latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Venezuela’ Category

Latin Amerika birleşiyor=OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Posted by lahy 09/12/2011

OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Geçtiğimiz 2 ve 3 Aralık günü Venezuela’nın başkenti Karakas, Latin Amerika için olduğu kadar belki de tüm insanlık için tarihsel sayılabilecek bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Bu iki tarihsel günde, Latin Amerika ve Karayiplerin, 550 milyon kişilik nüfusa, 20 milyon kilometrekarenin üzerinde bir yüz ölçümüne, 6,3 milyar dolarlık bir gayri safi milli hasılaya sahip olan toplam 33 ülkesinin temsilcileri, “sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda birlik ve entegrasyonu geliştirmek; yaşam kalitesi, sosyal gelişmişlik, bağımsız ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma sağlamak” gibi amaçlar üzerinden “demokrasi, eşitlik ve sosyal adaleti temele alacak” bölgesel bir birlik oluşturmak üzere bir araya geldi.

İki güne yayılan toplantılar sonunda, CELAC yani Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı ve Bolivar’ın birleşik Latin Amerika projesinin gecikmiş ama güçlü bir tezahürü olarak kuruluşunu gerçekleştirdi.

KURTARICILARIN YOLU: CELAC

Simon Bolivar’ın -zirve esnasında çeşitli ülkelerin liderleri tarafından da dile getirilen- “ Yeni dünyada, farklı bölgeleri kendi arasında ve bir bütünle ilişkilendirecek tek bir ulus kurmak büyük bir idealdir” yaklaşımının CELAC’ın ana fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilindiği gibi, Latin Amerika ve Karayiplerin “keşiften” sonraki tarihinin neredeyse tamamı bir sömürgecilik ve yeni sömürgecilik tarihi olarak biçimlenmiş, 1959 yılında emperyalist tahakkümde açılan Küba gediğinden sonra yaşanan birkaç deneyimin dışında, 1989 yılındaki chavez iktidarına kadar kıta ve kıta halkları neredeyse tamamen ABD/Avrupa emperyalizmi ve yerel oligarşilerin denetim ve politikalarının mağduru olmuştur.

Buna rağmen, son dönemde Latin Amerika’da rüzgarın yönü yavaş yavaş değişmeye başlamış, bir takım alternatif politikalar ve oluşumlar ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bu doğrultuda, özellikle Hugo Chavez’in ciddi bir toplumsal destekle sürdürdüğü sosyal politikalar ve diğer ilerici -veya değil- hükümetlerle kurduğu olumlu ilişkiler meyvesini vermiş; ikibinli yılların ortalarından itibaren Latin Amerika ve Karayiplerde çeşitli formlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli bir takım farklı oluşum ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Telesur, Banco de Sur, Unasur, Petro Caribe, Mercosur, ALBA gibi bir çok proje ve oluşum, CELAC’ın temelini oluşturan ve böylesi bir organizasyonun imkanına olan inancı besleyen öncüller olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, CELAC’ı, herşeyden önce Bolivar’ın düşünsel mirasının taşıyıcısı olan Chavez ve Bolivarcı Devrimin başarısı olarak görmek gerekir.

Elbette, böylesi bir birliğin kendisini neredeyse bir zorunluluk olarak dayattığı koşullar, onun oluşturulma iradesi kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda CELAC’ın, kapitalizmin yapısal krizinin yakıcılığını hissettirdiği, uluslararası hukukun emperyalist saldırganlıkla tamamen rafa kalktığı, emperyalist yağmacılığın en aymaz biçimde uygulandığı, farklı toplumların neo liberalizmden umudunu kesmeye başladığı ve bu ekonomi politikalarının alternatiflerinin mümkün olduğunun gözle görülebilir hale geldiği bir dönemde ortaya çıkması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Bilindiği gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri, çok uzun bir süre sömürgeciliğin hüküm sürdüğü ülkeler oldukları gibi, aynı zamanda kapitalist sömürünün ve neo liberalizmin önemli laboratuarları olarak da ciddi yıkıma uğramış ülkelerdir. Bununla birlikte, geçtiğimiz on, on beş yıllık dönem içerisinde bu yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğinin alternatiflerinin sol iktidarlar tarafından bizzat bu ülkelerde hayata geçirilmesi ve başarılı olunması, CELAC gibi sol tandanslı bir yapının bu ülkelerin yapısal bir takım sorunlarına çözüm olabileceği fikrini bir hayli güçlendirmiştir. Ekonomik ihtiyaçların belirleyiciliği dışında ayrıca, bölgesel olarak kurulan sosyal, siyasi ve kültürel bağlar da birliğin oluşumunu kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Şüphesiz ki birliği mümkün kılan bir çok farklı ihtiyaç tespit etmek de mümkündür.

Herşeyden önce sağ veya sol bir hükümete sahip olsun CELAC’ı oluşturan devletlerin tamamı, bu birlikte ciddi bir takım imkanlar görmektedir, bunun büyük bir avantaj olmayabileceğini veya ABD ile ilişkilerini sıkıntıya sokabileceğini düşünen ülkeler bile böylesi büyük bir projede yer almama riskini göze alamamış, truva atı kontejanından dahi olsa bir şekilde birliğe dahil olmuştur.

Karayiplerin, Petrocaribe sayesinde ekonomik krizin etkilerini bir nebze de olsa atlatan küçük ada ülkeleri, birliğe katılımı belki de bir yaşam meselesi olan Haiti, böylesi bir birliği her şeyden önce anti-emperyalist sol bir blok olarak gören Küba, Venezuela gibi ülkeler veya birliğin ekonomik gelişimlerine katkı sunabileceğine inanan sağcı Meksika, Şili, Kolombiya gibi hükümetlerin tamamı kendi öncelikleri ve vizyonları üzerinden bir şekilde bu birliğe katılma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum her ne kadar birliğin ideolojik tavrını heterojenleştirse ve ilerideki problemlerin habercisi olsa da, sonuç olarak CELAC, amaçlar, bileşim ve yönelimleri açısından ilerici ve sol bir nitelik arz etmektedir ve bu temel nitelik, ülkelerarası etkileşim arttıkça hala emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerdeki sol siyasetin gelişmesine yardımcı olacak, sol bir yönelime giren ülkeler üzerindeki emperyalist tehdit, şantaj ve darbe olasılıklarını da azaltacaktır. Bunlara ek olarak birlik daha en başta sahip olmaya başladığı prestijle, dünyanın çok kutuplu hale gelmesi için de bir imkan sunmaktadır. Daha şimdiden Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nden (Las FARC) Çin hükümetine kadar farklı kesimlerden kutlama mesajları almış, hatta Rusya hükümet düzeyinde işbirliği dileklerini iletmiştir. Bunda elbette, birliğe üye olan ülkelerin kaynaklarının ve ekonomik güçlerinin de payı büyüktür. Hesaplamalara göre birlik, yerkürenin en büyük tarımsal üreticisi olduğu gibi, aynı zamanda üçüncü büyük elektrik üreticisi ve en büyük petrol rezervlerinin de sahibi olarak dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

PEKİ YA SAM AMCA?

CELAC gibi bir birliğin ABD’nin arka bahçesinde, üstelik de bizzat baş düşman Chavez ‘in özel çabalarıyla kurulmuş olması muhtemelen Sam Amca’nın hırsından bayrak desenli şapkasını kemirmesine yol açmış olmalıdır.

Gerçekten CELAC gibi bir birliğin kurulmuş olmasının -eğer gerçekten amaçları doğrultusunda çalıştırılabilirse- ABD dış siyaseti için ciddi bir takım sonuçlar doğurması kesindir. Bilindiği gibi, ABD, Avrupa tekelleri ve yerel oligarşiler bölgede çok uzun zaman, ali kıran baş kesen rolünde halklara adeta kan kusturmuşlardır. Vahşi kapitalist sömürü, doğal kaynaklar üzerinde kurulan egemenlik, askeri darbeler, fiili/gizli işgal, katliamlar ve binlerce değişik türden musibet dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu bölgesinde de sadece emperyalizmin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının gerçekleştirilmesi amacıyla hayat bulmuştur ve hala son derece çeşitli ve derin problemlerle boğuşan bölge halklarının içler acısı durumunun sorumlusu da bunlardır.

Bununla birlikte, ABD veyerel işbirlikçilerinin bu toplumlardaki konumu ve etkisi, artan politik bilinç ve sol iktidarların somut başarılarıyla son zamanlarda ciddi bir düşme eğilimine girmiştir. Buna rağmen ABD geleneksel çıkarlarının korunması için eski refleksleriyle arka bahçesindeki nahoş durumlara müdahale etmeye çalışmayı sürdürmektedir. Honduras’ta Zelaya’nın bir darbeyle düşürülmesi, Chavez’e karşı darbe ve cinayet girişimi ve sonraki petrol grevi son zamanlardan aklımızda kalan müdahalecilik örnekleridir.

Raul Castro CELAC toplantısındaki konuşmasında, ABD’nin bu girişimleri hakkında bunların her nedense hep ALBA (Chavez tarafından kurulan alternatif ticaret örgütü) olduğuna dikkat çekerek bir toplantıda Ekvator devlet başkanına dönüp “sırada sen varsın, kendine dikkat et” dediğini hatırlatmıştır. O zaman bunu şaşkınlıkla karşılayan Rafael Correa ise, çok geçmeden bir darbe girişimine maruz kalmış, halkın sokağa inmesiyle hayatını güç bela kurtarabilmiştir. Kısacası komplo ve darbecilik, ABD’nin Latin Amerika’nın ilerici başkanlarına karşı oynadığı temel koz olmaya devam etmektedir.

Elbette aynı emperyalist gücün CELAC karşısında tavrının ne olacağı da kestirilebilir. Salvador Allende’yi deviren, Fidel Castro’ya onlarca suikast girişimi gerçekleştiren, Küba havayollarına ait bir uçağı havada patlatan Orlando Bosch gibi katilleri himaye eden ve onlarca kurumla Latin Amerika’da her türden ilericiliğe karşı savaş açan ABD, şüphesiz ki CELAC’a karşı da kayıtsız kalmayacaktır. Bilindiği üzere, uzunca bir süredir Latin Amerika kıtasında aksilikler ABD’nin yakasını bırakmamaktadır. Darbe girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, solcu adaylar seçimlerden başarıyla çıkmakta, dayattığı anlaşmalar refüze olmakta, geleneksel kaleleri tek tek düşmektedir. Bununla birlikte ABD, elli yıl sonra donanmasını Latin Amerika kıyılarında dolaştırmaya başlamak, Güney Komandosu’na sızma ve ajanlık faaliyetleri için İspanyolca öğretmek, kalan birkaç müttefikten biri olan Kolombiya’da yedi tane birden askeri üs açmak, Haiti’yi yardım bahanesi altında işgal etmek gibi bir takım açılımlar yapmıştır. Buna rağmen Kanada ile birlikte kendi politik etkisini hissettirebildiği Amerika Devletler Örgütü’ne (OEA) alternatif olarak CELAC’ın kurulmuş olması muhtemelen kuzeyli emperyalistler için oldukça can sıkıcıdır. “Amerikan Sömürgeleri Örgütü”nün zeminini yitirmesi, ABD için güneye politik müdahalede bulunma imkanlarından birinin göz göre göre ortadan kalkması olarak gerçekten ağır bir darbe olmuştur. Daniel Ortega’nın da dediği gibi güney üzerindeki ABD egemenliğinin belgesi, Monroe Doktrini, CELAC’la birlikte üstelik de kendi yıl dönümünde tarihin çöplüğüne gitmektedir.

ABD politik olarak galebe çalınmıştır.

SONUÇ YERİNE…

Geçtiğimiz günlerde Karakas’ta, insan toplumunun gerçekten dara düştüğü ve bunun sorumluluğunun kapitalizmde olduğunu anlamaya başladığı bir tarihsel dönemeçte, Latin Amerikalı devrimcilerin inisiyatifi altında önemli bir birlik kurulmuştur. Yeniliğine, heterojen yapısına, karşısında büyük düşmanlar olmasına rağmen bu mekanizmanın çalıştırılabilmesi Latin Amerika’nın ve insanlığın kaderinin değiştirilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu birlik, her şeyden önce, kendi kaderini eline almayı becerebilmiş halkların birbiriyle dayanışma içerisinde neleri başarabileceğini gösterebilecek bir yapı olarak emperyalizme karşı güçlü bir cephe oluşturma imkanına sahiptir. Bununla birlikte, CELAC’ın hepimiz için belki de en büyük faydası “git gide daha eşitsiz bir hale gelen bölüşümün haksız görünmesini” sağlayacak bir ayna ve “yaşam tarafından alışılmış olguları ölümsüz denilen adaletin karşısına çağıran” (K. Marks) bir mahkeme işlevi görmesi olacaktır.

Artık, neo liberalizm ve emperyalizmin dayattığı her politika ve önermenin karşısında onları, somut alternatiflerini uygulayarak itibarsızlaştıracak bir birlik vardır. Bu gerçekten tarihsel önemdedir.

Posted in Küba, Venezuela | Etiketler: | Leave a Comment »

Chavez: Şimdi Bolivarcı Sosyalizm zamanı

Posted by lahy 15/11/2011

OZAN ÖZLEM

Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi ve Venezuela Devlet Başkanı Chavez, pazar günü onbinlerce kişinin katılımıyla seçim startını verirken, ilk merkezi mitingini de gerçekleştirdi. Devrimci güçlerin bir araya gelmesinin aracı olarak gördüğü Büyük Yurtsever Cephe’nin önemine değinerek konuşmasına başlayan sosyalist lider, çoğunluğu farklı sosyal yapılanmalardan oluşan ve 32 080 değişik organizasyonu bir araya getiren cephenin oluşturulacak ilişki ağlarıyla ülke sınırlarını aşan bir organizasyona dönüştürülmesi çağrısında bulundu.

Birliğin, 2012 seçimlerinde ancak ve ancak tüm bileşenleri propaganda faaliyetlerine katıldıkları takdirde başarı sağlama ve sosyalizm sürecini çabuklaştırma imkanı bulabileceğini kaydeden Chavez, cepheyi uluslararası bir mücadelenin parçası olarak düşündüğünü belirtti.

‘VENEZUELA HER GÜN HEDEF ALINIYOR’
Neredeyse her gün ABD ve müttefiklerinden Venezuela karşıtı açıklamaların geldiğini hatırlatan Chavez, yaşanmakta olan global krizin, ABD tarafından sürekli olarak saldırılara maruz kalan dünya halkları için büyük bir tehdit haline geldiğini söyledi. Sosyalist lider, Libya’da Kaddafi’yi öldürüp ülkeyi kana bulayan emperyalizmin şimdi aynı planı Suriye ve İran için de uygulamaya koyduğunu ifade etti.

Büyük Yurtsever Cephe’nin böylesi uluslararası koşullarda kurulduğuna dikkat çeken Chavez, önümüzdeki sene yapılacak seçimlerde ABD emperyalizminin uşağı olan yerel muhalefete karşı başarı sağlamanın öneminin altını çizdi. Yaklaşık beş saat süren ve gelecek ekimde yapılacak seçimlere yönelik olarak Büyük Yurtsever Cephe’nin düzenlediği ilk merkezi miting Chavez’in “Şimdi Bolivarcı Sosyalizm zamanı, şimdi Bolivar, şimdi adalet, aşk, neşe ve güzel bir ülke zamanı!” sözleriyle sona erdi.

1998’de iktidara geldikten sonra, neoliberal reçetelere karşı sosyalist politikalar uygulayan Chavez, son araştırmalara göre yüzde 62 oranında bir toplumsal desteğe sahip. Chavez, ABD yanlısı, neoliberal muhalefet karşısında seçim yarışına oldukça avantajlı başlamış (Birgun)

Posted in Seçimler, Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Chavez’den Wall Street eylemcilerine dayanışma mesajı

Posted by lahy 09/10/2011

Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez, ABD’de Wall Street eylemcilerine yönelik baskıları kınadı ve Cumhuriyetçi başkan adayını Küba ve Venezüela’ya yönelik eleştirilerinden dolayı “aklını kaçırmış” olarak niteledi.

Kanser hastalığıyla mücadelesine devam eden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, geçtiğimiz ay New York’ta başlayan ve ABD’nin birçok kentinde devam eden Wall Street İşgali eylemlerine yönelik dayanışma mesajları gönderdi.

Chavez, başkanlık sarayındaki bir buluşmada gerçekleşen ve devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında, onlarca insanın gözaltına alındığı ve polisin biber gazıyla göstericilere müdahale ettiği eylemlere ilişkin olarak “halkın öfkesi 10 şehre yayılıyor ve baskı korkunç boyutlarda; şu anda kaç kişinin hapiste olduğunu bilmiyorum” şeklinde konuştu.

Chavez ayrıca, Küba ve Venezuela’daki sistemi “zararlı” (malign) olarak niteleyen ABD’li Cumhuriyetçi başkan adayı Mitt Romney’e şu sözlerle yanıt verdi:

“(Romney) Venezuela ve Küba’ya saldırıyor ve Hugo Chavez’in zararlı hükümetinden bahsediyor. Ayrıca, ABD’yi Tanrı’nın yarattığına ve dolayısıyla ABD’nin dünyayı yönetebileceğine dair bir kibri var. Ve bu aklını kaçırmış adam, bizdekinden kısa bir süre sonra yapılacak seçimlerle ABD’nin başkanı olabilir.”

Öte yandan, Venezuela’da 2012’nin Ekim ayında yapılacak olan başkanlık seçimine ilişkin kampanyaların başlamasından önce sağlığına kavuşmuş olacağından emin olduğunu belirten Chavez, geçtiğimiz Haziran ayında kötü huylu bir tümörü aldırmak için gittiği Küba’ya son kontroller için birkaç günlüğüne tekrar gideceğini belirterek, “vücudumda, düşündüğümüz gibi kötü huylu hücrelerin kalmadığını doğrulamak için tüm testleri yapacağız” şeklinde konuştu.

Chavez ayrıca, ABD’deki protestolara ilişkin olarak “yoksulluk artıyor, sefalet giderek daha kötü hale geliyor. Fakat imparatorluk hala yerinde duruyor ve halen bir tehdit olmaya devam ediyor … Obama birçok nedenle düşüş içerisinde. O büyük bir aldatmacaydı.” değerlendirmesinde bulundu.

(soL – Dış Haberler)

Posted in Genel Haberler, Venezuela | Leave a Comment »

2012 seçimleri yaklaşırken Chavez-Obama karşılaştırması= James Petras

Posted by lahy 29/09/2011

Venezüella ve ABD’de 2012 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçmlerine yaklaşık 1 yıllık bir zaman kalmışken, James Petras, Chavez ve Obama’nın ekonomik ve sosyal politikalarını karşılaştırdı. Petras, istihdamı ve kitlelerin refahını arttırıcı politikalar izleyen Chavez’i seçimlerde büyük bir zaferin beklediğini öngörürken, Obama’nın da bunun aksi yönündeki politikalarla kendi sonunu hazırladığına işaret ediyor.

Görevdeki iki devlet başkanı, Venezüella’da Hugo Chavez ve ABD’de Barack Obama 2012’de yeniden seçilmek için adaylıklarını koyuyorlar. Bu iki seçim yarışını dikkate değer kılan, söz konusu iki kişinin küresel ekonomik krize tepkilerinin zıtlık göstermesi.

Chavez, geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını desteklemeyi sürdüren ve istihdama, kamu refahına ekonomik büyümeye yönelik harcamalar yapan demokratik sosyalist programını izliyor: Obama, kurumsal finans kapitalizme ideolojik bağlılığıyla güdülenmiş, Wall Street spekülatörlerini onlara milyarlar akıtarak kurtarıyor, kamu sektörü açığını azaltmaya odaklanıyor, vergileri düşürüyor ve bankaların borç vereceği, özel sektörün yatırım yapacağı ümidiyle iş çevrelerine hükümet yardımında bulunmayı teklif ediyor. Obama, şirket kesiminin işsizleri istihdam etmeye başlayacağını ümit ediyor. Chavez’in ekonomik stratejisi, toplumsal geliri arttırarak toplumsal desteği arttırmaya yönelmiş durumda. Obama’nın stratejisi ise “damlama teorisi” etkisi umuduyla seçkinlerin zenginliğine zenginlik katmaya yönelmiş. Chavez’in ekonomik canlanma programı, kamu sektörü temelli; devlet, krizlere neden olan kapitalist pazarın ve özel sektörün yatırım yapmaktaki başarısızlığının ışığında önderliği ele alıyor. Obama’nın ekonomik canlanma ve istihdam programıysa büsbütün özel sektöre bel bağlıyor, istihdam yaratan yerli yatırımları özendirmek için vergi aflarından faydalanıyor.

Uzmanlara ve politikacılara göre, her iki başkanın sosyo-ekonomik performansları 2012’deki seçimlerde tekrar başkan seçilip seçilmeyeceklerinde belirleyici olacak.

Başkan Chavez ve Obama’nın ekonomik kriz karşısındaki performanslarını ölçmek

Son üç yıl boyunca, her iki başkan da işsizliğin artmasıyla, ekonomik durgunlukla ve kitlelerin, ekonomik canlanma programını açık ve kesin bir dille ifade eden politik önderlik talepleriyle sonuçlanan derin sosyo-ekonomik krizle karşı karşıya kaldılar.

Başkan Chavez krize, sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını içeren geniş çaplı bir programla yanıt verdi. Milyarlar, önümüzdeki birkaç sene içinde bir milyon konut yaratmak için planlanan devasa barınma programına tahsis edildi. Chavez, Kolombiya’daki sağcı Santos yönetimiyle siyasi anlaşmayı müzakere ederek askeri gerginlikleri düşürdü ve sınır anlaşmazlıklarını azalttı.

Asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emekli maaşlarını arttıran Chavez, dar gelirli grupların tüketimini arttırıyor, talebi canlandırıyor ve küçük ve orta boy işletmelerin gelirlerini yükseltiyor. Büyük çaplı altyapı projelerine, özellikle de otoyol ve taşımacılık projelerine girişen devlet, emek-yoğun faaliyetlerle istihdam yaratıyor. Chavez hükümeti, gıda ve diğer temel ürünlerde fiyat kontrolü başlatarak insanların hayat standartlarını koruyor; bu da süper market sahiplerinin vurgunculuğu pahasına hükümete olan yoğun rağbeti devam ettiriyor. Hükümet, talebe dayalı ekonomik canlanma programını finanse edilmesi esnasında kârlı altın madenlerini kamulaştırdı ve deniz aşırı rezervleri geri döndürdü, zenginlere vergi imtiyazı sağlamaktan, batık bankaları ve özel işletmeleri kurtarmaktan sakınıyor.

Obama, istihdam yaratacak bütün geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını reddetti: teklif ettiği “ABD’nin işleri” tasarısı, en iyi ihtimalle işsizliği geçici olarak yüzde 0.2 oranında düşürecek. Wall Street’in tahvil sahiplerinin menfaatlerine olan politikaları takiben Obama, kamu harcamalarında, özellikle de sosyal harcamalarda daha geniş çaplı kesintiler anlamına gelen “bütçe açığı azaltılması” ile daha derinlemesine ilgilenmeye başladı. Obama, kitleler tarafından desteklenen Medicare (ABD’deki yaşlılar için devlet sağlık sigortası; ç.n.), Medicaid (ABD’de yoksullara yönelik sağlık yardımı; ç.n.) ve sosyal güvenlik programları için yapılan vergi ödemelerinin azaltılmasını öngören gerici teklifi aşırı sağ ile mutabakat içinde kararlaştırdı. Obama’nın “ABD’nin işleri”ni finanse etmek için hazırladığı teklifler, , ödemelerde bir düşüşü veya eksikliği kesinleştiren ya da daha kötüsü özelleştirmeye, sosyal güvenliği, trilyon dolarlık bir ikramiyeyi Wall Street’e devretmeye olanak sağlayacak biçimde sosyal güvenlik vergilerinde kesintilere bağlı.

Obama, on milyondan fazla ailenin evlerinin ipotek (mortgage) dolayısıyla haczedilmesini görmezden geliyor –bu, bankaları ve ev ipoteği dolandırıcılarını kurtarmak adına evsizliği ve ikametteki düşüşü arttırıyor.

Obama, denizaşırı muharip birliklerin, gizli kapaklı terör operasyonlarının ve içerideki istihbarat aygıtının sayısını katlayarak askeri harcamaları arttırdı, eğitim gibi ürettici yatırımlardan, teknolojik becerileri geliştirmek ve ihracatı özendirici faaliyetlerden vazgeçmek pahasına bütçe açığını arttırıyor.

Afrika kökenli ve yerli Venezüellalılara yönelik olumlu iş ve eğitim politikalarının altını çizmeye özen gösteren Chavez’in aksine, Obama, beyaz Wall Street bankacılarının lehine hizmet vererek büyük şehirlerde genç (18-25 yaş) Afro-Amerikalılar ve Latin kökenliler arasındaki yüzde 50’lik işsizlik oranını görmezden geliyor.

Emekli maaşlarını ve ücretleri enflasyona sabitleyen ve fiyat kontrolünü zorunlu kılan Chavez’in tersine, Obama, reel gelirde son üç yılda yüzde 7’lik bir düşüşle sonuçlanacak biçimde, devlet tarafından ödenen maaşları ve sosyal güvenlik harcamalarını dondurdu.

Amerikan Nüfus Dairesi’nin son verilerine göre (Eylül 2011), 46.2 milyondan fazla Amerikalı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve bu tüm zamanların en yüksek rakamı (Söz konusu rakamlar 2010 yılına dair rapordan ve 2009 yılında bu rakam 43.6 milyon idi, ç.n.). Orta sınıf hane halkının geliri 2009-2010 arasında yüzde 2.3 düştü. Yoksulluk sınırının altındaki Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 13.2’lik rakamdan 2010 yılında yüzde 15.1’e yükseldi. 2010 yılında 2.6 milyon ABD vatandaşı daha yoksullaşırken, neredeyse dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşadı. Bunun aksine ve Obama’nın “damlama ekonomisi” politikalarına uyumlu olarak, zengin -100 bin dolardan fazla kazanan- ABD’lilerin oranı çok az zarar gördü ya da hiç etkilenmedi: Tiffenys gibi lüks özel ürün mağazaları, satışlarında yüzde 15 artış açıkladı.

En yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimin gelirinde 2009-2010 yılları arasında yüzde 1.5 oranında azalma olurken, halkın en alttaki yüzde 10’luk kesimi, gelirindeki yüzde 12.1 oranındaki azalma ile en çok zarar görenler oldu. 34 OECD ülkesi arasında ABD; Meksika, Şili ve İsrail ile birlikte sınıf eşitsizliği konusunda en kötü durumda olanı. Obama’nın yukarıdan aşağı teşvik edici politikaları, işçi sınıfını ve orta sınıfı kurban ederek bankacıları kurtardı.

Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı ekonomilerin politik ve ekonomik sonuçları

Obama’nın “yukarıdan aşağı” ve Chavez’in “aşağıdan yukarı” sosyo-ekonomik politikalarının politik ve ekonomik sonuçları her bakımdan dikkat çekici. 2011 yılının ilk yarısında, ABD durgunluk yaşayarak yüzde 2’den az büyürken, Venezüella yüzde 3.6 büyüdü. Daha kötüsü, yılın ikinci yarısı boyunca, Obama ve danışmanları ABD’nin “çift dipli” durgunluğa, eksi büyümeye doğru yol aldığına dair korkularını dile getirdiler. Bunu tersine, Venezüella Merkez Bankası Başkanı, 2012 yılı için büyümeni ivme kazanacağı tahmininde bulundu.

ABD’de işsizlik oranı yüzde 9’un üzerindeyken ve bu eksik istihdam oranının yüzde 19’un üstüne çıkmasıyla birleşmişken, Venezüella’nın geniş sosyal konut ve altyapı yatırımları yeni işler yaratıyor, işsizlerin ve eksik istihdam edilmişlerin sayısını resmi ve gayrı resmi emek piyasasında düşürüyor. Obama’nın, Wall Street bankacılarının ve bütçe daraltma şahinlerinin her istediğini vermesi, denizaşırı savaş ve iç güvenlik aygıtı harcamalarındaki muazzam artış, hazineyi iflas ettirdi. Chavez, bunun tersine kârlı özel sektör madenlerini, bankaları ve enerji yatırımlarını kamulaştırdı ve azaltılan askeri gerginlik, gıda desteği gibi sosyal programlar için ayrılan kaynakları arttırdı. Obama’nın bütçe daraltması, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük çapta işten çıkarmalara neden oldu.

Chavez’in sosyal harcamaları kamu üniversitelerinin, orta öğretim ve ilköğretim okullarının, kliniklerin sayısını arttırdı. Obama, ipotekçi bankalarsın zorla tahliyelerini görmezden gelirken milyonlarca insan evsizleşirken, Chavez bir milyon ev inşa ederek konut açığını çözme konusunda bir başlangıç yaptı.

Obama, iş imkânı yaratacak üretici yatırımlara borç vermeyen, bunun yerine daha yüksek faizli denizaşırı (Brezilya) bonolara denizaşırı spekülasyon yapmayı tercih eden özel bankalara neredeyse hiç faizsiz borç verdi. Chavez, doğrudan emek-yoğun altyapı programlarına, tarımsal kendine yeterlilik projelerine yatırım yapıyor ve ilave işleme fabrikaları ve dökümhaneler açıyor.

Uyguladığı gerici yukarıdan aşağı ekonomi politikalarının ve Medicare, Medicaid ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal programlarda kesintiye gidileceğine dair aleni tehditlerinin bir sonucu olarak, Obama’nın popülaritesi son üç yılda yüzde 80’den yüzde 20’a düştü ve aşağı doğru gidiyor. Dahası, Wall Street destekçisi mali ve militarist politikaları, ABD’ni politik iklimini daha sağa doğru yöneltti. 2011 yılının geçtiğimiz çeyreği itibari ile Obama seçim yenilgisi konusunda savunmasız görünüyor.

Sosyal büyüme ve kamu yatırımları konusundaki pozitif programlara dayanan ekonomik canlanma dalgasıyla sürüklenen Chavez’in popülaritesinin, Obama’nın aksine Mart 2010’daki yüzde 40’lık düzeyden, 7 Eylül 2011’deki yüzde 59.3’lük düzeye yükseldiği görülmekte. ABD destekli muhalefet parçalara ayrılmış, zayıf durumda ve işçi sınıfının, inşaat firmalarının ve müteahhitlerin çıkarına olan barınma ve altyapı projelerinin yarattığı ezici bir çoğunlukla destek gören pozitif algıyla başa çıkacak güce sahip değil.

Chavez’in, kişisel güvenlik, yönetsel yozlaşma ve verimsizlik konularında yaralanması mümkün. Ancak bu problemli alanlarda önemli adımlar atacak gibi görünüyor. Yeni bir polis akademisinin mezunları, pilot projelerde şiddet suçu oranını yüzde 60 civarında düşüren dürüst, etkili toplum bağlantısına sahip polislik faaliyetleri sağladı. Bürokratik yozlaşma ve verimsizliğe son verme çabaları ise hâlâ beklemede.

Sonuç

Chavez ve Obama’nın başkanlıklarının karşılaştırılması, başarılı bir aşağıdan yukarıya sosyalist bilgiye dayalı ekonomik canlanma programı ile başarısız olmuş bir yukarıdan aşağı kapitalist teşvik programı arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne seriyor. Amerikan kamuoyu, özel bankacılığın hazine talanına, sosyal güvenlik ağının son kalıntılarını yönelik hükümet tehditlerine ve Obama’nın kalıcı yüksek işsizlik ve eksik istihdam oranlarını düşürmedeki başarısızlığına yönelik düşmanlığını ifade ederken, Chavez’in popülaritesi seçmenlerin beşte üçünün “olumlu hisleri” ile birlikte artıyor. Chavez hükümeti devam eder ve “aşağıdan yukarı” ekonomik teşvik programını derinleştirirse, ekonomi büyümeye devam eder ve kendisi de kanseri atlatırsa, 2012’de büyük bir olasılıkla ezici bir zaferle yeniden seçilecek.

Bunun tersine, eğer Obama şirketlere ve finansal seçkinlere boyun eğmeye, sosyal programları kısmaya ve yakmaya devam ederse, tamamen hak edilmiş yenilgisine ve unutulmasına doğru kaymayı sürdürecek.

Venezüella’nın gelişmiş düzeydeki sosyal programlar vasıtasıyla ekonomik canlanması Amerikan halkına güçlü bir mesajdır: “yukarıdan aşağı” geriletici ekonomi politikalarına bir alternatif var: buna demokratik sosyalizm deniyor ve bunun savunucusu, halkına hitap eden ve zenginler için çalışan hilekâr Obama’nın aksine, halkına hitap eden ve halkı için çalışan Başkan Chavez.

http://petras.lahaine.org/?p=1873 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir

Posted in Makaleler, Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Chavez’den BM’ye mektup: “Filistin Yaşayacak!”

Posted by lahy 22/09/2011

Venezuela Bolivar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hugo Chávez, geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’a yazdığı mektupta Filistin sorununun “Orta Doğu sorunu” değil, sömürgeciliğin ve emperyalizmin damgasını taşıyan bir “Avrupa sorunu” olduğunu dile getirdi. Mektubun tamamı şöyle:

Miraflores, 17 Eylül 2011

Ekselansları Sayın Ban Ki-Moon
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri

Sayın Genel Sekreter, dünya halklarının saygıdeğer temsilcileri,

Bugün, bu ortamda, dünya üzerindeki tüm halkların temsilcilerinin bir arada bulunduğu bu büyük forumda, Filistin Hükümeti’nin tanınmasına Venezuela’nın verdiği tam destek hakkındaki sözlerimi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na ithafen, onlar karşısında vurgulamak için söylüyorum: özgür, egemen ve bağımsız bir ülkeye dönüşmesinin Filistin’in hakkı olduğunu ve onu desteklediğimizi sizlere bildirmek isterim. Bu sözlerim, çok uzun yıllardan beri türlü acıları ve dünyanın tüm cefalarını sırtlamış olan bir halkın tarihi adalet ihtiyacına istinaden yapılmış bir hareketi temsil etmektedir.

Büyük Fransız filozofu Gilles Deleuze, ‘Arafat’ın Büyüklüğü’ ismindeki o unutulmaz yazısında, “Filistin davası, bu halkın acı çektiği ve çekmeye de devam ettiği ilk ve en önemli adaletsizlikler düzenidir”, diyerek gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Ve ben, Filistin Davası’nın, aynı zamanda sürekli ve vazgeçilmez bir direnişi temsil ettiğini, bu tavrın şimdiden insanlık durumunun tarihi hafızasına yazıldığını ekleme cesaretini de gösteriyorum. Toprağa duyulan en derin sevgiden doğan bir direniş iradesidir bu. Filistin’in susmayacak seslerinden biri olan Mahmut Derviş, bize bu duygudan ve bu aşkın yarattığı vicdandan şöyle bahseder:

Hatırlatmaya gerek yok
Carmel Dağı içimizde
Kirpiklerimiz üzerinde uçmakta Galilee’nin tozu toprağı
“Ona doğru bir nehir gibi akarım!” deme
Ülkemiz iliklerimizdedir, ülkemiz canımızın canı.

Filistin Halkı’na yapılanların soykırım olduğunu kabul etmeyen herkese karşı, Deleuze tereddütsüz bir açıklıkla şöyle ifade etmektedir: “Başından sonuna kadar, söz konusu olan, sanki Filistin Halkı hiç var olmamalıymış gibi davranmakla kalmayan, aynı zamanda bu halkın sanki hiçbir zaman varolmadığını öne süren bir tavırdır”. Bu soykırımın özünü temsil eder: bir halkın var olmadığı hükmünü vermek; onların varolma haklarını reddetmek gibi bir şeydir.

Bu açıdan, büyük İspanyol şairi Juan Goytisolo etkili konuşmalarından birinde, “İsrail sağının Judea ve Samaria diye adlandırdıkları Batı Şeria topraklarının İncil’de İsrail Halkı’na Vaadedilmiş topraklar olduğu, bu topraklar üzerinde doğmuş ve halihazırda yaşayan insanları tahliye yetkisine sahip oldukları noter huzurunda otoriteler tarafından onaylanmış bir sözleşmede yazılı değildir”, demektedir. Bu sebepten ötürü, Orta Doğu’daki çatışmaları çözmek, Filistin Halkı’na adalet götürmek bir gerekliliktir, hatta şarttır; bu barışı fethetmenin tek yoludur.

Asıl üzücü ve öfke verici olan, tarihte daha önce soykırım acılarının en kötü örneğini yaşamış bir halkın şimdi Filistin Halkı’nın celladı haline gelmiş olmasıdır; asıl acı verici olan Holokost mirasının artık Nakba’ya dönüşmesidir. Siyonizmin, antisemitizmi kendi ihlallerine, suçlarına karşı çıkanlara şantaj yapmak için kullanmaya devam etmesi oldukça rahatsız edici. İsrail, pervasızca ve alçakça kendi kurbanlarının anılarını kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Ve Filistin Halkı karşısında şahsi dokunulmazlığını koruyabilmek için bu oyunu oynuyor. Bu bağlamda, antisemitizmin, Arapların katılmadığı bir batı yani Avrupa sefaleti olduğunu söylemek yersiz olmaz. Ayrıca Sami ırkına mensup Filistin Halkı’nın, sömürgeci İsrail hükümetinin etnik temizliğinden muzdarip olduğunu unutmamamızda fayda var.

Beni doğru anladığınızdan emin olmak istiyorum: antisemitizmi reddetmek başka bir şey, barbar siyonizmin Filistin Halkı’na dayattığı apartheid* rejimini pasif kalarak kabul etmek başka bir şey. Etik bir bakış açısıyla ilkini reddedenlerin ikincisini kabul etmeleri gerekiyor.

Burada hatırlatmayı gerekli bulduğum bir konu daha var: siyonizm ve yahudiliği karıştırmak kötü niyetliliği de içinde barındırır. Yıllar boyunca Albert Einstein ve Erich Fromm gibi sayısı pek de az olmayan yahudi entellektüeller bizi aydınlatmayı kendilerine görev edinmişlerdi. Ve bugün, İsrail’in içinde bile siyonizme ve onun suç ve terör uygulamalarına karşı olan vatandaşlarının sayısı da gün geçtikçe artmaktadır.

Bunu tüm harfleri heceleyerek söylemekte fayda görüyorum: siyonizm, bir dünya görüşü olarak, tamamen ırkçılıktır. Bu inkar edilemez kanıtlar, Golda Meir tarafından korkunç bir alaycılıkla yazılmış şu sözlerle daha net anlaşılabilir: “işgal edilmiş toprakları nasıl geri verebiliriz? Onları geri verecek kimse yok. Filistin Halkı’na benzer bir şey yok. Bu insanların düşündükleri gibi bir şey değildi, Filistinliler diye adlandırılan insanlar yoktu, kendini Filistinli sanan insanlar var. Biz geldik, onları ülklerinden attık. Onlar var olmamıştı zaten.”

Şunu hatırlamak çok önemli: 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Siyonizm, Yahudi Halkı’nın Filistine geri dönüşü ve kendi devletlerini kuruşları olarak algılandı. Bu yaklaşım, önceleri Fransız ve İngiliz sömürgeciliğinin işine geldi daha sonra da Yanki Emperyalizmi’ne yaradı. Batı her zaman Siyonistler’in Filistin’i askeri anlamda işgal etmesini destekledi ve onları bu konuda yüreklendirdi.

1917 tarihinde yayınlanan Balfour Deklarasyonu’nu tekrar tekrar okumanızı öneriyorum: İngiliz Hükümeti, Yahudi Halkı’nın Filistin’de ulusal bir eve sahip olabilmesi için resmi olarak söz verdi, fakat bu şekilde de orada yaşayan ülke sakinlerinin varlığını ve isteklerini de tamamen yok saydı. Ancak şunu da eklemekte fayda var ki, siyonizm o topraklar üzerinde tam ve özel mülkiyet iddiasına başlayana kadar, Kutsal Topraklar üzerinde Hıristiyanlar ve Müslümanlar barış içerisinde yaşıyorlardı.

XX. yüzyılın ikinci yarısında, Siyonizmin Filistin’i işgali esnasında İngiliz sömürgeciliğinin getirdiği avantajlardan faydalanarak yayılmacı planlarını başarıya ulaştırmaya başladığını da unutmamak gerekir. İkinci Dünya savaşı’nın sonlarına doğru, ülkelerinden ve aynı zamanda tarih sayfasından çıkartılmalarıyla birlikte Filistin Halkı’nın trajedisi giderek daha da kötüleşti. 1947 yılında, aşağılık ve yasadışı bir BM kararı olan 181 No’lu Karar, Filistin topraklarına girip orada bir Yahudi Devleti, bir Arap devleti ve Uluslararası kontrol altında bir alan daha (Kudüs ve Belem) kurmayı öneriyordu. Utanç verici olan ise Siyonizm’in toprakların yüzde 56’sında kuracağı Devletin garanti altına alınmış olmasıydı. Aslında bu karar uluslararası hukuka aykırı ve pervasızca alınmış bir karardı ve o topraklardaki Arap çoğunluğu gözardı edilmişti: halkın özgür irade hakkı bir ölüm mektubuna dönüştü.

1948 yılından bugüne kadar, Siyonist Devlet, müttefikinden yani ABD’den de destek alarak, kanuna aykırı stratejilerini Filistin halkına uygulamaya devam etti. Bu durum, koşulsuz bağlılığın İsrail tarafından yönlendirildiğini ve ABD’nin Ortadoğu için uluslararası politika geliştirdiği gerçeğini açıkça gözler önüne sermektedir. Bu sebeple de büyük Filistinli ve evrensel bir vicdan olan Edward Said, “ABD’yle ittifak üzerine kurulmuş herhangi bir barış, siyonizmin iktidarına karşı durmaktan çok, onu güçlendiren bir barış olacaktır”, demiştir.

Şimdi İsrail ve ABD’ye karşı transisyonel iletişim kanalları üzerinden tüm dünyayı Filistin’de, -Said’in kelimeleriyle- gerçekte neler olduğuna ve olmaya devam ettiğine inandırmaya çalışıyoruz, ama bu sömürgeciliğin ve emperyalizmin damgasını taşıyan politik bir çatışma. Orta Doğu’da değil, Avrupa’da başlayan bir çatışma.

Bu mücadelenin özünde ne vardı ve bundan sonra ne olacak?: Filistin gözardı edilirken yapılan tartışmalar ve görüşmeler İsrail’in güvenliğini önplana çıkartmaktan ibarettir. Bu son olaylarla bir şey doğrulanmış oldu; İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği Erimiş Kurşun Operasyonu’yla başlatılan yeni soykırım olayını hatırlamak yeter.

Filistin güvenliği, Filistin Devleti’nin başkenti olarak Doğu Kudüs ile 1967 öncesi sınırları içinde oluşturulması ve ulusal haklar ve kendi kaderini tayin hakkı şartlarını dışarıda bırakarak, küçük bir özerk-yönetimin limitli tanınmışlığıyla sınırlandırılamaz ve Ürdün Nehri’nin batı kıyısında ve Gazze Şeridi’nde yabancı ülkelerle kuşatılmış bir bölgede basit bir polis yönetimiyle sağlanamaz; aynı zamanda, 194 No’lu Karar’da da belirtildiği gibi, o tüm dünyaya dağılmış ve Filistin nüfusunun yüzde ellisini oluşturan Filistinlilerin ülkelerine dönmesi ve zararlarının tazmin edilmesi şartı da yerine getirilmelidir.

2008’in sonları ve 2009’un başlarında Gazze Şeridi’ndeki katliamlar hakkındaki müdafaayı dinlerken, “Varlığını Genel Meclis’in kararına borçlu bir ülkenin (İsrail), Birleşmiş Milletler’den çıkan kararlara karşı bu kadar küçümseyici olması inanılır gibi değil”, dedi baba Miguel D’Escoto.

Sayın Bay Genel Sekreter ve tüm dünya halklarının saygıdeğer temsilcileri,

Birleşmiş Milletler’deki bu krizi görmezden gelmenin mümkünatı yoktur. 2005 yılında, yine benzer bir Genel Meclis esnasında, Birleşmiş Miletler modelinin artık yetersiz kaldığını tartışmıştık. Filistin konusundaki tartışmanın ertelenmesi ve açıkça sabote edilmesi de bu durumun bir göstergesidir.

Birkaç gündür, Washington Güvenlik Konseyi’nde Meclis çoğunluğunun alacağı bir kararı veto edeceğini söylüyor: Filistin’in Birleşmiş Milletler tam üyesi olarak yeniden tanınması kararını. Filistin Devleti’nin Tanınması Bildirisi’nde, Venezuela olarak, Bizim Amerika Halkları’nın Bolivarcı İttifakı’nda (ALBA) yer alan diğer kardeş milletler ile birlikte, böylesine haklı bir talebin bu şekilde bloke edilebileceğini açıklama kararı aldık. Bildiğimiz gibi, bu imparatorluk bu ve buna benzer durumlarda çifte standartlarını empoze etmeye çalışmaktadır: Yankilerin çifte standartları Libya’da Uluslararası Hukuka aykırı davranmakta öte yandan İsrail’in dilediği gibi davranmasına izin vermektedir, böylece siyonist barbarlar tarafından yürütülmekte olan Filistin Soykırımı’nın suç ortağı olmaktadırlar. Edward Said, “İsrail’in ABD’deki çıkarları, ABD’nin Orta Doğu politikasını İsrail merkezli bir hale getirmiştir”, diyerek onların bam tellerine basmıştır.

Mahmud Derviş’in unutulmaz şiiriyle sözlerime son vermek istiyorum:

Bu topraklar üzerinde
Bu topraklar üzerinde yaşamaya değecek bir şeyler var.
Bu topraklar üzerinde Doğa Ana var; tüm başlangıçların anası var.
Tüm sonların anası.
Onun adı Filistindi.
Ve hala Filistin.
Doğa Ana: ben bunu hak ediyorum, çünkü sen benim kadınımsın, ben yaşamayı hak ediyorum.

Ona Filistin demeye devam edeceğiz: Filistin yaşayacak ve yeneceğiz! Özgür, egemen ve bağımsız Filistin çok yaşa!

Hugo Chávez Frías
Venezuela Bolivar Cumhuriyeti

Kaynak:SOL

Posted in Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Venezüella Simon Bolivar Gençlik Senfoni Orkestrası kurucusu Jose Antonio Abreu ile görüşme

Posted by lahy 10/08/2011


El Sistema mecburiyetten doğdu

1975 yılında El Sistema’yı kuran Jose Antonio Abreu, ‘Venezüella devleti çocukların böyle bir programa katılımlarının sosyal sonuçlarını çok çabuk fark etti, bizi çok sağlam ve koşulsuz destekledi’ diyor

Abreu ya onur ödülü: Venezüella Simon Bolivar Gençlik Senfoni Orkestrası nın önceki günkü konserinden önce El Sistema nın kurucusu Jos Antonio Abreu ya İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü sunuldu.

El Sistema’yı kurarken bir modeliniz var mıydı, nereden esinlenerek yola çıktınız?

El Sistema modeli gerçek bir zorunluluk, bir mecburiyetten doğdu. Venezüella’da bir kültürel eğitim modeli yaratma gerekliliğini ertelemek imkansızdı. Biz bu sürece başladığımızda Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler bize göre önemli bir üstünlüğe sahipti. Bu durum, yöntemimizi geliştirmemiz için gereken çabayı gösterme konusunda bizi cesaretlendirdi. Dün akşam katılma olanağı bulduğum bir konserde buradaki çok yetenekli, parlak ve gelecek vaat eden çocukları izledim ve geleceğimizin aynası olan bu çocukları görünce, Venezüella ile gerçekleşmesi an meselesi olan kardeşçe bir ortaklık için umutlandım.

Başlangıçta ekibiniz kaç kişilikti? Çevrenizde kimler vardı?

İlk provamızda 11 öğrencimiz vardı. Aynı yıl, önce 60, sonra 90 ve ardından 100 öğrenciye ulaştık. Bir sonraki yıl Venezüella’nın farklı bölgelerinden gelen birkaç yüz öğrencimiz ve bize öğretmen olarak yardım etme isteğiyle gelen birçok profesyonel müzisyenimiz vardı. Bu çok dinamik, güçlü ve hızla yayılan bir etki yarattı.

O yıllarda size, projenizin gücüne, işlevine inanacak kişilere ulaşmakta güçlük çektiniz mi? Örneğin; çocukların ailelerini ikna etmekte zorlandınız mı? Çünkü dar gelirli ailelerde, çocukların ailenin geçimine maddi katkı sağlaması beklenirken, siz yüzlerce çocuğu müziğe çekebildiniz.

Aileler, çocukları kendileri için bir performans sergilediği andan itibaren projemize inandıklarını gösterdiler. Yani projemize aldığımız ilk önemli sosyal destek, Venezüellalı ailelerdi. Müzik eğitimi alan çocukların kendilerini kötü alışkanlıklardan, şiddetten ve kötü davranıştan uzak tuttuğuna dair önemli kanıtlar ortaya koyan süreç hızla başlamış oldu. Tam o anda, müziğin sosyal değişim için çok önemli bir araç olabileceği ortaya çıktı. Çocukların bu süreçte rol almasındaki asıl amaç kazanç sağlamak değil, onlar için mutluluk ve manevi istikrar oluşturmaktı. Daha sonra programdaki çocuk sayısı arttığında bizim çok derin bir sosyal değişim süreci başlatmış olduğumuz açığa çıktı. Artık başlangıçta bize göre üstün görünen Avrupalı ya da daha gelişmiş ülkelere gıpta etme ihtiyacımız kalmamıştı.

Finansman ilk başlarda nasıl sağlandı? Devletin ve özel sektörün katkısı ne yöndeydi, ne kadardı?

Venezüella devleti programa en başından beri çok sağlam ve koşulsuz bir şekilde destek verdi. Bunun nedeni çok basitti: Devlet, çocukların böyle bir programa katılımlarının sosyal sonuçlarını çok çabuk fark etti ve Venezüella gençliğinin böyle önemli bir süreci tanımasında ön ayak olması gerektiğini gördü. Fikre, başından beri büyük sempati duyan özel sektör de programa önemli destek verdi. Özel okullar, organizasyonlar ve öğretmenler programdaki potansiyeli farkettiler ve desteklemek için onlar da zamanlarını ve enerjilerini ayırdılar.

Eğitim işlevinizi dikkate alarak şunu sormak istiyoruz: Bugün gelişmiş ülkelerde ( İngiltere, Amerika vb. ) müzik eğitiminin giderek zayıflaması hakkında neler söylemek istersiniz?

Klasik müziğin güç kaybettiği tezi, yakın tarihte bazı ülkeler için geçerli olabilir, ama son birkaç yıl içinde bu konuda çok önemli girişimlere de tanık olduk. Bunlardan en önemlisi İskoçya’da Birleşik Krallık’ın en fakir bölgelerinden biri olan Raphoch, Stirling’de ‘Sistema Scotland’ adıyla başlatılan programdı. Şu anda, bu amaca bağlılığını ortaya koymuş birçok genç öğretmen ve akademisyenimiz var. Aynı şekilde son yıllarda İtalya’da çok olumlu deneyimlerimiz olmakta. Çok yakında Yunanistan’a gidiyoruz. Fransa da programa oldukça yakın ilgi gösteriyor. Yani bu senaryo hızlı bir şekilde değişiyor.

Neden orkestra kurmayı tercih ettiniz? Bunun yanı sıra; şan, koro ve piyanonun da El Sistema içindeki rolünü merak ediyoruz. Gördüğümüz kadarıyla ağırlıklı rolleri olduğundan söz edilemez.

Orkestra aynı anda en yüksek sayıda öğrenciyi bir araya getirebilen bir araç. Aynı zamanda çok ciddi bir kolektif çalışmanın oluşmasını sağlıyor. Şan da dahil olmak üzere, bireysel enstrüman eğitimi oldukça ‘bireysel’ ve yalıtılmış bir süreç. Bize göre bireysel eğitim, aradığımız derin sosyal etkiyi yaratma konusunda, orkestralarla boy ölçüşemez.

Türkiye, klasik müzik kültürünün henüz marjinal kaldığı bir ülke. El Sistema’nın ülkemize adapte edilebilirliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bence Türkiye’de, müzik dinleme alışkanlıkları konusunda -tüm bu söylediklerinize rağmen- zaten bir tohum var. Dün akşam katıldığım konserde gördüğüm çocuklar müzikal olgunlukları ve gelişimleriyle bana bu sürece hali hazırda başlanmış olduğunu gösterdiler. Sistemin Türkiye’ye adapte edilebilirliği konusundaki izlenimlerimde umutsuz olmadığıma dikkati çekmek isterim.

El Sistema’nın Venezüella’da ve dünya ölçeğinde geleceğe yönelik hedefleri nelerdir?

En temel hedefimiz, tüm dünyada gerekli bağlantıları oluşturmak. Bu, şu anda üzerinde en çok çalıştığımız şey. Büyük bir ‘Latin Amerika gençlik orkestraları’ ağı kurduk. Eşzamanlı olarak, şu ana kadar çok olumlu devam eden Avrupa (İskoçya, İtalya, Fransa) deneyimlerimizi geliştirmek için de çok çalışıyoruz. Eminim ki Türkiye’yle çalışmaya başlar başlamaz buradaki süreçte de hızla yol alacağız.
kaynak: radikal

Posted in Kültür - Sanat, Venezuela | Etiketler: , | 1 Comment »

Chavez kanser tedavisi için Küba’da

Posted by lahy 17/07/2011

Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chavez, kanser tedavisine devam etmek için Küba’ya gitti.

Venezüela lideri doktorların aldırdığı tümörden sonra yeni habis hücreler tespit etmediklerini söyledi. Kemoterapinin bugün başlayacağını söyleyen Chavez bir kaç gün Küba’da kalacağını belirtiyor.

Küba televizyonu Cumhurbaşkanı Raul Castro’yu Chavez’i havana havaalanında karşılarken gösterdi.
Chavez seyahati öncesine bazı yetkilerini bakanlarına devretti ancak tüm yetkilerin devrini reddetti.

Daha önceki yokluğu sırasında muhalefet Chavez’in ülke dışındayken cumhurbaşkanlık görevini yerine getirip getiremeyeceğini sorgulamış ve görevi bir başkasına teslim etmesini istemişti.
Küba’da ameliyat olup, bir tümör aldırtan Chavez iki hafta kadar önce ülkesine geri dönmüştü.

Chavez bu kez Küba’da ne kadar süreyle kalmayı planladığını açıklamadı.

Doktorların önerisi uyarınca iş yükünü azaltacağını belirten Chavez, sabahları saat 5’te kalktığını ve Alman düşünür Nietzsche’yi okuduğunu söylüyor.

Geçtiğimiz günlerde Chavez tedavisinin henüz tamamlanmadığını, radyoterapi veya kemoterapi görmesi gerekebileceğini söylemişti.

Chavez, devlet televizyonundaki konuşmasında, kanserli hücrelerin yayılma riskinin bertaraf edilmediğini belirtti.

Venezuela liderinin Küba’ya gidiş nedeninin kanser olduğu hemen duyurulmamış, günlerce kamu önüne çıkmayışı söylentilere neden olmuştu.

56 yaşındaki Sosyalist lider, Karakas’a geri döndükten sonra hastalığı hakkında çok az ayrıntı verdi.

Chavez, Küba’dan ülkesine geri dönüşünde tezahürat yapan binlerce yandaşı tarafından karşılanmış ve cumhurbaşkanlık sarayının balkonundan Venezuela bayrağını sallayarak sağlık savaşını kazanacağını söylemişti.

Önümüzdeki yıl Venezuela’da genel seçimler var ve Chavez’in dördüncü dönem cumhurbaşkanlığı için tekrar aday olması bekleniyor (BBC)

Posted in Genel Haberler, Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Başkan Chavez kanser tedavisini Küba’da sürdürecek

Posted by lahy 16/07/2011

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in kanser tedavisini Küba’da sürdürmek için Ulusal Meclis’e bir mektup yollayarak izin istedi. Bazı yayın organları ise Başkan Chavez’in tedavi için Brezilya’ya gideceğini bildirmişti.

Küba’da başarılı bir ameliyat geçiren Chavez, ülkesine döndükten sonra iyi olduğu ve kanseri yenmek için kararlı olduğu yönünde mesajlar vermişti.

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff bir çağrı yaparak Başkan Chavez’in Küba’da geçirdiği ameliyat sonrası uygulanması gereken kemoterapi ve radyasyon tedavileri için Sao Paulo’da bulunan Suriye=Lübnan Hastahanesini önermişti.

Başkan Chavez!in tedavi için 1 ay Küba’da kalacağı bildirildi

Dinlenmesi yönündeki tavsiyeleri bir kenara iten Başkan Chavez, dün, yeni seçilen Peru devlet Başkanı Ollanda Humala’yı Başkanlık sarayı Miraflores’de kabul etti. Her iki lider yayınladıkları ortak bildiride iki ulus arasındaki kardeşlik ve dayanışmayı vurguladı.

Posted in Genel Haberler, Peru, Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Chomsky’den Guardian’a “Sözlerimi çarpıttılar” suçlaması

Posted by lahy 09/07/2011

Noam Chomsky, Guardian’da çıkan ve Chavez’le ilgili ağır ithamların bulunduğu röportajının yer aldığı haberi “çarpıtmaca” olarak niteleyerek, Guardian’a ateş püskürdü: Bu aşırı onursuzluktur.

Ünlü dilbilimci ve düşünür Noam Chomsky, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği Venezuela konulu röportajda sözlerinin çarpıtıldığını belirterek, Observer’ın “aşırı bir onursuzlukla” suçladı. Observer ise röportajın tam metnini yayınlayarak, bir çarpıtma olmadığını söyledi.

Söz konusu röportajla ilgili haberin başlığı “Noam Chomsky eski dostu Hugo Chavez’i demokrasiye ‘saldırı’ konusunda eleştiriyor” idi. Chomsky, bu başlığın “tamamen aldatmaca” olduğunu söyledi. Haberi yapan muhabir konusunda ise yıllardır Guardian’a eleştiri ve itirazlar yöneltiliyordu.

Haberde ne denildi?
Guardian’ın haberinde Noam Chomsky’nin, Venezuela lideri Chavez’i “elinde çok fazla güç toplamakla” eleştirdiği yazıldı. Haberde Chavez’in Chomsky’yle yakınlığına dair örnekler verilerek, alaycı bir ifadeyle “Başkan konuyu bir kez daha düşünmek üzere olabilir, çünkü favori aydını şimdi silahlarını Chavez’e doğrultmuş durumda” denildi.

Telefon üzerinden yapılan görüşmede Chomsky, yaklaşık bir senedir tutuklu bulunan yargıç Maria Lourdes Afiuni’nin serbest bırakılması yönünde görüş bildirdi. 2009 yılında Afiuni, Chavez’in de kişisel olarak yakından ilgilendiği bir davada, yolsuzluk iddiasıyla hapse atılan bir bankacıyı tahliye etmiş, tahliye olan bankacı da hemen ülkeden kaçmıştı. Bu olay üzerine Chavez, yargıç Afiuni’ye kızgınlığını televizyon ekranlarından dile getirmişti.

Kanser hastası olan ve hapishanede başka mahkûmların saldırısına uğradığı belirtilen Afiuni’nin yeterince acı çektiğini düşünen Chomsky, yargıçın serbest kalması için Chavez’e bir mektup kaleme aldı. Guardian muhabiri, bu konuyu sordu.

Haberde Chomsky’nin, Venezuela nesnelliğine de atıfla, ancak genel teorik bir saptamada bulunduğu anlaşılan şu sözleri alıntılandı: “Yürütme gücünün konsantrasyonu, eğer, örneğin İkinci Dünya Savaşı gibi, çok kısa ve özel koşullar altında değilse, demokrasiye bir saldırıdır. Venezuela’nın koşullarının bunu gerektirip gerektirmediğini tartışabilirsiniz: iç koşullar ve bir dış saldırı tehdidi, bu meşru bir tartışma. Fakat benim bu tartışmadaki görüşüm, bunun gerekmediği yönünde.”

Chomsky: Aşırı onursuzluk
Noam Chomsky, konuyla ilgili kendisine elektronik posta yoluyla ulaşan Alek Boyd’a verdiği yanıtta, Guardian’daki haber için şunları söyledi:

“Başlıktan başlayalım. Tam bir aldatmaca. Yazının bütünü boyunca bu sürüyor. Bunu sadece gerçek alıntılarla, onların yorumlarını karşılaştırarak bile söyleyebilirsiniz. Bahsettiğim, ve beklediğim gibi, The New York Times’ın benzer bir röportajla ilgili haberi çok daha dürüsttü, ve Guardian’ın aşırı onursuzluğunu gözler önüne seriyordu.

Eğer İsrail’i çeşitli suçlarla suçlayan İranlı bir muhalif, Iran’ın daha beter istismarları ışığında İran ve destekçilerinden gelecek suçlamaların ciddiye alınamayacağını söylese, eminim bunu anlarsınız. Bunu anlamıyorsanız, ki bundan kuşkuluyum, hakikaten üzerinde düşünmeniz gereken sorunlarınız vardır. Eğer bunu sahiden anlıyorsanız, varsaydığım gibi, yine aynısı geçerli. Bu nedenle Manning [Wikileaks’e belge verdiği için hapse atılıp işkence gören Amerikan askeri – soL] meselesini gündeme getirmek konuyla çok ilgili.”

Guardian tam metni yayınladı
Guardian gazetesi, Chomsky’nin bu suçlamaları karşısında Chomsky ile muhabir Rory Carroll arasında geçen telefon görüşmesinin dökümünü yayınladı. Dökümde Chomsky’nin Afiuni davası nedeniyle birtakım eleştiriler sıraladığı, fakat Venezuela liderinin “demokrasiye saldırdığını söylediği” şeklindeki Guardian yorumunun, Chomsky çok daha genel ve “meşru” olarak nitelediği bir tartışmanın iki tarafını dile getirdiği için biraz zorlama olduğu görülüyor.

Muhabir eleştiri oklarının hedefi
Guardian’da söz konusu haberin altında imzası olan Rory Carroll, gazetenin Latin Amerika muhabiri. Daha önce özellikle İngiltere kaynaklı pek çok alternatif haber sitesi, Carroll’ı Latin Amerika konusunda çok taraflı ve açıkça sol düşmanı haberler yapmakla suçladı. Venezuela’yla ilgili haberlerinde haber seçimi ve sunuşunda özellikle muhaliflerin cephesinden baktığı görülen Carroll, “bağımsız görüş” olarak da sık sık iş çevrelerinden isimlere danışmasıyla biliniyor. (soL – Dış Haberler)

Posted in Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Chavez: Kanserli tümör için ameliyat oldum

Posted by lahy 01/07/2011

Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chavez, kanser olduğunu ve vücudundaki tümörü aldırmak üzere Küba’da ameliyat olduğunu açıkladı.

Üç hafta önce leğen kemiği apsesi nedeniyle ameliyat olmaya Küba’ya gittiği açıklanan Chavez’in günlerce kamuoyu önüne çıkmaması ve sağlığıyla ilgili net bir haber alınamaması, çeşitli spekülasyonlara yol açmıştı.

Sağlık mücadelesini kazanmaya kararlı olduğunu söyleyen Venezuela lideri, “tümüyle iyileşme” yolunda olduğunu vurguladı.

Venezuelalı yetkililer Chavez’in sağlığı nedeniyle 5 Temmuz’da yapılması planlanan bir bölgesel zirveyi askıya almak zorunda kalmışlardı.

‘Yeni mücadele’
BBC’nin Karakas’taki muhabiri Sarah Grainger, Chavez’in halka seslendiği son konuşmasına kıyasla çok daha zayıflamış göründüğünü ve açıklamasında ciddi bir sağlık sorunu olduğu şüphesini doğruladığının altını çiziyor.

Chavez, konuşmasında “çok temel bir hata yaparak” kendisine bakmayı ihmal ettiğini de söyledi.

Kendisini ilk kez Havana’ya yaptığı bir resmi gezide, Küba devriminin öncüsü Fidel Castro’nun iyi görünmediğini söyleyerek uyardığını belirten Chavez, ameliyatın başarılı geçtiğini ve tümörün alındığını da ifade etti.

Venezuela lideri, hastalığını, “yaşamın karşımıza çıkardığı yeni bir muharebe” olarak niteledi ve kendisi için dayanışma yürüşü yapan Venezuelalılara ve diğer kardeş halklara da teşekkür etti.

Chavez konuşmasını, Castro’nun da geçmişte sık kullandığı, “Zafere kadar daima ileri! Biz kazanacağız!” sloganlarıyla bitirdi (BBC)

Posted in Genel Haberler, Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Sosyalist ve Bolivarcı devrimde yasanın rolü

Posted by lahy 13/06/2011

FERNANDO VEGA*

1999’dan beri Venezuela’da önemli yasal değişiklikler yapıldı. O yıl Ulusal Anayasa Meclisi’nde hazırlanan anayasa halk oylamasına sunuldu ve bunun kabul edilmesiyle ülkenin adı, Simon Bolivar’ı onurlandırmak için Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak değiştirildi.

Anayasanın odağındaki haklar, yaşama ve ifade hakları, özel mülkiyet, seyahat özgürlüğü, savunma hakkı gibi geleneksel hakların ötesindeydi; insanların onurlu bireysel haklarını gerçek evrenselliğiyle yaşayabilmeleri için sağlık hakkı, ücretsiz eğitim ve barınma hakkı güvence altına alınmıştı. Bunlar ikinci nesil haklar veya toplumsal haklar olarak adlandırılmaktadır. Ancak bu anayasa bunların da ötesine geçerek üçüncü nesil hakları (örneğin çevresel ve kültürel haklar) da içermektedir.

Bolivarcı anayasamızdaki değişimler, halkın çoğunun faydasına olacak toplumsal girişimlere vurgu yapmakta ve onlara bireysel girişimlerden daha fazla öncelik vermektedir.

Bu iddianın dogmatik kanıtı anayasanın 1. ve 2. maddelerinde açıkça gözükmektedir. Birinci madde Simon Bolivar’ın doktrinine yeniden can verirken ikinci madde, ülkeyi yönetenleri ve yurttaşları sınırlandırmamak için ‘Hukuk Devleti’ değil, ‘Demokratik ve Toplumsal Hukuk ve Adalet Devleti’ terimini kullanmaktadır. Bu büyük bir değişim demektir, böylece Venezuela liberal-demokrat devleti geride bırakıp demokratik ve sosyal bir devlet olmuştur.

Şimdi, anayasanın dayanışmayı, toplumsal ve kolektif meseleleri nasıl bireyciliğin, bencilliğin ve aç gözlülüğün üzerinde tuttuğunu anlatmak için bazı anayasa maddelerine bakalım, bu algının nasıl yansıtıldığını görelim.

ÖZEL TEŞEBBÜS, ADİL PAYLAŞIM
112. madde özel girişimciliğe olanak veriyor, ancak bunu hemen devletin adil gelir paylaşımı garantisi vermesi ve planlama, teşkilatlandırma ve ekonomik düzenlemeler yapması yükümlülüğü ile sınırlandırıyor.

114. madde yasadığı ekonomi, spekülasyon, istifçilik, tefecilik, kartel oluşturma ve benzeri faaliyetleri yasaklıyor ve ciddi yaptırımlar öngörüyor.

118. madde “devlet, birikim fonları, mikro-şirketler, toplumsal birlikler ve benzeri örgütlülük yapıları da dahil olmak üzere hangi türden olursa olsun dayanışma örgütleri, kurumları ve kooperatiflerini, halkçı ekonomiyi iyileştirmek amacıyla destekleyecektir” diyor.

FARKLI BİR ÂDEMİ MERKEZİYETÇİLİK
158. madde, âdemi merkeziyetçiliği ve özerk yönetimi ‘nüfus ve güç arasında bir yaklaşımı destekleyen ve demokrasiyi derinleştiren ulusal bir politika’ olarak tanımlıyor ve devlet garantileri vererek demokrasinin işlemesi için uygun ortamı yaratıyor. Böylesine bir konsept, liberal demokrasi ile burjuva özerk yönetimi ve ademi merkeziyetçilikten çok farklıdır. Liberal demokrasiye göre âdemi merkeziyetçilik ve özerk yönetim, sadece merkezi yönetimin bazı yetkilerini yerel yönetimlere bırakmasıdır.

173. ve 184. maddeler doğrudan, eyaletlerde finansal kaynakları mahallelere ve ortak ihtiyaçlara göre dağıtacak, belediye hizmetlerini topluluklara ve mahallelere yönlendirecek yapıların kurulmasından bahsediyor. Bu kendilerini otomatik olarak yöneten yeni bir yapılanma getiriyor. Halkın topluluk konseylerinde ve komünlerde güçlü bir söz sahibi olmasının temeli de budur.

300. madde, yatırım yapılan kaynakların ekonomik ve toplumsal üretkenliği arttırmak için sosyal ve girişimci aktiviteleri yürüten bir organizmalar devleti yaratmaktadır.

GERÇEK TOPRAK REFORMU
307. madde çok büyük toprak sahipliğinin toplumsal faydaya karşı olduğunu ilan eder ve tarıma uygun olup da kullanılmayan bütün toprakların tarıma açılmasını emreder. Dahası, toprağın o bölgede yaşayan halka aktarılmasını öngörür. Kısaca, derin bir toprak reformu sağlar.

308. madde “devlet, temeli toplumsal girişimcilik olan ülke ekonomisini güçlendirmek için, çalışma, tasarruf ve tüketim amacıyla, küçük ve orta büyüklükteki imalatçıları, kooperatifleri, birikim fonlarını, aile şirketlerini, mikro-şirketleri ve diğer tüm toplumsal kurumları korumak ve desteklemek zorundadır” demektedir.

Dahası, Venezuela Devleti dengeyi sağlamak için 2 değerli enstrümana güvenmektedir. 318. maddeye göre Merkez Bankası devletin genel ekonomi politikasıyla uyumlu bir şekilde hareket etmelidir. Ayrıca, devlet kamu faydası ya da toplum çıkarları amacıyla kamulaştırma yapabilir.

KAPİTALİZMİN KALBİNE SALDIRAN ANAYASA
Bu temel norm,1961’de hazırlanan liberal demokrat anayasa gibi bir anayasaya değil, üretim araçlarını toplumsallaştırdığı ve toplumsal, endüstriyel, ticari ve zirai olarak ortak mülkiyeti sağladığı için kapitalist üretim sisteminin tam kalbine saldıran bir anayasaya sahip olduğumuzu gösterir. Dahası, özel mülkiyet yerine toplumsal mülkiyet altında olduğunda daha fazla kâr ve toplumsal fayda sağlayacak olan toprakların ve fabrikaların kurtarılmasını sağlamaktadır.

Eğer kapitalist üretim sistemi, doğru koşullar ve doğru zamanda sadece sosyalist üretim sistemi ile değiştirilebilecekse ve Venezuela’da gıda, inşaat, petrol, madencilik, temel endüstriler, tarım üretimi ve hayvancılık sektörlerinde, anayasa ve diğer yasalardan güç alarak kapitalist üretim sistemine meydan okuyan bir değişim süreci varsa, o zaman Venezuela’da sosyalizmin kapitalizmin yerini almakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bu siyasal bir söylem değil gerçeklik. Gerekli nesnel ve öznel koşulların, kaynağını toplumdan alan ve toplumun benimsediği değişimlerin başlamasına olanak verdiği tarihi bir zamandayız. Bu yüzden toplum, davranışlarını buna uyarlamak, yeni adetler geliştirmek, eski gelenekleri kaldırmak ve hatta her gün neredeyse her şeye sahip olan insanlarla hiçbir şeye sahip olmayan insanlar arasında bir savaşın yaşandığı, bencillik ve bireysellik tarafından baltalanan bir toplumda sürekli bir varoluş savaşıyla temsil edilen zor çalışma koşulları nedeniyle unuttuğumuz toplumsal alışkanlıkları yeniden hatırlamak zorundadır.

SOSYALİZMİ DESTEKLEYEN YARGI
Bütün bunlara göre eğer Venezuela Devleti planlı ve kararlı bir şekilde toplumu Bolivarcı ve demokratik sosyalizme yönlendirmek istiyorsa, bu artık bir devlet politikamız olduğu ve anayasanın erkler arasındaki işbirliğini düzenleyen 138. maddeye göre yargı erkinin de yasalar çerçevesinde bu sürece katkıya bulunması gerektiği anlamına gelmektedir.

Anayasa ve yasalara uygun bir sosyalist politikanın geliştirilmesi için yargı erkinin işbirliği yapması, hâkimlerin, savcıların, polislerin ve bütün personelin profesyonel davranışları sayesinde gerçekleşecektir.

Liberal anayasaların kontrolü altındayken, ülkedeki bütün mahkemeler liberal-demokratik yapıları korumak için kendi halkıyla savaşmaya adanmıştı. Şimdi ise, cumhuriyetin bütün mahkemeleri, Bolivarcı ve sosyalist demokrasinin kurulmasına engel olan bütün davranışları ağır şekilde cezalandırmalıdır.

Hâkimler, yasaların sonsuz bir adalet konsepti içeren varlıklar olmadığını her zaman hatırlamalıdır. Yasaları, doğal hukuk kuramına göre algıladığımız açıktır. Soyut bir kavram olmaktan öte, adalet (aşk gibi) bir duyguymuş gibi gözüküyor. Açıkça, adalet olup olmadığını fark etmemizi sağlayan içkin duygular vardır, özellikle de ortada bir adaletsizlik varsa. Çünkü adalet hissi, insanın ilk minnet duyduğu şeylerdendir. Ernesto Guevara de La Serna, yani ‘Che’, aynı soyadı taşıdığı için akraba olup olmadıklarını soran birine verdiği cevapta bunu gayet açık bir şekilde anlatmıştır: “Aynı aileden olup olmadığımızı bilmiyorum, ancak dünyada bir adaletsizlik işlendiği zaman bu adaletsizlikten dolayı öfkeden titriyorsan yoldaşız demektir”.

Dün adil olan yasa bugün adil olmayabilir, çünkü içinde yaşadığımız koşullar ve içinde yaşadığımız toplum sürekli olarak değişiyor. Yasama ve yargı tarafından yürütülen yasalarımız canlıdır ve ilerlemektedir.

Öte yandan, yasaların hukuki pozitivizmin iddia ettiği gibi üretildikten sonra mükemmel bir yaratılışla adalet bahşeden yapılar olmadığını da söylemeliyiz. Her durumun karakteristiği kendine özgü olduğu için, bir olayı değerlendirirken yazılı kurallar temelde olsa bile hâkimler olayın tamamını değerlendirmeye almak ve davayı aydınlatmak için olayın gerçekleştiği ortamı da dikkate almalıdır. Hukuk ile gerçeklik arasındaki bağ böylece daha kuvvetli olacaktır.

HUKUK VE TOPLUMSAL GERÇEKLER
Bu yüzden hâkimler yasalar ve içtihatları bildikleri kadar toplumsal gerçeklikleri de bilmek zorundadır. Uyuşturucu trafiği, terörizm, yolsuzluk veya yıkıcılık gibi konulardaki davalarda, toplumsal gerçeklikleri göz önüne almadan karar vermek affedilemez.

Önceki anayasa ile karşılaştırdığımızda çok ilerledik. O dönemlerde yargı erki, hukuk mafyaları ve aşiretlerin sızdığı, bozulmuş bir yapıydı. Bu, dürüst ve kendini işine adamış hâkimler olmadığı anlamına gelmiyor, ancak onlar sayıca çok azdı. Ülkedeki bazı uluslararası avukatlık ve hukuki danışmanlık firmaları, her seviyeden hâkimleri ve savcıları kontrolü altına almıştı.

Yani hiç şüphe olmasın ki çok ilerledik. Yine de yargı erkinin önünde, hem yazılı yasalara göre, hem de demokratik ve güvenilir fikirlere ve muğlâk olmayan ahlak anlayışına göre adalet dağıtma görevini verimli bir şekilde yerine getirebileceği iç gelişime ulaşmak için yapması gereken çok sayıda yapılmamış görev vardır. Kendimizi bu göre hevesle ve fedakârlıkla adamalıyız. Hukuk bilgimizi sürekli olarak arttıran Hukuki Yenilenme Kursları için gerekli olan her imkânı temin ederek hâkimlerin evrensel, demokratik, açık ve şeffaf bir hukuk yönetimine doğru ilerlemesini sağlayacak bilgi işleme tekniklerini benimsemeliyiz. Hukuki personel için, sürekli olarak Bolivarcı ve sosyalist etik atölyeleri sağlamanın vazgeçilemez olduğunu düşünmekteyiz. Bunlar hâkimlik gibi onurlu bir mesleğe sahip olan bizlerin, hukuk sistemi içerisindeki konumumuzdan bağımsız olarak, üzerinde düşünmemiz gereken konulardan bazılarıdır.

*Bu yazı, Yargıtay Hâkimi Fernando Vega’nın, 2011 Adli Yılı Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmanın metnidir.

ZNET’TEN ÇEVİREN: ONUR EREM=Birgun

Posted in Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

On iki yıllık Bolivarcı Devrim üzerine bir değerlendirme -Gregory Wilpert

Posted by lahy 12/06/2011

Chavez’in 2 Şubat 1999’da Venezüella başbakanı olarak yemin etmesinin ardından, 12 yıl sonra uluslararası ana akım medyaya bakan biri kolaylıkla Venezüella’nın bir sosyalist devlet diktatörlüğü olma yolunda, dönüşü olmayan bir noktaya geldiği izlenimine kapılabilir. Zayıf ekonomi, başbakanlık hegemonyası, suç ve yozlaşma, şirketlerin keyfi kamulaştırılması ve özel medya ile muhalefet liderlerine yapılan baskı hakkında çok şey yazılıp çizildi. Eğer tüm bunlar doğruysa o zaman Başbakan Chavez neden seçimlerde Venezüella içinde böylesi büyük bir destek buluyor? Doğrudur, yakın dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarındaki başarı Chavez için görece sınırlı olmuştur, ancak o ve destekçileri ülke nüfusunun yaklaşık yarısının desteğini almaya devam etmektedir.[1] Daha da önemlisi düzenli yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Venezüellalılar bölgedeki diğer ülkelerin çoğunun siyaset ve ekonomilerine nazaran kendi ülkelerinin siyasal sisteminin daha demokratik olduğunu ve ekonomilerinin daha iyi durumda olduğunu düşünmektedir. Kamuoyu yoklamaları ve seçim sonuçlarının sahte olabileceği yönündeki teorik varsayımı bir kenara bırakırsak, Chavez ve hükümeti Venezüella böylesi bir suç, baskı ve kötü ekonomi kâbusundayken nasıl olup da böylesi büyük bir destek almaya devam etmektedir?

Venezüella’nın başarısız bir sol deneyim olmaktan son derece uzak olduğunu iddia ediyorum. Dahası tam tersi bir durumun geçerli olduğuna dair elimizde oldukça sağlam kanıtlar var. Venezüella 12 senelik Chavez hükümeti sırasında daha eşitlikçi, kapsayıcı ve katılımcı bir toplum yaratma yolunda önemli gelişmeler göstermiştir. Bu gelişmeler hükümetin devam eden popülaritesini de açıklamaktadır. Aynı zamanda, Chavez’in başkanlığı boyunca varlığını sürdürmüş ya da yeni yeni ortaya çıkmış bazı eksiklikler olduğunu da kabul etmek gerekir. Tüm bunlar Chavez hükümetinin 2006’da yeniden seçilerek (aynı yılın Aralık ayında tüm oyların %62,8’ini kazanarak) popülaritesinin tavan yapmasını ve zamanla azalmasını da açıklamaya yardımcı olacaktır.

12 yıllık hükümet deneyiminin ardından görece yüksek oranlı bu desteği açıklamak için Chavez hükümetinin yönetim şekli, ekonomik, toplumsal ve uluslararası ilişkiler alanında yaptığı en önemli bazı ilerlemeleri sunacağım. Daha sonra en önemli eksikliklerin neler olduğuna ve bu eksikliklerin sürmesinde hangi etkenlerin ya da engellerin belirleyici olduğuna bakacağım. Bu hiçbir şekilde geniş bir liste olmayacak, daha çok benim önemli gördüğüm gelişmeler, eksiklikler ve engellerden oluşan bir özetten ibaret olacaktır.

GELİŞMELER

Siyaset Alanı

Venezüella’da son 12 yılda meydana gelen siyasal değişikliklerin çoğu, daha önce siyaset dışı kalmış toplumsal kesimlerin siyasete katılım oranında büyük artışa sebep olmuştur. Bu durum geniş çeşitliliğe sahip bir alanda meydana gelmiştir. Örneğin oy vermek için kayıtlı seçmen nüfusu 1998’de yüzde 79’dan 2010’da yüzde 92’ye yükselmiştir. Aynı şekilde başkanlık seçimlerine katılan seçmen sayısı 1998’de yüzde 65,5 iken 2006’da yüzde 74,6’ya yükselmiştir. Yüksek katılım oranı ile kayıtlı seçmen sayısındaki artış bir araya geldiğinde seçmen nüfusun katılım oranı 1998 ve 2006 yılları arasında yüzde 51’den yüzde 69’a yükselmiş demektedir.[2] Venezüellaların büyük bölümü yoksul kesimden geldiği ve daha önce oy kullanmama eğiliminde olduğu için yeni seçmenlerin çoğu yoksul bir arkaplana sahiptir. Bu rakamları yakın dönemin en yüksek katılımıyla 2008’de seçmen kitlesinin sadece yüzde 57,4’ünün oy verdiği Birleşik Devletler ile kıyaslayın.[3]

Venezüella’nın demokratik sicilini olumlu yönde destekleyen bir diğer olgu, Chavez döneminde geçen yeni 1999 anayasası sonucunda elektronik ve kâğıt, çift yönlü oy pusulalarıyla Venezüella’nın dünyanın en güvenli seçim sistemlerinden birini inşa etmiş olmasıdır. Seçim sistemi dünyanın her yerinden gelen gözlemciler tarafından takdir edilmiştir.

Daha önce nüfusun dışlanmış kesimlerinin yönetime dâhil edilmesi bakımından ele alındığında bölgedeki nüfusa 1999 anayasası ile kendi dillerine, kültürlerine ve topraklarına sahip olma gibi yeni haklar tanınmıştır. Aynı zamanda bu kesimler bugün Ulusal Meclis’te güvence altına alınmış üç temsilciye sahiptir.

1999 anayasasında kadın haklarına da geniş yer ayrılmış ve ev işlerinin emeklilik gelirini hesaplamada gelir getirici iş kapsamına alınması kararlaştırılmıştır (ne var ki bugüne kadar yürürlüğe konmamıştır). Dahası borçlanma, toprak reformu ve kamu eğitimi ile yoksulluğu azaltma gibi toplumsal programlara erişimde kadınlar ve yerli halklara pozitif ayrımcılık olanakları sunulmaktadır.

Sadece daha fazla Venezüellalının siyasal sürece katılımının yanında, aynı zamanda katılım için daha öncekinden daha fazla olanağa sahipler. Katılım için var olan bu olanaklar, seçilmiş bir temsilciyi görevden almak, kanunları onaylamak ve iptal etmek için vatandaşların referandum başlatma hakkı gibi pek çok biçimde kendini göstermektedir.

Belki de katılımın en yeni ve önemli biçimi toplumun yurttaşlar konseyi aracılığıyla kendi kendine örgütlenmesidir. Bunun neticesinde 2006’dan bu yana 30 binden fazla komünal konsey ve komün adıyla bilinen toplum konseylerinden oluşan çok sayıda küme meydana gelmiştir. Komünal konseyler 150-400 ailenin bir araya gelmesi ve çok çeşitli toplumsal gelişim projelerinden biri üzerinde çalışmaya karar vermesiyle oluşturuluyor. Bu projelere hükümet önemli miktarda fon sağlıyor.

Sivil toplum katılımcılığının bir diğer biçimi üyelerin yönetimin birbirinden bağımsız üç birimine (yargı, adli takip ve seçim) aday gösterilmesinde gerçekleşiyor.

Medyaya gelince, bugün Venezüella halkı ülke çapında yüzlerce yeni ve bağımsız halk radyosu ile televizyon istasyonunun yaratılmasına iştirak ediyor. Önceki hükümetler halk medyasına aman vermezken bugün devlet kurumları onlara sadece finansal destek vermekle kalmayıp eğitim ve ekipman konusunda da yoğun destek veriyor.

Latin Amerika’daki demokrasileri karşılaştırmak için Latinobarometro’nun her sene yaptığı kamuoyu araştırmalarına göre daha fazla kapsama ve katılım Venezüella’nın demokratik siyasal sisteminin daha fazla onay görmesiyle sonuçlanmış. Bunun anlamı Venezüellalıların Latin Amerika’daki diğer ülke vatandaşlarından daha fazla demokrasiye güvenmesi. Venezüellalıların yüzde 84’ü, “demokrasi diğer yönetim biçimlerine göre daha üstün bir yönetim biçimi,” derken bu oran Latin Amerika’nın tamamında ortalama yüzde 61.[4] Venezüellalıların yüzde 49’u kendi demokrasilerinden memnun olduğunu söylemekte. Bu sayı bölge ortalaması olan yüzde 44’ten 5 puan fazla ve 1998’deki orandan 14 puan fazladır.[5] Aynı şekilde Venezüellalılar diğer Latin Amerika ülke halklarına nazaran siyasete daha fazla ilgi göstermekte (bölge ortalaması yüzde 26 iken Venezüella’da yüzde 35).[6] Son olarak ana akım medyayı okuyan birinin tersine Venezüellalıların sadece yüzde 25’i başkanlarının kitle iletişim araçlarını kontrol ettiğini söylemekte. Bu rakam bölge ortalaması olan % 29’dan 4 puan daha düşük.[7]

Ekonomik Alan

Chavez hükümeti geçtiğimiz 12 senede Venezüella’nın siyasal sistemini demokratikleştirirken bir yandan da hem makroekonomik hem de mikroekonomik düzeyde de değişiklikler yaptı.

Makro-ekonomik düzeyde sonuç, ekonomi üzerinde artan devlet kontrolü ve Venezüella’daki neoliberalizmin yok edilmesi oldu. Chavez hükümeti önceki yarı-bağımsız ulusal petrol endüstrisi üzerinde yeniden devlet kontrolünü elde etti. Hükümet işçilere daha fazla hak ve ücret vererek petrol endüstrisinin özel alt-yüklenicilerini (taşeron şirketleri) kamulaştırdı ve onları devletin idaresindeki petrol şirketine bağladı. Hükümet aynı zamanda çok uluslu petrol şirketlerinin faaliyetlerini de kısmi olarak kamulaştırdı ve herhangi bir petrol üretim alanının en fazla yüzde 40’ını denetlemelerini garanti altına aldı. Bunun ardından, çok uluslu petrol şirketlerinin petrol üretimi için karlı imtiyazlar elde ettiği ‘hizmet sözleşmelerini’ iptal etti. Belki de en önemlisi, hükümetin üretilen petrol üzerindeki hakkını yüzde 1 gibi az bir rakamdan en az yüzde 33’e çıkarması oldu.

Petrol üretimi dışındaki alanlarda kilit endüstriler (daha önce özel olan) kamulaştırıldı: çelik üretimi (Sidor), telekomünikasyon (Cantv), elektrik dağıtımı (üretim zaten devletin elindeydi), çimento üretimi (Cemex), bankacılık (Banco de Venezuela) ve besin dağıtımı (Éxito).

Mikro-ekonomik düzeydeki demokratikleşme çabaları, işyeri şartlarını iyileştirme yönünde oldu. Hükümet düşük faiz oranları ve parasız eğitimlerle 100 binden fazla kooperatifin yaratılmasını destekledi. Bu Chavez öncesi döneme nazaran 100 katı bir yükselişe karşılık gelmektedir. Fabrikaların kapatıldığı yerlerde hükümet daha önce bu fabrikalarda çalışmış işçilerin bu yerleri devralmasına olanak sağladı. Bu yolla işçilerin yönetiminde onlarca fabrika yaratıldı.

İşyerlerinin demokratikleştirilmesi belki de en büyük etkisini tarım alanında gösterdi. Sadece toprak sahibi olarak değil, aynı zamanda eğitim, kredi, teknoloji ve pazara erişim olanaklarıyla toprak reformundan bir milyondan fazla Venezüellalı faydalandı.

Chavez hükümetinin uyguladığı ekonomik politikaların sonucu, yoksulluk oranının yüzde 50 azalması oldu. Rakam 1998 başında hane bazında yüzde 49 iken 2009 sonunda yüzde 24’e geriledi.[8] Aynı şekilde aşırı yoksulluk oranı da üçte bir azaldı. Rakam 1998’de hane bazında yüzde 21 iken 2009 sonunda yüzde 6 olmuştu.[9] Yoksulluktaki bu gerileme büyük ölçüde yoksullar yararına yapılan toplumsal politikalara atfedilirken, bir kısmı da işsizlik oranlarındaki çarpıcı düşüşe bağlanabilir. 1999 başında yüzde 14,5 olan işsizlik oranı yarı yarıya düşmüş ve 2010 sonunda yaklaşık yüzde 7 olmuştur. Neoliberal politikaları tatbik eden kimi ülkelerde de yoksulluk oranlarında benzer düşüşler görülmüştür, ancak bu genelde daha büyük bir eşitsizlik pahasına gerçekleşmiştir. Venezüella’da ise eşitsizlik ‘Gini katsayısına’ göre 1998’de 0,49 iken 2010’da 0,39’a düşmüştür.[10] Bu rakam Latin Amerika’daki en düşük orandır.

Tüm bunlar benzer ekonomilere sahip Latin Amerikalılara göre daha fazla sayıda Venezüellalının ekonomiden memnun olduğunu –iki senelik durgunluğa rağmen- (2009 ve 2010) göstermektedir. Yani ekonomiden memnun olduklarını söyleyen Latin Amerikalıların oranı ortalama yüzde 30’ken aynı oran Venezüellalılarda yüzde 38’dir.[11]

Toplumsal Alan

Geniş ölçekli katılım, hükümetin yoksulların ihtiyaçlarıyla daha yakından ilgilenmesi ve ülke refahının daha eşit paylaştırılması halkın yaşamında da çok çeşitli gelişmelere yol açmıştır. Toplumsal politikalar alanında bu gelişmeler, “misyonlar” adı verilen bir dizi yeni toplumsal proje aracılığıyla elde edilmiştir. Örneğin eğitim alanında hükümet üniversiteye gitme oranını üç kat artırmış, bu oran 1999’da bin kişide 28’e karşılık gelirken 2007’de bin kişide 78’e yükselmiş (1999’da 657 bin üniversite öğrencisinden 2007’de 2,1 milyon üniversite öğrencisine);[12] ilkokula devam oranı 1999’da yüzde 40,6 iken 2008’de yüzde 60,6’ya yüzde 50’lik bir yükseliş göstermiş;[13] ve gayrisafi milli hâsılada eğitime ayrılan pay 1999’da yüzde 4,87 iken 2008’de yüzde 6,34’e yükselerek yüzde 30 artmıştır.[14]

Sağlık alanındaki gelişmeler arasında şunlar sıralanabilir: Barrio Adentro Misyonu ile genel sağlık sigortası (çoğu mahallede halk doktorları); bebek ölümleri oranı 1999’da her bin doğumda 19 iken 2008’de her bin bebekte 13,9’a inmiştir; Venezüella’daki ortalama yaşam süresi 1,5 yıl artmış, 2000’de 72,4 sene iken 2009’da 73,9 olmuştur.[15]

Emeklilik ve sosyal güvenceye gelince, sigortalılık oranında ve emekliler için sosyal güvence getirisi seviyesinde istikrarlı bir artış olmuştur. Bunların sonucunda sosyal güvenceye ayrılan kaynaklar ikiye katlanmış, 1999’da gayrisafi milli hâsıladan ayrılan pay yüzde 2,28 iken 2008’de yüzde 4,75 olmuştur.[16] Sigortalı nüfus açısından bakıldığında oran 60 yaşından büyükler için 2000’de yüzde 20,3’den 2009’da yüzde 43,3’e yükselmiştir.[17]

Bu politikalar sonucunda Venezüellalılar genel refah açısından dikkat çekici bir seviyeye sahiptir. Latinobarometro’ya göre Venezüellalıların yüzde 84’ü hayatlarından memnun olduğunu söylemektedir. Oran Latin Amerika ülkeleri arasında ikinci ve Latin Amerika ortalaması olan yüzde 71’in oldukça üzerindedir.[18] Aynı şekilde Birleşmiş Milletler (BM) Gelişim Programı’nın çok çeşitli toplumsal göstergeleri ölçmekte kullandığı İnsani Gelişim Endeksi (HDI), Venezüella’da 1998’de 0,78’den 2008’de 0,84’e artış göstermiştir (dünyada HDI tüm bu zaman boyunca hemen hemen hiç değişmemiştir).[19]

Uluslararası İlişkiler Alanı

Uluslararası ilişkiler açısından değerlendirildiğinde Chavez hükümetinin öne çıkan iki temel hedefi vardır. İlki bugünden farklı olarak, küresel politikaları belirleyen süper-güçlerin olmadığı ‘çok-kutuplu’ bir dünya yaratma isteğidir. Böyle bir çok-kutuplu dünya, ulusal ve bölgesel çıkarların daha iyi dengelenmesini sağlayacak ve uluslararası arenada daha doğru bir denge oturtacaktır. İkinci olarak Chavez hükümeti bölgede Latin Amerika ve Karayip entegrasyonu üzerine odaklanmıştır. Bölgesel entegrasyon sadece çok-kutuplu bir dünya yaratılması yönündeki çabaları desteklemekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki Üçüncü Dünya ülkelerinin birbirleriyle ya da Kuzey’deki ülkelere karşı tek tek rekabet etmeleri yerine güçlerini birleştirip entegre olurlarsa ekonomik ve siyasal gelişim için daha fazla şansa sahip olacaklarının tanınması üzerine şekillenmiştir. Chavez bu dış politika hedeflerini sıkı sıkıya anti-emperyalist bir çerçeve içine konumlandırmıştır. Bu çerçeve Afganistan ve Irak savaşları, ABD’nin Batı Şeria ve Gazze’de İsrail’e destek vermesi ya da Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla neoliberalizmi yerleştirme çabaları gibi her dönemeçte ABD hegemonyasına meydan okumaya çalışmaktadır.

Bölgesel entegrasyon ve çok-kutuplu dünya yaratılması yönündeki hareketler pek çok cephede gelişme göstermiştir. Bunun bir örneği Güney Amerika’daki bütün ulusları yeni bir siyasal ve ekonomik proje altında bir araya getiren Güney Amerika Ulusları Birliği’nin (UNASUR) yaratılmasıdır. Birliğin, diğer pek çok şey arasında bir Güney Amerika para birimi yaratma hedefi vardır. Birlik, bütün Güney Amerika uluslarını birleştiren bir projeyken, Venezüella da onun en önemli kurucularından biri olmuştur.

Küba ile birlikte Venezüella farklı bir entegrasyon projesi daha uygulamaya koymuştur. Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) adını alan projeye dâhil ülkeler Venezüella, Küba, Bolivya, Ekvador, Nikaragua, Dominika, St. Vincent ve Grenadin, Antigua ve Barbuda’dır. Bu bölgesel ittifak serbest piyasa yerine dayanışma ve adil değiş-tokuşa dayalı yeni ticaret ilişkileri yaratmaktadır.

Benzer ama petrol sektörü ile sınırlı bir proje PetroCaribe’nin yaratılması olmuştur. PetroCaribre aracılığıyla Venezüella, Karayip ülkelerinin dünyadaki petrol fiyatlarının iniş çıkışlarından daha az zarar görmeleri ve çokuluslu petrol şirketlerine daha az bağımlı olmaları için bu ülkelere cömert finans oranlarıyla petrol ve teknik destek sağlamaktadır.

Chavez hükümeti aynı zamanda dayanışmaya dayalı insan-insana diplomasiyi ısrarla vurgulamış ve bunu Kübalı doktorların yardımıyla Amerikaların bütün ülkelerindeki (ABD dâhil) yoksullara ücretsiz göz operasyonları sağlayan bir program olan Mucize Misyonu aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Bu insan-insana diplomasiyi destekleyen projelerden bir diğeri U.S. Heating Oil Program’dır (ABD Isınma Yakıtı Programı). Bu proje ABD’deki yoksul gruplara, özellikle ülkenin her yerindeki Amerikalı Yerli topluluklara, Venezüella’nın ABD merkezli petrol şirketi Citgo aracılığıyla çok düşük fiyata ısınma yakıtı sağlamaya yöneliktir.

Başkan Chavez’in kapitalizmi ortadan kaldırmaya ve Venezüella’da ‘21.yüzyılın sosyalizmini’ yaratmaya yönelik belirgin hedefine rağmen, Venezüella ağırlıklı olarak kapitalist bir ülke olmaya devam etse de, ülke kapitalizmin olumsuz etkilerini tersine çevirme ve giderme konularında dikkat çekici gelişmeler göstermiş, bunu gerçekleştirmek için geniş siyasal kapsama ve katılım, daha fazla toplumsal eşitlik ve ekonomik demokrasi ve ABD hegemonyasına karşı Güney-Güney işbirliği ve entegrasyonuna vurgu yapan bir dış politikayı benimsemiştir.

EKSİKLİKLER

Son 12 senede görülen reddedilemeyecek gelişmelere karşın Chavez hükümeti Venezüellalıların karşı karşıya olduğu bütün sorunlara eğilememiştir. Yeniden siyasal, ekonomik, toplumsal ve uluslararası alanlara baktığımızda en önemli eksiklikler şu şekilde sıralanabilir:

Siyasal

Çeşitli reform çabaları ve Başsavcılık Makamı, Sayıştay Makamı ve İnsan Hakları Denetçilik Makamı’nı içine alan hükümetten bağımsız bir kovuşturma kurulu oluşturulmasına rağmen Venezüella’da yargı sistemi politikleşmiş bir kurum olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu politikleşmiş yargı sistemi, muhalefet sözcüleri hakkında bazı şüpheli kovuşturmalar açılmasına sebep olmuştur. Venezüella’nın insan haklarını ihlal ettiği yönündeki suçlamalara yol açan da, yürütmeden bağımsız, ama yürütmenin Chavez yanlısı bakış açısının etkisi altındaki bu politikleşmiş yargı sistemidir. Muhalefet 2005’teki Ulusal Meclis seçimlerini boykot etmemiş olsa tamamıyla Chavez yanlısı Yüksek Mahkeme atamalarının önüne geçilebilirdi ve yargı içindeki Chavez yanlısı eğilimden bahsetmek mümkün olmazdı.

Siyasal alandaki bir diğer önemli eksiklik, kamu idaresinin aşırı bürokratikleşme eğiliminde olması ve son birkaç yılda daha da bürokratikleşerek işlevselliğini kaybetmesidir. Bu eksiklik alt düzeyde yolsuzluklara alan açmakta, resmi görevliler bürokratik sorunları çözmek için rüşvet talep etmektedir. Dahası bürokrasi, hükümetin katılımcı bir demokrasi yaratma çabalarını da zora sokmaktadır (demokrasi çabalarını daha da fazla).

Ekonomik

Bu alanda en önemli eksiklik oldukça yakın bir tarihte baş göstermiştir. Hükümet bölgedeki ülkelerin çoğunun aksine iki yıllık durgunluğun önüne geçecek bir denetim uygulayamamıştır. Bazı analistlere göre petrol fiyatlarındaki aşırı artış (2004-2008) süresince hükümet daha fazla gelir elde etse ve dünya krizi baş gösterdiğinde daha fazla açığa dayalı harcama yapsa Venezüella’da 2009’dan 2010’a kadar devam eden durgunluk döneminin önüne geçilebilirdi. [20] Hükümetin dalgalanma ile aynı yönlü ekonomik politikası sonucu Venezüella 2010 yılında durgunluk yaşayan az sayıda Latin Amerika ülkesinden biri oldu.

Ekonomide daha uzun süredir var olan eksiklik, hükümetin ekonomiyi farklılaştırma yönündeki pek çok çabasına karşın Venezüella’nın petrol ihracatına olan aşırı bağımlılığının devam etmesidir. Şu an için Venezüella’nın ihracat getirilerinin yüzde 90’ını petrol karşılamaktadır ve petrol sektörünün gayrı safi milli hasıladaki oranı Chavez’in başkanlık yaptığı dönemde de değişmemiştir. Hükümet petrol gelirlerini petrol dışı endüstri alanlarında üretim yapan yerli firmalara aktarsa da bu bağımlılığın ortadan kaldırılamamasının en önemli nedeni devasa petrol gelirlerinin yerel üretimin gelişimini engellemesi olmalıdır, çünkü genelde ithalat ürünleri daha ucuzdur (özellikle Venezüella’daki sabit döviz kuruyla).

Ekonomik alanda belki de en akıldışı eksiklik Venezüella’nın benzine verdiği devlet desteğidir. Venezüella dünyada benzine böylesine büyük bir destek veren tek ülkedir. Bu da ülkedeki benzinin hemen hemen bedava olmasına sebep olmakta ve başkent Caracas’taki atık, çevre kirliliği ve trafik sıkışıklığını artırmaktadır. Benzine verilen desteğin Venezüella devletine olan bedelini hesaplamak zordur, ama bazıları bunun senede 6-10 milyar dolar olduğunu tahmin etmekte. Venezüella’nın 2010 yılı bütçesinin 50 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde bu azımsanmayacak bir miktardır.

Son olarak, enflasyonu düşük tutmak için hükümet para birimine bağlı döviz kurunu sabitlemiş, bu sayede ithalat ürünlerini suni olarak ucuzlatmış ve enflasyonu olduğundan düşük tutmuştur. Ne var ki döviz kuru enflasyonla aynı seviyede olmadığı için (2010 için yüzde 27 ile dünyanın en yükseklerinden biri) para birimi aşırı değerlenmiştir. Bu durumda ithalat fiyatları yapay olarak ucuzlamış, petrol dışındaki ihracat ürünlerinin fiyatı artmış ve bu ürünlerin uluslararası pazarda satılması neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Toplumsal

Venezüellalıların çoğuna göre geçtiğimiz birkaç yılda suç oranında büyük artış görülmüş, suç Venezüellalılar için en önemli sorun haline gelmiştir. Örneğin Latinobarometro’nun verilerine göre Venezüellalıların yüzde 64’ü ülkenin en ciddi sorununun suç olduğunu söylemektedir. Suçu ülkelerinin en önemli sorunu olarak gören insanların nüfusa oranı bölgedeki en yüksek oran ve Latin Amerika yüzde 27 ortalamasından iki kat fazladır. [21] Tuhaftır ki Venezüella’da suç algısı son derece yüksek olsa da suç sayısı Latin Amerika ortalamasından düşüktür. Son 12 ayda kendisi ya da bir akrabası suç mağduru olan Venezüellalıların oranı sadece yüzde 26’dır. Bu rakam Latin Amerika ortalamasından 5 puan düşüktür. Vaka ile algı arasındaki en büyük uçurum Venezüella’da görülmektedir.[22]

Venezüella’nın toplumsal alanda belki de en önemli ikinci eksikliği süregiden konut açığıdır. Venezüella’da konut eksikliği son 12 senede 1 milyondan 2 milyona çıkarak iki katı artış göstermiştir. Chavez hükümeti bu açığı kapatmak için çimento endüstrisini kamulaştırıp ucuza PVC plastikten konut malzemeleri üretimiyle önemli bir kaynak aktarmış olsa da devlet konut sektörü kronik zaafları nedeniyle bu sorunu gidermekte yetersiz kalmıştır.

Uluslararası

Çok-kutuplu bir dünya yaratma ve ABD hegemonyasına karşı Güney-Güney işbirliğini destekleme çabasındaki Chavez hükümeti, dünya üzerindeki çok sayıda otoriter hükümetle aşırı yakın ilişkiler içine girmiştir. Venezüella’nın ulusal çıkarlarına hizmet ettiğinde bu yaklaşım kendi içinde akla uygundur. Ne var ki Chavez bu ülkelerle aşırı yakın ilişkiler kurma sürecinde pek çokları yanında İran, Belarus, Çin, Zimbabwe ve Suriye’nin otoriter yöneticilerini de meşru kabul etmiş ve onlara kişisel bir destek de vermiştir. Böylesi güçlü kişisel bağlar Chavez’in sadece insan hakları arenasındaki karnesini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda bu ülkelerde ezilen halkların mücadelelerini de zorlaştırır.

Chavez hükümetinin başarıları, hem nitelik hem nicelik olarak eksikliklerinden daha dikkat çekici olsa da bugün Venezüella’da olanları tam olarak anlamak istiyorsak eksikliklerin farkında olmak son derece önemlidir. Bu eksikliklerin süregitme nedenlerinin analizi bu kavrayışı daha da derinleştirecektir.

Engeller/Sorunların devam etmesinin nedenleri

Bolivarcı hareket içinde iç eleştiriyi ve hükümet için yön değişimini çok zorlaştıran belli başlı dört engel görülmektedir. İlk engel paradoksal olarak, Bolivarcı Devrimin bu kadar başarılı olmasının da temel sebebi olan Başkan Chavez’in kendisidir. Yani Bolivarcı Devrim büyük ölçüde Chavez’in parçalanmış durumdaki solu birleştirme ve çoğunluğu yoksullardan oluşan demoralize ve haklardan yoksun bir nüfusu harekete geçirme yeteneği sayesinde gerçekleşmiştir.

Ne var ki Chavez’in müthiş liderlik kapasitesi aynı zamanda devrimin sürekli ilerlemesi için harekette ona müthiş bir bağımlılık da yaratmıştır. Sonrasında bu bağımlılık harekete destek verenler için devrimi eleştirmeyi zorlaştırmıştır, çünkü bütün eleştiriler devrimin dayandığı o tek birey üzerine olumsuz yönde yansımaktadır. Bu yüzden iç tartışmalar daha ilerlemeden kesilme eğilimindedir. Kısacası Bolivarcı Devrim, tek bir karizmatik lidere olan güçlü bağımlılığı nedeniyle oldukça kırılgandır. Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) kurulmasıyla bu zaafın yenilmesi beklenirken kurumsallaşmadaki yetersizlik ve partinin her hareketinde Chavez’e bağımlı olması nedeniyle şimdiye kadar bu gerçekleştirilememiştir.

İkincisi, son 12 senede Venezüella’da meydana gelen son derece keskin değişikliklere karşın, ülkenin himayeci (bazı Venezüellalılar ‘kabileci’ de diyor) siyasal kültüründe büyük bir değişiklik olmamasıdır. Böyle bir siyasal kültür içinde bir bireye olan bağlılık (Başbakan ya da alt-grup, ‘kabile’ ya da ‘klan’ gibi) siyasal ideal ve ilkelere olan bağlılıktan çok daha önemlidir. Birbirine bağlılık adına bir el diğerini aklarken böylesi bir himayeci siyasal kültür suiistimale açık bir zemin yaratmaktadır. Bu şartlar altında eleştiri sadece birliği tehdit etmekle kalmaz, aynı zamanda ihanet işareti olarak kabul edilir ve bunun sonu ilerleyememeye, hatta belli kişilerin görevlerini kaybetmesine gidebilir.

Üçüncüsü, birlik ve bağlılık taleplerinin Chavez’in oldukça hiyerarşik ve yukarıdan aşağıya işleyen askeri yönetim tarzıyla bir arada olmasıdır. Chavez’in Venezüella’da katılımcı bir toplum yaratma niyeti tekrar tekrar vurgulanırken, kendisine yakın çevrelerde ve bir bütün olarak kamu yönetiminde yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir yönetim kültürü yerleşmiştir. Bu durum öyle ya da böyle katılımcı bir demokrasi yaratma çabalarıyla çelişir. Görünen o ki Chavez’in kendisi ve çevresindekiler bu yönetim tarzının hükümetin daha demokratik bir toplum yaratma hedefiyle bağdaşmadığını fark etmemektedir. Sonuç olarak komünal konseyler ve işçilerin yönetimindeki işyerleriyle güçlendirilen halk içindeki Chavez destekçileri kendilerini, talimatları Chavez’den alan bakanların verdiği talimatları uygulamaya koymaya çalışan devlet yetkilileri ile sert çatışmalar içinde bulmaktadır.

Dördüncüsü, PSUV parti programı dikkatlice ve detaylı hazırlanmış olsa da Bolivarcı Devrimin buradan sonra nereye yol almayı hedeflediğine dair hâlâ belirsizlik olmasıdır. Toplumu demokratikleştirmek için hükümet ne kadar ileri gidecektir? Etki petrol şirketi de dâhil kamu malı olan bütün girişimlere yayılacak mıdır? Peki ya özel girişimler? Kapitalist pazar konusunda hedef nedir? Merkezi devlet planlaması ya da demokratik planlama yoluyla pazarın üstesinden gelmek mi yoksa sosyalist pazar ekonomisi uygulamak mı?

Detaylı bir gelecek planının eksikliğinde olumlu bir yan da bulunmaktadır: Bu durum tartışma ve kolektif karar alma için alan açmaktadır. Ne var ki iç tartışma için koşullar sınırlı olduğunda -daha önce belirttiğimiz engellere bağlı olarak durum budur- çözülme ve oportünizm galip gelir ve hükümetin eksikliklerini iletmek mümkün olmaz.

Bolivarcı Devrim, Chavez cephesi dışında engellerle de karşı karşıyadır. Bu engeller arasında geçmişte hükümete karşı çıkmak için sık sık anayasaya aykırı araçlar kullanmış bir muhalefet, her fırsatta Chavez hükümetini baltalamak için bütün siyasal ve ekonomik gücünü kullanan bir süper güç –Birleşik Devletler- ve var olan ekonomik sistem içinde bir alternatif yaratmayı pratikte imkânsız hale getiren bir küresel kapitalizm bulunmaktadır.

Ne var ki konu hükümetin icraatlarına geldiğinde Venezüellalılar dışarıdan gelen bu engellerin kendilerini etkilemesine izin verir görünmemektedir. 2006’da yeniden seçilmesinden bu yana hükümete ve Chavez’e olan desteğin aşınmasına sebep olan bunlar değil, Chavez hükümetinin yukarıda adı geçen eksiklikleri ve hükümetin onların üstesinden gelmek için karşı karşıya olduğu iç engellerdir.

Eğer Bolivarcı Hareket, Chavez’e olan aşırı bağımlılığının, himayeci siyasal kültür mirasının ve yukarıdan aşağı yönetim tarzının üstesinden gelme yolları bulursa (daha etkili bir parti ya da hareket örgütleyerek, daha fazla uzmanlığa dayalı bir siyasal kültür geliştirerek ya da kamu yönetiminde daha katılımcı bir yaklaşım benimseyerek), o durumda hareket var olan meseleleri tartışmak, sorunları tespit etmek, çözümler bulmak ve 21. yüzyıl sosyalizmine yönelirken nereye gitmek istediği ile ilgili daha tutarlı bir vizyon geliştirmek konularında çok daha iyi bir yere sahip olacaktır.

Dipnot:
[1] 2007 Aralık ayında anayasa reformu için yapılan referandumu % 49,3’e %50,7 gibi az bir farkla kaybetti. Ardından 2009 Şubat ayında Chavez, seçimle gelinen görevlerde iki dönem sınırlamasını kaldırmak için anayasa değişikliği referandumunu % 54,9’a %45,1 ile kazandı. 2010’da ise Chavez’in partileri muhalaefetin % 45’lik oy oranına karşılık oyların yaklaşık % 46,7’sini alarak seçimi kazandı (% 2,8 o zaman bağımsız olan PPT’ye gitti).
[2] Seçme yaşına gelmiş nüfusun seçime katılım oranı National Electoral Council (www.cne.gob.ve) ve National Statistics Institute (www.ine.gov.ve) sitelerindeki istatistiklere dayanarak benim tarafımdan hesaplanmıştır.
[3] Kaynak:http://en.wikipedia.org/wiki/Voter_turnout_in_the_United_States_presiden…
[4] Latinobarometro 2010, s. 26 (www.latinobarometro.org)
[5] Latinobarometro 2010, s. 47
[6] Latinobarometro 2010, s. 60
[7] Latinobarometro 2010, s. 34
[8] Instituto Nacional de Estadisticas (INE)http://www.ine.gob.ve/pobreza/HogaresPobres_linea.asp
[9] age.
[10] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/IG0002400000000/)
[11] Latinobarometro 2010, p.41
[12] Anuario Estadistico Integral, Ministerio del Poder Popular para las Relaciones Exteriores, p.180-181
[13] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/ED0106600000000/)
[14] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/ED0401400000000/)
[15] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/SA0100100000000/)
[16] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/GA0500500000000/)
[17] Ministerio del Poder Popular de Planificación y Finanzas (http://www.sisov.mpd.gob.ve/indicadores/SS0100300000000/)
[18] Latinobarometro 2010, p.19
[19] Anuario Estadistico Integral, Ministerio del Poder Popular para las Relaciones Exteriores, p.171
[20] Bkz: “Update on the Venezuelan Economy” Mark Weisbrot ve Rebecca Ray (CEPR)
[21] Latinobarometro 2010, p. 8.
[22] Latinobarometro 2010, p. 15

[Venezuelanalysis.com´daki İngilizce orijinalinden Fügen Yavuz tarafından Latinbilgi (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Posted in Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Chavez:”Suriye’de ABD parmağı var”

Posted by lahy 30/03/2011

Suriye’de gösteriler sürerken, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ABD ve diğer müttefiklerinin Libya’ya benzer bir plan uygulayarak ülkeyi işgal etmeye hazırlandıklarını iddia etti.

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Suriye’nin akıbetinin de Libya’ya benzeyebileceğini iddia etti. “İddialara göre barışçıl gösteriler başlıyor. Hemen ardından bazı ölüm haberleri geliyor ve Suriye lideri kendi halkını katletmekle suçlanıyor. Sonra Yankiler geliyor ve halkı kurtarmak için onların üzerine bomba yağdırmak istiyor. Bunu bir düşünün” diyen Chavez, bu senaryonun bir ülkeyi işgal etmek için uygulanan yeni strateji olduğunu belirtti.

Venezuela’nın bu stratejiyi 11-12 Nisan 2002’deki ABD destekli darbe girişiminden hatırladığını vurgulayan Chavez, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın “bir diktatör olmadığını” söyledi. …………………(soL – Dış Haberler)

Posted in Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

Chavez Güney Amerika ülkeleri arasında ön entegrasyon turuna çıktı

Posted by lahy 28/03/2011

Karakas, (Prensa Latina) Başkan Hugo Chavez, Pazar günü Latin Amerika ülkelerini kapsayan bir tura başlayacak. Chavez’in bu tur kapsamında Arjantin, Uruguay, Bolivya ve Kolombiya ile bölgesel entegrasyon ve karşılıklı anlaşmalar yapmaya dönük görüşmeler yapması planlanıyor.

Chavez, bu duyuruyu Cumartesi günü, Şubat 1992’de kendisinin önderlik ettiği bir askeri isyan sonrasında girdiği hapisten çıkışının 17. yıldönümünün kutlama töreninde yaptı.

Resmi kaynaklara göre Chavez, Arjantin’de mevkidaşı Cristina Fernandez ile görüşecek ve La Plata üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’nden sosyal iletişime yaptığı katkılar nedeniyle bir plaket alacak.

Başkan bunun dışında tarım, bilim ve endüstriyel işbirliği alanlarındaki gelişmeleri değerlendirecek ve Arjantin’de bir gaz dönüşüm santralı inşa edilmesi konusunda bir anlaşma imzalayacak.

Uruguay’da, Chavez ve mevkidaşı Jose Mujica enerji ve tarım alanındaki işbirliği mekanizmalarını değerlendirecekler.

Bolivya’da, Chavez’in Başkan Evo Morales’in temelini atacağı bir termoelektrik santralinin temel atma törenine katılması, La Paz’da petrol aramaya dönük bazı anlaşmalar imzalaması ve Morales ile birlikte 11. Zirvesini 3 Nisan’da Karakas’ta yapacak olan entegrasyon öncesi bir blok olan Amerikan Halkları İçin Bolivarcı İttifak (ALBA) açısından dünyada son dönemde gerçekleşen olayların bir değerlendirmesini yapacaklar.

Kolombiya’da mevkidaşı Juan Manuel Santos ile yapacağı 3. resmi görüşme ile bir önceki Kolombiya devlet başkanı Alvaro Uribe döneminde ciddi hasarlar gören karşılıklı ilişkileri geliştirmeye dönük görüşmeler yapması bekleniyor.

Chavez’in bu turu Güney Ulusları Birliği’nin (UNASUR) resmi kuruluşu ve Karakas’ta yapılacak olan Latin Amerika ve Karayip devletlerinin birliğine yönelik zirve toplantısı öncesinde bir hazırlık turu olarak önem taşıyor.

Posted in Venezuela | 1 Comment »

Venezüella: Dünya Kadın Konferansı sonuçlandı

Posted by lahy 09/03/2011

CARACAS (09.03.2011)- Dünya Kadın Konferansı, dün yapılan 8 Mart yürüyüşü ile tamamlandı. 3 gün boyunca Bolivar Üniversitesi’ndeki seminer ve atölyelerde tartışmalar yürüten kadınlar, 2. Dünya Kadın Konferansı’nın 5 yıl sonra yapılmasına, bu zamana kadar yerel, bölgesel ve kıtasal konferanslar toplanmasına karar verdi.

Venezuela’nın başkenti Caracas’ta 37 ülkeden kadınların katılımıyla toplanan Dünya Kadın Konferansı, dün tamamlandı. 4 Mart’ta başlayan konferansa, 37 ülkeden 102 delege ve 7 kurum temsilcisi katıldı. İki gün boyunca yürütülen tartışmalar sonucunda bazı kararlar alındı.

Buna göre,

Dünya Kadın Konferansı 5 yıl sonra yapılacak, bu süreye kadar yerel bölgesel ve kıta konferansları toplanacak.

Var olan koordinasyon görevine devam edecek, konferans sonuçlarını hazırlayıp yayınlayacak. Bir yıl sonra örgütlenecek geniş katılımlı toplantıda ise her kıtadan iki temsilciden oluşan yeni bir koordinasyon seçilecek.

İkinci Dünya Kadın Konferansı daha geniş katılımlı örgütlenecek.

25 Kasım, 8 Mart ve 1 Mayıs, kampanyalar şeklinde örgütlenecek.

1 Mayıs’ta neo liberal politikalara ve kapitalizme karşı eşit işe eşit ücret talebi öne çıkarılacak.

Sosyalizmin zaferini garantilemek için kadınların özgürlük mücadelesini esas almak ve yoksul kadınları sosyalizm mücadelesine dahil etmek.

Enternasyonal bir web sitesi kurulacak ve iletişim ağı oluşturulacak.

Emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve sömürgeci savaşlara karşı enternasyonal kadın mücadelesi ve dayanışması örgütlenecek.

Konferansın son günü ise 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle bir yürüyüş düzenlendi.(ETHA)

Venezüella:Dünya Kadın Konferansı

Posted in Kadın Hakları ve Hareketleri, Venezuela | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Venezüella:Dünya Kadın Konferansı

Posted by lahy 08/03/2011

Foto: Kadınlar aynı sorunları yaşıyor
CARACAS – Venezuela’da yapılan Dünya Kadın Konferansı’nda 6 Mart günü yapılan 1. Meclis oturumunda dünyada kadınların durumu ile ilgili sunumlar yapıldı.

Farklı birçok ülkeden gelen delegasyonlar, ülke raporlarını sundu. 23 ülke delegesi ilk oturumda söz alarak konuştu. Yapılan sunumlarda çarpıcı bilgiler verildi ve öneriler sunuldu.

1. oturumda söz alan Mısır delegesi konuşmasına, “Sizleri Arap halkının isyanıyla selamlıyoruz” şeklinde başladı, isyanda yaşamını yitiren direnişçiler için saygı duruşuna çağırdı.

Mısır direnişinde kadınların etkin rol oynadığına ve kadınların en önde yer aldığına dikkat çeken Mısır delegesi, “Gece gündüz yemeden içmeden direnişte yer alıyor. Mısırlı kadınlar kendi özgürlük tarihini yazıyor ve devrimin sloganlarını kadınlar belirliyor” dedi. Ekvator delegesi, ekonomik krizin Ekvator’da yoksulluğu daha da artırdığını belirtti. İşsizlik oranının çok yüksek olduğu ülkede, hükümetin eğitim için hiç para ayırmadığı, sosyal hakların gaspedildiğini kaydetti. Ekvator delegesi, sağlık, eğitim ve iş mücadelesinde kadınların en ön safta olduğunu söyledi. Mücadele edenlere karşı Ekvator devletinin azgın bir saldırganlık içinde olduğunu söyleyen delege, “Halk ve kitle temsilcileri gözaltında kaybediliyor ya da tutuklanıyor. Mesela son olarak gençlik önderi Marselio Alivero tutuklandı ve halen tutuklu” şeklinde konuştu. Endonezya’da halen faşist bir rejimin hüküm sürdüğünü söyleyen Endonezya delegesi, “Suarto darbesinde en çok devrimciler, komünistler ve Maocular katledildi. Anayasada çeşitli şekilsel değişiklikler yapılsa da özü değişmedi. Darbeden bugüne kadın hareketimiz çok zarar gördü. Şimdi ise hükümetin desteklediği kadın hareketleri var. Bu örgütler aracılığıyla emekçi kadınlar kandırılıyor” dedi.

Farklı ülkelerden kadın delegelerin konuşmalarında, dünyanın neresinde olursa olsun emekçi kadınların benzer sorunlar yaşadıkları dile getirildi. Oturumun sonunda, sunulan önergeler oylandı, şu kararlar alındı:

“Kürdistanlı delegelerin konferansa tekrar katılması için konferans komitesinin çaba harcaması ve görüşmede bulunulması. Kolombiya hükümeti tarafından konferansa katılmaları engellenen kadınların gelişlerine izin verilmesi için çağrı yapılması. Tüm dünya ülkelerinden göç eden, illegal insanların serbest bırakılmasının talep edilmesi.”

Atölye çalışmaları sürüyor

Bu arada Venezuela’da yapılan Dünya Kadın Konferansı kapsamındaki atölye çalışmaları sürüyor. Sosyalizm deneyimleri üzerine yapılan atölye çalışmasında, sosyalizmde kadının evine kapanmaktan nasıl kurtulacağı, çözüm önerileri ve örgüt modelleri tartışıldı. Ayrıca bugün kadınların birlikteliğinin nasıl sağlanacağı model önerileri belirginleşti.

Enternasyonal ve bölgesel kadın kongrelerinin düzenlenmesi önerileri geldi. Atölye çalışmasında kadının kurtuluşunun sosyalizmde olduğu yönünde karar çıkarılması önerildi. SKM bu öneriye, kadın devriminin de eklenmesi gerektiğini belirtti. Tartışmalar bu öneri üzerine devam etti. SKM örgüt modelini ve mücadele deneyimlerini anlattı. Atölyede Kürt kadın hareketi hakkında da bilgilendirme yapıldı.(atılım)

Posted in Kadın Hakları ve Hareketleri, Venezuela | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: