latin amerikan haber yorum

Posts Tagged ‘james petras’

Kolombiya’nın barış ve adalet arayışı ve neoliberal modelin ölümü – James Petras

Posted by lahy 20/04/2012

Demokratik denetim altında çevreyi korumak, çatışmaya siyasi çözüm aramak, yerinden edilenleri topraklarına kavuşturmak ve halkçı bir hükümet kurmak için…

I. Bölüm 

21–23 Nisan tarihleri arasında, Ulusal Yurtseverler Konseyi, yakın tarihin en önemli yeni siyasi hareketi olma iddiasını başlatmak ve güçleri birleştirmek için çoğunluğu kırsal ve kentsel toplumsal hareketlerden, sendikalardan, yerliler ve insan hakları organizasyonlarından binlerce aktivisti bir araya getirecek. 

Altmış yıldan fazla zamandır sürmekte olan silahlı toplumsal çatışmaya siyasi bir çözüm aramak amacıyla ve ortak bir taahhüt ile oluşturulan birlik bu toplantıda; geçmiş ve mevcut narko-para siyasi rejimlerini yenilgiye uğratmak, yerinden edilmiş 4 milyon köylü, yerli ve Afro-Kolombiyalıyı yeniden evlerine ve topraklarına kavuşturmak için bir strateji belirleyecek. Bu toplantının merkezi görev yönü, doğal dengenin bozulmasından zarar gören yerli ve Afro-Kolombiyalı toplulukların korunması, yabancı çokuluslu şirketler tarafından el konulan ülkenin enerji ve mineral kaynaklarının uzun vadeli ve büyük ölçekte kazanılması, ABD askeri üslerinin varlığının güçlü bir şekilde tehlikeye attığı ulusal egemenliği kurtarmak olacak. 21–23 Nisan’da yapılacak olan bu toplantı, paramiliterlerin ve toprak sahiplerinin siyasal araçlarının seçmen üzerindeki kontrolünü kırma girişimiyle Halk Meclisleri tarafından düzenlenen kitlesel toplantıların sonuncusu olacak.

Diğerleri kaybederken bu siyasi hareketin başarılı olacağına inanmak için iyi nedenler var: Neo-liberal Serbest Ticaret Anlaşması ve ABD destekli militarizmi çevreleyen evrensel muhalefet; katılımcı demokrasi, toprak reformu için ortak mücadelede artan işbirliği ve birlik; katılımcıların kapsamı ve sayısı.

Umut vaat eden bir durum
Bu “hareketlerin hareketi”nin nihai siyasi başarısı ve Kolombiya’da demokratik halk inisiyatifinin gelişmesi için uluslararası iklim özellikle Latin Amerika açısından hiç bu kadar müsait olmamıştı.

Güney Amerika ve Karayipler’in büyük kısmında bölgesel özerklik açısından bir dönüm noktası, bölgedeki hemen hemen bütün büyük ülkelerin desteği ile örgütsel bir biçim aldı. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif), Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in dinamik, demokratik, anti-emperyalist hükümeti tarafından yönetilen bölgesel entegrasyon paktı içinde And ve Karayip ülkelerinden onlarcasını birleştirdi. UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), Mercosur (Güney Ortak Pazarı) ve diğer bölgesel kuruluşlar, Latin Amerika’nın artan siyasi ve ekonomik bağımsızlığını ifade etmekte ve ABD’nin egemen olduğu OAS’nın (Amerikan Devletleri Örgütü) reddini göstermekte. Pratik açıdan bakıldığında, bu bağımsız bölgesel örgütlerin artışı, 2009 yılında Honduras’ta yapılan Washington destekli askeri darbenin tanınmaması gibi, ABD destekli askeri müdahalelerin reddi anlamına gelmekte. Washington’un Serbest Ticaret Anlaşması’na Latin Amerika’nın muhalefet etmesi, bölgelerarası ticaretin artmasına neden oldu ve ABD’yi, Şili, Kolombiya, Panama ve Meksika ile ‘ikili’serbest ticaret anlaşmaları aramaya zorladı.

Özerk bölgesel entegrasyonun büyümesi iki stratejik avantaj sağlar: bölgede olabilecek sosyalist, halkçı, yurtsever herhangi bir hükümete Washington’un ekonomik yaptırım uygulama gücünü zayıflatır ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan ekonomik bağımlılığı azaltır. Bu, Venezuela’ya karşı yaptırım koyma ya da Küba’ya uyguladığı ambargoya herhangi bir Latin Amerika desteğini sağlamada Washington’un yetersizliğini belirginleştirir. ABD’nin siyasi nüfuzunun ve ekonomik hâkimiyetinin gerilemesi, daha büyük bir toplumsal eşitlik üzerinde yoğunlaşmış, gerçekçi bir alternatif kalkınma modelini geliştirmek için Kolombiya’da yurtsever ve demokratik halk hükümetini oluşturmada tarihî bir fırsat sunar.

Başta Çin olmak üzere Asya piyasalarının büyüme dinamiği, Latin Amerika’ya, uygun ihraç fiyatları sağlamada, ticaretini arttırmada ve kendi pazarlarını çeşitlendirmede tarihi bir fırsat sunmakta. Asya ile ticari ilişkileri geliştirmenin avantajı, CIA ve Pentagon’un uyguladığı yıkım “vergilerinin” olmamasıdır –kesinlikle ülkelerin iç ilişkilerine karışmama ve karşılıklı ekonomik yarar ilişkilerine dayanmakta. Ticaretin çeşitlendirilmesi ileri düzeyde: Çin; Brezilya, Arjantin, Peru, Şili’nin önemli ticari ortakları olarak ABD ve AB’nin yerini aldı; üstelik ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomileri durgunluk içine düşerken, yüzde 8’den fazla hızla büyüme oranıyla Asya, ticari listesini uzatmayı sürdürmekte.

Artık Latin Amerika, ABD ve Avrupa Birliği’nin finansal piyasalarının konjonktürel dalgalanmalarına tabi değil. ABD ve Avrupa’nın 2008–2010 yılları mali krizleri sırasında, Latin Amerika finansman için Çin’e yöneldi: bölgeye kullandırılan kredi tutarı 2008 yılında bir milyar dolardan 2009 yılında 18 milyar dolara, 2010 yılında 36 milyar dolara çıktı. Üstelik borçları nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği’nin özel sermaye piyasalarına erişemeyen Arjantin ve Ekvator gibi ülkelerin de Çin devlet bankalarından kredi alma olanakları doğdu. 2005–2010 yılları arasında Çin, Latin Amerika’ya 75 milyar dolar kredi verdi ve 2010 yılında verdiği kredi miktarı Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası’nın verdiği kredileri aştı.

Dahası, Çin’in devlet bankaları IMF’nin yaptığı gibi kredi alanlara siyasi ve ekonomik “şartlar” koşmuyor. Yani, Latin Amerikalıların dış finansman edinmesinin amacı, dış kredi verenlerin ekonomik misilleme yapma korkusu olmaksızın bankaları devletleştirmek, toprak reformu dâhil yapısal değişiklikler için Çin’den kredi temin etmek olmalıdır.

ALBA, petrol ithalatı için elverişli sübvansiyonların yanı sıra İmparatorluğun siyasi-askeri müdahalesine karşı bir savunma, Karayipler’in daha fazla entegrasyonu için bir fırsat, emperyal savaşlara karşı güçlü bir reddi temsil eden önemli bir ‘alt-bölgesel gruplaşma’ ve bir forum sağlıyor. ALBA, ortak sınırları, birbirini tamamlayıcı ekonomileri ve ortak Bolivarcı tarihi-kültürel mirası paylaşan Kolombiya için Venezüella ve Ekvator ile stratejik ilişkilerini derinleştirme fırsatı sunuyor.

Bağımsız bir halk hükümetinin eylem özgürlüğünün kısıtlandığı, sözde 1996 Washington Mutabakatı ile korunan neoliberal dogma ve Washington’un askeri-sivil işbirlikçi rejimler aracılığıyla Latin Amerika’ya egemen olduğu 1970’lerin sonlarından 2000’lere kadar olan dönemin aksine, özgür ve bağımsız bir Kolombiya için bugün, ekonomik, siyasi ve uluslararası ortam bir derece daha uygun.

ABD’nin küresel gücünün düşüşü
ABD’nin etkisi dünya ölçeğinde azalmakta: Çin ve Hindistan; Orta Doğu’nun başlıca ülkelerinde, Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, önemli ticaret ortakları olarak Amerika’nın yerini aldı. Rus ekonomisi ve savunması, Yeltsin dönemi boyunca yapılan yağma felaketini iyileştirdi ve siyasi bağımsızlık aranmaya başladı. Bu, Çin ile yakın bağlar oluşturmayı ve Suriye’ye karşı NATO destekli paralı askerlerin saldırısı ile ilgili dayatılan kararın BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetosunu, Venezüella ile Rusya arasındaki petrol anlaşmalarını ve askeri satışları belirgin hale getirdi.

Rusya, Çin ve Latin Amerika tarafından gerçekleştirilen çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışıyla birlikte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika kendini, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesindeki diktatörlükleri tehdit eden bir dizi halkçı anti-emperyalist ve demokratik isyanların ortasında buldu. Bu, aynı zamanda Irak ve Afganistan’da uzun, yüksek maliyetli ve bozguna uğrayan ABD’nin savaşı için de önemli; ayrıca mali ve dış ticaret açığı ve finansal kriz, büyük ölçekli yeni kara savaşları için kamu desteğini zayıflatarak içeride ağır şekilde eleştirilmesine neden oldu.

Diğer bir ifadeyle, ABD, yeni bir halkçı hükümet seçilmesi durumunda Kolombiya gibi büyük bir ülkeye karşı geniş çaplı bir askeri müdahaleyi sürdürebilmesi için daha az kapasiteye sahip.

II. Bölüm

Neoliberal modelin ölümü
Gerçek ve mevcut “serbest ticaret kapitalizmi”, iyi bir yaşam için vazgeçilmez unsurları sağlamadaki başarısızlığını, bugün daha önce hiç olmadığı kadar kanıtlamış durumda. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’da gençler arasında işsizlik oranları yüzde 35–50 aralığında değişmekte, genel işsizlik yüzde 20’ye yaklaşıyor ya da aşıyor. ABD ve Avrupa Birliği’nde gerçek işsizlik ve eksik istihdam, işgücünün dörtte birini aşıyor.

Ekonomik durgunluk, finansal krizler, düşen çalışma ve yaşam koşulları artık ABD ve Avrupa’yı tanımlayan koşullardır. Diğer bir deyişle, beş yıldır krizde olan kapitalist model, “gelişmiş emperyalist ülkeler” veya sözde “gelişmekte olan ülkelerde” çalışanların büyük çoğunluğu için alternatif sunmuyor.

Bu da, krize batmış kapitalizm karşısında geçerli bir alternatifin demokratik katılıma dayalı sosyalist bir toplumun olduğunu göstermek için ideolojik olarak altın bir fırsat sunuyor.

Ulusal ve sınıfsal mücadeleler
Bugün dünyanın her yerinde, Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Kuzey Amerika’ya, kitlesel halk isyanları ilk sıralarda yer almakta. Yunanistan, Portekiz ve İtalya başkentlerinde genel grevler, kitle gösterileri ve ayaklanmalar hiddete neden olmakta. Kitlesel demokratik hareketler, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Körfez Devletleri’nin diktatörleri ile yüzleşmekte. Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya’da ki ‘işgal hareketleri’ (‘occupy movements’), sınıf temelli “kemer sıkma” programlarını reddetmek için yeni ülkelere doğru genişletmekte. Kamu hizmetlerinde, emeklilikte, sağlıkta ve ücretlerde büyük oranlarda yapılan kesintiler pahasına kârlarını kurtarma operasyonlarına karşı yeni orta sınıf katmanları mücadeleye katılmakta.

Hatta Çin gibi yüksek bir büyüme gösteren Asya’daki kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfı eşitsizlik ve sömürüye karşı isyan etmekte: 2011 yılındaki 200,000’in üzerinde grev ve protesto, hiyerarşi ve istismara karşı Kültür Devrimi’nin halk ayaklanmalarını anımsattı. Özetle, bölgesel ve küresel güçlerin korelâsyonu, Kolombiya’da yeni bir dinamik ve birleşik siyasi hareketin ortaya çıkması için çok uygun. Ancak, tehlikeler ve dikkate alınması gereken engeller de var.

Engeller ve zorluklar
ABD’nin gücünün ve etkisinin azalması ve çürümesi: ekonomik istikrarsızlık yaratma, yerel askeri yetkililer aracılığıyla yapacağı dolaylı askeri müdahalelerin, Özel Kuvvetler eliyle gerçekleştireceği doğrudan cinayet tehlikelerini azaltmaz.

Washington, 75 ülkede, silahlı katilleri kullanarak gizli Özel Kuvvetler ordusu geliştirdi. ABD’nin, dünya çapında 750 askeri üssü bulunmakta. Honduras’ta gördüğümüz gibi, ABD ilerici hükümetleri darmadağın etmek için oligarşilerin içlerindeki müttefikleri ve ordular üzerinde hâlâ etkiye sahip. ABD, mevcut diktatörler devrildiği zaman onların yerini almaya hazır, sivil toplum örgütlerinden ve yerel politikacılardan oluşan yedek ordu rezervine sahip.

Washington ve NATO Avrupası, Libya’da Kaddafi gibi bağımsız liderlerin devrilmesi için köktendincilere ve yerel paralı askerlere silah temin etmekte, deniz ve hava desteği sağlamakta. Bugün de Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a saldırmaları için paralı askerlerin silah ihtiyacı karşılanmakta. ABD ve Avrupa Birliği, İran’ı çevreleyen askeri bir donanma inşa etmekte ve onun ekonomisini boğmak için ekonomik yaptırımları teşvik etmekteler. Daha da kötüsü, Washington’un savaş gemileri, füzeleri ve askeri üslerinin Çin ve Rusya’yı çevrelemiş olması.

Diğer bir deyişle, ekonomik olarak gerileyen emperyalizm, çoğulcu bir küresel siyasi sistemin ilerlemesini caydırmak için hâlâ askeri seçenekleri korumakta. Emperyalist devletler, halkın desteğiyle bütünleşmiş hükümetlerin aynı derecede önemli birleşik bölgesel ittifakları ile karşılaştıkları sürece güçten vazgeçmezler.

Latin Amerika’daki entegrasyonun olumlu gelişimi bağımsızlığa doğru adımların atıldığını gösterir ancak bunun stratejik zayıflıkları var: şöyle ki kalkınma modelleri üzerinde yükselen iç sınıf çelişkileri ve çatışmaları. Ekonomik büyüme ve piyasaların çeşitlendirilmesi ABD’nin hâkimiyetini azalttı fakat aynı zamanda ulusal tarım-maden şirketlerinin ve iç egemen sınıfların güçlerini ve zenginliklerini güçlendirdi.

Bu rejimlerin bazıları “halk hükümetleri” olduklarını iddia etseler bile Brezilya, Şili, Peru, Ekvator, Bolivya ve diğer bölgelerde servet, gelir ve toprak mülkiyeti eşitsizlikleri büyümekte. Dahası, Bolivya gibi ALBA ülkelerinin “anti- emperyalizm”leri, ülkeye egemen olan, petrolü sömüren ve madenleri çıkaran, yabancı sermayeli çokuluslu onlarca şirkete uzanmıyor. Arjantin bağımsız bir dış politikayı teşvik edebilir ama onun da kırsal alanlarının üçte birinden fazlası yabancı sermaye ait.

Diğer bir deyişle, Latin Amerika’da bağımsız hükümetlerin büyümesi ABD egemenliğinin sınırlanmasına katkı sunarken, Kolombiyalı hareketlerinde bölgedeki “ilerici” ülkelerin sınırlarını ve sınıf çelişkilerini tanımaları gerekir. Sadece Venezüella güçlü bir yeniden bölüşüm ve yurtsever politikalar izlemekte.

Kolombiyalı yeni siyasi hareketlerin karşı karşıya kalacakları başlıca engeller içseldir: köklü oligarşi ve devletin içindeki müttefikleri, özellikle ordunun içindekiler ve paramiliter güçler. Dışsal koşulların büyük ölçüde olumlu olması durumda ise iç politik rejim özellikle önde gelen sendikacıların, çiftçilerin ve insan hakları aktivistlerinin onlarcasının sürekli öldürülmesi gibi önemli engeller çıkaracaktır.

ABD askeri üslerinin sökülmesi ile başlayacak sivil toplumun askersizleştirilmesi, Plan Kolombiya’nın askıya alınması, Silahlı Kuvvetler’in (300.000’den fazla, ayrıca paramiliter çeteler) seferberliğinin sona erdirilmesi (demobilizasyonu) ve demokratik hakların uygulanması, siyasal alanın açılması yönünde önemli adımlardır. Seçimlerin demokratikleştirilmesi, devlete nüfuz etmeyi ve sivil topluma yapılan baskıyı sonlandırılmayı gerektirir.

Kolombiya’nın demokratikleştirilmesi, toplumunun tüm halk kesimlerini temsil eden bağımsız ve güçlü toplumsal hareketlerin büyümesini gerektirir; siyasi cinayetler için eski narko-Başkan Álvaro Uribe ve onun en yakın işbirlikçilerinin adli olarak soruşturulması/kovuşturulması ve bugünkü Santos rejimine doğru genişletilmesi gerekir. Asya, Latin Amerika’nın geri kalanı ve Venezüella daha derin ekonomik ilişkiler vaat ederken Obama ve Santos arasında imzalanan ve ülkenin gelişimine engel teşkil eden son “serbest ticaret” anlaşmasının reddedilmesi gerekir.

Her şeyden önce, Uribe rejimi tarafından zorla mülsüzleştirilmil, yerinden edilmiş 4 milyondan fazla Kolombiyalının kendi topraklarına yeniden sahip olmalarını sağlamak, kredi vermek ve bugün yaşadıkları sefalet ve mutsuzluktan kurtulmalarına fırsat vermek için seferber olunmalı.

Kolombiya’nın mevcut yöneticileri, Avrupa, Latin Amerika ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde başarılı bir neoliberal modelin tek bir örneğini gösteremezler. Meksika ve Orta Amerika’nın neoliberal ülkeleri bölgede en düşük büyüme oranlarına sahipler ve son 5 yılda 80.000’den fazla cinayet ile uyuşturucu kartelleriyle ağzına kadar dolu durumdalar. ABD ekonomisi yüzde 20’den fazla işsizlik oranıyla tıkanmış vaziyette. Avrupa Birliği dağılmanın eşiğine gelmiş durumda.

Büyüyen kapitalist yoksulluk Marx’ın eleştirisini açıkça teyit etmekte. Yeni politik hareketler için şimdi, ekonominin komuta kademelerinin kamusal mülkiyetinee, tarım reformuna, sürdürülebilir tarıma ve demokratik denetim altında çevrenin korumasına

Bu tarihi buluşmaya katılacak militanlara, aktivistlere ve organizatörlere koşulsuz desteğimi ve dayanışmamı, bu iyimserlik ve eleştirel analiz ile ifade etmekteyim. Onların er ya da geç Kolombiya’yı “ikinci ve son bağımsızlığına” götüreceklerine eminim.

[theprisma ve lahaine sitelerinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Reklamlar

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , | 2 Comments »

2012 seçimleri yaklaşırken Chavez-Obama karşılaştırması= James Petras

Posted by lahy 29/09/2011

Venezüella ve ABD’de 2012 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçmlerine yaklaşık 1 yıllık bir zaman kalmışken, James Petras, Chavez ve Obama’nın ekonomik ve sosyal politikalarını karşılaştırdı. Petras, istihdamı ve kitlelerin refahını arttırıcı politikalar izleyen Chavez’i seçimlerde büyük bir zaferin beklediğini öngörürken, Obama’nın da bunun aksi yönündeki politikalarla kendi sonunu hazırladığına işaret ediyor.

Görevdeki iki devlet başkanı, Venezüella’da Hugo Chavez ve ABD’de Barack Obama 2012’de yeniden seçilmek için adaylıklarını koyuyorlar. Bu iki seçim yarışını dikkate değer kılan, söz konusu iki kişinin küresel ekonomik krize tepkilerinin zıtlık göstermesi.

Chavez, geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını desteklemeyi sürdüren ve istihdama, kamu refahına ekonomik büyümeye yönelik harcamalar yapan demokratik sosyalist programını izliyor: Obama, kurumsal finans kapitalizme ideolojik bağlılığıyla güdülenmiş, Wall Street spekülatörlerini onlara milyarlar akıtarak kurtarıyor, kamu sektörü açığını azaltmaya odaklanıyor, vergileri düşürüyor ve bankaların borç vereceği, özel sektörün yatırım yapacağı ümidiyle iş çevrelerine hükümet yardımında bulunmayı teklif ediyor. Obama, şirket kesiminin işsizleri istihdam etmeye başlayacağını ümit ediyor. Chavez’in ekonomik stratejisi, toplumsal geliri arttırarak toplumsal desteği arttırmaya yönelmiş durumda. Obama’nın stratejisi ise “damlama teorisi” etkisi umuduyla seçkinlerin zenginliğine zenginlik katmaya yönelmiş. Chavez’in ekonomik canlanma programı, kamu sektörü temelli; devlet, krizlere neden olan kapitalist pazarın ve özel sektörün yatırım yapmaktaki başarısızlığının ışığında önderliği ele alıyor. Obama’nın ekonomik canlanma ve istihdam programıysa büsbütün özel sektöre bel bağlıyor, istihdam yaratan yerli yatırımları özendirmek için vergi aflarından faydalanıyor.

Uzmanlara ve politikacılara göre, her iki başkanın sosyo-ekonomik performansları 2012’deki seçimlerde tekrar başkan seçilip seçilmeyeceklerinde belirleyici olacak.

Başkan Chavez ve Obama’nın ekonomik kriz karşısındaki performanslarını ölçmek

Son üç yıl boyunca, her iki başkan da işsizliğin artmasıyla, ekonomik durgunlukla ve kitlelerin, ekonomik canlanma programını açık ve kesin bir dille ifade eden politik önderlik talepleriyle sonuçlanan derin sosyo-ekonomik krizle karşı karşıya kaldılar.

Başkan Chavez krize, sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını içeren geniş çaplı bir programla yanıt verdi. Milyarlar, önümüzdeki birkaç sene içinde bir milyon konut yaratmak için planlanan devasa barınma programına tahsis edildi. Chavez, Kolombiya’daki sağcı Santos yönetimiyle siyasi anlaşmayı müzakere ederek askeri gerginlikleri düşürdü ve sınır anlaşmazlıklarını azalttı.

Asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emekli maaşlarını arttıran Chavez, dar gelirli grupların tüketimini arttırıyor, talebi canlandırıyor ve küçük ve orta boy işletmelerin gelirlerini yükseltiyor. Büyük çaplı altyapı projelerine, özellikle de otoyol ve taşımacılık projelerine girişen devlet, emek-yoğun faaliyetlerle istihdam yaratıyor. Chavez hükümeti, gıda ve diğer temel ürünlerde fiyat kontrolü başlatarak insanların hayat standartlarını koruyor; bu da süper market sahiplerinin vurgunculuğu pahasına hükümete olan yoğun rağbeti devam ettiriyor. Hükümet, talebe dayalı ekonomik canlanma programını finanse edilmesi esnasında kârlı altın madenlerini kamulaştırdı ve deniz aşırı rezervleri geri döndürdü, zenginlere vergi imtiyazı sağlamaktan, batık bankaları ve özel işletmeleri kurtarmaktan sakınıyor.

Obama, istihdam yaratacak bütün geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını reddetti: teklif ettiği “ABD’nin işleri” tasarısı, en iyi ihtimalle işsizliği geçici olarak yüzde 0.2 oranında düşürecek. Wall Street’in tahvil sahiplerinin menfaatlerine olan politikaları takiben Obama, kamu harcamalarında, özellikle de sosyal harcamalarda daha geniş çaplı kesintiler anlamına gelen “bütçe açığı azaltılması” ile daha derinlemesine ilgilenmeye başladı. Obama, kitleler tarafından desteklenen Medicare (ABD’deki yaşlılar için devlet sağlık sigortası; ç.n.), Medicaid (ABD’de yoksullara yönelik sağlık yardımı; ç.n.) ve sosyal güvenlik programları için yapılan vergi ödemelerinin azaltılmasını öngören gerici teklifi aşırı sağ ile mutabakat içinde kararlaştırdı. Obama’nın “ABD’nin işleri”ni finanse etmek için hazırladığı teklifler, , ödemelerde bir düşüşü veya eksikliği kesinleştiren ya da daha kötüsü özelleştirmeye, sosyal güvenliği, trilyon dolarlık bir ikramiyeyi Wall Street’e devretmeye olanak sağlayacak biçimde sosyal güvenlik vergilerinde kesintilere bağlı.

Obama, on milyondan fazla ailenin evlerinin ipotek (mortgage) dolayısıyla haczedilmesini görmezden geliyor –bu, bankaları ve ev ipoteği dolandırıcılarını kurtarmak adına evsizliği ve ikametteki düşüşü arttırıyor.

Obama, denizaşırı muharip birliklerin, gizli kapaklı terör operasyonlarının ve içerideki istihbarat aygıtının sayısını katlayarak askeri harcamaları arttırdı, eğitim gibi ürettici yatırımlardan, teknolojik becerileri geliştirmek ve ihracatı özendirici faaliyetlerden vazgeçmek pahasına bütçe açığını arttırıyor.

Afrika kökenli ve yerli Venezüellalılara yönelik olumlu iş ve eğitim politikalarının altını çizmeye özen gösteren Chavez’in aksine, Obama, beyaz Wall Street bankacılarının lehine hizmet vererek büyük şehirlerde genç (18-25 yaş) Afro-Amerikalılar ve Latin kökenliler arasındaki yüzde 50’lik işsizlik oranını görmezden geliyor.

Emekli maaşlarını ve ücretleri enflasyona sabitleyen ve fiyat kontrolünü zorunlu kılan Chavez’in tersine, Obama, reel gelirde son üç yılda yüzde 7’lik bir düşüşle sonuçlanacak biçimde, devlet tarafından ödenen maaşları ve sosyal güvenlik harcamalarını dondurdu.

Amerikan Nüfus Dairesi’nin son verilerine göre (Eylül 2011), 46.2 milyondan fazla Amerikalı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve bu tüm zamanların en yüksek rakamı (Söz konusu rakamlar 2010 yılına dair rapordan ve 2009 yılında bu rakam 43.6 milyon idi, ç.n.). Orta sınıf hane halkının geliri 2009-2010 arasında yüzde 2.3 düştü. Yoksulluk sınırının altındaki Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 13.2’lik rakamdan 2010 yılında yüzde 15.1’e yükseldi. 2010 yılında 2.6 milyon ABD vatandaşı daha yoksullaşırken, neredeyse dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşadı. Bunun aksine ve Obama’nın “damlama ekonomisi” politikalarına uyumlu olarak, zengin -100 bin dolardan fazla kazanan- ABD’lilerin oranı çok az zarar gördü ya da hiç etkilenmedi: Tiffenys gibi lüks özel ürün mağazaları, satışlarında yüzde 15 artış açıkladı.

En yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimin gelirinde 2009-2010 yılları arasında yüzde 1.5 oranında azalma olurken, halkın en alttaki yüzde 10’luk kesimi, gelirindeki yüzde 12.1 oranındaki azalma ile en çok zarar görenler oldu. 34 OECD ülkesi arasında ABD; Meksika, Şili ve İsrail ile birlikte sınıf eşitsizliği konusunda en kötü durumda olanı. Obama’nın yukarıdan aşağı teşvik edici politikaları, işçi sınıfını ve orta sınıfı kurban ederek bankacıları kurtardı.

Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı ekonomilerin politik ve ekonomik sonuçları

Obama’nın “yukarıdan aşağı” ve Chavez’in “aşağıdan yukarı” sosyo-ekonomik politikalarının politik ve ekonomik sonuçları her bakımdan dikkat çekici. 2011 yılının ilk yarısında, ABD durgunluk yaşayarak yüzde 2’den az büyürken, Venezüella yüzde 3.6 büyüdü. Daha kötüsü, yılın ikinci yarısı boyunca, Obama ve danışmanları ABD’nin “çift dipli” durgunluğa, eksi büyümeye doğru yol aldığına dair korkularını dile getirdiler. Bunu tersine, Venezüella Merkez Bankası Başkanı, 2012 yılı için büyümeni ivme kazanacağı tahmininde bulundu.

ABD’de işsizlik oranı yüzde 9’un üzerindeyken ve bu eksik istihdam oranının yüzde 19’un üstüne çıkmasıyla birleşmişken, Venezüella’nın geniş sosyal konut ve altyapı yatırımları yeni işler yaratıyor, işsizlerin ve eksik istihdam edilmişlerin sayısını resmi ve gayrı resmi emek piyasasında düşürüyor. Obama’nın, Wall Street bankacılarının ve bütçe daraltma şahinlerinin her istediğini vermesi, denizaşırı savaş ve iç güvenlik aygıtı harcamalarındaki muazzam artış, hazineyi iflas ettirdi. Chavez, bunun tersine kârlı özel sektör madenlerini, bankaları ve enerji yatırımlarını kamulaştırdı ve azaltılan askeri gerginlik, gıda desteği gibi sosyal programlar için ayrılan kaynakları arttırdı. Obama’nın bütçe daraltması, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük çapta işten çıkarmalara neden oldu.

Chavez’in sosyal harcamaları kamu üniversitelerinin, orta öğretim ve ilköğretim okullarının, kliniklerin sayısını arttırdı. Obama, ipotekçi bankalarsın zorla tahliyelerini görmezden gelirken milyonlarca insan evsizleşirken, Chavez bir milyon ev inşa ederek konut açığını çözme konusunda bir başlangıç yaptı.

Obama, iş imkânı yaratacak üretici yatırımlara borç vermeyen, bunun yerine daha yüksek faizli denizaşırı (Brezilya) bonolara denizaşırı spekülasyon yapmayı tercih eden özel bankalara neredeyse hiç faizsiz borç verdi. Chavez, doğrudan emek-yoğun altyapı programlarına, tarımsal kendine yeterlilik projelerine yatırım yapıyor ve ilave işleme fabrikaları ve dökümhaneler açıyor.

Uyguladığı gerici yukarıdan aşağı ekonomi politikalarının ve Medicare, Medicaid ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal programlarda kesintiye gidileceğine dair aleni tehditlerinin bir sonucu olarak, Obama’nın popülaritesi son üç yılda yüzde 80’den yüzde 20’a düştü ve aşağı doğru gidiyor. Dahası, Wall Street destekçisi mali ve militarist politikaları, ABD’ni politik iklimini daha sağa doğru yöneltti. 2011 yılının geçtiğimiz çeyreği itibari ile Obama seçim yenilgisi konusunda savunmasız görünüyor.

Sosyal büyüme ve kamu yatırımları konusundaki pozitif programlara dayanan ekonomik canlanma dalgasıyla sürüklenen Chavez’in popülaritesinin, Obama’nın aksine Mart 2010’daki yüzde 40’lık düzeyden, 7 Eylül 2011’deki yüzde 59.3’lük düzeye yükseldiği görülmekte. ABD destekli muhalefet parçalara ayrılmış, zayıf durumda ve işçi sınıfının, inşaat firmalarının ve müteahhitlerin çıkarına olan barınma ve altyapı projelerinin yarattığı ezici bir çoğunlukla destek gören pozitif algıyla başa çıkacak güce sahip değil.

Chavez’in, kişisel güvenlik, yönetsel yozlaşma ve verimsizlik konularında yaralanması mümkün. Ancak bu problemli alanlarda önemli adımlar atacak gibi görünüyor. Yeni bir polis akademisinin mezunları, pilot projelerde şiddet suçu oranını yüzde 60 civarında düşüren dürüst, etkili toplum bağlantısına sahip polislik faaliyetleri sağladı. Bürokratik yozlaşma ve verimsizliğe son verme çabaları ise hâlâ beklemede.

Sonuç

Chavez ve Obama’nın başkanlıklarının karşılaştırılması, başarılı bir aşağıdan yukarıya sosyalist bilgiye dayalı ekonomik canlanma programı ile başarısız olmuş bir yukarıdan aşağı kapitalist teşvik programı arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne seriyor. Amerikan kamuoyu, özel bankacılığın hazine talanına, sosyal güvenlik ağının son kalıntılarını yönelik hükümet tehditlerine ve Obama’nın kalıcı yüksek işsizlik ve eksik istihdam oranlarını düşürmedeki başarısızlığına yönelik düşmanlığını ifade ederken, Chavez’in popülaritesi seçmenlerin beşte üçünün “olumlu hisleri” ile birlikte artıyor. Chavez hükümeti devam eder ve “aşağıdan yukarı” ekonomik teşvik programını derinleştirirse, ekonomi büyümeye devam eder ve kendisi de kanseri atlatırsa, 2012’de büyük bir olasılıkla ezici bir zaferle yeniden seçilecek.

Bunun tersine, eğer Obama şirketlere ve finansal seçkinlere boyun eğmeye, sosyal programları kısmaya ve yakmaya devam ederse, tamamen hak edilmiş yenilgisine ve unutulmasına doğru kaymayı sürdürecek.

Venezüella’nın gelişmiş düzeydeki sosyal programlar vasıtasıyla ekonomik canlanması Amerikan halkına güçlü bir mesajdır: “yukarıdan aşağı” geriletici ekonomi politikalarına bir alternatif var: buna demokratik sosyalizm deniyor ve bunun savunucusu, halkına hitap eden ve zenginler için çalışan hilekâr Obama’nın aksine, halkına hitap eden ve halkı için çalışan Başkan Chavez.

http://petras.lahaine.org/?p=1873 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir

Posted in Makaleler, Venezuela | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

James Petras: 21. yüzyıl kapitalist kalkınmasına giden yollar

Posted by lahy 12/11/2010

James Petras

Giriş

İçinde bulunduğumuz 10 yılın yarısından fazlası boyunca, Latin Amerika borsaları hızla büyüdü. Denizaşırı yatırımcılar, yatırımlarının semeresini aldılar ve kâr payı, kâr ve faiz ödemeleri şeklinde milyarları ülkelerine gönderdiler. Çokuluslu şirketler, engelsiz biçimde ve “teknoloji transferi” ve çevresel kısıtlamaya dair yerel çevrelerden neredeyse hiçbir talep olmaksızın madenciliğe, tarım endüstrisine, bunlarla ilişkili sektörlere doluştular. Latin Amerika yönetimleri, yabancı yatırımcıların kârlarını ülkelerine göndermek üzere için değeri yüksek para birimlerine sınırsız erişime sahip oldukları teminatını vermek amacıyla eşi benzeri görülmemiş döviz rezervi biriktirdi. On yılımız, radikal toplumsal hareketlerin politik ve toplumsal demobilizasyonuna, seferberliklerini benzersiz  biçimde sona erdirmelerine şahit olmakta. Yönetimler, özel mülkiyet haklarına uzun dönemli garantilerin yanı sıra, yabancı ve yerli yatırımcılara politik ve toplumsal koruma sağlamakta.

Tek istisna olan Venezüella haricinde hiçbir yönetim, 1990’larda kendilerinden önceki neo-liberal yönetimler tarafından uygulamaya koyulan stratejik ekonomik sektörlerdeki geniş çaplı özelleştirmeleri eski haline döndürmedi. Gerçekten de, bereketli toprakların bir araya toplanması ve merkezileştirilmesi, politik gündemde toprak ve gelir yeniden dağıtımı iddiası olmaksızın devam etti. Denizaşırı ve ulusal bankacı ve yatırımcılar, ekonomideki hızlı büyümeyi kutlar ve daha da önemlisi bölgeye milyarlar yatırarak minnettarlıklarını gösterirken,solcu uzmanlar “yeniden dirilen sol” bulmak istiyor ve 21. yüzyıl sosyalizminin çeşitli biçimlerine dair yazılar yazıyorlar. Özellikle birçok önde gelen ve geniş çapta yayımlanan Avro-Amerikan ilericileri ve solcu entelektüelleri, takipçileri ve okuyucularına kötü biçimde yardım ediyorlar. “Jet uçuşu”na dayanan yorumlar, Latin Amerika’nın sola ve ulusal bağımsızlığa doğru yürüyüşüne dair coşkulu haberler vermekteler. Bu tür düşünüşler, herhangi bir deneyimsel, tarihsel, analitik veya istatistiki altyapıdan yoksun. Chomsky, Tarık Ali, Wallerstein gibi Rio Grande’nin ötesinde hiçbir zaman bir alan araştırması yürütmemiş ya da hatta günümüz Latin Amerika’sından milyarlar kazanan başlıca yatırımcılara danışmanlık yapan türlü türlü yazarlar, aniden rejimlerin toplumsal ve politik doğasının, toplumsal hareketlerin durumunun ve mevcut ekonomi politikalarının uzmanı haline gelmiş durumdalar. Latin Amerika, görevli rejimlerin politik söylemlerini yansıtabilecek Batılı yazarlara meşru hedefmiş gibi geliyor. Şüphesiz ki bu, ara sıra resmi davetleri garanti altına alıyor, ancak Latin Amerika’daki günümüz rejimlerinin mevcuıt mahsullerinin en dikkat çekici sosyo-ekonomik niteliklerini ve onların keskin biçimde tanımlanan kalkınma stratejilerini çok nadiren açıklıyor.

Bağımsız toplumsal hareket liderleriyle yapılan görüşmelerin yanı sıra, kapsamlı saha görüşmelerine, uluslararası kalkınma ajanslarınca yayımlanan istatistiki çalışmalara, ekonomik danışma ve yatırım şirketlerinin raporlarına dayanan geniş veriler, Latin Amerika’nın sosyalizme veya buna benzer bir şeye değil, 21. yüzyıl kapitalizmine doğru yol aldığını öne sürmek için bolca belge sağlıyor.

Gerçekten de, şirket medyası tarafından kutlanan en büyük başarı öykülerinden biri, sosyalist politikaların marjinalleştirilmesi, politik sınıfın liderleri (merkez soldan sağa doğru) tarafından “küreselleşmenin” genel kabulü ve 21. yüzyıl kapitalizminin politikacılarına popülist meşruiyet sağlarken, neo-liberal hayaletlere karşı savaş sürdüren entelektüel/akademik seçkinlerin radikallikten koparılmasıdır.

21. yüzyıl kapitalizmi: Süreklilikler ve değişimler

Yatırımcılar, spekülatörler, çokuluslu şirketler ve Asya, Avrupa, Kuzey Amerika ve Ortadoğu’dan ticari şirketler, son yıllarda Latin Amerika liderlerinin sürdürdüğü ekonomik kalkınma politikalarında yarar ve değer buldular. Bilhassa, yeni tesis edilen politik istikrara ve uzun vadeli ve yüksek oranlı kârlar için ekonomik fırsatlara alkış tuttular. Aslında Latin Amerika’ya, ABD ve Avrupa Birliği’nin dengesiz ve değişken pazarlarındakilerden üstün kârlı yatırımlar için pazar gözüyle bakılıyor.

Latin Amerika’daki faaliyetlerinden bildiğimiz gibi 21. yüzyıl kapitalizmi (21C), 20. yüzyıl kapitalizminin çeşitli değişkenleri ile kendi başlıca belirleyici özelliklerini aşıyor. 21C, geç 20. yüzyıl neo-liberal modelinin “serbest piyasa” ilkelerine sarılıyor; erken 20. yüzyılın sömürgeci işbölümü ile benzer şekilde tarım-maden ihracatını ve mamul ithalatını destekliyor. Yoksulluğu ıslah etmek, bankaları kurtarmak, ihracatçıları ve yabancı yatırımcıları desteklemek için milli kalkınma stratejisini, devlet müdahalesi politikalarını ödünç alıyor.

“Geç” ve “daha geç” gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet, tarım-maden ihracatçıları ile Brezilya ve Arjantin gibi bazı daha büyük ülkelerdeki endüstriyel kapitalistler (yerli ve yabancı) arasında arabulucu olmak suretiyle önemli bir rol oynuyor.

Liberal ve neo-liberal kapitalistlerin öncelikle sermaye akışındaki pre-kapitalist kısıtlamaları, daha sonra ise kapitalist sömürüyü zorlayan işçi sınıfı ve refah taleplerini yok eden daha önceki biçimlerinin aksine, günümüz heterodoks liberal (ya da “post-neo-liberal”) rejimler, işçi sınıfını ve yoksulları yeni ihracat stratejisine koşmaya (ata koşum takmak anlamında, ç.n.) ve atamaya girişiyor. Yüksek emtia fiyatları ve Asya’daki büyüyen pazarlar şeklindeki elverişli dünya piyasası konjonktürü nedeniyle 21. yüzyıl kapitalizmi kısmen “serbest piyasa” ve refah/yoksulluk politikalarını sürdürebilir.

Sermaye akışının düzenlenmesindeki ve “kazanan ve kaybedenlerin ayıklanmasındaki” artan devlet etkinliği, küçük çiftçiler karşısında tarım endüstrisini, küçük ve orta ölçekli üreticiler ve satıcılar karşısında ihracatçıları ve büyük perakende ithalatçılarını destekliyor -“serbest piyasa” tarım-maden ihraç modelinin beslenmesinde devlet müdahaleciliğinin uygunluğunu, aslında önemini, vurguluyor. Bazı sermaye kesimleri, yoksulluk programlarında ve asgari ücretlerin yükeltilmesinde artan devlet harcamalarının sonucu olan muhtemel bütçe açıklarından ve yükselen kamu borçlarından yakınırken, genel olarak çoğu kapitalist “devletçilik”in günümüz versiyonunu tamamlayıcı olarak ve büyüyen yatırım olanakları ve sermaye birikiminin daha büyük hedefleri ile uyuşmazlık içinde değilmiş olarak görüyor.

21C ideologları, “anti-emperyalizm”, “21. yüzyıl sosyalizmi” ve And ülkelerinde “demokratik ve kültürel devrim”in (Bolivya) bir başka “yerli” türüne dair görüntü ve anlatıları yansıtarak, özellikle ilk dönemlerinde, sistemin meşruiyetinin güvence altına alınmasında önemli rol oynadılar. Doğal madenleri işlemeye dayanan kalkınma stratejilerine yönelik mevcut güçlü itimat ve stratejik ekonomik sektörler ile topraklarda, yerlilerin arazi taleplerinin olduğu yerlerde veya yakınlarında yabancı şirketlerin verili kuvvetli varlığında, geleneksel yerli ritüelleri ve sembolik temsilleri, anti-emperyalist söylem ve karizma, isyancı halk destekçilerine rağmen (özellikle Peru, Ekvador ve Bolivya’da) 21C’nin çarklarının yağlanmasında kilit rol oynuyor.

Dünya pazarına ilişkin liberal “sömürgeci işbölümü”ne sarılan “merkez sol”  olduğu sanılan yönetimlerin çelişkisi, bir dereceye kadar pazarın daha büyük çeşitliliği ile örtülmeleridir. İlk söyleyeceğimiz ikincisinin ekonomik zorunluluklarını yansıtıyor iken, Asya ile yeni ekonomik bağlar, güney-güney dayanışmasının ifadesi olarak sunulurken, “kolonyalite” (sömürgecilik anlamına gelen “colonialism”den türetilmiş bir kelime olarak, ç.n.), ABD ile ekonomik ilişkiler olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte, Çin, darbelerle, gizli operasyonlarla ve askeri işgallerle (en azından Latin Amerika’da) meşgul olmadığı sürece, ABD ile Çin arasında önemli politik farklar vardır.

21C modelinin kilit noktası toplumsal istikrar, liberal demokratik politik çerçevenin muhafazası ve yurttaş egemenliği -hepsi de bu hükümetleri, Venezüella’da (2002) ve Bolivya’daki (2008) başarısız ve Honduras’taki (2009) başarılı darbelerin de aralarında olduğu, bölgedeki ABD destekli darbelerde aşındırdı-.

ABD tarzı militarizm, muhtemel dış istikrarsızlaştırma faktörü ise, şimdi ağırlıklı olarak Kuzey Amerika’da (Meksika), Orta Amerika’da ve And ülkelerinde (Kolombiya) yoğunlaşan ekonomideki ve devletteki narko-kapitalizmin büyüyüşü de başlıca iç tehdittir. 21C’nin açmazı, ABD’nin uyuşturucu ajanlarının istikrarsızlaştırıcı rolü ile bütün başlıca ticari ortaklarla -ABD’nin de dahil olduğu- “iyi ilişkilerin” korunması ihtiyacı arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı.

21C Latin Amerika’sında devletin durumu

Yüzyıl sona ererken krizin ve neo-liberalizmin çöküşünün belirmesiyle, devlet ekonomide daha güçlü ve aktif bir rolle ortaya çıktı, özellikle de denizaşırı finansal akışın düzenlenmesi bakımından. Birtakım rejimler (Brezilya, Bolivya ve Venezüella), yabancı çokuluslu kuruluşlarla birlikte gelir paylaşımında devletin rolünü arttırdı. Diğerleri kısmen veya tamamen sıkıntılı birkaç girişimi kamulaştırdı (Venezüella, Bolivya ve Arjantin). Yine de bazıları mali ve makro-ekonomik politikalar üzerindeki “denetleme”sini sona erdirmek üzere IMF’e olan borçlarını kapattı (Brezilya ve Arjantin). Çoğu devlet, ekonomiyi canlandırmak, işsizliği azaltmak ve işçi sınıfının toplumsal taleplerinden bazılarına uyum sağlamak için ekonomik teşvik politikalarını benimsedi. Tüm hükümetler, tarımsal-mineral üretim işletmesine yatırım yaparak ve bunu destekleyerek, kazancı ve ticari malların yükselen fiyatlarından sağlanan geliri yükseltmek üzere tasarlanmış politikaları benimsedi.

Gelecekteki dışarıdan gelen ekonomik şoklara hava yastığı olarak, devletler muhafazakar mali politikaları, bütçe fazlalarını biriktirmeyi, döviz rezervlerini arttırmayı benimsediler.

Devletin rolünün genişlemesine ve onun dünyanın talepleri vasıtasıyla kârı maksimize etmek amaçlı tam vaktinde müdahalesine karşı koymayarak, özel sermayeye bağımlı ortak olarak kaldı. Çeşitli önemli sanayi kuruluşlarının kamulaştırıldığı Venezüella’da bile, devlet kuruluşları Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 10’undan azını yaratıyor. Aynı derecede önemli olan devlet ve ekonomi, kamu ve özel, Latin Amerika’da tarımsal-mineral ürünlerin ihraç, mamüllerin ithal edildiği, küresel “sömürgeci işbölümüne” bağımlı. Durağan, kararlı mali bilançolar, geniş çaplı dış rezervler ve nispeten yüksek faiz oranları, mali sermayeyi cezbederken, doğal maddeleri işleme sanayiine verilen önem büyük çapta yabancı yatırımları teşvik ediyor.

Bununla birlikte, güçlü bir devletin görüntüsü, çeşitli tarihsel ve yapısal etmenler tarafından gizlenir. Bazı yönetimler, geçmişteki diktatörlükten kalma üst düzey askeri ve polis yetkililerinin birkaçını tasfiye ederken, askere alma, eğitim ve politik tutum değiştirme de dahil olmak üzere ortada kurumsal bir dönüşüm olmadı. Dahası, bütün hükümetler “darbecilerin okulu” olma konusundaki dile düşmüş tarihe rağmen ABD askeri danışma programları ile askeri tatbikatlar ve eğitimler konusunda işbirliği yapmaya, bunlara katılmaya devam etti. Devlet istikrarı için aynı derecede tehlikeli biçimde, yeni kalkınma stratejisi geçmişte kârları veya çıkarlarının tehdit altında olduğunu düşündükleri zaman askeri yetkilileri arayıp bulan ve darbeleri kışkırtan ticari seçkinlere bel bağlar ve onlara katkıda bulunur.

Latin Amerika devletlerinde şu anda mevcut olan istikrar, kısmen potansiyel olarak değişken olan emtia fiyatlarına ve talebe dayanır, geçmişten taşıdıkları birçok şeyle ve Washington’ın darbe ustalarıyla mevcut çok fazla bağlantılarıyla askeri kurumlar ve özel sektör, toplum ve ekonomi üzerinde hegemonyalarını gösterdikleri sürece demokratik kapitalizmin kurallarıyla devam etmeye hazır.

21. yüzyıl kapitalizmine doğru giden “Ortodoks” ve “Heterodoks” yollar

Bugün ve yakın gelecek için hiçbir Latin Amerika ülkesinin -olası Venezüella istisnası hariç- ekonomiyi kamulaştırmak planı veya projesinin olmadığı gerçeğinden hareketle, en önemli teorik ve pratik sorun, kapitalist kalkınmanın birbirinden farklı yollarını tanımlamak. Kaynağa, yörüngeye, toplumsal müttefiklerine göre, bazı sınır kesişmeleriyle “heterodoks” ve “ortodoks” stratejileri tanımlayabiliriz.

21C’ye yönelik heterodoks yaklaşım, bazı yerel yazarlar tarafından her şeyden önce  finans ve üretimin temel araçlarının (bankalar, işletmeler, madenler, ticaret ve tarlaların) özel mülkiyetine dair basit değerlendirmelere ve yüksek faiz veren tahviller ve madenler ile enerji kaynaklarının çıkarılmasından düşük mali hak bedeli istenmesi sevdasına  “sıcak para”nın geniş çaplı girişine göz yumularak kimi zaman “21. yüzyıl sosyalizmi” olarak adlandırılabiliyor.

21C’nin ortaya çıkışını anlamanın anahtarlarından biri, onun yaygın politik çalkantı dönemlerindeki kökenlerine ve kendinden önceki “neo-liberal” devir ile ideolojik “ilişkisini kesmesinde” yatar. Radikal kökenler, ortaya çıkan yönetim tarafından benimsenen somut önlemlerde, politika tarzında ve ideolojik olarak meşru kılmanın yeni kaynaklarını arayışta bir iz bırakmıştır.

Neo-liberalizmin ekonomik krizi olarak adlandırılan koşulların gereği olarak, yeni  “post neo-liberal” yönetimler, yoksulluğu ıslah etmek, işsizliği azaltmak ve ekonomiyi yeniden canlandırmak için bir dizi popülist önlemler benimsedi. Tüm bu değişiklikler, kapitalist sınıfın çıkarlarını güvence altına alma arayışında “piyasa”nın başarısızlıklarını düzeltmek için etkin devlet müdahalesi anlamına geliyordu. Bu önlemlere, sistemin adaletsizliklerine karşı genel öfkeyi uzlaştırmak amacıyla yüksek dozajda anti-neo-liberal söylem eşlik ediyordu. Bazı durumlarda bu değişikliklere, merkezi planlama, kamu sahipliği veya işçi yönetimi olmaksızın belli belirsiz bir “sosyalizm” göndermesi eşlik ediyordu. Heterodoks yolu takip eden rejimlerin yörüngesi en başta toplumsal baskı ve işsizliğin azalmasıyla ve yeniden canlanmanın kök salmasıyla zamanla aşamalı olarak seyreltilen popülist refah önlemleriydi. On yılın bitimiyle birlikte (2010), post neo-liberal yönetimler gitgide “gelişimsel modernizasyon”a doğru yön değiştirdi. Bu yaklaşım, özel yatırımı, özellikle de yabancı yatırımını ve yüksek büyüme oranına sahip ihracat sektörünü büyütmeyi amaçlayan çok güçlü kampanya ile sürdürüldü. Post-neo-liberal devletin yeniden tanzimi, “neo-liberal” teknokratları, yeni heterodoks liderlikle daha çok uyum sağlayacak başkalarıyla değiştirmenin ötesinde güzelce duraklatıldı. Genellikle çabalar, “ılımlı” sendikalar, toplumsal hareket liderleri ve iş çevresi seçkinlerinin arabuluculuğu vasıtasıyla yerli ve yabancı toplumsal ortaklara daha büyük esnek barınma için gösteriliyor.

21C’ye giden heterodoks yolun, dünyadaki ticari mal artışı ile aynı zamana denk gelmek gibi bir şansı ve ABD-AB tarafından tetiklenmiş finansal kriz ve ekonomik durgunluk sürecini yumuşatan ve kısaltan mali kontrolleri devreye sokacak sağduyusu var.

Kapitalist kalkınmaya doğru “ortodoks” yol, neo-liberal politikaları sert bir baskı rejimi, seçim hilesi ve bazı durumlarda politik alanı kapatma ve heterodoks politikalara neden olabilecek kitlesel ayaklanmaları önleme gibi açık terör vasıtasıyla devam ettirebildi. Ortodoks yol için önemli olan, resmi ekonomide aklanmış ve belirli sektörlerde bir nebze büyüme sağlamış uyuşturucu ve diğer yasadışı aktivitelerdeki on milyarlarca dolarlık geliri getirecek bir lumpen-burjuvazinin doğması ve sağlamlaştırılmasıydı. Heterodoks model, Asya’daki dinamik ortaklarıyla ticaret ve pazarları çeşitlendirirken, ortodoks model hareketsiz ABD pazarlarına adanmış olarak kaldı. ABD emperyalizmi ile karşılıklı bağlar, yerli ekonomik öncelikleri zayıflattı ve üretken olmayan sektörlerdeki (ordu) kamu harcamalarını yükseltti.

21C’nin heterodoks ve ortodoks modellerin farklı sonuçları

Heterodoks ve ortodoks ekonomik performanslar arasındaki en göze çarpıcı farklar, Brezilya, Bolivya, Arjantin ve 2009’a kadar Venezüella’daki dikkat çekici büyümede, yoksulluğun azaltılmasında ve  politik demokratikleşmede yatarken, toplumsal gerileme, ekonomik durağanlık ve insan hakları ile demokratik hakların apaçık ihlali ise “ortodoks” Meksika ve Kolombiya’da bulunuyor. Aşırı şiddet, ortodoks neo-liberal politikaların peşinden giden ülkelerdeki politik seçkinlerin yönetiminin ayırt edici özelliği. Bunun aksine, heterodoks politikaları takip eden ülkeler arasında nispeten açık politikalara dayanan bir devlet desteklemesi süreci mevcut. Bu noktada, ekonomik büyüme, politik meşrulaştırma, yoksulluğun azaltılması ve bir siyasi egemenlik düzeneği olarak devlet baskısının reddi arasında güçlü bir korelasyon varmış gibi görünüyor.

Diğer yandan, geniş çapta uyuşturucu kaçakçılığının büyümesi ve ekonomi ve yönetimle kaynaşması, küçük hissedarların zorla mülksüzleştirilmesi için şiddete ve serbest piyasaya güvenme, yönetici elitlerin biçimlendirme ve muhafazasında yozlaşma ve baskıya güvenme arasında da güçlü bağlantı var.

Heterodoks model, kapitalist refahçılık ve üç bölümlü danışma aracılığıyla, toplumsal kaynaşma politikalarını beraberinde getirir ve gerçekleştirir. Ortodoks rejimler, kontrolsüz sermaye piyasaları ve bunların küçük üreticiler, kamu sektörü çalışanları ve yevmiyeli işçiler üzerindeki tahrip edici etkileri vasıtasıyla çalışır.

Heterodoks modeller, her ne kadar ağırlıklı olarak yabancı sermayeyi çekse de, iç pazarla bağlantılı olan ulusal sermayedarları da korur, besler ve destekler, kitle tüketimine bağımlıdır. Bu sektörler her zaman ücretlerdeki periyodik artışlara karşı değildir.

Ortodoks stratejiyi takip eden yönetimler, ağırlıklı olarak ABD pazarlarının reddine ve geniş kapsamlı ordu ve polis harcamalarına bağımlıdır. Asya, Ortadoğu ve diğer bölgelerdeki kârlı pazarlarda başarısız olmuştur. Hatta, Meksika’ya gelecek olursak, ülkenin değişken turist ekonomisine yapısal bağımlılığı, giderek artan biçimde göçmen karşıtı olan ABD’den yapılan göçmen para havalelerini reddi ve umursamaz yönetime bağlı olarak düşüşte olan petrol ihracatı, “serbest ticaret”e (NAFTA) erkenden sarılmasının sonucudur. NAFTA, ülkenin çeşitlendirilmiş üretken temelini tahrip etti ve uyuşturucu kaçakçılığına dönüşü teşvik etti.

Kontrolsüz sermaye akışına dayanan ortodoks stratejinin, iki ana olumsuz sonucu vardır: büyük çapta Meksika sermayesinin -legal ve illegal- ABD’ye kaçmasına neden oldu, özellikle gayrimenkul, bono ve hisse senetlerindeki kaçış Meksika’yı yatırım sermayesinden mahrum etti. İkincisi, Meksika ve ABD maliyesi arasındaki yakın bağlar, Wall Street finansal krizinin Meksika’ya bulaşarak “reel sektör”ün yanı sıra ülkenin mali piyasalarını ve kredi piyasalarını etkilemesine sebep oldu. Bunun aksine, Wall Street ile yakın bağların acısını daha önce çeken heterodoks ekonomilerin çoğunda, bu ülkelerin daha sıkı mali denetimleri, ABD’nin krizinin kendi ekonomileri üzerindeki etkisini seyreltti.

Peru: Heterodoks-Ortodoks stratejilerin melez bir versiyonu

Peru, “ortodoks” neo-liberal politikalara bel bağlarken, heterodoks ekonomilerin yüksek büyüme şeklindeki ayırt edici özelliğini deneyimledi. Ülke, heterodoks kapitalist modelin telafi edici sosyal yardımcılık ve üç parçalı politikaları olmaksızın doğal madenler ihracatı modelini birleştirdi. Peru, ABD ile ikili mübadele ve askeri bağları benimserken, denizaşırı pazarlarını çeşitlendirdi -Asya, ülkenin ana ihracat pazarıdır-. Ülke, başlıca uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı bölgesidir, ancak uyuşturucu ekonomi ve politik sisteme Meksika ve Kolombiya ile aynı derecede egemen değildir. Yoksulluktaki azalma, Venezüella, Brezilya ve Arjantin ile aynı gayretle sürdürülmezken, ülkede şehirli orta sınıfların, özellikle de Lima’dakilerin alım gücü yükseltilmiştir. Bolivya, yerli hareketlerine sembolik temsil, yasal koruma ve politik himaye politikalarını takip ederken, Garcia yönetimindeki Peru, Correa yönetimindeki Ekvador gibi yerli halkların taleplerine saygı göstermektense, “ekonomik modernizasyon” olarak adlandırdıkları yabancıların sahip olduğu maden şirketlerinin yatırımlarını teşvik etmeye daha ilgili.

Ülke heterodoks modeldeki refah tamamlayıcısına aldırmazken, kısıtlı milliyetçi muhalefet koşullarında talebi ve büyük çapta yatırımları arttıran yüksek emtia fiyatları, özellikle de endüstriyel ve kıymetli madenlerdeki yüksek fiyatlar, Peru’nun yüksek büyüme oranını sürdürmesine geçit veriyor. Ülkede, değişimin işaretleri mevcut. Lima’daki son (2010) belediye başkanlığı seçimlerinde, ılımlı merkez-sol adayın, ortodoks neo-liberal rakibini mağlup etmesi, bir dahaki yönetimin ortodoks modeli daha geniş refahçılığa doğru “tadil etmesi” olasılığını yükseltti.

Krizler, çalkantılar ve  21. yüzyıl kapitalizm yolu

Neo-liberalizmin krizleri, çeşitli politik sonuçlar yarattı; Venezüella’ın muhtemel istisna olması dışında, krizlerin hemen sonrasında meydana gelen halk ayaklanmalarının hepsi, bariz olarak farklı biçimleri olsa da kapitalist sonuçlara neden oldu. Latin Amerika devletlerinin çoğu için bu, devlet müdahalesinde bariz artış anlamına geldi, hatta mevduat sahiplerini ve yatırımcıları kurtarmak için, iflas eden ya da iflasa yakın olan bankaların geçici devralınması anlamına: sermayedar davetiyle (veya mecburiyetiyle) bir çeşit “devletçilik”. Yeni devletçilik, 21. yüzyıl kapitalizminin ortaya çıkmasının temelleri haline geldi. Uygulayıcıları tarafından açık biçimde ifade edilen “anti-neo-liberal ideoloji”, onu sosyalizmin “yeni bir çeşidi” veya en azından bu doğrultuda bir “sıçrama tahtası” olarak gören izlenimci Batı entelektüellerinin kafasını karıştırdı.

Tarihsel perspektiften devletçilik, başlangıçtan itibaren kapitalizmin yeniden canlandırılmasına doğru gerekli ilk adımdır. Görünüşte radikal “ilk adımlar”, aslında on yılın sonundaki halk ayaklanmalarının son hamlesidir. Zamanla, özellikle de ekonomik büyüme ve metaların hızlı artışıyla kapitalizm on yılın ortasında havalanma, yükselme deneyimledi. Heterodoks kapitalizm, ayırt edici özelliği olan çeşitli refahçı özelliklerini, katışıksız kalkınmacı perspektif lehine söküp attı. Teknokratlar, geniş çapta uzun vadeli yabancı yatırımların ve “ekonomik modernizasyonun” önemini belirtti. Bu, altyapıda kamu-özel yatırımları, ticari malların düya pazarına doğru hareketinin ivme kazanması anlamındaydı.

Heterodoks modelin sürdürülmüş büyümesi, onu alabildiğine benimseyerek küreselleşmeye dair radikal tartışmaya son verdi. Heterodoks ve ortodoks arasındaki yeni tartışma, “küreselleşme”den ulusal büyümede nasıl faydalanılabileceğine ve dağıtım mekanizmasını sahiplenmek aracılığıyla tüm sınıflar için nasıl iyi sonuç verebileceğine odaklandı. Başka bir deyişle, heterodoks kapitalistler daha büyük küresel entegrasyonun, toplumsal refahın faydalanabileceği serveti derinleştireceğini ve arttıracağını öne sürdü. 2009 krizi süresince elverişsiz küresel koşulların belirmesiyle, fiyatlardaki rekabetin artışı ve geçici düşüşle, heterodoks politika yapıcıları küresel koşulların sosyal harcamalardaki, ücretlerdeki ve maaşlardaki yükselişi engellediğini iddia etti. 2010 yılı ortasıyla beraber, hızlı ekonomik düzelme ve emtia fiyatlarındaki hızlı artışla birlikte, maaş ve ücret gerilimleri arttı.

Yeni heterodoks rejimlerin başlangıcındaki itici güç neo-liberalizmin krizleri idiyse, heterodoks rejimlerin bunu takip eden başarısı, daha muhafazakar bir sağcı politik yapılanmayı yeniden biçimlendirme arayışında olan güçlü şirket çıkarlarında dinamik büyümeyi harekete geçirdi. Bu ikincisi, yani büyüme, ihracat sektörünün maaş ve sosyal yardım giderlerini düşürecektir. Aslında, kapitalist heterodoksinin başarısı ve onun ülkeye geniş çapta sermaye girişine dayanan yüksek büyümeye doğru yörüngesi, sağcı politik alternatifleri de içeren sağa doğru değişimi harekete geçirmiştir.

Kapitalizmin heterodoks ve ortodoks yolları arasında önemli farkların varlığı hâlâ sürerken, bunlara olan yönelim azalıyor. Heterodokslar, uluslararası yatırımcılara yönelik çağrılarını genişleterek daha büyük dünya pazarlarına yönelik ilgilerini arttırırken, ortodokslar, dünyadaki durgunlukla birlikte ekonominin çöküşünü engellemek için daha geniş devlet müdahalesine başvurulmasıyla karşı karşıya kaldılar.

Latin Amerika ülkeleri 2008-2009 krizlerini atlatırken, iyileşen ekonomik performanslar ortodoks ve heterodoks eksenleri ilişkilendirecek gibi görünmüyor. Hızlı düzelmenin belirgin olduğu yerler Brezilya (heterodoks) ve Peru (ortodoks) iken, yavaş düzelmenin en belirgin olduğu yerler ise Venezüella (heterodoks) ve Meksika (ortodoks). Birileri Venezüella ve Meksika’nın ABD pazarına bağımlı olduğundan ve Brezilya ve Peru’nun dinamik Asya pazarları ile bağlarından bahsederken, bizim her bir ülkenin dahili sınıf kompozisyonunu analiz etmeye de ihtiyacımız var. Brezilya ve Peru’daki dinamik yerli ve yabancı sermayedarların aksine, Venezüella ve Meksika’daki “rantiye” seçkinlerinin hakimiyeti, icraatlardaki bazı farklılıklarla açıklanabilir. 21. yüzyıl kapitalist kalkınmasının “dinamik” yolu açık biçimde sorunlu ve belirsiz sonuçlu tanımlanıyor. Ticari malların hızlı artışının uzun bir dönemin mi, kısa bir dönemin mi parçası olduğu meselesi, hakiki 21. yüzyıl sosyalizminin yeniden ortaya çıkması olanaklarının şekillenmesinde belirleyici etmen olabilir.
http://www.lahaine.org/petras/b2-img/petras_roads.pdf  adresinde yayımlanan makaleden yurtsuz.net tarafından çevrilmiştir.

Posted in Makaleler, Venezuela | Etiketler: , | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: