımış bulunduğunu gittikçe belirginleştirdiği, ayrıca Latin Amerika’daki reformist ve sözde ilerici seçkinlerin politik yenilgisi “modern” ve “geleneksel” kesimler arasındaki iç bağıntıları her zamankinden daha açık bir şekilde gösterdiği için, yeni akım Latin Amerika’nın başından beri kapitalist ola-geldiği sonucuna varmıştır. Frank ve onun gibi düşünenler – sayıları da hayli kabarık – ikilemin terimlerini Latin Amerika Komünist Partileri’nin ve 19. yüzyıl liberallerinin koyduğu gibi koymakta, ama kendileri bunun tam karşıtı olan uçta yer almaktadırlar. Şüphesiz ki bundan ötürü ikicilikten ayrılıyorlar – bakış açıları da bu nedenle görece daha doğru – fakat temel çelişkiyi üretimden çok dolaşım alanına yerleştirmeye çalışmakla gelişmenin niçin az-gelişmişlik yarattığı sorusuna açıklık getirmek bakımından yarıdan fazla yol alamıyorlar. Frank’ın, yukarıda değindiğimiz üçüncü tip iddiasını analiz etmek üzere yola çıktığımızda bu eksiklik daha da belirginleşiyor: buna göre az-gelişmişliğin kökeni, Latin Amerika’nın iktisaden dünya pazarına katılışının bağımlı karakterinde yatmaktadır. Ama bu noktayı incelemeye başlamadan önce, üretim tarzlarıyla ekonomik sistemleri özellikle birbirinden ayırd ederek, kullanacağımız analitik kategorilere daha yüksek düzeyde bir kesinlik kazandırmak gereklidir.

ÜRETİM TARZLARI VE EKONOMİK SİSTEMLER16

Biz “üretim tarzı”ndan, üretim araçlarının belirli bir tip mülkiyetine bağlı toplumsal üretici güçler ve ilişkilerinin karmaşık bütününü anlıyoruz17. Üretim ilişkileri topluluğu arasından üretim araçları mülkiyetine ilişkin olanları, temel ilişkiler sayıyoruz; çünkü, sırasıyla, üretim güçlerinin özgül gelişme kapasitesine temel teşkil eden, iktisadî artığın kanalize edilme biçimlerini ve gerçek işbölümü düzeyini belirleyen bunlardır. Buna karşılık, mülkiyet ilişkilerinin büyüme düzeyi ve ritmi de iktisadî artığın akıbetine bağlıdır. Bundan ötürü biz: l – Üretim araçlarının belirli bir tip mülkiyetinin, 2 – iktisadî artığa belirli bir el koyma biçiminin; 3 – işbölümünün belirli bir gelişme düzeyinin; 4 – üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyinin mantıkî ve uyarlı bileşimini, üretim tarzı olarak tanımlıyoruz. Bu, sadece, birbirinden bağımsız birtakım “etkenler”in betimleme (tasvir) amacıyla ardarda sıralanması değildir; kendi karşılıklı iç-bağıntılarının tanımladığı bir bütündür. Bu bütün içindeki belirleyici öğe ise, üretim araçlarının mülkiyetidir.

Öte yandan, bir “ekonomik sistem”, ister bölgesel veya ulusal planda, ister dünya çapında, ekonominin farklı kesimleri ya da farklı üretim birimleri arasındaki karşılıklı ilişkileri tanımlar. Marx, Kapital’in birinci cildinde artık-değer üretimi ve sermaye birikimi sürecini analiz ettiği zaman, kapitalist üretim tarzı’nı betimlemiştir. Ama Birinci Bölüm’le ikinci Bölüm arasındaki karşılıklı değişmeyi analiz eder veya ticarî kârın kökeni ya da rant gibi sorunları sözkonusu ederken bir “ekenomik sistem”i betimlemektedir. Bir ekonomik sistem, yapıcı öğeler olarak farklı üretim tarzlarını içerebilir. Ama gene de bizim, sistemin çeşitli görünümlerinin birliğini meydana getiren öğeden veya hareket yasasından yola çıkarak, onu bir bütün olarak tanımlamamız gerekir.

Feodal üretim tarzı, üretim sürecinin aşağıdaki modele göre işlediği tipte bir üretim tarzıdır: l – iktisadî artık, iktisat-dışı cebir baskısı altında olan bir emek gücü tarafından üretilir; 2 – iktisadî artığa gerçek üretici dışındaki bir başkası tarafından el konulur; 3 – Üretim araçlarının mülkiyeti gerçek üreticinin elindedir. Kapitalist üretim tarzında da iktisadî artık özel mülkiyete tâbidir, fakat feodalizmden farklı olarak, üretim araçlarının mülkiyeti iş-gücü sahibinin elinden alınmıştır; iş-gücünün metaya dönüşmesine ve bundan ötürü de ücret ilişkisinin doğmasına sebep olan budur. Sanırım bu teorik çerçeve içinde, bağımlılık sorununu üretim ilişkileri düzeyinde koymak mümkün olur.

BAĞIMLILIĞIN AŞAMALARI

Frank bütün eserlerinde uyduyla metropol arasındaki bağımlılık ilişkilerine işaret etmektedir; gerçekten de bütün teorik şeması, bu eksen çevresinde düzenlenmektedir. Ama, bu bağımlılık ilişkisinin karakterini tanımlama çabasına hiçbir yazısında raslanmaz. Yani, bu bağımlılık ilişkisinin dayandığı iktisadî çelişkileri koyma çabasına girişmemiştir. Frank bize, az-gelişmiş ülkenin motrepoliten ülkelerin yayılma süreçleriyle bütünleştirildiği bir durumu anlatıyor; sonra, gelişmiş ülkelerin kıyı alanlardaki ülkeleri nasıl sömürdüğünü gösteriyor; hiçbir zaman açıklamadığı şey, niçin belirli ulusların kendi yayılma süreçleri için başka ulusların az-gelişmişliğine ihtiyaç duyduğudur. Bu konuda en fazla söylediği, Paul Baran’ın Büyümenin Ekonomi Politiği’ne belirsiz ve genel bir biçimde değinmesidir. Oysa Baran bildiğimiz gibi, geçmiş için geçerli sayamayacağımız, çağdaş Latin Amerika için ise gittikçe daha az geçerli hale gelmekte olan çok özel bir az-gelişmişlik durumuyla uğraşmaktadır. Yoksa Frank, Baran’ın bu modelinin, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler için de – Kuzey Amerika emperyalizminin bu kıtada Venezüella’dan sonra gelen en önemli üç yatırım alanı – uygulanabilir olduğuna mı inanıyor?

Frank’ın şemasındaki bu dikkati çeken boşluğun nedenlerini bulmak pek zor olmasa gerek. Kapitalizm kavramı o kadar geniş ki, üzerinde hareket ettiği soyutlama düzeyi veri olduğuna göre, kapitalizme özgü olan hiçbir çelişkiyi tanımlayamıyor. Eğer Cortes, Pizarro, Clive ve Cecil Rhodes hep bir ve aynıysa, üretim ilişkilerinde iktisadî bağımlılığın karakter ve kökenini izlemenin hiçbir yolu yoktur. Ama kapitalizmi, her yerde hazır oluşu ile bizi bütün açıklama dertlerinden kurtaran bir Deus ex Machina (tepeden inme kurtarıcı) olarak görmekten vazgeçer ve bunun yerine somut üretim tarzlarında bağımlılığın kökenini araştırmaya çalışırsak, yapacağımız ilk iş benzeri olmayan tek bir çelişki lakırdısını kapamak olacaktır. Çünkü bağımlılık ilişkileri her zaman kapitalizmin varoluşunun sınırlarında yer almıştır.

Örneğin, Ortaçağ tarihçiliğinde ilerlemeler, Batı Avrupa ile Doğu Akdeniz arasında eşitsiz bir mübadelenin varlığını açığa çıkarmıştır, özellikle Ashtor’un Ortaçağ’da, Suriye’deki fiyatlar üzerine çalışması, fiyatların Batı Avrupa’da uzun vadede yükselme eğilimi gösterirken Suriye’de durağan kaldığını sergilemiştir. Bu ayırım Batı burjuvazilerine, Doğu’daki kıyı alanlarından bir iktisadî artık emme kanalı sağlamıştır, iktisadî bağımlılık bir bölgenin iktisadî artığının sürekli olarak bir başka bölge tarafından emilmesi demek olduğuna göre, Doğu ile Batı arasındaki Ortaçağ ticaretini bir bağımlılık ilişkisi kategorisine sokmamız gerekir, çünkü fiyatlar arasındaki eşitsizlik – herhangi bir ticarî eylemin temeli – her zaman bu bölgelerden birini öbürüne karşı avantajlı kılar. Fakat büyük Avrupa şehirlerinde sermaye birikimini teşvik eden bu eylem, hiçbir şekilde üretim alanında ücret ilişkisinin genelleşmesi demek değildi. Tersine, çoğu zaman artığı son haddine çıkarmak için serflik bağlarının pekiştirildiği bir feodal genişlemeye tekabül etti. Acaba merkantilist dönemin Avrupa yayılması bu sürecin dünya çapında bir uzantısı değil miydi? Tekelci durumundan yararlanan metropol Avrupa, madenlerde ve plantasyon sistemlerinde iktisat-dışı baskı yoluyla işgücünü sömürürken, denizaşırı imparatorluklarında da fiyatları dondurdu -amacı, kendi yararına işleyen eşitsizliğin kalıcılığını garantilemekti. Romano soruyor: “Yakın Doğu’nun çeşitli bölgeleri arasında görülen fiyat eşitsizliği sorunu ispanyol Amerikası örneğinin ışığında açıklanabilir mi, böyle bir açıklama girişimi yapılabilir mi? Amerika’daki İspanyol İmparatorluğu’nda çoğu zaman görüldüğü gibi fiyat düzeyinde sürekli düşüklük sömürgelerin (sub-colonies) kaderi olamaz mı? örneğin, Şili de, Peru da İspanya’nın sömürgesi oldukları halde bu ülkelerden birincisi aynı zamanda ötekinin alt-sömürgesiydi…”18 Böylece, metropoliten ülkelerin egemen iktisadî yapısının gelişmesi merkantilist dönemde nasıl az-ıgelişmişlik yaratabildi, bunu görmek mümkün olur: kıyı alanlardaki ülkelerin iktisadî artığını kemirmekle, onların üretim ilişkilerini, bütün toplumsal farklılaşma süreçlerini yavaşlatan ve bu ülkelerin iç pazar boyutlarını küçülten, arkaik bir iktisat-dışı baskı kalıbı içinde dondurmakla, bu az-gelişmişliği yaratmıştır.

Gene de bu tür bağımlılık ilişkisi Avrupa yayılmasının kapitalist döneminde egemen olan ilişkiden çok farklıdır. Asıl sorun da budur, çünkü biz bu dönemde de gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını göstermek istersek, çevresel alanlarda kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerinin sürdürülmesinin, merkezî ülkelerdeki sermaye birikimi sürecine özgü bir koşul olduğunu ispatlamamız gerekir. Bu noktada, ampirik araştırmaların belirli bir sonuca ulaşmamıza imkân vermeyecek kadar yetersiz olduğu bir alana giriyoruz19; gelgelelim, bu gelişmede etkin olan değişkenleri ve elde edilebilen kanıtların işaret ettiği eklemleniş (articulation) biçimlerini tesbit eden bir teorik modeli, mantıkî şekilde formüllendirebiliriz. Bu teorik model aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Sermaye birikimi süreci – ki kapitalist sistemin bütününü hareket ettiren kuvvettir – kâr oranına bağlıdır. Kâr oranı da artık-değer oranı ve sermayenin organik bileşimi ile belirlenir. Yedek işçi ordusunun yenilenmesine ve ücretler düzeyinin düşüklüğünün devamına imkân veren şey teknolojik gelişme olduğuna göre, sermayenin organik bileşimindeki artış, kapitalist genişlemenin zorunlu koşuludur. Ama sermayenin organik bileşimindeki artış artık değer oranında görece bir oranın da ötesinde bir yükselişle atbaşı gitmedikçe, kâr oranında düşüş kaçınılmazlaşır. Bu eğilim, sermayenin organik bileşiminin yüksek olduğu endüstri kollarından düşük olduğu kollara yönelen sermaye hareketleriyle dengelenir: bu durum, daha ileri teknolojiye sahip endüstrilere tekabül eden kâr oranından değerce daha yüksek olan bir ortalama kâr oranının ortaya çıkmasına yol açar. Gelgelelim, toplam sermayenin organik bileşiminde gittikçe büyüyen bir artış kapitalist büyümenin yapısında varolduğuna göre, kâr oranında uzun vadede sadece sürekli bir azalma sözkonusu olabilir. Tabiî bu, Marx’ın formüllendirdiği ünlü kanunun ifadesidir.

Serbest rekabetçi kapitalizmde egemen olan eğilimleri yeterli kesinlikle tanımlayan bu semada, desteklenmiş birikim sürecine yol açıyor gibi görünen şeyin, sistemin herhangi bir kesiminde üretim birimlerinin büyümesi olduğu anlaşılacaktır. Bu üretim birimlerinde ileri ya da dinamik endüstriler sermayesinin organik bileşimindeki artışın kâr oranı üzerindeki çökertici etkisine karşı koymayı mümkün kılan da, ya geri teknoloji, ya da emeğin aşırı sömürüsüdür. Günümüzde, sistemin kıyı alanlarındaki teşebbüsler bu rolü oynamak için ideal bir durumdadırlar. Plantasyonlar ve hacienda’lar örneğini ele alalım. Bu işletmelerde sermayenin organik bileşimi düşüktür20. Sanayi ürünleri karşısında hammadde üretimi zaten her zaman bu durumdadır, iş-gücü genellikle feodal ve köleci üretim tarzlarına özgü olan iktisat-dışı baskı biçimlerinin etkisi altındadır; son olarak, serbest emek, varolduğu ölçüde, son derece bol ve bu nedenle de ucuzdur21. Böylece, eğer bu kesimlere yapılmış olan yatırımların kâr oranını belirlemekte önemli bir rol oynadığı ispat edilebilirse, bunu, “metropoliten ülkelerde endüstri kapitalizminin büyümesi kıyı alanlarda kapitalizm-öncesi üretim tarzlarının hayatlarını sürdürmesine bağlıdır” sonucu izleyecektir. Ama bundan sonra da, şimdiye kadar elde edilen kanıtların anlamlı olduğu, ama kesinlikle ikna edici bir mutlaklıkları olamayacağı görülür. Bu tez geliştirilmiş olsaydı, doğrudan doğruya üretim ilişkilerinden kalkarak gelişmenin az-gelişmişlik yarattığını göstermek ve geleneksel ikici şemayı Marksist bir görüş açısından çürütmek mümkün olacaktı.

Yeniden önceki terminolojimize dönersek, kapitalist dünya sisteminin -ki düzenleyici ilkesi, farklı teşebbüsler arasındaki karşılıklı hareketin yarattığı ortalama kâr oranında bulunur – tanımına uygun olarak, çeşitli üretim tarzlarını içerdiğini öne sürebiliriz. Çünkü ilk tartışma çizgimiz doğruysa, bu sistemin büyümesi sermaye birikimine, bu birikimin temposu ortalama kâr oranına ve bu oranın düzeyi de kıyı alanlarında kapitalizm – öncesi ilişkilerin pekiştirilmesine ve yaygınlaşmasına bağlıdır. Katıksız eksik-tüketim teorilerindeki en büyük yanılgı, dışa yayılmayı yeni pazarlar için baskıya karşı bir tepki olarak açıklamalarıdır; böylece de kolonyalist sömürünün ortalama kâr oranını yükseltmeye yardım ederek, sistemin genişleme kapasitesini sadece gerçekleştirme anında değil, aynı zamanda yatırım anında da garanti altına aldığı gerçeğini gözden kaçırmış olurlar.

Teorik tartışmayla ancak bu noktaya kadar ilerleyebiliriz. Yukarıdaki iddialar iki grup ampirik incelemeye bağlıdır: 1) 19. yüzyılda sermayenin organik bileşimindeki artışın emeğin üretkenliğindeki artıştan daha hızlı olduğunu; 2) dış çevredeki ülkelere yatırılmış sermayenin metropoliten ülkelerde yeterli bir kâr oranı sağlanmasında önemli bir rol oynamış bulunduğunu açıkça göstermek gerekli olacaktır. Bu koşulların her ikisinin de geçmişte varolduğunu ancak ampirik araştırma ispatlayabilir.

Öte yandan, bu koşullar geçmişte var idiyse de, şüphesiz ki bugün bunlar artık geçerli değildir.22 Tekelci kapitalizmin şimdiki aşamasında emeğin üretkenliğindeki muazzam artış – teknolojik değişime ilişkin olarak – emeğin kapitalizm – öncesi aşırı sömürüsünü ekonomiye karşı hale getirme ve yatırımı merkezî ülkelerde yoğunlaştırma eğilimini doğurmuştur. Aynı zamanda – Latin Amerika bunun açık bir örneğidir – emperyalist yatırımlar, geleneksel alanlardan stratejik malzeme – petrol de bunun tipik örneğidir – veya endüstriyel ürünler üretimine kayma eğilimi göstermiştir. Metropol ile uydu arasındaki ilişkinin – Frank’ın terminolojisini kullanırsak – karakteri bağımlılıktır, fakat her durumda çok ayrı bir bağımlılık tipi işlerlik kazanır. Hernan Cortes’den General Motors’a kadar sürecin özdeşliğini ve sürekliliğini göstermeye çalışmaktansa, farklılıkları ve kesintileri belirtmek bana daha yararlı göründü.

“Feodalizm mi, Kapitalizm mi” tartışmasına dönersek, önde gelen sözcülerin kapitalist üretim tarzı ve dünya kapitalist ekonomik sisteminin parçası olma kavramlarını hep karıştırmış olduklarının açıkça görülmesi gerekir. Bu kavramlar arasındaki ayrımın sırf akademik bir sorun olmadığını sanıyorum. Çünkü sürüp giden tartışma doğruysa, bu bizim metropol ile uydu arasındaki ilişkiler bütününün önemli yönlerini aydınlığa çıkarmamızı sağlayacak temel kavramdır, ikisini özdeşleştirmek ise, Frank’ın tartışmaya yaptığı katkıya egemen olan yanlış anlamayı ebedileştirebilir. En iyisi, polemiğin geleneksel biçimi üzerindeki son yorumu bizzat Marx’a bırakmaktır. Gününün iktisatçılarını yorumlarken geçerliliğini hâlâ koruyan şu ünlü bölümü yazmıştı:

“Modern üretim tarzının – merkantilist sistem – ilk teorik değerlendirilmesi ister istemez tüccar sermayesinin hareketinde bireyselleşmiş yapay dolasım süreci olayından kaynaklanır ve bu yüzden sorunun sadece dış görünüşünü kavramış olur. Bunun nedeni, kısmen tüccar sermayesinin genel olarak sermayenin ilk serbest varoluş biçimi olması; kısmen de feodal üretimin ilk devrimcileştirici dönemi – modern üretimin doğuşu – boyunca yürüttüğü parçalayıcı etkidir. Gerçek modern iktisat bilimi ancak teorik analiz dolaşım sürecinden üretim sürecine yöneldiği zaman başlar…”

1 “Tarihî Analizin Kategorileri Olarak Feodalizm ve Kapitalizm” adlı ça-

lışmada etraflıca incelediğim bazı fikirler burada geliştirilmiştir, önce-

ki yazı, Torcuato Di Tella Enstitüsü, iç yayını, Buenos Aires, 1968.

2 Latin Amerikada Kapitalizm ve Azgelişmişlik, New York, 1967, ve Latin

Amerika: Azgelişmişlik ve Devrim, New York, 1969.

3 Latin Amerika: Azgelişmişlik ve Devrim, s. 225.

4 A.g.e., s. 225.

5 W.A. Lewis, “Sınırsız Emek Arzıyla Kalkınma”, Manchester School, Mayıs 1954, s. 139 – 191 ve idem, Theory of Economic Growth (iktisadî Büyüme Teorisi), Londra, 1955. Lewis’in yol açtığı eleştirilerin bir özeti için bkz. Witold Kula, Theorie Economique du Systeme Feodal (Feodal Sistemin Ekonomik Teorisi), Paris 1970, s. 9 – 12; ve P.T. Bauer, “Le-wis’in iktisadî Büyüme Teorisi”, American Economic Review, XLVI, 1956, 4, s. 632 – 641.

6 Alejandro Marroquin, La Giudad Mercade (Tlaxiaco), Meksika, 1957.

7 Rudolfo Stavenhagen, “Clases, colonialismo y aculturacion. Ensayo sobre

nu sistema de relaciones inter – etnicas en Mesoamerica,” America Latina,

Ano 6, No. 4, Ekim – Aralık 1963, s. 63 – 104.

8 Latin America: Underdevelopment and Revolution, s. 227.

9 Örneğin, Maurice Dobb, Studies in the Development of Capitalism, Lond

ra, 1946, Bölüm I ve R. H. Hilton, “Capitalism – What’s in a Name?” Past and Present, No, l, Şubat 1952, s. 32 – 43.

10 Kapital, Cilt I, s. 170, Moskova, 1959.

11 Adı geçen eserde, Cilt III, s. 319 – 321.

12 Marx, Pre-Capitalist Economic Formations, Londra, 1964, s. 118-119.

13 E.J. Hobsbawm, “The Crisis of the 17. Century” (17. Yüzyılın Buhranı),

Past and Present, No. 5, Mayıs 1954, s. 41.

14 Marx, Capital, Cilt I, adı geçen edisyon, s. 146.

15 Yararlanmama izin verdiği yayımlanmamış bir notta Juan Martinez Alier

şunları belirtmişti: îktisat-dışı baskı biçimlerinin – iktisadî ilişkilerde corvee, politik ilişkilerde ise gamonalismo – henüz ortadan kalkmadığı Peru Sierra’sındaki hacienda’larda bunlar gene de bir ölçüde değişmiştir; öyle ki, köylünün toprak açlığı artık bir amaç olmaktan çıkarak bir araç haline gelmiştir: bu toprak açlığı da şimdi temelde iş bulma özleminden doğmaktadır. Yazar şöyle devam ediyor: “Klasik bir köylü ayaklanmasının (jacquerie) amacı mülk sahibini devirmektir; yani toprağın tam tasarrufunu yeniden ele almak, kira ödeme zorunluğundan kurtulmak ve sonuç olarak iktidarın siyasal yapısını değiştirmektir. Öte yandan proleter

zihniyetle yürütülen bir köylü mücadelesinin hedefleri daha fazla ücret ve güvenlik elde etmek olacaktır ve böyle bir amaç için toprağın ele geçirilmesi ya da devletleştirilmesi elverişli yollar olarak görülebilir. Toprağa sahip olmayı köylüler için başlı başına bir amaç saymak yerine, hacienda’larda çalışmaya gelen Sierra’nın ücretli olmayan köylüsü için temel sorunun iş güvenliği olduğunu düşünürsek, sonraları sosyalist gelişmeye yol açacak bir tarımsal yapıyı yerleştirme imkânı daha fazla ağır basar.” Martinez Alier burada proleterleşme sürecini etkin biçimde başlatacak yollardan birine işaret etmektedir. Gelgelelim, bu sürecin yürümesi iki koşulun çakışmasını öngerektirmektedir: 1) üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun kalma sürecinin gitgide hızlanması; 2) Döngüsel dalgalanmalara açık, ihtiyarî bir istihdam sisteminin sürekli olarak el altında bulunması. Bunlar olmadıkça, angarya için talebin arzdan daha az olduğu yerlerde baskının iktisadî bir nitelik taşıdığını ve serfin bir köylü değil bir proleter olduğunu savunmamız gerekir. Bu durum Avrupa Ortaçağ’ında, lordlara, kendilerine borçlu olunan hizmetleri şiddetlendirme fırsatı veren, nüfusun arttığı dönemlerde sık sık ortaya çıkardı. Öte yandan nüfusun azaldığı dönemlerde – 14. yüzyılda Kara Ölüm’ü (veba salgını) izleyen günlerde olduğu gibi – köylülerin lordla yüz yüze görüşüp anlaşarak durumlarını düzeltme imkânı beliriyordu. Martinez Alier’in tanımladığı durum, yalnız, başka istihdam alanlarının yanı sıra toprak da herhangi bir istihdam alanı haline geldiği zamanlarda varolabilir. Bunun dışında kalan durumlarda köylünün bilincinde, istihdam kaynağı olarak toprak ile, kendisi başlı başına bir amaç olan toprak arasında bir ayrımdan söz edemeyiz.

16 Bu başlığı izleyen bolüm yukarıda sözünü ettiğim incelememde geliştirdiğim tartışmaların bir özetidir (Bkz. 1. dip notu).

17 Oskar Lange, Economia Politica (Ekonomi Politik), Roma, 1962.

18 Ruggiero Romano, “Les prix au Moyen Age; dans le Proche Orient et dans

l’Occident chretien”, Annales E.S.C., Temmuz . Ağustos, 1963. s. 699-702.

19 Gene de, Cristian Palloix’in denemelerindeki bilgiye başvurun: “Imperialisme et mode de production capitaliste, L’Homme et la Societe. No. 12, Nisan – Haziran 1969, s. 175 – 194 ve Samir Amin, “Le commerce international et le flux internationaux de capitaux”, aynı yerde, No. 15. Ocak -Mart 1970, s. 77 – 102.

20 Feodalizmde gerçek üreticinin üretim araçlarının mülkiyetine sahip olması teknik gelişmeye karşı bir engel yaratır. Köleci üretim tarzında kölenin âletleri tahrip etme eğilimi sabit sermaye yatırımının sınırlı kalmasına yol açar. Marx bu konuda birçok örnek verir: Capital, Cilt I, s. 196 -197 ve Manuel Moreno Fraginals, El Ingenio, Havana, 1964.

21 Ortalama kâr oranının meydana gelişindeki görece ağırlığını analiz etme

miş olmasına karşın Marx bu olayın önemine işaret etmiştir: “Gerçekten özel mahiyeti nedeniyle araştırma alanımızın dışında kalan bir sorun da budur: dış ve özellikle sömürge ticaretine yatırılan sermayenin yarattığı daha yüksek kâr oranı genel kâr oranını artırır mı?

Dış ticarete yatırılan sermaye daha yüksek bir kâr oranı sağlayabilir; çünkü, öncelikle daha aşağı düzeyde üretim imkânlarına sahip olan öbür ülkelerde üretilmiş metalarla rekabet sözkonusudur; öyle ki daha ileri ülke, mallarını rakip ülkelerden daha ucuza satar. Daha ileri ülkenin emeği bu durumda daha yoğun bir emek olarak gerçekleştiğinden kâr oranı yükselir, çünkü karşılığı daha yüksek kaliteli değilmişcesine ödenen emek, öyleymişcesine satılır. Metaların ihraç edildiği ya da kendisinden ithal edildiği ülke için de aynı şey geçerli olabilir. Yani, bu sonuncusu aynî olarak aldığı için daha fazla maddeleşmiş emek sunabilir ve bundan ötürü de metaları kendi üretebileceğinden daha ucuza elde edebilir. Tıpkı, yeni bir buluşu henüz genel olarak kullanılır hale gelmeden uygulayan bir imalâtçının, malını rakiplerinden daha ucuza, fakat metanın bireysel değerinin üzerinde satması, yani uyguladığı üretkenliği özellikle daha yüksek olan emeği artık emek olarak gerçekleştirmesi gibi. Bunu yapan böylece ek bir kâr sağlar. Öte yandan, sömürgelere yatırılmış olan sermayeye gelince, bu da, az – gelişmişliğe ve köleler, rençberler, vb. tarafından kullanılmasından ötürü muhtemelen emeğin sömürülmesine bağlı olarak, oralarda kâr oranının daha yüksek olması nedeniyle, daha yüksek kâr oranları sağlayabilir.” Capital, Cilt III, s. 232 – 233.

22 Örneğin, Charles Bettelheim’in, Baran ve Sweezy’nin Monopoly Capital (Paris, 1968) adlı eserlerine, yazdığı önsöze ve Pierre Jalee’nin L’Imperialisme en 1970 (Paris, 1970) kitabında başlattıkları önsöze bakın.

23 Capital, Cilt III. s. 331.

Kaynak: BİRİKİM YAYINLARI 70’lerin Birikimi Sayı: 1

 

 

Posted in Makaleler, Uncategorized | 1 Comment »

Morales´e Otonomi Baskısı

Posted by lahy 08/07/2006

Nihal Ünver (soL) Bolivya halkı geçtiğimiz Pazar günü, yeni anayasayı oluşturacak olan meclis üyelerini oylamış ve bazı bölgelere özerklik verilmesi ile referanduma gitmişti. Anayasanın yoksul halk lehine yeniden düzenlenmesi kararının onay almasıyla, zengin kesimlerin kendi bölgeleri için otonomi talepleri hız kazanmaya başladı. Bu durum yoksul halkın yaşadığı dağlık bölgeler ve varlıklı kesimin yaşadığı daha düz ve verimli ovalar arasında sembolik bir ayrımı da körükler hale geldi. Ancak Morales hükümeti anayasa değişikliği yapma yetkisini henüz tam olarak ele geçirmiş değil. Son oylamada mecliste 255 koltuktan 140’ını kazanan Morales’in Sosyalizme Doğru Hareket Partisi (MAS) parlamentoda üçte ikilik yeterliliği sağlayamıyor.Ajandasına aldığı, dağlık bölgelere ekonomik yardım yapma planı ise onu ovalarda yaşayan zengin muhalifleri ile karşı karşıya getiriyor. Morales’in hayır taraftarı olduğu otonomi referandumunda ise dokuz eyaletten dördü için evet oyu çıktı. Bunlar arasında Santa Cruz ve Tarija eyaletlerinde zengin gaz rezervleri, diğer ikisi Beni ve Pando’da ise kereste üretim sahaları ve diğer doğal kaynaklar bulunuyor. Morales, ovalarda yaşayan varlıklı kesimin otonomi taleplerine kesinlikle karşı çıkarken, yine de bu meselenin kapanmadığını ve tartışmaya devam edeceklerini bildirdi.Ocak ayında devlet başkanlığına geldiğinden beri varlıklı ova kesiminden dağlık kesime kaynak transfer etme isteğini sürekli olarak açığa vuran Morales, ovalardaki siyasi gündemi yeniden şekillendirmeye çalışarak doğal kaynakların kamulaştırılması ve dağlık bölgedeki topraktan yoksun yerli halk için toprak dağıtımı gündemi ile tepkileri üzerine çekmiş, özellikle Santa Cruz’dakiler tarafından protesto edilmişti. Bolivya’nın büyük gaz rezervlerine ve Bolivya’nın üçte bir zenginliğine sahip Santa Cruz eyaleti doğal gazın kamulaştırma kararına ve toprak dağıtımına karşı çıkmış ve vergi gelirleri ve ülke kaynaklarının kendi lehlerine yönetilmesini talep ederek, daha fazla otonomi elde etmedikleri durumda meclisten tamamıyla ayrılabileceklerini işaret etmişlerdi.Son olarak ise Perşembe günü Santa Cruz, Tarija, Beni ve Pando eyaletleri liderleri Morales hükümetinin Santa Cruz polis şefi albay Wilfredo Torrico’yu görevden alıp kamu binalarına askerlerini göndermesiyle Morales hükümetine olan öfkelerini yeniden kustular. Görevden alınan polis şefi ise Morales hükümetinin otonomiyi destekleyen işçileri sendikalardan zorla çıkarması isteğini reddetmesi üzerine görevinden uzaklaştırıldığını açıkladı. Polis şefinin açıklaması, ABD basınında Morales milislerinin kamu ofislerini işgal ettiği ve hükümetin bir panik havası içinde olduğu şeklinde yansıdı.Santa Cruz liderleri Morales’i seçilen ve onaylanan anayasa meclisini boykot etmekle tehdit ettiler. Santa Cruz İçin Yurttaş Komitesi’nin başında olan German Antelo, Morales’e sert bir mesaj gönderdi. Antelo, La Razon gazetesine verdiği demeçte, artık sabırlarının tükendiğini, hükümetin insanların sabrını kötüye kullanmaması gerektiğini dile getirdi.

Morales ise Perşembe günü yaptığı açıklamada askerlerin Santa Cruz’da geçici olarak bulunduğunu ifade etti ve Santa Cruz’da bulunan personel şefi Alicia Muñoz, protestocuların binaları işgal etme tehlikesini önlemek için askerlerin sadece bir 24 saat daha kalabileceklerini söyledi.

Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan Bolivya’da Morales hükümetinin bir kilitlenme yaşamaması için ovalarda yaşayan kesimle belli anlaşmalar çerçevesinde tatmin edici önerilerde bulunması bekleniyor. Her şeye karşın Bolivya’nın anayasasını yeniden düzenlemek için 6 Ağustos’ta çalışmaya başlayacak olan meclis, anayasanın yoksul ve yerli halkın lehine yeniden yazılmasında ısrarlı olacak gibi görünüyor. Kaynak: SOL Dergi

Posted in Bolivya, Uncategorized | Leave a Comment »

Telesur ve Latin Amerika’daki Alternatif Medya

Posted by lahy 08/07/2006

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in parlak buluşu olan pan-Amerikan televizyonu Telesur, 24 Temmuz’da canlı yayına başladı. Pakistan kökenli İngiliz aydın Tarık Ali, ABD’li aktör Danny Glover ve Richard Stallman gibi uluslar arası şahsiyetlerin danışma kurulu üyeleri olarak hazır bulunduğu, Caracas’taki çok modern Teatro Teresa Carrea’da açılış töreniyle ilk yayınına başladı. Telesur, çetin bir maceradır ve beklentileri gittikçe daha da yükseltmektedir. Bu sonbaharın sonuna kadar, kablolu, uydu televizyonlarla ve yerel kanallarla, milyonlarca Latin Amerikalı (ve İspanyolca konuşan ABD sakinleri ve Avrupalılar ) Telesur ‘a izleyebilecek. Daha şimdiden, Arjantin, Uruguay, Küba ve Venezüella ‘da devlet kontrolündeki kanallardan rahatlıkla izlenebilmektedir.

Artan petrol fiyatlarının sağladığı gelirden memnun olan Chavez, Amerikan karşıtı propaganda yaptığı söylenen Telesur ‘a karşılık olarak, ABD Temsilciler Meclisi’nin, Güney Amerika’ya yönelik olarak daha ciddi yayınlarının yapılmasını Temsilciler Meclisinin gündemine almasından, Washington’nun bu tereddütlü karşı adımlarından zaten ilk adımı atmış olan Chavez zaten korkmayacaktır. Şimdi ABD Senato’su onayını bekleyen bu plan, ilginç bir sebebe sahiptir: Oylamanın yapıldığı 20 Temmuz’da, Telesu daha canlı yayına başlamamıştı bile.Fakat, Florida Cumhuriyetçi milletvekili Connie Mack tarafından yönetilen Meclisoylaması. Telesur’un bedavadan tanıtımını yapmış olmak gibi bir işlevi başardı. Başkan Bush’un yandaşlarının, Chavez’in dünyadaki umulmadık biçimde yükselen etkisini yok etmek için kendi istekleriyle havanda su dövmeye devan ettiklerini bir kez daha kanıtlamış oldular.

Fakat Telesur yayınları Latin Amerikalılarla ilgili ve onlar tarafından yapılan haberler boşluğunu doldurmak amacını ve ona göre programlanması işlevini yerine getiriyor mu? Propaganda (sağdan ya da soldan fark etmez) çalıştıran kişilerin amaçlarına hizmet ediyor, fakat Latin Amerika ve dünyada berbat televizyonlara doğru gidiyor. Diktatörlük altında yaşamış veya yaşayan bir kimse (ve Latin Amerika ‘nın büyük bir kısmını içeren izleyici kategorisi) bunu size çok iyi anlatabilir. Telesur, Uruguay, Arjantin ve Küba hükümetlerinin katkılarıyla yayını sürdürmektedir, fakat Venezuela’nın para ve yardımın büyük kısmını karşılaması, politik olarak kanalı işletmesini önünde engeller çıkarmaktadır. Telasur’un yönetim kurulu başkanı Andras Izarra, kanalın canlı yayına başlamasından birkaç gün sonra diğer mesleği olan Venezuela istihbarat bakanlığından istifa etmesi pozştif gelişmelerden biri olarak görülebilir.

Telesur’un Kolombiyalı haber müdürü Jorge Enrique, günlük Arjantin gazetesi Paigina 12 ile yaptığı bir röportajda kanalın nasıl bir yayıncılık hizmeti yapacağını şöyle özetledi. “CNN ile bir tür bilgi savaşı ” mücadelesine gireceğini ve ” kar amaçlı medya alıcıları tarafından ihmal edilmiş” hikâyeleri toplarken çok titiz davranacağını söyledi. ABD’ nin genişleyen askeri üsleri, Amazon Havzasındaki su için savaş ve Brezilya’daki Topraksız Tarım İşçiler Hareketi ile ilgili hikâyeleri örnek olarak verdi.

Kanalını Chavista propagandası yapmaktan ziyade nasıl özgür bir yayıncılık anlayışı izleyeceğini savaş gazisi olan muhabir Botero şöyle açıkladı:
“Önceki gün, birileri bana, baskılara maruz kaldığımız zaman ne yapacağımızı sordu. Bana bu soruyu, Kolombiya’ da Praisa grubu [ İspanyol gazetesi El Pais ve yayınevi Alfagura’ya sahip olan Madrid-merkezli bir multimedya imparatorluğu] tarafından satın alınan Radio Caracol’dan bir gazeteci sordu. Ben şöyle cevap verdim, “Şirket sahiplerinden birisi kötü bir şey yaptığında senin yapacağın şeyi yapardım; yani bağımsız gazeteciliği korumaya çalışırdım.”

Botero bu konuda haklı; Telesur ‘un bağımsız davranması ve Chavez hükümetinin bakış açısından ayrı olarak özerk bir kimlik geliştirmesi ve bu kimliği devam ettirip
ettirmeyeceği sorusu, Telesur ‘un başarılı olup olamayacağını da açıklamaktadır.. Bu kanalın %45 ‘i haberdir ve geri kalan kısım ise; film (Hollywood filmi olmayan), müzik ve Latin Amerikan ya da pan-Amerikan objektifinden belgeselleri kapsamaktadır. Fakat asıl risk kanalın geniş bir izleyici kitlesini amaçlayarak alternatif medyanın genel hatasını
yapmasıdır: dönmek için vaaz vermek.

Chavez’in önemli politik başarısı, Venezüella’daki yoksul nüfusun büyük bir
kısmını kentle bütünleştirmek oldu. Telasur’un mantığı, Amerikalıların, yoksulların, eylemcilerin, yerlilerin ve kendilerinin hiçbir zaman kar amaçlı TV’lerde görmeyen azınlıkların bir bütün olarak alınması üzerine kuruldu. . Aslında, Latin Amerika’ da bu tür Amerikalı programların bir boşluğu var.

1980 ve 1990’ların sonlarında Latin Amerika ‘da kablolu TV’nin yaygınlaşmasından bu yana, birçok ulusun en azından parasını karşılamaya gücü yetenler için yayın yapabilme olanağı sunan, şaşırtıcı oranda bir haber yayını var -. Fakat şu bir gerçektir ki, bunların hiçbiri Latin Amerika’yla ilgili doğru düzgün haber yapmamıştır. CNN- Espanyol, boşlukları doldurmak için girişimde bulunmaktadır, fakat onun da tarafsızca yaptığı yüzeysel yerel haberlere ayırdığı zaman da; fotojenik olan ama saçmalamaktan başka bir iş yapmayan dış ülke muhabiri Harris Whitbeck ve yaptığı sıkıcı röportajlar tarafından çökertilmektedir. Avrupa, Orta Doğu yada ABD haberlerini yapan CNN kanallarıyla karşılaştırıldığında Bolivya gibi bölgelerdeki CNN haberleri r yarım yamalak kalmaktadır.

Sınırlı sayıda olayları haber yapabilen alternatif medya Amerika bölgesinde olan olayları sunmada daha başarılıdır. Solcu, gizli ve küçük ölçekli medya sık sık bu bölgedeki olaylarını derinlemesine haber yapma sorumluluğunu üstlenmektedir. Sadece kuzeyle ilgileniyor gibi görünen, Meksika ‘nın NAFTA sonrası içine girdiği medya kuruluşlarına benzemeyen La Jornada sık sık Chiapas ‘ın güneyindeki olay ve tartışmalara yer vermektedir.

Fakat Telesur, bir pan-Amerikan izleyici kitlesiyle, Chavez ‘in Venezüella’da yaptığı bütünleştirme başarısını Latin Amerika ölçeğinde tekrarlayacaksa, bunu sadece sınırlı bir kesimin değil bütün kitlelerin ilgisine göre yapmak zorundadır. Devletin yönettiği medyanın diktatörlük altındayken yaptığı gibi, Telesur izleyicinin kendinden başka seçeneği olmamasını onlar aleyhine kullanmayacaktır.

Bunun tersini yaptığında, Amerika kıtasında bugün varolan acımasız ve aşırı-rekabetçi medya ortamında başarılı olacaktır. Kanalların web sitelerinin söylediği gibi, Telesur ‘un katılımcı, izleyiciye yanıt veren ve dinamik bir kanal olacağını iddia etmek kolay. Bunu gerçekleştirmek iddia etmenin ötesinde bir şeydir. Telesur, Chavez ‘in iddia ettiği “Latin Amerika hayalinin” bir aleti olarak çok fazla hareket etmeyecek, fakat bu ne zamana kadar böyle devam edecek?

 

Posted in Kültür - Sanat, Uncategorized, Venezuela | Leave a Comment »

Castro’nun Ölümünü Bekliyorlar

Posted by lahy 07/07/2006

ABD yönetimi, çok sayıda başarısız suikast girişiminde bulunduğu Küba lideri Fidel Castro’nun ölümü için hazırlık yapıyor. İngiliz The Guardian gazetesi, ABD Başkanı George W. Bush hükümetinin, Castro’nun ölümünün ardından Küba’yı “komünist yönetimden kurtarmak” için ülkeye “finansal destek ve danışman” göndermeyi planladığını yazdı.

Küba’da bir rejim değişikiliği için ABD baskısını artırmak üzere Bush tarafından üç yıl önce kurulan grubun hazırladığı rapora göre, Castro karşıtlarına 80 milyon dolar aktarılacak. Raporun öngördüğü engel ise, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, Küba’daki halkçı sistemin korunması yönünde rol oynaması. ABD, Chavez’in petrol gelirlerini kullanarak Küba’nın mevcut sisteme devam etmesini destekleyebileceğinden endişe duyuyor.

Gizli bölümler

Başkanlık koltuğunda ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın oturduğu “Küba’nın Özgürleşmesine Yardım Komisyonu” isimli provokasyon grubunun basına sızan raporundan, Washington’un Castro’nun ölümünü ya da iktidarı elinde tutamayacak duruma gelmesini dört gözle beklediği anlaşılıyor. Ancak daha önceki devirme planlarının aksine son raporun bazı bölümlerinin gizli tutulması dikkat çekti. Küba Parlamentosu’ndan Ricardo Alarcon, “En önemli şey başka bir hükümeti yıkmak için gizli bir plan yaptıklarını kabul etmiş olmaları. Eğer açıkladıkları kısım tüm uluslararası kuralları ihlal ediyorsa, gizli kalan kısımlarda kimbilir nelerden bahsediliyor” diyerek ABD’ye tepki gösterdi.

Rapora göre 80 milyon dolar, “Küba sivil toplumunun geliştirilmesi, uluslararası bilincin genişletilmesi, rejimin neden olduğu bilgi eksikliğinin doldurulması, Küba sivil toplumunun demokrasiye geçişi için girişimlerin desteklenmesi” amacıyla harcanacak. Bu çerçevede Castro karşıtı radyoların kurulması, televizyon yayınların yapılması ve akademik alanda yenilikler ve Castro karşıtlarının desteklenmesi gündeme gelecek.

İlk finansal müdahaleden iki yıl sonra ise “diktatörlük ortadan kalkana kadar her yıl 20 milyon dolar yardım” yapılacak. Detaylı raporda, ABD’nin Castro’nun ölümünden iki hafta sonra teknik destek göndermeye hazırlıklı olması gerektiği yazılırken öncü kuvvet olarak da, Miami’de üslenmiş Kübalı karşıdevrimciler gösteriliyor.

Küba artık yalnız değil

Ancak analistler işlerin ABD’nin umduğu gibi gitmesinin zor olduğuna dikkat çekiyor. Yarımküre İlişkileri Konseyi Başkanı Larry Birns, Washington’un bölgede etkisini yitirmeye başladığına dikkat çekiyor. Venezüella ve Bolivya hükümetlerine gönderme yapan Birns, “ABD artık Latin Amerika’da izole olmuş durumda. Küba ise artık marjinal değil” dedi. Kaynak: Evrensel

 

Posted in Genel Haberler, Küba, Uncategorized | Leave a Comment »

Venezüella Madenleri Millileştirecek

Posted by lahy 02/07/2006

Venezüella Ulusal Meclisi, ülkedeki madenleri millileştirmek için harekete geçti.

Maden kaynaklarının millileştirilmesi amacıyla Maden Yasası’nda değişikliğe giden meclis, bundan böyle ülke topraklarında Venezüella Devleti’nin izni ve onayı olmadan hiçbir şirketin iş yapamayacağını bildirdi. Geçen sene de hidrokarbon kaynakları konusunda benzer bir karar alan Venezüella Meclisi’nin sözcüsü, maden kaynakları konusundaki kararın bir alt komisyon tarafından incelendiğini belirterek, “Bu komisyon Zulia, Tachira ve Bolivar bölgelerindeki madenlerin millileştirilmesi için çalışmalara başladı. En fazla bir ay içerisinde bu bölgelerdeki madenler kamuya devredilecek ve ülkenin geri kalanındaki bölgelere geçilecek. Yabancı bir şirket ülkede iş yapmak istiyorsa, bunu hükümetimizin öngördüğü biçimde yapmak zorunda” dedi.

Venezüella Ulusal Meclisi’ne bağlı komisyonun başkanı Jose Ramon Rivero, “Carabobeno” adlı gazeteye verdiği demeçte, ülkedeki 2.5 milyon hektarlık maden alanlarında üretim yapılmadığını belirterek, “Madenler bu kaynaklardan yararlanabilecek kişi ya da kurumların elinde değil. Bu yüzden elimizi çabuk tutmalı ve dönem bitmeden Maden Yasası’ndaki değişiklikleri yapmalıyız” dedi. Rivero, yasadaki reformun en geç 15 Ağustos’ta Meclis’ten geçmiş olacağını belirtti. Venezüella Meclisi’nde halen görüşülen yeni Maden Yasası, “kullanılmaz halde olan madenlerin, şu anki sistemde köklü değişiklikler yaparak yeniden işlevsel hale getirilmesi, bazı madenlerdeki yabancı tekellerin hükümet ile yeniden görüşerek sözleşme yenilemesi, maden faaliyetleri için yeni modeller bulunması ve mevcut sistemde güç durumda olan küçük ölçekli maden işletmecileriyle birleşme konusunun görüşülmesi ve yeni teknolojiler geliştirilmesi” gibi konular içeriyor. Maden Yasası uyarınca ayrıca, “ülkenin tamamındaki madenlerin kontrolü için ‘Ulusal Maden Sosyal Girişimleri ve Üretimi’ adlı bir üst kurumun kurulması, uluslararası dengelerde yer edinilebilmesi için olası mekanizmaların oluşturulması ve Venezüella Devleti’nin öngördüğü şekilde ticari ve teknolojik ilişkiler kurulması konuları da karara bağlanacak. Kaynak: Evrensel

Bolivarcı Devrim:

Jose Antonio Hernandez

 

Posted in Uncategorized, Venezuela | 1 Comment »

Bolivya’nın Doğal Gaz Zaferi

Posted by lahy 30/06/2006

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Arjantin Devlet Başkanı Nestor Kirschner ile doğal gaz konusunda bir anlaşma imzaladı.

Evo Morales
Brezilya’yla pazarlıklar da sürüyor

Anlaşmaya göre, Arjantin bundan böyle Bolivya’dan aldığı doğal gaza yüzde elli civarında zamlı fiyat ödeyecek.

Morales’in, kalkınma projelerine yatırım yapabilmek amacıyla ülkesinin doğal kaynaklarından elde edilen geliri mümkün olduğunca artırmayı hedefleyen stratejisinin önemli bir parçası da sattığı enerji kaynakları için aldığı fiyatı artırmak.

Geçtiğimiz Mayıs ayında doğal gaz ve petrol kaynaklarını millileştirerek, ilk aşamada komşularının tepkisini çeken Bolivya, en çok ihracat yaptığı diğer ülke Brezilya ile pazarlıkları sürdürüyor.

Bolivya lideri, bütün tepkilere karşın devletleştirme uygulamasının egemenlik hakkı doğrultusunda bir karar olduğunda ısrar etmiş ve planlarını yaşama geçirmekte kararlı olduğunu vurgulayagelmişti.

Brezilya’nın devlete ait enerji şirketi Petrobras, Bolivya’da en büyük yatırımlara sahip olan yabancı şirket.

Arjantin ve Bolivya liderleri Kirschner ve Morales, doğal gaz fiyatıyla ilgili anlaşmayı imzalamanın yanısıra iki ülke arasında yeni bir doğal gaz boru hattı inşası planlarını da hayata geçireceklerini söylediler.

Kaynak:BBC

Bolivya’da Seçim Günü Yaklaşırken Gerilim ArtıyorJune 27th, 2006

Latin Amerika’nın Emperyalizmi Reddi James D. Cockcroft

Morales Neoliberalizme Alternatif Kalkınma Planını Açıkladı June 18th, 2006
 

Posted in Bolivya, Uncategorized | Leave a Comment »

Fidel Castro: ”Küba devrimi 1953’de meydana gelseydi, Stalin buna izin vermezdi’’

Posted by lahy 25/06/2006

celia hart
Celia Hart

Londra: Küba devriminin tarihsel liderlerinden Haydée Santamaria ve Armando Hart’ın kızı olan Celia Hart, Küba’dan gelerek, Cumartesi günü, Michael Löwy ve Eduardo Diago ile birlikte ‘Socialist Resistance'’ın düzenlediği, Latin Amerika konulu bir konferansa katıldı. Celia Hart bir tıp doktoru, yazar, ve Küba Komünist partisinin eski bir üyesi. Kendisini hiç bir gruba dahil olmayan bir troçkist olarak tanımlıyor.

Aşağıda Celia Hart’ın konuşmasından bazı bölümler yer alıyor:

’Benim görüşüme gore, Latin Amerikanın her ülkesinde halk kendi hükümetlerinin solunda yer alıyor. Geniş kitlelerin neo-liberalizme karşı tepkilerine şahit oluyoruz. Bu çerceve içinde Küba, Venezüella ve Bolivya hükümetlerinin entegrasyon için attlkları adımları görmemiz gerekiyor. Bu yılın 29 Nisan’ında üç hükümet ALBA anlaşmasını imzaladı. Fidel Castro ve Hugo Chavez, Brezilya ve Şili’yi de ALBA anlaşmasını imzalamaya davet etti ancak bu hükümetlerin bu yönde bir adım atacaklarını düşünmüyorum.’’

‘’ALBA’nın sağladığı faydalar ortadadır. Bir yıl içinde Venezüella’da okuma yazma bilmeyen kalmadı. Ayrıca, gecekondu bölgelerinde Küba’lı doktorların ücretsiz tedavi sağladığı yüzlerce klinik açıldı.’’

‘’ Che Guevara, Latin Amerika burjuvazisi emperyalizme karşı direnme kapasitelerini yitirdi, emperyalizm kervanının son vagonu haline geldi, demişti.’’

‘’Günümüzde yeniden piyasaya sürülen neo reformist politikaların hiç bir yeni yanı yoktur, eski receteleri yeni imiş gibi yeniden piyasaya sürüyorlar.’’

‘’Entegrasyon süreci ikili bir süreç. Binlerce Kübalı doktor, öğretmen ve teknisyen Venezüella’ya çalışmaya gitti. Bildiğiniz gibi, Küba’da Komünist Partisi dışında bir parti, işçi kontrolu ya da konseyleri, kendi kendini yönetim ve grev hakkı yok. Entegrasyon süreci sonucu Küba’da yeni bir açılım başlıyor. İşçi Katılımı ve demokrasi kavramları tartışılmaya başlandı. Ben demokrasi olmadan sosyalizm olmayacağına inanıyorum. Mevcut gelişmelerden umutluyum’’

‘’Che Guevara’nın daha önce basılmamış olan ekonomi politika yazıları yeni basıldı. Che Guevera 1964’de yazdığı yazılarda Sovyet ekonomik modelini eleştirerek, sendikaların bağımsızlığı meselesini tartışmaya açmıştı.’’

‘’Küba’da kapitalist restorasyon tehlikesi halen mevcut. Küba’da sağ eğilimli 300 yasadışı parti var. ABD bu partilere her türlü desteği sağlamaya çalışıyor. Ayrıca, Komünist parti içinde bir kanat, Çin’in izlediği yolu izleyip kapitalistleşmeyi önermişti ancak Fidel Castro bu gruba karşı tavır aldı, etkili olamadılar. ‘’

‘’Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra özel bir dönemden geçtik: elektrik kesintileri, kamu taşımacılığında yaşanan problemler ve gıda dağıtımında kısıtlamalara rağmen Küba halkı devrimi savunmaktan vazgeçmedi.’’

''Bu dönem sırasında uygulamaya sokulan tedbirleri Sovyetler Birliği'nde 1920’lerin NEP dönemi ile karşılaştırabiliriz. Ticaretin serbest bırakılması ve doların kullanılmaya başlaması sosyal faklılaşmalara yol açtı ve bazılarının yeni zenginler diye isimlendirdiği bir tabaka oluştu. Fidel Castro geçtiğimiz Kasım ayında bir konuşma yaparak, ‘’ABD emperyalizmi devrimimizi tahrip etmeyi başaramaz, bunu başaracak olan yalnızca bizleriz….binlerce parazit hiç bir şey üretmeden çok fazla kazanç sağlıyorlar’’ dedi. ''

‘’Ayrıca, teknokrat-bürokrat kesimin hiç bir denetime tabii olmazsızın ayrı bir zümre gibi yaşadığını belirtmek gerekiyor.’’

‘’ Fidel Castro’nun 2005 yılında yaptığı bir belirlemeyi not etmek gerekiyor: Fidel, ‘’ Küba devrimi 1953’de meydana gelmediği için şanslıyız, eğer devrimimiz 1953’de meydana gelseydi Stalin buna izin vermezdi’’ dedi.

'' Küba devletini devlet kapitalisti olarak tanımlayamayız. Bütün üretim araçları kamuya aittir….Bazıları herşeyi ak ve kara diye iki renke indirmek istiyor ancak böyle bir bakış açısı yanlıştır.''

 

 

Posted in Küba, Uncategorized | 2 Comments »

Oaxaca’da 400.000 Kişi Grevci Öğretmenlere Destek İçin Yürüdü

Posted by lahy 19/06/2006

oaxaca.jpg
Oaxaca Öğretmenler Yürüyüşü- Narco News

Oaxaca-Meksika: 16 Haziran’da Oaxaca’da düzenlenen öğretmenlerin üçünçü büyük yürüyüşüne toplumun çeşitli kesimleirnden yüzbinlerce kişi katıldı. Yürüyüş 14 Haziran’da düzenlenen polis saldırısına cevap olarak düzenlendi.

Yürüyüşe katılanların sayısı 400.000 olarak tahmin ediliyor.

Ulusal Eğitim İşçileri Sendikası, 4 hafta once başlayan grev süresince URO lakabıyla anılan bölge valisi Ulises Ruiz Ortíz’in görevden alınmasını talep etti.

14 Haziran’daki saldırıdan sonra biraraya gelen sosyal ve sivil örgütler valinin görevden alınması için kampanyalarını tırmandırıyor. URO’nun görevde bulunduğu sure içinde usülsüz yolllardan zimmetine geçirdiği paraları sağ’ın adayı Madrazo’nun seçim masrafları için transfer ettiği iddia ediliyor.

14 Haziran’da ki polis saldırısından bu yana;

1. Benito Juarez Özerk Universitesi Radyosu Universidad’a el koyan öğrenciler, radyo istasyonları tahrip edilen öğretmenleri destek için yayına başladı.

2. Şehir halkından binlerce kişi öğretmenlere destek olmak amacıyla saldırıya uğradıkları Zocalo meydanına gitti ve yiyecek ve giyecekler getirdi.

3.14 Haziran’da öğretmenlerin Radyo İstansyonu Planton’a yapılan baskın sırasında tutuklanan öğretmenler serbest bırakıldı.

4. Oaxaca şehri içindeki yedi belediye binası öğretmenler tarafından işgal edildi.

5. Meksika’nın heryerinden destek ve dayanısma mesajları alındı.

6. Af Örgütü dahil bir dizi sivil toplum örgütü yapılan polis saldırsını kınadı. İlk polis saldırısı 1 mayıs’da düzenlenen yürüyüş sırasında gerçekleşmiş ve çok sayıda gazeteci tutuklanmıştı.

7. Ulusal ve uluslarası sivil toplum örgütleri Oaxaca’da yürütülen mücadeleyi öğrenerek desteklerini sundular..

8. Vali URO’nun görevden alınması için çalışmalar başladı.

Radyo’da konuşan bir öğretmen ‘’ Ölülerimizin intikamını alacağız ‘’ dedi. 14 Haziran’da ki saldırı sırasında kaç kişinin öldüğünü resmi makamlar halen açıklamadı. Valinin ölüleri sakladığı dedikosu heryerde yayılıyor.

Sendika temsilcilerinden Enrique Rueda Pacheco 20 öğretmenin göz altına alındığını ve bunlardan 8’inin kayıp olduğunu bildirdi.

Vali URO hiç kimsenin ölmediğini iddia ederken, Pacheco ikisi çocuk dört kişinin öldüğünü söyledi.

Meksika’da Öğretmenler Grev ve Direnişlerine Devam Ediyor June 16th, 2006
Meksika’da 3.000 Polis Grev Halindeki Öğretmenlere Saldırdı June 15th, 2006

 

 

Posted in Meksika, Sosyal Hareketler, Uncategorized, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Leave a Comment »

Morales Neoliberalizme Alternatif Kalkınma Planını Açıkladı

Posted by lahy 18/06/2006

mineroselalto.jpg

Bolivya hükümeti, geçtiğimiz Cuma günü neoliberalizme alternatif kalkınma planını açıkladı.

Onurlu ve Egemen Bolivya iyi yaşamak için üretiyor '' sloganı ie tanıtılan program, sosyal katılımcılık, decentralizasyon, kömünütaryen sosyal alanlar, yeni bir üretim matrisi, sanayileşme, daha fazla gelir sağlayan ihracat ve egemenlik haklarına dayalı bir dış politaka izlenmesini esas alıyor.

Morales hükümeti bu program ile devletin dekolonizasyonunu ve sosyal adaletsizlikleri gidererek çok kültürlü bir yapılanmanın sağlanmasını hedefliyor.

Kalkınma Bakanı Carlos Villegas neoliberal ihracata yönelik kalkınma modelinin küçük bir azınlığın güçlenmesi ve iktidarı kontrol etmesi sonucunu verdiğini belirterek, bu modelin yol açtığı sosyal uçurumu ortadan kaldırmayı hedeflediklerini söyledi.

Kalkınma Bakanı Carlos Villegas, l yapılan kamu yatırmlarının her yıl giderek artacağını ve 2011 yılında yıllık 1.6 milyar dolara ulaşacağını söyledi. Hükümet bu yıl 783 milyon dolarlık kamu yatırımı yapacak. Ekonominin bu yıl yüzde 4.6 per ve 2011 yılında yüzde 7.6 oranında büyümesi hedefleniyor.

Plan, 1980 sonrası hükümetlerin uygulamalarının tersine, devlete sanayileşme ve sosyal refahın sağlanması sürecinde aktif bir rol yüklüyor.

Morales hükümeti, bu plan ile uluslararası marketlere işlenmemiş kaynakların ihracatını değil de, ulusal sanayileşmeyi esas alan bir kalkınma modelini esas alıyor. Morales'in kapitalist kalkınma planı, hükümetin hem ezilenlerin taleplerini hem de egemen sınıfların çıkarlarını dengede tutarak ulusal kalkınmayı sağlamasını hedefliyor.

Morales hükümeti, devletin gelirlerinde önemli bir artış sağlayabilirse bu plan kısmende olsa uygulanabilir ancak gerek emperyalist sistem gerekse de Santa Kruz'da üstlenen ihracata yönelik sanayileşmeyi temsil eden burjuva sınıfların, ''popülist'' olarak niteledikleri bu programı redetmesi bekleniyor.

Latin Amerika tarihinde, Arjantin'de Peron, Brezilya'da Vargas ve Meksika'da Calderon hükümetleri geçmişte ulusal kalkınmayı öngören modeller öne sürerek ezen ve ezilenler arasında ilişkileri yeniden biçimlendirmeyi denemiş ancak başarısız olmuşlardı.

Morales Hükümeti Devletin De-Kolonizasyonu İçin Ulusal Kalkınma Planını Açıkladı Friday, May 19th,
 

Posted in Bolivya, Uncategorized | Leave a Comment »

Morales Devlet Memurlarına Yerli Halkın Dillerini Konuşma Zorunluluğu Getirdi

Posted by lahy 15/06/2006

La Paz: Bolivya'da belediyeler ve devlet memurlarına ülkede konuşulan yerli halkın dillerinden birini konuşma zorunluluğu getirildi. Devlet memurlarına dil öğrenmeleri için iki yıl süre verildi.

Çarşamba günü Paraguay ve Bolivya arasındaki Chaco savaşının(1932-1935) yıldönümünde bir konuşma yapan Morales, devlet ve belediye memurlarına 2008'den itibaren yerli halkın kullandığı dillerden Quechua, Aymara ve Guarani dillerinden birini konuşma zorunluluğunun getirildiğini açıkladı. Bolivya Başkanı yerli halkın konuştuğu dillerin Bolivya'nın kültür ve kimliğinin bir parçası olduğunu belirterek yerli halkın dillerinin daha yaygın kullanımını istedi.

Eğitim bakanı Felix Patzi ise orta ve liselerde yerli halkın konuştuğu dilleri öğrenmeyi zorunlu hale getirmeyi planladıklarını söyledi.

 

Posted in Bolivya, Uncategorized, Yerli Hareketleri | Leave a Comment »

Evo Morales Che Guevara’yı Anıyor

Posted by lahy 12/06/2006

La Paz: Bolivya Başkanı Evo Morales Ernesto Che Guevara'nın (1928-1967) 78'inci doğum günü olan Çarşamba günü La Higuera köyünde düzenlenen bir törene katılacak.

Anma töreni Che Guevera'nın öldürüldüğü La Higuera köyünde düzenlenecek. Tören sırasında köyde düzenlenen okuma yazma kursunun ilk mezunları olan 17 kişiye diplomaları verilecek. Ulusal okuma yazma kampanyası sırasında Küba'nın yardımı ile Güney Bolivya'da dağlık bir bölgede olan bu küçük köyde okuma yazma sınıfları açıldı.
Öğretmenler, kampanya sırasında '' Evet, ben de yapabilirim'' sloganını kullandı.

Ayrıca, Morales, aynı köyde, Che Guevara'nın anısına Küba yardımı ile inşa edilip, faaliyete hazır hale getirilen bir sağlık merkezinin açılışını da yapacak.Başka bir sağlık merkezi de yine Çarşamba günü Che Guevara'nın 1997 yılına kadar gömüldüğü Vallegrande şehrinde açılacak.

 

Posted in Bolivya, Uncategorized | Leave a Comment »

Eduardo Galeano İle Şöyleşi: Bölüm 3

Posted by lahy 11/06/2006

JUAN GONZALEZ :Bir gazeteci olarak kariyerinize başladığınınız için size sormak istediğim bir soru var, açıkcası, gazetecilik Latin Amerika’da politik liderlerin yetiştiği bir alan olmak gibi köklü bir geleneğe sahip. Ancak son yıllarda orada gazeteciliğin nasıl değiştiği konusunda ne düşünüyorsunuz? Bildiğin gibi burada ABD’de gazetelerin bir kaç gazette sahibinin elinde toplanması büyük bir kavgaya yol açtı.

EDUARDO GALEANO: Evet.

JUAN GONZALEZ: ve biliyorum ki Latin Amerika’da büyük Venevision ve Globalvision işletmeleri var. Gazetecilik son yıllarda Latin Amerika’da nasıl değişti?

EDUARDO GALEANO: Evet, Günümüzde dünya çapında, ve her yerde , hatta burada ABD’de bile iktidarın yoğunlaşması söz konusu. Ve bu iyi bir şey değil. İktidarın bu şekilde yoğunlaşması insanlık için iyi bir haber değil çünkü ifade özgürlüğünü azaltma tehditi var. Söylemek istediğim şu: ifade özgürlüğü dünya çapında kamu oyu fabrikalarını kapatan küçük bir grup yatırımcının imtiyazı haline geliyor.

Ancak şu an da halen demokrasi vardır ve bir çok bağımsız organa her yerde rastlıyoruz. Bugünlerde onların dar bir alanı var. Örneğin, 40’larda 50’lerde, yarım yüzyıl önceki bağımsız medyayı bugünkü yüzdeler ile karşılaştırırsan, korkutucu bir durum olduğunu göreceksiniz.. Anlayacağın korkunç bir şey, bir yerde yoğunlaşması. Ancak yeni çözümler var, internet ve diğerleri, onlar sesleri olmayan hareketlere yada tahta çanlara mahkum edilmiş hareketlere bir ifade alanı sağlıyorlar.

AMY GOODMAN: Tahta çanlar, bu doğru.

AMY GOODMAN: Tahta çanlar. Ve bu yeni alanlar günümüz dünyasında bir patlama içinde ve bağımsız ifade imkanı için alanı genişletiyorlar. Şimdi pişmanım çünkü başlangıçta, bu internete, siberyollara güvenemedim – Hayır karşı çıkıyordum çünkü makinaların geceleri içtiği gibi güçlü bir şüphem vardı. Kimse etrafta olmayınca içiyorlar. Ve bir gün sonra, her türden felakete neden oluyorlar. – ancak bugünlerde bunun yeni bir şey olduğunu ve bir ümit kaynağı olduğunu kabul ediyorum. — çünkü İnternet ordu için yaratılmıştı, Pentagon tarafından dünya çapında operasyonları için geliştirildi. Ve şimdilerde gerek askeri gerekse ticaret maksadıyla kullanılıyor ancak nefes almak için yeni alanlar açıyor, bizim de buna çok ihtiyacımız var.

AMY GOODMAN: Eduardo Galeano, gazetecilik hakkında başka bir soru daha sormak istiyorum. Irak’da gazetecilere olanlarla ilgili. Öyle gözüküyor ki, Irak’da yüzün üstünde gazeteci öldürüldü. Batılı gazeteciler, fotografcılar videografcılar ve özellikle Iraklı ve Arab gazeteciler.

EDUARDO GALEANO: Evet özellikle çoğunluk onlar.

AMY GOODMAN: Özellikle savaş zamanında gazeteciliğin ve fotografların gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?

EDUARDO GALEANO: Ölümün kategorilerine gelince, yabancı bir gazeteci gerçekten de Iraklı bir gazeteciden çok daha önemli sayılıyor ve bunun nedeni, dünya, bütün dünyanın halen ırkçılık hastalığından muzdarip olması. Ve böylece, biz, birinci sınıf vatandaşlar, ikinci sınıf vatandaşlar, üçüncü sınıf vatandaşlar, dördüncü sınıf vatandaşlar var ve aynı şekilde birnci sınıf cesetler, ikinci sınıf, üçüncü sınıf cesetler var diye ayırım yapıyoruz. Öldürülen kimselerin, Irak savaşında öldürülen kadın ve çocukların oranını ABD nüfusu iile karşılaştırırsak, korkutucu bir rakam olduğunu göreceğiz.

JUAN GONZALEZ: Rakamlar.

EDUARDO GALEANO: Rakamlar. Yarım milyon. Aşağı yukarı yarım milyon. Bu skandalı düşünebiliyormusun? Unutmak için asırlar gerekli. Yarım milyon ABD insanı.- Amerikalılar diyelim- büyük çoğunluğu kadın ve çocuklar, bir yabancı saldırısı sonucu öldürüldüler? Irak, ABD’yi işgal ederek, burada yarım milyon insan öldürürse ne olurdu? Unutmak için asırlarca beklemek gerekecek. Ancak onlar Iraklı oldukları için unutuluyorlar. Hergün gazetelerde tekrar, tekrar, 30 kişi öldürüldü, 50 kişi öldürüldü, 100 kişi öldürüldü diye okuyoruz. Bu alıştığımız bir şey haline geliyor, normal bir şey. Aynı şey gazetecilere de uygulanıyor. Bunu söylemek üzücü ancak bir Iraklının yaşamı bir ABD ya da İngiliz veya Fransız vatandaşının yaşamı kadar değerli değil.

AMY GOODMAN: Zamanımız gibi son derece zor, tam şimdi umutsuzluğun hissedildiği bir zamanda yazma sanatınızı nasıl icra edebiliyorsunuz? Aklınızı nasıl berraklaştırıyorsunuz? Ritualleriniz neler? Isabel Allende, ‘Open Veins of Latin America’’nın son baskısına bir önsöz yazan İsabel Allende bu konuda konuşmuştu — Eğer bir kitap yazmaya başlarsa, yazmaya yılın içinde bir günden, Ocak ayı gibi bir yerden başlıyor. Sizin yönteminiz nedir?

EDUARDO GALEANO: Hayır, herhangi bir yöntemim yok. Gerçekte yazmayı müzikten, Kübalı bir müzisyenden öğrendim. Yıllar once Santiago’da davul, tambur çalıyordu. Kesinlikle bir büyücü gibiydi. Davul çalışı harika idi, doğrudan cennetten gelen ancak yeryüzünde çalınan bir müzik çalıyordu. O kadar harika idiydi ki, “Lütfen bana sırrını söyle” dedim. Ve o, “Yo toco cuando me pica la mano.” Şimdi bana kızacaksın ancak bunu İngilizce olarak söyleyemem.

JUAN GONZALEZ: Ellerim karıncalanınca çalmaya başlıyorum.

EDUARDO GALEANO: İşte bu. Ve bende ellerim karıncalanmaya başlayınca yazıyorum. Anlayacağın hiç bir zaman kendime ‘’Şimdi yazmaya başlamalısın’’ ve ‘’ Bu konuda yazmalısın’’ ya da ‘’ Bunu ya da şunu yazmalısın’’ diye bir emir vermiyorum. – hayır, öylece bırakıyorum. Olacağı gibi olsun. İçerden büyüyen bir şey gibi bırakıyorum. Ve bu zor bir iş. Bu kısa hikayelerin her biri yoğun bir yazım gerektiriyor, bazılarını basılmadan önce 20, 30, 40 kere yeniden yazıyorum. Bu benim için oldukça zor.

AMY GOODMAN: Bizim için son olarak bir hikayenizi okurmusunuz?

EDUARDO GALEANO: Evet. " 1972 yazında, Carlos Lenkersdor, bu kelimeyi ilk defa duydu.

Bachajon kasabasında Tzetzal yerlilerinin kuruluna davet edildi ve hiç bir şey anlamadı. Dili anlamıyordu ve onun için hararetli tartışmalar bir çeşit delice yağan bir yağmur gibiydi.

“ Kelimeler yağmur damlaları gibi geliyordu..herkes bir şey söylüyor, tekrar ediyor — tik, tik tik – ve seslerin fırtınası üzerinde yükselen takırtılar. Tiklerin yarattığı bir meclis idi.

“Carlos uzun zamandır etraftaydı ve bütün dillerde ‘’Ben’’in en çok kullanan kelime olduğunu biliyordu. Ancak tik, Maya toplumlarının yaptıklarının ve söylediklerinin yüreğinde parlayan bu kelimenin anlamı ‘’biz’’ idi. ‘’

JUAN GONZALEZ: Şimdi size sormak istediğim bir şey var- şimdi bir şansınız var, Birleşik Devletlerde gezerek Amerikan halkına mesaj vereceksiniz. Dünyada ki en güçlü ulus bu. Biz belki de dünyanın şimdiye kadar gördüğü en güçlü imparatorluğuz. Bugün, dünyada Amerikan halkının rolü nedir ve hükümetlerinden ayrı olarak onların görevi ne olmalıdır?

EDUARDO GALEANO: Evet, Ümit ediyorum ki başka sesleri de duyarlar. Ve onlar, dünyanın ABD’den çok daha fazlası olduğunu görürler. Anlatmak istediğim burasının gerçektende çok önemli bir ülke olduğu. Ve ben küçük bir ülkeden geliyorum. Bir çok kişi nerede olduğunu bile bilmiyor. Ancak, herbirimizin bir önemi vardır. Herbirimiz duyulmayı hakeden bir şeyler söyleyebiliriz. Ve ben burada üç, dört ay kadar bir üniversitede ders verirken medya için, büyük medya için dünyanın mevcut olmadığını gördüm. Neredeyse dünyadan habersizdiler. Ve bir haber geldiğinde, insanların çoğunluğu ne olup bittiğini bilmiyordu. Öğretmenlerimden biri Ambrose Pierce, yüzyıl önce, “ Savaşlar o kadar kötü değil. En azından ABD için. Bizim için savaşlar o kadar kötü değil. Savaşlar bize cografyayı öğretiyor.’’ dedi.

AMY GOODMAN: Eduardo Galeano, Bizimle birlik olduğunuz için teşekkür ediyorum, dünyamızın yaşayan en büyük yazarlarından biri, son kitabı Voices of Time: A Life in Stories.

Eduardo Galeano İle Şöyleşi: Bölüm 1-2 -3

 

Posted in Uncategorized | Leave a Comment »

MST, Brezilya ve Toprak İçin Mücadele

Posted by lahy 08/06/2006

20060523-mst7.jpg

Topraksız İşçiler Hareketi (MST) Brezilyanın kır yoksullarını örgütlüyor. MST yönetiminden João Pedro Stedile, Luke Stobart ile görüştü.

LS: Yakın geçmişte Latin Amerika'da mücadelelerde bir patlama oldu. İşçiler ve şehir yoksullarının yanı sıra kırsal hareketlerde önemli bir rol oynadılar. Bir dizi toprak işgalleri düzenleyen Brezilya’nın Topraksız İşçiler Hareketi (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra, MST) bu hareketlerin en büyüğü ve en önemlisi. Bu mücadeleler sonucu MST'nin kazanımları ne oldu?

JPS: MST’nin en önemli başarısı kırsal alanda yoksulları organize etmektir. Breziya'da, kırsal toplumun en yoksul kesimini teşkil eden 5 milyon topraksız işçi vardır.

500,000 aile için toprak elde ettik, üç milyon kişi demek bu. Bu aileler başka alanlarda mücadeleye devam ediyor – gıda egemenliği [ gıda maddeleirnin üretilmesi ve satışı süreci üzerinde kontrol], eğitim ve mevcut tarım modelini değiştirmek.

Ayrıca, şu anda toprakları işgal eden ya da yol kenarlarında konaklayan 150,000 aile vardır. Onlar sürekli olarak büyük toprak sahipleri ve hükümetle anlaşmazlık içindedirler.

Brezilya’nın üst tabakası halkın bir şeyler dilenmek yada onlara oy getirsin diye örgütlenmesini kabul ediyor. Korktukları fakirlerin kendi fikirleri etrafından harekete geçmesidir. Eğer topraksızlar kendilerini organize etmezlerse sol kanat bir hükümette dahil hiç kimse onların problemlerini çözmeyecektir.

MST diğer sosyal hareketler ve sektörler yakın bir ilişki içinde mi çalıştı?

Bizden önce mücadele edenlerden daha fazla birleşik ve esnek, ve daha az sekter olmak gerektiğini öğrendik. Gücümüzün en iyi fikirler bizim fikirlerimiz demekten değilde, daha çok sayıda insanı toplumu değiştirmek amacıyla harekete geçirmekten geldiğini öğrendik.

Bunun içindir ki Brezilya'da, Vía Campesina [uluslarlarası köylüler hareketi] bir çok hareketin birleşiminden oluşuyor.

Ayrıca Dünya Sosyal Forumu gibi büyük forumlar ve sosyal hareketler içinde de yer alıyoruz.

Bir çok kişi İşçi Partisi 2003 yılında Başkan Lula ile iktidara geldiği zaman bir değişim getireceğini ümit etti. Ancak MST topraklar üzerinde yaşayanların sorunlarında neredeyse hiç bir değişme olmadığını söylüyor.

Halk Lula'nın neoliberalizme karşı olduğunu düşündüğü için ona oy verdi. Ancak Lula seçilebilmek için Brezilya burjuvazisinin neo-liberal kesimleriyle bir ittifak yapti ve kararsız bir hükümet kurdu.

Bir yanda sağcı neo-liberal bakanlar var. Öte yandan Tarım işleri Bakanlığı var, o da sola verildi. Bunun sonucu olarak gerek hükümet içinde gerekse de toplumda sürekli sürüp giden bir çatışma oldu.

Bir çok topraksız işçi sorunlarının Lula seçildiktem kısa bir süre sonra çözüleceğini düşündü, ancak hiç te böyle bir gelişme olmadı. Brezilya'da ve başka yerlerde değişimi sağlayacak olan sosyal orgütler ve mücadeledir.

Gelecek seçimlerde sol güçlerin kuvvetlenmesini ümit ediyoruz ve eğer Lula bir değişim sağlamazsa, kitle mücadelelerinin yeniden yükselişini görmeyi ümit ediyoruz.

Bolivya'da radikal başkan Evo Morales geçenlerde gaz ve petrolü ulusallaştırdı. Bunun Brezilya'da bir etkisi oldu mu?

Ulusallaştırma çok positive bir adım çünkü başka bir yolun mümkün olduğunu gösteriyor. Kendi kaynaklarını kullanarak sosyal problemlerle başa çıkmak Bolivya halkının hakkıdır.

Aynı zamanda ulusallaştırmanın gerçekleştiği koşulları unutmayalım. Avrupa'da Latin Amerika'da nasıl değişimler olduğunu konuştuklarını gördüm. Evet değişiklikler var ancak bazılarının hayal ettiği gibi o kadar köklü değişimler yok.

Şansımıza, Bolivya'da Evo Morales ve Venezüella'da Hugo Chavez Latin Amerika halkı için ümitin işaretlerini verdiler. Ancak halen ne Bolivya ne de Venezuela'da geniş çaplı kitle hareketlenmeleri ile karşı karşıya değiliz.

Ancak Boliivya gibi ülkelerde hareketler hükümetleri devirmedi mi?

Doğru, ancak başkanları devirmek çok kolay. Zor olan neo-liberalizm ve emperyalizme muhalefet eden halkın çıkarlarını esas alan bir ulusal kalkınma modeli inşa etmektir.

Sosyal hareketlerin sürekli örgütlü güçler inşa etmesne ihtiyacımız var. Bu halen bir Latin Amerika ülkesinde mevcut değil.

Chavez “endojen gelişme” projesi için tartışma başlattı. O, gringolar hakkında yalnızca kötü şeyler söylemenin yeterli olmadığını anladı.Kendi Alternatif ekonomimizi nasıl organize edeceğiz gibi, sorulara cevap vermeyi deneyen bir projeye ihtiyacımız var. Herkes için nasıl iş sağlayacağız? Gelir dağıtımı nasıl olacak? Ne üreteceğiz? Eğer yalnızca konuşmalar üretirseniz halkı uzun bir süre yanınızda tutamazsınız.

Tanımladığınız proje sosyalist bir proje mi?

Hayır, henüz değil. Bu Brezilya'da bizim önümüzdeki adımdır. Tarihsel gelişimin bir aşamasındayız. Amaçımız hareketin gücünü artırmak ve sosyalizme doğru hareket etmek için yapısal değişiklikler yapmaktır.

Doğu Avrupa ve Çin deneyimleirnden sosyalizmin sosyalist bir hükümete sahip olmaktan daha fazlasını ifade ettiğini öğrendik. Sosyalizmin anlamı toplumun ekonomik yapısı, sosyal ilişkiler ve ideolijide meydana gelen köklü değişikliklerdir.

Bunu başarmaktan uzaktayız. Ancak bizi sosyalizme götürecek bir sürecin içindeyiz.

Neo-liberalizme karşı uluslararası harekette iktidarı ele geçirmeden toplumu değiştiremeyiz diyenler var. Toplumu bu şekilde değiştirmek mümkün mü?

Hayır, değil ancak iktidar yalnızca devlet demekte değildir. İktidar aileden başlayıp, topluma ve okullara ve toplumlara yayılan çok katmanlı bir yapılanmadır. Gerek devlette gerekse de okullarda, kiliselerde ve medya'da. Bu Antonio Gramsci'den öğrendiğimiz bir şeydir.

Değişiklikler toplumun temelinde yapılmalıdır. Orthodox sol partilere eleştirimiz iktidarın yalnızca başkanlık sarayında başladığını düşünmelidir. Ancak yalnızca sarayın sahibibini değiştirmek toplumun temel probemlerini çözmüyor.

Aynı zamanda problemi, hükümet hakkında düşünmeye gerek yok deyip, yalnızca kendi ailemiz ya da köyümüzde görmek gibi bir tuzağın içine de düşmemeliyiz.

Halkın sosyalist hükümetine ihtiyacımız var ancak siyasi bilinç ve katılımı temel almalı. Böylece Morales'in Chavez'den daha fazla avantajı var. Chavez'i destekleyen ana güç ordu ve yer yer oluşan kitle hareketlenmeleridir.

Ancak, Bolivya'da, 15-20 yıldır, yerli halka, köylüler ve madencilere dayanan kitle örgütlenmeleri var. Bu deneyim Morales’in hükümetinin katılım ve kitlenin aşağıdan yukarıya kontrolu sonucunu verecektir. Bu değişimin meydana gelmesinin garantisidir.

——————————————————————————————

Brezilya dünyada toprakların en eşitsiz dağılımına sahip, toprak sahiplerinin yüzde 2'si tarıma elverişli toprakların yüzde 46'sını kontrol ediyor.

MST 1970'lerde askeri diktatör General Geisel'e karşı doğan kitle mücadeleleri sırasında doğdu. Resmi olarak 1984'de kuruldu. Katolik kilisesinin ilerici kesimleri yaratılmasında anahtar bir rol oynadı.

MST eylemcileri toprakları işgal ederek kooperatif çiftlikler, okullar ve kilinikler inşa ederler. MST yerleşim birimlerinde 1800 okul faaliyette.

Hareket Brezilya da tarihte ki, ilk uluslararası köylü haeketleri şebekesi olan ve şimdi 87 ülkede faaliyet gösteren Vía Campesina'yı kurdu.

MST polis, yargı ve medyadan gelen şiddetli saldırılarla karşılaştı. Son 20 yıl içinde 100 MST eylemcisi de dahil, 1,600 tarım işçisi öldürüldü.1996'da dünyaca ünlü Brezilyalı fotografçı Sebastião Salgado Para'da gösteri yapan tarım işçilerinin katlini etkili bir şekilde belgeledi.MST başkente yürüyüşler, şehirlerde işgallerü genetik olarak değiştirilmiş tarım alanlarını tahrip ve kırsal alan eylemcileri için üniversite kurarak faaliyetlerini geliştirdi.

Kaynak: Socialist Worker Online

Topraksız İşçiler Parlamento Binasını İşgal Etti
MST (Topraksızlar Hareketi), Brezilya’da Toprak İşgalleri ve Kitle Eylemlerini Artırıyor
 

Posted in Brezilya, Topraksızlar Hareketi, Uncategorized | Leave a Comment »

Venezuela Praksisi

Posted by lahy 08/06/2006

Haluk Geray
Yabancı haber ajanslarına bağımlı Türkiye medyasında Latin Amerika'yla ilgili haberler, bu ülkelerde olan bitenle ilgili yeterli bilgileri okurlarına ulaştıramıyor. Birgün gibi bağımsız basın kuruluşları da parasal sorunları nedeniyle aradaki boşluğu dolduramıyor. Bu konuda derli toplu bilgiye sahip olabilmek için Praksis dergisinin son sayısını beklemek gerekiyormuş. Bence Türkiye'de hakemli bilimsel dergiler arasında kalite düzeyi açısından en önde gelenlerinden biri Praksis… Üç ayda bir yayımlanan derginin "Latin Amerika Dersleri: Neoliberalizm, Krizler ve Toplumsal Mücadele" başlıklı sayısı oldukça kaliteli makaleler içeriyor. Dergi yaklaşık 400 sayfa.

Latin Amerika dosyasının açılış yazısı Çiğdem Çidamlı tarafından yazılmış. Latin Amerika'da görülen ve sol yükselişe damgasını vuran yeni toplumsal emek hareketlerinin politik dinamikleri yazının ana sorunsalını oluşturuyor. Çidamlı, 1980'h yılların sonundaki kitlesel yağmalar veya kimlik siyaseti gibi "sınıftan kaçış" tezlerini doğrular gibi gözüken hareketlerin neoliberalizmin işçi sınıfı, küçük köylülük ve yerli komün toplulukları üzerindeki yıkıcı etkisine karşı gelişen ilk sınıfsal tepkileri olduklarını vurguluyor. Yeni toplumsal emek hareketiyse 1990'ların ilk yarısında "doğrudan eylem" stratejisiyle belirli kazanımlar elde etmeye ve yasal sol partilerle ittifak arayışlarına girmeye başlıyor. Yeni toplumsal emek hareketlerinin seçim desteğini arkasına alan sol partilerin, kısa zamanda yeni uluslararası sosyal demokrasi kurma çabalarına dönüştüğünü yazan Çidamlı, bu durumun temel nedeninin, bu hareketlerin neoliberalizm karşıtı isteklerinin yasal sol partilerin iktidara geldikten sonra uzlaşmak zorunda kaldıkları uluslararası düzen arasındaki çelişki olduğuna dikkat çekiyor. Çidamlı'ya göre, "sorunun çözümü" hem sosyal demokrasi hem de postmodern "siyasetten kaçış" kuramlarıyla hesaplaşmaktan geçiyor.

• •

Uluslararası basın kuruluşlarının neredeyse bir "asi" gibi sundukları ve sadece ABD Başkanı George Bush'u azarlayan sözlerini yayınladıkları Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'le ilgili Pra/cs/s'teki üç yazıysa bu ülkeyi derinlemesine çözümlemeye çalışıyor. GregAlbo'nun Türkiye'deki okurlar için Prak-sis'e yazdığı yazıda solda geniş bir kesimin "kestirme" değerlendirmeler içinde olduğuna dikkat çekiliyor. Bu eleştiriler, Chavez'i "sosyal demokrat" olmakla suçlamaktan "kontrollü kapitalizmde modernleşme" istemesine kadar uzanıyor. Albo'ya göre bu eleştirilerle ilgili temel sorun, Venezüela'da yaşanan gelişmelerde daha önceki devrimci süreçlerin geleneksel çizgisini bulmaya çalışmaları. Oysa, Chavez'in projesinin sol için öneminin neoliberalizm ve küreselleşme sürecinin yıkımlarına karşı "ne olmak istemediğimiz" sorusunu sormakla yetinmeyip "ne olmak istediğimiz" sorusunu gündeme getirmesinden kaynaklanıyor. Albo bu çerçevede Chavez'in uyguladığı bazı yöntemleri derinlemesine sergiliyor.

Fuat Ercan, Venezüela'yı, geçtiğimiz nisan ayında bu ülkeye yaptığı gezi çerçevesinde incelemeye çalışıyor. Ercan'ın Venezüela'daki uygulamalara yönelik sorgulamasının temelinde, Chavez'in kullandığı politik dilde görü-mülü olan "bağımlılık okulu" iktisadının dış dinamiklere yaptığı vurgu geliyor. Bu nedenle de bu tür hareketlerin anti-kapitalist hareketlere dönüşmesinin önünde engel oluşturuyor. Ercan, bu süreçte ortaya çıkan işyerlerinde birlikte yönetim deneyiminin önemli bir uygulama olduğunu da vurguluyor.

Venezüela'yla ilgili üçüncü yazının konusuysa, Ercan'ın dikkat çektiği birlikte yönetim deneyimi. Venezüela'nın başkenti Karakas'ta bağımsız gazeteci olarak çalışan Jonah Gin-din, yazısında işçi hareketinin Chavez yanlıları ve Chavez karşıtları olarak ikiye bölündüğüne değiniyor. Venezuela İşçi Konfederasyo-nu'ndan (CTV) ayrılan Chavez yanlısı sendikaların kurduğu Ulusal İşçi Birliği (UNT), Chavez'in yerli "Venezuela malı" sloganında somutlaşan içe dönük kalkınma stratejisinin bir parçası olarak işyerlerinde birlikte yönetime dayanan yeni bir sendikacılık anlayışı geliştiriyor. Gindin, bu süreçte birlikte yönetime ilişkin üç farklı modelin ortaya çıktığını belirtiyor ve bunları okuyuculara aktarıyor.

Derginin bu özel sayısında sadece Venezuela yer almıyor. Çeşitli araştırmacıların başka ülkelere yönelik çözümlemeleri de var. Latin Amerika'da günümüzde yaşanmakta olan süreçleri ve bu süreçlerin başka ülkeleri etkileyebilecek yönlerini öğrenmek isteyenlere Praksis'ı edinmelerini öneririm.

Kaynak: Birgün

 

Posted in Makaleler, Uncategorized, Venezuela | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: