latin amerikan haber yorum

Posts Tagged ‘Küba’

Milliyetçiliğe karşı İnternet – Daisy Valera

Posted by lahy 25/11/2011

Ortaokula başladığım ilk günlerden beri öğretmenlerimizin vatanınızı sevin, ulusal kültürünüzü ve yüzde yüz Kübaya ait olan herşeyi sevin dediğini hatırlıyorum.

Adalı olmanın aynı gururunu hisetmeyen bir öğrenci düşünmek mümkün olabilirmiydi?

Sabahları okula girmeden önce gruplar halinde dizilirdik, ben ulusal kahramanımız Jose Marti’den birkaç şiiri yüksek sesle okuyanlardan biriydim.

Şimdi geçmişe baktığım zaman — soğukkanlılıkla ve bütün sloganlardan uzakta — milliyetçiliğin Kübalıların diğer kültürlerden halklarla çok yakınlaşmaması için kullanılan araçlardan biri olduğunu anlıyorum.

Günümüzde, İnternet sayesinde bir çocuk bile günü gününe Tokya’nun bir bölgesinde ne olduğunu izleyebilir.

İnsanlar birçok deneyimlerini paylaşabilirler: ziyaret ettikleri yerin güzellikleri, gelenekleri, çalıştıkları işyerlerindeki problemler veya günlük problemlerine ne çözümler bulabilecekleri konuşabilecekleri konulardan yalnızca birkaçıdır.

Bütün bu görüş alış verişleri sonucu, bir çok kişi tanıştıkları kültürlerin yaşam tarzları ile kendileri arasında ortak noktalar bulabilir.

Bunun doğal bir sonucu olarak onların kendi dışlarındaki dünyanın deneyimlerini esas alarak içinde bulundukları durumu nasıl değiştirebileceklerini düşünmeleri doğaldır.

Gerçekte burada İnternete ulaşmamız mümkün değil (ne de seyahet edebiliyoruz),biz Kübalılar izole edilmiş durumdayız, ve genel olarak kıyılarımızın ötesinde yaşamın nasıl olduğundan haberimiz yoktur.

Böylece, milliyetçilik ve yanlış bilgilendirme ayrıcalıkları ve hakları red etmenin kullanışlı araçlarıdır.

Kendilerini uzlaşmaz anti-emperyalist ve yurtsever ilan edenler zengin yabancılara süresiz bir şekilde golf sahaları satmak konusunda herkesden önce istekle öne çıktılar.

Aynı zamanda dayanışma amacıyla köylülere yurtdışından bağışlanan traktörleri kabul etmiyorlar ve çiftcilere topraklar yalnızca 10 yıl süre ile veriliyor.

Aynı şekilde, otomobil satışları için yeni uygulamaları destekliyorlar, yalnızca yabancılar ve imtizyazlı azınlık yeni bir araba alma opsiyonuna sahiptir.

Kaliteli bir İnternet erişimi için yapılan fibre optik kablo yatırmında terslikler olması bizi şaşırtmamalıdır. Çok faydalı oldu.

Bundan dolayı, kısa bir süre daha, ultra-milliyetçiler istedikleri gibi yapıp bozmaya devam edecekler.

Reklamlar

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Fidel Castro: G-20 Toplantısı

Posted by lahy 08/11/2011

Yarın G-20 Toplantısı başlıyor, gezegendeki en gelişmiş ve en zengin ülkelerin toplantısı: ABD, Kanada, Almanya, Büyük Britanya, Fransa, İtalya, ayrı bir kurumsallık üzerinden katılmakta olan Avrupa Birliği, NATO’nun önde gelen müttefikleri Japonya, Güney Kore, Avustralya, Türkiye ile günde 9.4 milyon varil ham petrol üretimiyle Batılı ülkelerin hizmetinde olan Suudi Arabistan. Hepsi yanyana bir masada, diğer yanda ise artmakta olan ekonomik güç ve siyasi etkileriyle dünyanın çile çeken geniş yığınlarının tepkilerini dile getirme ehliyetine sahip Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya, Arjantin ve Meksika.

NATO üyesi olan İspanya’nın sadece “davetli ülke” olduğunu hatırlatayım.

Bu toplantı büyük sanayi üreticileriyle hammadde sağlayıcıları arasındaki bir toplantıdır. Öyle ki Amerika kıtasının fethedilmesinden beş asır sonra Avrupalı sömürgecilerin gıda, hammadde ve enerji ihtiyacını sağlayan halklar eşitsiz bir ticaretin kurbanları olmuşlardır.

Tarihin bu karanlık dönemi Avrupa’daki barbar kabilelerin torunlarının Amerika kıtasını “keşfedip”, bu toprakları kılıç, arbalet ve arkebüzlerle fethettiklerinden beri sürmektedir.

Sanki Amerika toprakları 40 bin yıl boyunca insanlık tarihinin bir parçası olarak varolmamış gibi Batıdaki hayranları tarafından “kaşif” olarak adlandırılan bu kişiler, aslında Çin ile Avrupa arasında daha kısa ticaret yolları aramaktaydılar.

İpek Yolunun kaynağında bulunan Çin ise Avrupa’daki aristokrasi ve yükselmekte olan burjuvazi tarafından beğenilen çok sayıda ürünün kaynağı olmanın yanısıra çok gelişmiş bir uygarlığa, yazılı edebiyata, yüksek bir sanat anlayışına, ileri bir sanayi ve tarıma, güçlü bir askeri-siyasi yapıya ve yüzbinlerce askerden oluşan devasa ordulara sahipti.

Küba açıklarında batmak üzere olan Kolomb kaza eseri karaya çıkar. Adamıza İspanya kralı adına el koyduğunu ilan eder. Gerçekten amacı olan Çin topraklarına ayak bassaydı yine böyle mi yapacaktı acaba? Yaptığı bu yanlışlık yarıküremizde onmilyonlarca insanın hayatına mal olacak, Avrupa saraylarındaki masalarındaki masalarında Papa’nın himayesinde imzalanan antlaşmalarla* Amerika kıtası Portekiz ile İspanya arasında pay edilecektir.

Ünlü Amerikalı ressam Oswaldo Guayasamin’in de belirttiği gibi altın ve gümüş elde etmek için girişilen fetih ve katliam 70 milyon insanın hayatını etkileyecektir.

Kara Afrika halkları da bugün artık bu fetihin milyonlarca Afrikalı ataları için köle olarak satılmak dahil olmak üzere ne anlama geldiğini anlatabilir.

Cannes’da toplanarak multi milyon dolarlık servete sahip oligarşinin temsilciliğini yapan devlet ve hükümet başkanları, dünyadaki geri kalan 6 milyar insanın onurlu bir şekilde hayatlarını sürdürmeleri için yapılacak konuşmalarda bu geçmişi de dikkate almalıdır.

Bu ülkeler tekel olarak ellerinde tuttukları ileri teknoloji, pazar payı, patentler, bankalar, basın yayın kuruluşları, ulaşım araçları, siber dünya hakimiyeti ile dünya halklarını kandırmanın mümkün olduğunu düşünmekteler.

Bugün dünya nüfusunun 7 milyarı geçtiği bir sırada dünya nüfusunun 7’de 1’ini temsil eden bu devletler, insanlığın geleceğini tehlikeye atacak şekilde davranışlar içindedirler; ayrıca Avrupa ve ABD’deki gösterilere bakılırsa bu ülke halklarının da kendi hükümetlerinden ne kadar memnun oldukları görülebilir.

Kyoto Antlaşmasını imzalamayı reddeden başta gelen ülkenin ABD olduğunu kim unutabilir? Gözümüzden önünde gerçekleşmekte olan iklimsel felaketin durdurulması için artık zamanımızın kalmadığını söylemeye gerek var mı?

Geçtiğimiz 28-29 Ekim tarihlerinde yapılan başka bir toplantıdan bahsetmek istiyorum. Latin Amerika Ülkeleri Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı. İspanyol ve Portekiz istilacılarının baskı ve zulmüne göğüs germek zorunda kalmış olan ve gelir paylaşımında en adaletsiz seviyelerde yer alan halkların temsilcileri.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez Parrilla, Paraguay’da yapılmakta olan toplantılara katılmak için o sırada Küba’nın maruz kaldığı ablukanın görüşüldüğü New York’daki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkıp geldi. Toplantılarda Avrupa Birliği’ni sarsmakta olan kriz asıl gündem maddesiydi.

Portekiz’in yeni göreve gelen başbakanı ise Avrupa Birliği’ne veryansın ederek Yunanistan ekonomisinin kurtarılması için yapılan ekonomik yardımların büyüklüğüne dikkat çekti. Bu ülkeye yardım öngörürken kendi ülkesi Portekiz iflas edecek, İtalya’ya yardım edilemeyecek ve sonrasında Fransa bilinmezliğe doğru çekilecekti.

Portekiz ve İspanyol liderlere göre Yunanistan ekonomisine vaad edilen yardım sebebiyle kriz daha uzun vadeye yayılacak ve 1929 Krizinden daha derin olacaktır.

Bu sabah haber bültenlerindeki aşırı yağmur haberlerine dikkatinizi çekmek isterim. Dünyadaki en büyük pirinç üreticisi olan Tayland’da aşırı yağmurlar nedeniyle hasadın 25 yerine 19 milyon ton olması bekleniyor.

Öte yandan Çin bakır üretimini 5 milyon ton artırıyor.

ABD, IMF’deki hakimiyetini bırakmadığı gibi Çin’in talebi olan kendi para birimi Yuan’ın değişim aracı olması önerisini reddediyor. Bu tiranlık daha ne kadar sürecek?

İşte bu süzgeçlerden geçirerek yorumlamalıyız G-20 Toplantısında söylenen her sözü.

Fidel Castro Ruz
2 Kasım 2011
20.54

*Çevirenin notu: 1494 Tordesillas Antlaşması

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Küba gayrimenkul alım-satımını serbest bıraktı

Posted by lahy 04/11/2011

Küba, 1959 devriminden bu yana ilk kez gayrimenkul alım-satımını serbest bıraktı. 10 Kasım’da yürürlüğe girecek yasa çerçevesinde, özel mülkiyetin el değiştirmesine izin verilecek. Haktan sadece Küba vatandaşları ve ada ülkesinde sürekli yaşayanlar faydalanabilecek. Hükümetin sözkonusu adımı halkı memnun etti:

“Yasaklara son verilmesi müthiş. Hükümet adına da mühim bir adım çünkü insanlar mutlu.”

“Yeni yasayı destekliyoruz. İnsanlara kafeterya açma, işyeri kurma ve diğer imkanları serbest hale getiren yeni yasadan dolayı mutluyuz. Herkes huzurla uyuyor şimdi.”

Reform, aksayan ekonomiye nefes aldırılması açısından Küba Devlet Başkanı Raul Castro’nun öncülüğünü yaptığı bir dizi serbest piyasa değişikliğinin en önemlisi olarak görülüyor.

Kübalılar, şimdiye kadar karmaşık takas anlaşmaları vasıtasıyla mülkiyet değişimi yapabiliyordu.(euronews)

Posted in Genel Haberler, Küba | Etiketler: | Leave a Comment »

Küba Günlüğü:Leon Troçki, Padura ve Ben = Daisy Valera

Posted by lahy 01/10/2011

Kitap: “Köpekleri Seven Adam”, yazar: Leonardo Padura.

Leonardo Padura’nın bu çalışması ile, üniversitedeki ilk yılım sırasında matematik analizine dalıp bir kitabın ardından diğerini okuma alışkanlığımı bir tarafa bıraktığım zaman, hemen hemen 2005 yılı sonlarında karşılaştım.

Anton Arrufat’nın ‘La noche del aguafiestas’ ve Padura’s ‘Tetralogy Cuatro Estaciones’ altı ay içinde okuyabildiğim iki kitap idi.

Mario Conde (Padura’nn 4 roman serisinde ki ana karakter) beni büyülemiş idi ancak çeşitli Küba romanları ve Leonardo’nun diğer çalışmalarında rastlanan suç hikayelerini daha fazla okumak istemedim.

Çocukluğumdan arda kalan bazı hatıralar ve resimleri anımsatan, anlam yüklü Troçki ile daha sonra karşılaştım: bunlar Mir ve Moskova yayınları tarafından basılan kitaplar, ve bir zamanlar orta okulun bahçesinde ışıldayan Lenin albümleri idi.

Ancak, üniversite öğrencisi olarak meraklı bir şekilde yanıtlar ve çözümler aradığım bir sırada Troçki’nin çalışmaları beni tartışmalarla doldurdu.

Troçki beni hiçbir şeye aldırmamaktan kurtardı ve “sosyalizm,” “komünizm” ve “devrim” kavramlarındaki boşlukları doldurdu.

Bunlar, yıllar önce başarısız deneyimler ve mide bulandırıcı konuşmalar tarafından benim için anlamını yitiren kavramlardı.

Acele bir şekilde onun kitaplarını buldum ve orada onun deneyiminin benimkine benzediğini gördüm = sıradışı ya da ihanete uğrayan devrimler, tasfiyeler ve bürokratlar.

İki yıl önce Padura’nın Troçki’nin karakterlerinden biri olduğu bir kitap yazdığını öğrendim. Şaşırmıştım. Bundan önce onun detektif romanlarının yazarı olarak tanıyordum.

Fakat şaşkınlığımın başka bir nedeni daha vardı: ilk olarak Troçki’nin adı Sovyet Stalinistlerinin yaptığı gibi Küba’da okutulan modern tarih kitaplarından da silinmiş idi.

Şaşkınlığımın bir diğer nedeni de üniversite de birinci sınıfta iken Savunma hocasının, savunmaya hazırlık kursunda bütün sınıfın önünde Troçki’yi ”hain” olarak yaftalaması idi.

Bir çok kişinin hala ”Dönek Troçki” mitine inandığını bilerek Padura’nın Troçki’nin ölümü üzerine yazdığı kitabın Amerikalar evinde ki tanıtımına katıldım, salon tıklım tıklım dolu idi.

Bugün bu kitabı bitirdim. Anlattığı hikaye, hali hazırda bildiğim için beni düşündürmedi.

El hombre que amaba a los perros (Köpekleri Seven Adam)’ın yayınlaması bize ana müttefiğimizin SSCB olduğu ve Rus polkası ile dans ettiğimiz bir dönemi anımsatıyor.

Leonardo Padura’nın kitabı, ayrıca Troçki’yi canlandırıp Küballılara onu dünya işçileri hakkında mücadele eden biri olarak tanıtma imkanını veriyor

Bu eser, Stalinist bürokrasi tarafından sürdürlen iktidarın kötüye kullanımı ve suçlara karşı mücadele eden bir insanı tanıtıyor, ancak, kitap ayrıca, çürümekte olan bir toplumu yeniden yaşama döndürmek için alternatifleri de sunuyor.

(14 Temmuz 2011=Havana Times)

Küba’da cinsel taciz

Küba: Irkçılık üzerine sorular (I)

Küba: Irkçılık üzerine sorular II

Küba’da öğretildiği şekliyle Leon Troçki Daisy Valera

Kübalı transseksüellerin sorunları

Küba’da duvar yazıları – Daisy Valera

Posted in Küba, Kültür - Sanat, Makaleler | Etiketler: , , , | 2 Comments »

Komünist Parti Kongresi Ertesinde Küba – Guillermo Almeyra

Posted by lahy 01/06/2011

Diğer yapıtlarının yanısıra, Troçki’nin katlini ve katili Ramon Mercader’i konu alan 2009 tarihli Küba’da çok satan Köpekleri Seven Adam adlı romanıyla uluslararası üne sahip Kübalı yazar Leonardo Padura Komünist Parti Kongresi ertesinde şunları yazmaktaydı: “İşin (siyasî bakımdan ve hatta insanî planda) en şaşırtıcı ve en heyecan verici yanı yeni Genel Sekreter ve çoktan Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmiş Raùl Castro’nun iktidar yetki devirlerinin [vekâletlerin] beşer yıllık iki dönemle sınırlanması önerisiydi. Bu, yüksek iktidar çevrelerinin ancak ölüm halinde değiştiği bir sosyalist ülkenin önderlik yapısında daha önce benzeri görülmemiş bir şeydi.” Tıpkı Papalıktaki gibi! Her ne kadar Roma’da bir ilkin gerçekleşeceğine, Papa XVI. Benoît’nın sağlık nedenleriyle istifa edeceğine dair söylentiler dolaşıyor olsa da. Yoksa Fidel gibi mi?

Raùl Castro’nun 80 yaşında olduğu ve 1959’dan bu yana Silahlı Kuvvetleri yönettiği bilindiğinde Padura’nın acı alayı fazlasıyla anlaşılabilir bir ironidir! Zihinlerde “sosyalist ülke” ifadesine dair kuşkudan fazlasının dolaşıp durmasına izin veren bir ironi.

Uruguaylı gazeteci Fernando Ravsberg’in uzun bir söyleşinin sonunda söylediği gibi: “Siyasî açılımdan bahsedilmiyor ve bahsedilmeyecek, iktidarda tek bir parti, merkezileşmiş bir siyasî iktidar [sürecek]”. Guillermo Almeyra’nın, son derece faydalı kısa ve sentetik yazısını daha derinlemesine analitik bir makale izleyecek. (Redaksiyon)

*****

İşte size Küba Komünist Partisi (KKP) yönetimine ilişkin birkaç rakam: Merkez Komitenin 115 üyesinden 78’i daha önce ulusal düzeyde yöneticiydi, 18’i ise Silahlı Kuvvetlerden ve İçişleri Bakanlığından gelmekte; 20’si daha önce bölgesel düzeyde yöneticiydi, 8’i belediyelerde yöneticiydi, 2’si ise halen üniversite rektörü ve yalnızca 7’si üretimde ve hizmetler sektöründe çalışıyor.

Politbüronun (Siyasî Büro) (neredeyse hepsi erkeklerden oluşan) 15 üyesinin ortalama yaşı yetmiş yaş civarında salınmakta, bunların arasında yalnızca bir kadın var, buna karşın 45 yaşın altında tek bir genç bulunmuyor. Devlet veya hükümet komitelerinin başkan yardımcılıklarında sekiz üyeden sadece biri kadın. Merkez Komite Sekretaryasında dört üye içinde yalnızca bir kadın var; taşra baş sekreterliklerinde on üyenin ikisi kadın; belediye baş sekreterliklerinde altı üyenin tamamı kadın. Devlet veya parti daire başkanlıklarında dokuz üyeden dördü, bakanlar arasında ise sekiz bakandan ikisi kadın. Merkez Komite üyelerinin 8’i ordu komutanı, 12’si tümen komutanı general, buna karşın MK’de (beden eğitiminden sorumlu bir erkek, bir kadın) yalnızca iki üniversite rektörü bulunmakta.

O halde, MK’nin bu bileşimine bakarak şunu söylemek mümkün: çevresi nadiren birkaç daha genç teknokratla ve içerisinde çok az kadın ve genç bulunan devlet ve parti aygıtıyla kuşatılmış orta yaşı geçkin askerî bürokratlardan, devlet bürokratlarından, kültür bürokratlarından oluşan bir önderlik söz konusudur.

Daha önceki yazılarda açıklamış olduğum gibi, kongrede kendi kurallarını bürokrasinin daha muhafazakâr ve dogmatik kesimine – yani parti bürokrasisine – dayatan ve bu kesimi etkinlik ve bürokrasinin bürokratik değişimi adına teminat altına almak istediği devlet işleyişine tabi kılan kesim bürokrasinin en etkin ve üretken kesimidir (askerî kesim).

Bununla birlikte en önemlisi, sistemin zirvelerinden sunulan proje üzerinde geniş halk tartışmasının – bu tartışma daha önce pişirilmiş ve şimdiden uygulnamaya konmuş bir proje üzerinde cereyan etse de – yine de halktaki endişelerin ifade edilmesi (ve aygıtın doğrudan bir yoklama yapması) için dolambaçlı bir yol sunmaya yaramış olmasıdır.

Bu tartışmalar örneğin projenin, Sermayeye veya Çin’e tamamen açık özel bölgeler, susuzluk çeken ve konut açığı olan bir ülkede (altyapılarıyla birlikte) onur kırıcı golf sahaları yaratılması ya da dahası girişimcilerin (herhangi bir kapitalist ülkedeki gibi) ücreti işgücüne başvurabilmesine izin verilmesi önerisi gibi en sapkınca veçhelerinden bazılarını ortadan kaldırmaya imkân tanıdı. Bu tartışmada, devletin fiyatları denetlemesinin aracı olarak [temel tüketim mallarına çok sınırlı tarzda erişim sağlayan] karne uygulamasının sürdürülmesi yönünde öneriler oldu. Sonuçta bu karne derhal ilga edilmek yerine tedricen ortadan kaldırılacak. Karne KKP önderliği tarafından, hem alıcıların cüzdanına göre piyasa aracılığıyla bölüşüm etiğini, hem de aynı şekilde en yoksullara devlet sadakasını reddeden kolektif tahayyülde fazlasıyla kök salmış zararlı eşitlikçi bir özlem olarak sunulmuş olduğundan burada halktaki kaygının bir başka ifadesi bulunmakta.

Kongre, geleneksel Küba deneyimine göre emekçilerin belirleyici bir siyasî ve iktisadî unsur olarak katılımını aklından bile geçirmemiştir. Emekçiler tarafından özgürce tartışılmış olan katılımcı vergi gündeme gelmemiştir. Üretkenliği kuşkusuz artıracak, yaratıcılığın önündeki engelleri kaldıracak, ithal ürünlere talebi azaltacak özyönetimin nasıl örgütleneceği ve düzenleyici olarak istenilen çeşitli tipte sözleşmeler tartışılmamıştır. Üretime bilinçli bir katılımla birlikte işletmelerle veya devletle [devletten ve partiden bağımsız] demokratikleştirilmiş sendikalar tarafından imzalanacak iş sözleşmelerinin yürürlüğe konmasının mümkünlüğü akla gelmemiştir. Buna karşılık, uluslararası ve kaotik olduğundan tanımı itibariyle denetimi mümkün olmadığı ve dolayısıyla planlanması mümkün olmadığı halde piyasa ile planlama arasında bir bileşimden söz etmeye devam edilmiştir. Bu şekilde, en fazlası gevşek ve bir hatalar ve düzelmeler sistemine dayanan birkaç sektörel plan yapmak mümkün olabilecektir.

Kongre kararlarının içerisinde hayata geçirilmesi gerekecek (iktisadî, siyasî, ekolojik) dünya bağlamı üzerine ciddi bir tartışma olmamıştır. Kongrenin, Küba Devriminin en zor anında, dokuz yıl boyunca ertelenmiş olmasının nedenine en ufak eleştirel göndermede bulunulmamıştır. Ne de şimdi tam bir teorik karanlık içinde ölçüsüz bir düzeltmeye girişen aynı yöneticilerin geçmişte işledikleri hatalara ilişkin bir eleştiriye tanık olunmuştur.

Küba – yöneticiler özellikle gıda ve petrol ithalatını artırmaya devam edecek olurlarsa – nereye gidiyor? Acaba daha fazla devlet kapitalizmine doğru mu gidiyor? Zira hükümetin ücretli emeğe dayalı sosyalist devlet işletmeleri dediği şey ne eksik ne fazla devlet işletmelerinden başka bir şey değil. Ya da, Pekin’in Küba hükümetine hemen verdiği desteğin işaret eder göründüğü gibi olanaksız ve gerici – piyasa özgürlüğü, komünist milyonerler ve komünist tek parti – bir Çin yoluna doğru mu gidiyor? Acaba değişime direnen dogmatikler baskılarıyla ve çekişmeleriyle devam edecekler mi? Çin’de olmadan, yoksulluk içinde Çin usulü bir sisteme yönelmek için yapılan manevralar tartışma alanlarını kapatmakla sonuçlanmayacak mı?

Bu durumun anahtarı şu ana dek söz hakkından mahrum bırakılmış ve yukarıdan üzerlerine yağan tercihlerin nesnesi olmuş olan Kübalı emekçilerin elinde bulunuyor. Buna karşın, sosyalist özendiricilerin, devrimci fikir ve perspektiflerin eksikliği hayal kırıklığı, moral bozukluğu yaratmakta ve kolektif çözümler aramaya yol açmak yerine bireysel çözüm arayışlarıyla sonuçlanmakta. Yukarıdakilerin pragmatizmi ilkeler üzerine ve Küba devrimci sürecinin bizatihi tarihi üzerine bir tartışmayla dengelenmelidir. Açık çek vermenin sonu her zaman iflastır.

(Bu yazı Meksika’da yayınlanan günlük gazete La Jornada’dan alınmıştır. Bu sitede Küba başlığı altında aynı yazarın ve başkalarının Küba üzerine çeşitli yazı ve makalelerini bulmak mümkündür.)

A L’Encontre, 3 Mayıs 2011 http://alencontre.org/?p=2509
Türkçesi: Osman S. Binatlı
http://www.sdyeniyol.org/index.php/duenyadan/511-komuenist-parti-kongresi-ertesinde-kueba-guillermo-almeyra

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Raul Castro: Devrimi riske etmeden yenilenmeye devam çağrısında bulundu

Posted by lahy 18/04/2011

Havana, 17 Nisan (Prensa Latina) Küba Komünist Partisi ikinci sekreteri Raul Castro, Cumartesi günü yaptığı konuşmasında devrimin sürekliliğini garanti altına almak için parti liderliğini ve hükümette sistematik bir gençleştirme yapılması çağrısında bulundu.

Partinin 6. Kongresinin açılış gününde, kongreye, Merkez Komitesi’nin raporunu sunarken, Raul önemli pozisyonları devralmak için iyi donanımlı kadroların sayısının arttırılmasına ihtiyaç olduğunun altını çizdi.

Küba devlet başkanı, bu sistematik gençleştirme operasyonunun en alt pozisyonlardan, Kongre tarafından seçilen Devlet Konseyleri’nin ve Bakanlara da başkanlık eden Parti birinci sekreterini de içerecek şekilde ülkenin en üst pozisyonlarını da kapsaması gerektiğini vurguladı.

Raul, bununla birlikte, bu şartlar altında mümkün ve gerekli olduğunu düşündüğü devlet aygıtındaki yöneticilik süresinin 2 sefer 5 yıllık hizmet dönemiyle sınırlandırılmasına dair karar tasarısını da kongrenin onayına sundu.

Konuşmasında bugünkü durumun devrimin önceki dönemlerinden farklı olduğunu belirtirken, öncesinde devrimci sürecin rayına tam oturmamış olduğunu ve devrimin sürekli olarak bir tehdit ve kışkırtma ile karşı karşıya olduğunu aktardı.

Raul Castro, ülkedeki kurumsallığın güçlendirilmesini sağlayacak olan gençleştirme politikasının aynı zamanda Küba’da sosyalizmin sürekliliğinin en büyük garantörü olduğunu belirtti.

Raul, Parti tüzüğü gereğince 2 kongre arası yapılması gereken PCC Ulusal Konferansı’nın Ocak 2012’nin sonunda yapılacağı bilgisini verdi.

Parti Ulusal Konferansı, kongrede karar altına alınan konulardaki ilerlemeyi ve
gerçekleşmeyi gözden geçirdiği gibi, partinin fonksiyonlarını daha iyi yerine getirmesi amacıyla bazı kararlar alan ve fikirler geliştiren bir organdır.

Raúl Castro: Küba ekonomisinde ‘doğaçlama’ hali son bulmalı

Havana, (Prensa Latina) Küba Komünist Partisi (PCC) ikinci sekreteri ve Küba devlet başkanı Raul Castro, Cumartesi günü ulusal ekonominin düzenlenmesinde doğaçlama ve aceleci tarzın son bulması gerektiğini söyledi.

Kongre 997 delegenin katılımıyla 16 ila 19 Nisan arasında Havana Konferans Merkezi’nde toplanıyor.

PCC 6. Kongresi’nin Merkez Raporu’nu sunan Castro, daha iyi sonuçlar elde etmek ve maliyetleri kısmak için akılcılık ihtiyacına değinirken, “ülke kazandığından fazlasını harcayamaz,” diye konuştu.

Raúl Castro, şu anda merkezileşmiş bir ekonomik sistemden adem-i merkeziyetçi bir ekonomiye geçişe ihtiyaç duyduklarını söylerken, bu geçişte kamu kurum ve şirketlerinin rolünü tartıştı.

Castro, sürekli yukarıdan karar bekleme ve insiyatiften ve riskten kaçınma tavrını eleştirdi. “Bu atalet ruhunu söküp atmalıyız”, diyen Castro, sorumluluklarin dağıtılmasıyla ilgili tarafların acilen harekete geçmesini tavsiye etti.

Raúl Castro ayrıca gereksiz toplantılardan kaçınma ve ülke çapında görülen bürokratizm emarelerini yok etme çağrısında bulundu.

Küba’nın sorunlarını çözmenin zorluklarına da değinen PCC ikinci sekreteri, “halkta gerçek dışı beklentiler yaratmamalıyız” uyarısı yaptı. Sekreter, bu noktada, Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyaset İlkeleri Taslağı’nın hayata geçirilmesinin en az beş yıl alacağının altını çizdi.

Raúl Castro, “başta önder kadrolar olmak üzere siyasi duyarlılıkları ve disiplini artırmalı, kuralların bozulmasını kabul etmemeliyiz,” diye konuştu.

“Bu Kongre’de alacağımız kararlar, geçmiş kongrelerde kabul edilen ama uygulanmayan kararlarla aynı kaderi paylaşmamalı.”

PCC ikinci sekreteri, 6. Kongre’nin aslında aylar önce başladığını, Aralık’tan 28 Şubat’a kadar Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyaset İlkeleri Taslağı’nın 163 bin toplantıda, 8,913,838 vatandaşın katılımıyla tartışıldığını da hatırlattı.

Raúl Castro, “bu süreç Parti’nin halkla şeffaf iletişim kurmada, özellikle de ülkenin ekonomik ve sosyal modelinin temel özellikleri konusunda bir ulusal ortaklık yaratma çabasında yeteneğini kanıtlamıştır,” diye konuştu.

“Bu danışma sürecinin üstün niteliği, taslağın yüzde 68’i parti üyeleri ve halktan gelen öneriler doğrultusunda yeniden yazılmasıyla ortaya çıkmıştır.”

Raúl Castro, taslakta değişiklik yapma yönünde gelen önerileri de özetlerden, bunların başta toplumsal politikalara dair olduğunu, bunu makroekonomik politikalar, ayrıca inşaat, iskan, su kaynakları ve ulaşım konularında önerilerin izlediğini ekledi.

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Che’nin motorsiklet arkadaşı Küba’da öldü

Posted by lahy 07/03/2011

Ernesto Che Guevara’ya meşhur motorsiklet yolculuğunda eşlik eden arkadaşı Alberto Granado 88 yaşında Küba’da öldü.

Latin Amerika’yı sekiz ay süren bir motorsiklet gezisiyle kateden ikilinin hikayesi 2004 yılında Motorsiklet Günlüğü adlı filmde ölümsüzleştirilmişti.

1951 yılında Arjantin’den yola çıkan tıp öğrencileri Che Guevara ve Alberto Granado’nun motorsiklet yolculuğu, Latin Amerika’daki derin yoksulluğu ve sosyal eşitsizliği görmeleri ve devrimci kişiliklerinin gelişmesi açısından kilit önemde bir deneyimdi.

Fidel Castro ile birlikte Küba diktatörü Fulgencio Batista’nın 1959 yılında iktidardan düşürülmesinde öncü rol alan Che Guevara, devrimden sonra arkadaşı Alberto Granado’yu Küba’ya davet etti.

Küba devlet televizyonu, Granado’nun eceliyle öldüğünü duyurdu.

1961 yılında Küba’ya yerleşen Alberto Granado, Havana Üniversitesi’nde biyokimya dersleri verdi.
Vasiyeti gereği Alberto Granado’nun naaşı yakıldıktan sonra külleri Küba, Arjantin ve Venezuela topraklarına atılacak.

1922 yılında Arjantin’in Cordoba kentinde dünyaya gelen Alberto Granado, Che Guevara’yı çocukluk yıllarından beri tanıyordu.

La Poderasa (Kuvvetli) ismini verdikleri motorsikletle gerçekleştirdikleri yolculuk boyunca her iki genç adam da günlük tutmuştu.
2004 yılındaki filmin senaryosu bu günlüklerden yola çıkılarak yazıldı.

Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da öldürülmüştü.(BBC)

Posted in Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Fidel Castro: NATO’nun kaçınılmaz savaşı

Posted by lahy 06/03/2011

Havana, (Prensa Latina) ABD ve NATO’nun Libya’ya yönelik müdahale planlarını eleştiren Küba devrimi lideri Fidel Castro, “Gün boyu Kaddafi’yi silahsız kitlelere ateş açma emri vermekle suçluyorlar. Niye bu silahların ABD, İngiltere ve diğer sözde Kaddafi düşmanları tarafından temin edildiğini kabul etmiyorlar? Ben yalnızca Libya’yı işgal etmek için sarfettikleri yalan bahanelere katlanamıyorum,” diye yazdı.

***
NATO’nun kaçınılmaz savaşı (ikinci bölüm)

Daha 27 yaşında bir albay olan Kaddafi, Mısır’da Nasır’dan ilham alarak 1969 yılında Kral I. İdris’i devirmişti. Kaddafi akabinde tarım reformu ve petrolün millileştirilmesi gibi adımlar atmış, artan gelirler iktisadi ve toplumsal kalkınmaya vakfedilmiş, özellikle de eğitim ve sağlık hizmetleri çölde yaşayan seyrek nüfusa ulaştırılmıştı.

Çölün gerisinde devasa bir paleosu denizi, yani fosil su denizi yatıyordu. Öte yandan, burada deneysel bir çiftliğin varlığını öğrendikten sonra, bu sularla yapılan tarımın petrolden daha yararlı olabileceğini de düşünmüşümdür.

Müslüman halklara özgü yoğun dini faaliyetler de ülkedeki aşiret geleneklerini dengeliyordu.

Küba, Libyalı devrimcilerin kendilerine has girişimlerine ilke gereği saygı duydu.

Libya liderliği hakkında fikir belirtmekten kaçındık.

Zaten ABD ve NATO’nun asıl derdinin Libya değil, Arap dünyasını saran devrimci dalga olduğunu görüyoruz. Bunu her ne pahasına engellemek istiyorlar.

ABD ve NATO’cu müttefikleri ile Libya arasında ilişkilerin son yıllarda mükemmel olduğunu yadsınamaz. Tunus ve Mısır’daki isyanlara kadar bu böyleydi.

Libya ve NATO liderleri arasındaki üst düzey toplantılarda kimsenin Kaddafi’ye itirazı yoktu. Ülke üst kalite petrol, gaz ve potasyum kaynağıydı. Kaddafi iktidarının ilk on yıllarında yaşanan sorunlar geride kalmıştı.

Petrol üretimi ve dağıtımı dış yatırıma açılmıştı.

Birçok kamu kurumu özelleştirilmişti. IMF bu oyuna mutlu mesut yönetmenlik yapmıştı.

Sağcı Aznar Kaddafi’ye övgüler düzüyor, Blair, Berlusconi, Sarkozy, Zapatero ve hatta dostum İspanya Kralı, Libya liderinin müstehzi bakışları altında geçit töreni düzenliyorlardı. Herkes müsterihti.

Beni fazla alaycı bulabilirsiniz ama aslında alaycı değilim, yalnızca niye şimdi Libya’ya müdahale etmek ve Kaddafi’yi Lahey Adalet Divanı’na sevketmek istediklerini anlamakta güçlük çekiyorum.

Gün boyu Kaddafi’yi silahsız kitlelere ateş açma emri vermekle suçluyorlar. Niye bu silahların, özellikle de karmaşık baskı silahlarının ABD, İngiltere ve diğer sözde Kaddafi düşmanları tarafından temin edildiğini kabul etmiyorlar?

Ben yalnızca şu anda Libya’yı işgal etmek için sarfettikleri yalan bahanelere katlanamıyorum.

Kaddafi’yi son ziyaret ettiğimde 2001 Mayıs’ıydı, Reagan’ın görece mütevazı meskenine saldırısından 15 yıl sonra. Bana yıkıntıyı göstermişti. Ev doğrudan bombaya hedef olmuştu. Üç yaşındaki kızı saldırıda ölmüştü. Kaddafi onu Ronald Reagan’ın öldürdüğünü söylüyordu. Bu saldırı ne NATO, ne İnsan Hakları Konseyi ne de Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir kararına dayanıyordu.

Daha önceki bir ziyaretim ise 1977’de idi. Libya’da devrimci süreç başladıktan sekiz yıl sonra. Trablus’u ziyaret etmiştim. Sebha’da Libya Halk Kongresi’ne katılmıştım. Fosil suları denizinden elde edilen sularla yapılan deneysel çiftlikleri incelemiştim. Bengazi’yi ziyaret etmiş ve çok sıcak karşılanmıştım. Son dünya savaşında büyük muharebelere sahne olan ülke buydu. O vakitler nüfusu altı milyonu bulmuyordu. Daha inanılmaz miktarda hafif petrol ve fosil su kaynaklarından da haberleri yoktu. O sıralar Portekiz’in Afrika’daki sömürgeleri daha yeni kurtuluyordu.

Angola’da 15 yıl boyunca ABD’nin aşiretler arasında örgütlediği paralı askerler, Mobutu hükümeti iyi donanımlı ırkçı Güney Afrikalı Apartheid rejimi ordusuna karşı savaşmıştık. Bu ordu, bugün bildiğimiz üzere ABD direktifleriyle Angola’yı 1975’te işgal ederek bağımsızlığını engellemeye çalıştı. O yıl başkent Luanda’nın eteklerine kadar varmışlardı. Bu süreçte bir dizi Kübalı uzmanı kaybettik. Acilen kaynak yolladık.

Sonraki 13 yıl boyunca Güney Afrikalı ırkçılar Angolalılara ve enternasyonalist Kübalı birliklere karşı savaşmaya devam ettiler.

ABD ve İsrail desteğiyle Apartheid rejimi nükleer silahlar geliştirdi. Angolalılar ve Kübalılar ırkçı ordunun hava ve kara birliklerini Cuito Cuanavale’de geri püskürtüp, konvansiyonel silahlarla Namibya sınırına doğru sıkıştırdıklarında, ellerinde nükleer silah vardı bile. İki defa birliklerimiz bu tür silahlarla saldırıya uğrama tehdidiyle karşılaştılar: Kasım 1962’de Küba’da ve 1980’lerde güney Angola’da. Ama Güney Afrika ırkçı rejimi nükleer silah kullanmış olsa dahi o korkunç sistemin devamını sağlayamayacaklardı. O sırada ABD’de Ronald Reagan ve Güney Afrika’da da Pieter Botha iktidarı vardı.

Şimdi kimse bunlardan, emperyalist sömürü nedeniyle kıyılan yüz binlerce candan bahsetmiyor.

vBugün Arap halkları başkaldırdıkları için benzer bir büyük riskle karşı karşıya.

ABD ve NATO’nun korkulu rüyası olan Arap dünyasında devrim hareketi, mahrum olanların devrimi olacak. Avrupa’da 1789’da Bastil ele geçirilmesinden sonra en büyük olduğu söylenen bir dalga.

Ondördüncü Lui bile Suudi Kralı Abdullah’ın ayrıcalıklarına veya bugün Yankiler aracılığıyla çıkartılan devasa zenginliğe sahip değildi.

Libya kriziyle başlamak üzere Suudi Arabistan’dan çıkarılan petrol günde bir milyon varile yaklaştı. Bu sayede bu ülkenin ve onu kontrole edenlerin geirleri günde bir milyar dolara yaklaşıyor.

Elbette kimse Suudi halkının para içinde yüzdüğünü zannetmesin. Orada başta inşaat olmak üzere çeşitli sektörlerdeki işçilerin çalışma koşullarını, düşük maaşlar karşılığı günde 13-14 saat çalışmaya zorlanmalarını okumak insanın yüreğini burkuyor.

Mısır ve Tunus’ta işçilerin çıkışının, Ürdün’de işsiz gençliğin, Filistin’de, Yemen’de ve hatta daha yüksek gelirli Bahreyn’de ve BAE’de yaşananların ardından, Suudi üst tabakası da etkilendi.

vBaşka zamanlara benzemiyor: Arap halkları olup biteni anında öğreniyorlar, haberler son derece manipüle edilmiş olsa dahi.

İmtiyazlı sınıflar için en kötüsü de bu gelişmelerin gıda fiyatlarında artış ve iklim değişikliğiyle birlikte yaşanmış olması. Dünyadaki başlıca mısır üreticisi ABD, bu ürünün yüzde kırkını ve ayrıca soya hasılatının önemli kısmını otomobiller için biyoyakıt üretmek için kullanıyor.

Bolivarcı Başkan Hugo Chávez, Libya’ya NATO müdahalesi olmadan krize bir çözüm bulunması için cesur bir girişimde bulundu. Eğer müdahaleden önce bir geniş bir görüş birliği sağlayabilirse bir şansı var. Böylece Irak deneyiminin yeniden yaşanmasının önüne geçebiliriz.

Fidel Castro Ruz

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Fidel Castro’dan insanlığa uyarı

Posted by lahy 17/02/2011

Havana, (Prensa Latina) Küba Devrimi lideri Fidel Castro yaptığı açıklamada, insanlığın yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve bunun önlenmesi için acilen harekete geçilmesi gerektiğini belirtti.

Salı günü 20. Havana Kitap Fuarında aydınlarla sohbet eden Castro şöyle konuştu:

“Bence derhal bu konuda adım atmalıyız, bu temel konuyla ilgili buradaki katılımcılarla görüş alıverişinde bulunmak istiyorum.”

Yapılan sohbet toplantısını daha sonra Yuvarlak Masa adlı televizyon programında yayınlandı. Castro toplantıda şunları belirtti:

“Eğer karşı karşıya kaldığımız tehlikenin yakıcılığına akademisyenleri ikna edebilirsek belki de ancak onlar dünyadaki en kendini beğenmiş ve beceriksiz yaratık türü olan siyasetçileri konunun aciliyetine ikna edebilirler.”

Fidel Castro yaklaşık 20 yıl önce Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında yapmış olduğu konuşmayı hatırlatarak, o dönemde insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikeyi hatırlattığını ifade etti:

“O sırada bugünkü kadar yakıcı olmasa da tehlikenin varlığından bahsettiğimde beni hayretle ve dikkatle dinlediler.” Castro konuşmasının devamında 1945 yılında Japonya’daki Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombalarını hatırlatmış ve bir anda yüzbinlerce sivili öldüren saldırıları kınamıştı.

Bugün dünyayı tehdit eden en önemli başlığın, ilerleyen bilimin sayesinde elde edilen güçle birlikte yaşanan savaşlar olduğunu vurgulayan Castro, yüz adet nükleer silahın kullanılmasının gezegeni nükleer kış olarak tanımlanan ve dünyada güneşin kesinlikle görülemeyeceği bir felakete itmek için yeterli olacağını hatırlattı.

Posted in Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Wikileaks: ABD, Ahmedinejad ve Che Guevara

Posted by lahy 05/02/2011

ABD makamları Ernesto Che Guevara’nın imajını İran başkanı Mahmud Ahmadinejad’ı itibarını sarsmak ve Latin Amerika’da ki halkın onu desteklemediğini göstermek için analizlerine dahil etti. Tel Aviv’de ki ABD elçiliği tarafından gönderilen 131987 nolu,  29 Kasım 2007 tarihli ve gizli damgalı belgede, Bush yönetiminin, Ahmedinejad’in bazı Arap ülkeleri ve Latin Amerika’da ki sol rejimler tarafından ”bir kahraman” gibi görülmesinden rahatsız olduğu görülüyor. Ayrıca, yahudi soykırımının yalanlanmasının Ahmedinejad’a bazı taraftarlar kazandırdığı yazıldı.

Latin Amerika’da ki sol rejimlerden kastın Venezüella’da Hugo Chavez ve Nikaragua’da Daniel Ortega rejimleri olduğu ancak, ” Latin Amerika’da sokaktaki vatandaşların desteğini almak konusunda problemlerin mevcut olduğu” belirtilerek bir analiz yapılıyor: “Bu kişilerin (halkın) İran devrimini kendi devrimleri ile karşılaştırmadığı” belirtiliyor. Belge de aktarılan toplantıda bazı Latin Amerikalı Ahmedinejad’ın kamuoyunu etkileme teşebbüslerinden rahatsız olduğu da söylendiği bildirliyor.

Belge de ayrıca, Tahran’da düzenlenen Che’nin kızı Aleida Guevara’nın katıldığı bir toplantıda yaşananlara değinildi: Aleida Guevara, burada yaptığı konuşmasında İran rejimini eleştirerek, babasının görüşlerinin İran’da mollarının görüşlerinden farklı olduğunun altını çizdi.

25-29 Eylül 2007’de Tahran’da düzenlenen İran ve Küba devrimlerinin karşılaştırıldığı konferansda İranlı ana konuşmacı Saad Ghasemi ”Küba halkı, Fidel Castro ve Che Guevara’nin hiç bir zaman komünist olmadıklarını ve Sovyetlerden.. nefret ettiklerini ” söyleyince Che’nin kızı Aleida Guevara, ”Küba halkı adına” konuştuğunu belirterek, ”biz sosyalist bir ulusuz” dedi, Sovyetler Birliğini savundu ve Ghasemidejar’ın Che’nin eserlerinin kötü tercümelerini okumayı bir tarafa bırakmasını istedi.. “Babam hiç bir zaman Tanrı hakkında konuşmadı. Hiç bir zaman Tanrı’ya inanmadı.” diyerek, ayağa kalktı ve diğer latin Amerikalı temsilcilerle birlikte salonu terk etti.

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Küba: Başhekime görevini ihmalden 15 yıl hapis cezası verildi

Posted by lahy 01/02/2011

Küba Sağlık Bakanlığı

Küba’nın başkenti Havana’da, geçen yıl 26 hastanın aşırı soğuk nedeniyle öldüğü psikiyatri kliniğinin başhekimi, 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ölümlerde sorumluluğu bulunduğu belirtilen 12 hastane çalışanına da 4 ile 14 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.

Mahkemede sanıklar, ihmalden suçlu bulundu.

Bağımsız Küba İnsan Hakları Komisyonu da incelemesi sonunda geçen Ocak’taki ölümlerin, ihmal ve 2500 hastanın tedavi edildiği hastanedeki kötü koşullardan kaynaklandığını bildirmişti.

Mahkemede savcılık, hastanenin başhekimi Wilfredo Castillo Donate’nin 14 yıl hapis cezasına çarptırılmasını istedi. Ancak mahkeme heyeti, ağırlaştırıcı unsurlar nedeniyle Donate’ye 15 yıl ceza verdi.

Savcıya göre, hastanenin ölümleri engelleyebilecek kaynakları mevcuttu ama idare aniden bastıran soğuk havada, fazladan battaniye dağıtılması ya da hastaların daha sıcak odalara nakledilmesi gibi önlemleri alamadı.

Hastane personelinin 10 gün içinde temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
Kaynak: BBC

Posted in Küba | Etiketler: | Leave a Comment »

Küba’dan Haiti dersi- Nina Lakhani

Posted by lahy 16/01/2011

Onlar, Haiti deprem felaketinin, Barack Obama’nın muazzam ABD insani yardımıyla yaralarını saracağı sözü verdiği insani yıkımın, asıl kahramanları. ABD’nin baş düşmanı Küba’nın bu kahramanları, ABD’nin girişimlerinin ne denli rezil düzeyde olduğunu gözler önüne serdiler. Bin 200 Kübalı tıp tugayı, Fidel Castro’nun uluslararası tıbbi misyonunun bir parçası olarak depremin ve ardından koleranın yıktığı Haiti’de faaliyet yürütüyor. Ancak bu faaliyet sosyalist devlete birçok dost kazandırırken, uluslararası düzlemde çok az biliniyor.

Haiti depreminin gözlemcileri, 250 bin insanı yok eden, 1.5 milyonunu evsiz bırakan yıkımla baş etmede yardım kuruluşlarının tek başına olduklarını düşündükleri için affedilebilirler. Aslında, Haiti’de Küba’nın sağlık çalışanları 1998’den beri bulunuyordu, deprem vurduğu sırada da 350 kişilik güçlü bir ekip daha gönderildi. ABD ve İngiltere’den gelen yardım tantanası ve reklamının ortasında yüzlerce Kübalı doktor, hemşire ve terapist haklarında bir söz dahi edilmeden oraya vardılar. Çoğu ülke 2 ay içerisinde ülkeden giderken, Kübalıları ve Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünü yoksul Karayipler adasının temel sağlık hizmetleri sağlayıcısı olarak yalnız bıraktılar.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan veriler, Haiti genelinde 40 merkezde çalışan Kübalı sağlık personelinin Ekim’den bu yana 30 bin kolera hastasını tedavi ettiğini gösteriyor. Onlar, kolera hastalarının yüzde 40’ını tedavi eden en büyük uluslararası ekip. Haiti’nin çoktan yüzlerce vatandaşını öldüren salgınla baş etmede zorlandığının netleşmesinin ardından bir diğer Kübalı ekip, felaket ve acil yardım uzmanı ekibi, Küba Henry Reeve Tugayları geçtiğimiz günlerde ülkeye ulaştı.

1998’den beri Küba, 550 Kübalı doktoru Küba’daki Latin Amerika Tıp Okulu’nda ücretsiz olarak eğitti. Şu anda diğer 400 Haitili doktor da ücretsiz eğitim, ücretsiz kitap ve ekonomik yardımın olduğu okullarda eğitilmekte.

Küba’nın uluslararası tıbbi ekiplerini inceleyen, Kanada’daki Dalhousie Üniversitesi Latin Amerika çalışmaları Profesörü Jonh Kirk, şunları söylüyor: “Küba’nın Haiti’ye yardımı dünyanın en büyük sırrı gibi. Yükün çoğunu sırtlayan onlar olsa da, Küba’dan çok az bahsediliyor.”

Yardım geleneği Küba’nın 1960’ta büyük bir deprem yaşayan Şili’ye nitelikli doktorlar göndermesiyle başladı. Bunu 1963’te Cezayir’e 50 doktor gönderilmesi takip etti. Bunlar, devrimden 4 yıl sonra oluyordu.

Dünya etrafında nam ve dostlar kazanan gezgin doktorlar, ülkenin dış politikası ve ekonomi politikaları için son derece faydalı bir silah işlevi görüyor. En çok bilinenlerden birisi Venezuela’nın yoksul köylerinde, göz doktorlarının petrol karşılığında katarakt hastalarını tedavi ettiği Miracle Operasyonu. Bu insiyatif, 1967’de Che Guavera’yı öldüren Bolivyalı çavuş Mario Teran da dahil dünya genelinde 1.8 milyon insanın görme bozukluğunu tedavi etti.

Amerika’yı vuran Katrina Kasırgasından sonra ABD tarafından geri çevrilen Henry Reeve Tugayları, 2005 Pakistan depreminde ülkeye ilk varan ve 6 ay sonra en son ayrılanlardı.

75 bin Kübalı doktorun üçte biri ve 10 bin sağlık personeli şu anda El Salvador, Mali ve Doğu Timur gibi 77 fakir ülkede çalışmalar yürütüyor. Buna rağmen İngiltere’de bile her 370 kişiye bir doktor düşerken, ülkede her 220 kişiye bir doktor düşüyor.

Her gittikleri yerde, Kübalılar aileleri evlerinde ziyaret ederek, aktif bir şekilde anne ve çocuk sağlığını kontrol ederek önleme odaklı bütünsel modellerini uyguluyorlar. Bu uygulama El Salvador, Honduras ve Guatemala gibi ülkelerde anne ve çocuk ölümlerini, bulaşıcı hastalık oranlarını düşürüp arkasında daha eğitimli sağlık personelleri bırakarak çarpıcı sonuçlar üretiyor.

Küba’da tıp eğitimi en az 6 yıl sürüyor. Mezun öğrenciler 3 yıl aile hekimi olarak çalışıyor. Yanında bir hemşireyle birlikte, her doktor yaşadığı bölgede 150-200 aileye bakıyor.

Bu model, (OECD verilerine göre) kişi başı harcama İngiltere’deki 3 bin dolar, ABD’deki 7 bin 500 dolarken, kişi başı harcamanın sadece 400 dolar olduğu Küba’nın dünyadaki en gelişmiş sağlık düzenlemelerini gerçekleştirmesini sağladı.

*Nina Lakhani’nin 26 Aralık 2010’da The İndependent’da yayınlanan yazısını ETHA İngilizce orjinalinden çevirdi.

Posted in Haiti, Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Küba: Katolik Kilisesi reformları destekliyor

Posted by lahy 10/01/2011

Raúl Castro y cardenal OrtegaHavana.-  Küba yönetimi tarafından alınan pazar yanlısı reformlar, yıllardır rejim karşıtı faaliyetler yürüten Katolik Kilisesi tarafından destekleniyor.

Kardinal Jaime Ortega. Havana’da düzenlenen yılın ilk ayininde,  500.000 çalışanın işten çıkarılması, özelleştirmeler, yabancı yatırımlara açılma ve sübvansiyonların ortadan kaldırılması kararlarını desteklediklerini açıkladı.

Kardınal Ortega Başkan Raúl Castro’nun reformlarını desteklediklerini ve 2011 yılında daha fazla tutuklunun serbest bırakılacağını bildirdi.

Kardinal Jaime Ortega herkesi etkileyen reformaların başarısı yalnızca otoritelere bağlı değildir, aynı zamanda ayrılıklarını ve düzeltme taleplerini dile getirebilen halkın yeterli desteğinin sağlanmasına da bağlıdır, dedi.

Posted in Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Küba: Kitle halinde işten çıkarmalar başladı

Posted by lahy 06/01/2011

Küba hükümeti, Başkan Raul Castro’nın 2010 yılında açıkladığı işten çıkarma ya da ” işgüçünün yeniden düzenlenmesi” kararını uygulamaya başladı.

Küba devriminin tarihinde ilk defa olarak yüzbinlerce işçi işten çıkarılıyor. İşten çıkarmalar Şeker Endüstirisi,Tarım, İnşaat, Kamu Sağlığı ve Turizm sektörlerinde 4 Ocak Salı gününden itibaren  uygulanmaya başlandı.

Önümüzdeki altı ay için 500.000, üç sene içerisinde ise 1.300.000 işçi ve memur işlerinden çıkarılacak.

İşten çıkarılanlara çalıştıkları her 10 yıl için bir maaş ve bazı ek tazminat veriliyor.Ortalama maaşın 14 dolara tekabül eden 410 peso olduğu Küba’da bir çok çalışan ay sonunu getirmekte büyük zorluklarla karşılaşıyor. Kitle halinde işten çıkarmalar sonucu halkın yaşam standartlarında düşme olması kaçınılmaz gözüküyor.

Yetkililer tarım ve inşaat sektörlerinde işten çıkarılanlara yeni bir iş teklifi yapılacağını, bu teklifin red edilmesi halinde yeni bir teklif yapılmayacağını bildirdi.

Resmi makamların verdiği bilgiye göre 2011’de 146.000 kişi kesinlikle işlerini kaybederken 351.000 kişinin de ”kendi adlarına bağımsız olarak” çalışacağı tahmin ediliyor. 2016 yılında Kübalıların yarısının özel sektörde çalışması hedefleniyor. Ekonominin yüzde 90’ının kamu kontrolünde olduğu Küba’da bu türden yapısal bir geçişin nasıl sağlanacağı muğlaklığını koruyor.

İşten çıkarmalar nedeni ile işçi sınıfı ve memurlar arasında huzursuzluğun artığı bildiriliyor. Ülkenin tek sendikası İşçi Sendikaları Merkez (CTC)genel sektereteri Salvador Mesa, işten çıkarmaları hazırlayan ve itirazları inceleyen komisyonlarda ” adam kayırmacılık, torpil ve himayeciliğin, gerekli analizlerin yapılamamasının önüne geçmek için işçilerin gerçek temsilcilerin yer alması” gerektiğini söyledi.

Sol ve Küba’da kapitalizmin yeniden inşası tartışmaları

Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi – Daniel Bensaid

Che Guevara ve kapitalist ekonomik yöntemlerin uygulanması

Küba’da kapitalizmin yeniden inşası

Kübada tek seçenek devrimden vazgeçmek olmamalı – Guillermo Almeyra*

Aleida Guevara’ya cevaben: Küba da neler oluyor? – Özlem Barın, David Dessers

José Bell Lara: Neo-Liberalizm Küba’ya Giremeyecek

Küba: Sosyalizm Adı Altında 500 Bin Kamu Emekçisi İşten Çıkarılıyor

Küba: Kapitalizme giden yolları kapamak ve yeni sosyalizme açılmak -Narciso Isa Conde*


Posted in Küba, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

Nueva Canción’un mirası: Patricio Manns ile Görüşme

Posted by lahy 02/01/2011

Eylül 1973’de General Augusto Pinochet tarafından gerçekleştirilen sağcı askeri darbenin ardından dünya Şili’de ki korkunç olaylara tanık oldu. Ancak, darbeden önce müziği yüksek bir bilinç seviyesine çıkaran bir müzik türü vardı. Nueva Canción (Yeni Türkü) Şili ve diğer Latin Amerika ülkelerinin devrimci şarkısı idi, ve  gücünü halka olan sadakatinden ve içerdiği politik ve sosyal değişim mesajından alıyordu.  

Müziğin içerdiği sosyal mesaja – adaletsizliğe, baskı ve diktatörlüklere karşı mücadele- sadık kalan  Nueva Canción akımından bir çok sanatçı ülkeleri sağcı rejmler tarafından ezildiği zaman acı çektiler. Örneğin, Victor Jara, Şili Stadyumunda işkenceye uğradı ve vahşice öldürüldü.

Nueva Canción’nun  güçlü mesajından son derece rahatsız olan Pinochet rejimi bu müzik akımını, devrimci şarkılarla ilişkilendirilen geleneksel müzik aletleri ile birlikte yasaklamaya çalıştı. Önemli şarkıcı ve gruplar, örneğin Inti Illimani, Quilapayun ve Patricio Manns sürgün edildiler.

Günümüzde, Nueva Canción sanatçılarının sayısı azaldı. Şilili şair, yazar, şarkıcı ve şarkı sözü yazarı Patricio Manns,  yapıtları tarihe tanıklık eden az sayıda isimlerden biridir. Günümüzün akımları, kültür ve ideoloji arasında ayrım yapan çağdaş politikaya rağmen Manns,  Nueva Canción’un, evrenselliiğine bağlı kalıyor ve devrimci bir ses olmaya devam ediyor; bu akımın gerekliliğini biliyor ve çok sayıda çalışmaları ile bu hareketi tanıtmaya çalıyor.

Patricio Manns’ın şarkısı De Pascua Lama, 2011’de Şili’de yapılacak olan Vina del Mar festivalinde Şiliyi temsil edecektir. And dağlarının güneyinde bulunan Pascua Lama’da, Barrick Gold Şili ve Arjantin sınırı boyunca uzanan bu bölge de altın üretimine geçmek için ruhsat alalı beri, bu maden projesi anlaşmazlık konusu oldu. Çok sayıda protesto ve dilekçelere rağmen Arjantin ve Şili hükümetleri projeyi onayladılar, bu karar bir çok aileyi gelecekleri konusnda belirsizlik içine soktu. Barrick Gold web sitesinde  Pascua Lama projesinin buzdağları ve çevreyi korumak için 400’den fazla koşulu yerine getireceğini bildiriyor.  Madenin 25 yıl olarak tahmin edilen çalışma süresi içinde bölgede binlerce Şilili’ye iş yaratılacağı duyuruluyor. Barrick Gold, buzdağlarından buzu Şili Arjantin sınırındaki Guanoco buzdağına transfer edeceğini bildirtikten sonra çevrecilerden sert tepki alması üzerine sonra kısmen buzdağlarının altında bulunan altın kaynaklarına dokunmayacağını bildirdi.

Ancak, birçok Şilili bu bildirimlere kuşkuyla bakıyorlar.  Pascua Lama’da bulunan Toro 1, Toro 2 ve Esperanza buzdağları yağmurun azlığından olumsuz etkilenen ve buzdağlarından gelen suya bağımlı olan bu bölgedeki çiftçiler için hayati öneme sahip su kaynakları olarak tanımlanıyor. Şilili çevreci grup Sürdürülebilir Şili(Sustainable Chile)’ye göre Toro 1 ve Toro 2  buzdağları hali hazırda madenlerdeki patlamalardan dolayı zarar gördüler.

Ayrıca,  Huasco vadisinde buzdağlarından gelen sularla dikkatli bir şekilde sulanan bereketli bir vaha vardır. Bu vaha bölgede yaşayan 70.000 kişinin geçim kaynağıdır. Çiftciler sulama için kullanılan suyun madenlerde kullanılacak siyanürden etkileneceğinden korkuyorlar.

Madenciliğin  tarım ile birada yapılamayacağına inanılıyor; bölgede eko sistemin yok edilmesinden, toplumun yerlerinden edilmesinden ve madenlerden gelecek toz nedeniyle buzdağlarının daha çabuk erimesinden korkuluyor.  Buzdağlarının beyaz renki güneşten gelen işığı yansıtıyor ve belki bu süreç tersine çevrilecektir. Sıcaklığı muhafaza edecek olan toz, buzdağlarının hızlı bir şekilde erimesine ve muhtemelen su reservlerinin kurumasına yol açabilir.

Exile of the Cóndor: Transnational Hegemony on the Border: the Mining Treaty Between Chile and Argentina” (Moon, Padilla and Alcayata, Santiago, 2004)’den yapılan bir alıntıya göre,,  Estrecho nehrinin yakınları taş artıkları çöplüğü, madencilik aletlerinin bakımı ve patlayıcıların muhafaza edildiği yerlerdir. Estrecho Nehri bölgede suyun halihazırda kirlenmediği tek su kaynağı olarak biliniyor.

Aynı, bir kaç kuşak öncesinde Nueva Canción halkın askeri diktatörlüğe karşı bir dalga halinde  birleşmesine hizmet ettiği gibi, De Pascua Lama, halkın maden projesi hakkındaki kuşkularını dile getiriyor.  Nueva Canción’a duyulan ihtiyaç kaybolmayacaktır.  Görüşmemiz sırasında Patricio Manns’ın söylediği gibi ayrıca, insanların şarkıların yeniden canlanması için gerekli koşulların mevcut olduğunu anlamasi gerekiyor – sanatçılar bir kez daha bu imkana sahip çıkmalıdırlar.

Ramona Wadi: Sürgün yılları boyunca anı kavramın nasıl bir değişime uğradı? Sürgün yıllarını nasıl tanımlıyorsun?

Patricio Manns: Anıların ihanet ettiği bilinen bir gerçekliktir – bunun anamı tuhaf bir süreç vasıtasıyla  anılarımızın değişmesidir, 30 yıl süren sürgünlüğüm boyunca  ve yine, Şili’ye döndüğüm zaman hafızanın bu ihanetini yaşadığım zamanlar oldu. Bazı nedenlerden dolayı, caddeler, meydanlar, yüzler, tepeler, nehirler ve denizler bana kendisine ait olmadığım ya da anılarımdan çok daha farklı yerler olarak geldi. Bu değişimleri anılarımı anlattığım bir kitapta açıkladım.   Kendi çevrenin belirliklerinden uzakta, sürgünün gözlemleri ile bilineni kabullenmek lüksünden (zevkinden) ayrılıyorsun, hiç bir zaman güvenli değilsin, hiçbirşeyden emin değilsin, hiçbirzaman. Hergün sonu gelmeden, derinlemesine ve geri dönmeyecek şekilde yozlaştığını güçbela bu öbürdünyaya ait ruh hali içinde anlamaya başlıyorsun. İmgeler tarafından yozlaştırılmak.

RW: Sürgüne gitmeden önce yazdığın şarkılar, sürgün sırasında yazdıkların ve sonrasında yazdıkların arasında bir değişiklik var mı?

PM: Bunu düşünmek hemen hemen yaşamımı düşünmek gibi.  İlk şarkılarım mırıldandığım sorulardı, doğru sözleri bulmadan birşeyler söylemeye çalıştığım küçük müzik eserleriydi. Ancak, yaşam ilerledikçe, kavrayışın, şeyleri takdirin değişiyor.  Eğer  sanatının gücüne ulaşma ile başa çıkabilirsen,  o aynı şarkılar ya da konular, çok daha fazla düşünçe mahsülü, sezgili, geniş  derinliğe sahip bir anlatıma sahip  oluyor. Sürgün deneyimimden  önce bu derinlik mevcut değildi. Ve bu, benim çalışmalarımı analiz etmek için önemlidir. Sürgünlüğüm sırasında dünyayı tanıdım, insanları gördüm, halkı gördüm. Başka diller öğrendim ve başka müzik türleri ile tanıştım. Şili’ye başka bir insan olarak geri döndüm. Şili’yi terk eden kişi evrenin bir yerinde sıkışmış idi ve şimdi, artık ona bir ihtiyaç duyulmuyor.

RW: Sosyalist hareketlerin güç kazandığı günümüzde Latin Amerika’da Nueva Canción nasıl bir öneme sahiptir?

PM: Nueva Canción’un orjinal ruhu kayboldu; yeri devr alacak kuşak henüz ortaya çıkmadı. Ve kültür politikaları bu çıkışa yardım etmiyor.  Kendimi çalışmalarımda bu hareketin ideallerini ve vaatlerini korumaya çalışan bir yetim gibi hissediyorum, ancak Nueva Canción’un önemini vurgulamaya devam ediyorum — ve bu benim  çalışmalarımı gerekli kılıyor.

RW: Halka verdiği mesajda Nueva Canción bir değişiklik geçirdi mi?

PM: Latin Amerika’da şarkılar gelişmeye devam ediyor. Ancak, bazı zamanlar duraklamalar oluyor gibi. Geçmişin  çoşkusu ve yaratıcılığı artık yok, ve  bugün yeniden canlanma için vazgeçilmez olan  Nueva Canción’un birçok üyesi öldü. Ayrıca, somut gerçeklikler de var: zafer elde etmiş bir harekete şarkı söylemek ile yenilen bir harekete şarkı söylemek aynı şeyler değildir.  Zafere ulaşan hareketler yaratıcıya karşı şüphe ve güvensizliği beslerler. Bunun nedeni sürekli hareket halinde olan bir oluşum olmasıdır; onun geleceği önceden bilinemez.

RW: Nueva Cancion evrensel mi?  Bugün, kapitalizmin günün modası olduğu Batı’da verdiği mesaj halen geçerli mi?

PM: Nueva Canciónları (farklı ülkelerin) evrenseldir.  Hong Kong’dan New York’a kadar ülkelerden yılda birkaç kere gelip bana Nueva Canción hakkında sorular soruyorlar. En azından batı’da halen bir politik ve kültürel bir başvuru noktasıdır.

RW: Nueva Canción toplumu nasıl inceliyor?  Sosyal olan vasıtasıyla politik olan mı yoksa bunun tersi mi?

PM: Nueva Canción popüler şarkılara olağanüstü bir güç verdi, nostaljik anıların izlerini ve ataerkil gölgeleri söküp attı, onların yerine onur, gayret ve direnişi koydu-  bunlar kendileri ile çalıştığımız değerlerdir.  Örneğin günümüzde Şili’de Nueva Canción’un yeniden canlanması için koşullar mevcuttur, eğer bunu yaşatmaya girişenler bunu bu şekilde anlarlarsa ve bu fırsatı kavrarlarsa.

Ramona Wadi is Malta’da yaşayan bir yazardır: http://walzerscent.blogspot.com.

Patricio Manns ve eserleri hakkında daha fazla İspanyolca bilgi kaynakları:  http://www.manns.cl

Foto:1)Patricio Manns 2)Doğu Almanya’da 1975 yılında yayınlanan albümünün kapağı.Kapakta Che Guevara ve Şilili devrimci MIR örgütü kurucularından Miguel Enriquez’in resimleri görülüyor.

Kaynak:The Legacy of the Nueva Canción: An Interview with Patricio Manns

Çeviri: Erol Yeşilyurt

İlgili Makaleler


Posted in Genel Haberler, Küba | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi – Daniel Bensaid

Posted by lahy 02/01/2011

(Dördüncü Enternasyonal’in Brioude’da (Fransa) organize ettiği Uluslararası Gençlik Kampı’nda 1997 Temmuz ayında düzenlenen Che ve Latin Amerika üzerine bir gecede yapılan konuşma.)

Sizler bu geceyi ölümünün otuzuncu yıldönümünün hemen öncesinde, kişiliği ve ezilenlerin tarihi içerisindeki rolü üzerine tartışmayı yeniden başlatan bir dizi kitap ve filmin çıktığı bir sırada, bir devrimci militanın, Che Guevara’nın anısına adamak istediniz.

O kimilerine göre umutsuzluğun kendi ölümünün peşinde giderek denetlenemez hale gelen başarısızlığa mahkûm bir sürece atılmaya ittiği, ama bu arada ne yazık ki kendi kişisel macerasında naif ya da körleşmiş erkek ve kadınları da peşinden sürükleyen fanatiğin bizatihi suretidir.

Kimilerine göreyse o lekesiz bir dinsel tasvir, bakarsınız yarın bir gün bulunan kalıntılarına ev sahipliği yapacak bir anıtmezarın dikilmesi ve bizzat kendi dünya ve insan anlayışına o denli karşıt bir tapınmayla bir mükemmelliğin ete kemiğe bürünmesidir.

Ne tanrı, ne efendi ne de put tanıyan bizleri, Che figüründe, onun çağdaş tarihin içinden bir kuyruklu yıldızmışçasına geçişinde ilgilendirense tersine, yaşamı ve eylemleri sona ermekte olan bu yüzyılın büyük umutlarını büyük düş kırıklıklarını özetleyen militanın tüm güçlü yanları ve zaaflarıyla yalnızca insani karakteridir.

Ben onun mücadelesine doğrudan tanık olmamış nesiller nezdinde, ün kazanmış onca başka kişiden farklı olarak, bu kişiliğin her daim uyandırdığı ilgiden yola çıkacağım. Che’nin yaşamı yüzyılın devrimci deneyiminin bir çeşit yoğunlaşmış hali, hızlandırılmış bir özetidir. Onunla beraber ve onun etrafında her şey çok hızlı gelişir. 1928’de doğar ve 1967’de 39 yaşındayken ölür. Aktif siyasi hayatı demek ki on beş seneden az sürer. Bu yaşam fazlasıyla doludur: 1954’te Guatemala’da emperyalist müdahaleye direnişe katılış, 1956’dan 1959’a, Granma çıkarmasından Havana’ya muzaffer girişe kadar Küba gerilla mücadelesi, 1959’dan 1965’e hükümette sorumlu mevkilerde ve diplomatik misyonlarda görevlerin icrası, 1966’da Kongo’daki mücadeleye katılma, 1967’de Bolivya’da mücadele ve ölüm… Olağanüstü faal bir on beş yıl: Che bu on beş yıl boyunca acelesi olan bir adam olarak daha uzun ömre sahip olmuş birçoğundan daha yoğun yaşadı.

Çarpıcı olan yalnızca bu kısalık değil, aynı zamanda onun yüzyıl içindeki deneyiminin hızlandırılmış parkurudur. Bu öncelikle, Latin Amerika’yı bir uçtan bir uca kat eden eğitici bir motosiklet yolculuğu sırasında, gerçekliğin, kıta üzerindeki emperyalist tahakkümün, sefaletin, yoksulluğun ve bundan kaynaklanan kültürel bağımlılığın öğrenilme dönemidir. O bu yolculukta bu yola baş koymasının ilk gerekçesi olan derin bir asi, antiemperyalist inanç geliştirmiştir.

Bunun ardından Küba Devrimi deneyimi sırasında, emperyalist gücün hemen yanı başında diktatörlük karşıtı bir mücadelenin, bir ulusal kurtuluş mücadelesinin, kokuşmuş, bağımlı, kırılgan ulusal burjuvazilerle anlaşmalarla kösteklenmiş kaldığı sürece hedeflerinde sonuna kadar gidemeyeceğini saptar. Buradan gerçek bir bağımsızlık için tek çözümün sosyalizm için mücadelede yattığı sonucuna varır. Kendine özgü bir yoldan ilerleyerek “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” arasındaki karşıtlığın terimleri ve içeriğiyle buluşan ünlü “Ya sosyalist devrim, ya da devrimin karikatürü” ifadesi de buradan gelir. Bizim neslimizden Troçkizm hakkında daha o zamandan epeyce şey bilen kimileri Che’de onun bir benzerini bulmuş olsalar da, birçoğu Troçkizmi Guevaracılıktan yola çıkarak yeniden keşfettiler.

Son olarak, onun devrimci hükümetin bir bakanı olarak üçüncü büyük deneyimi, “sosyalist kampın” “kardeş ülkeleriyle” çatışmalı ilişkiler deneyimi oldu. Che, Çin ve Sovyet yöneticileriyle verecekleri desteği, iktisadi ve askeri işbirliğini müzakere ederek ve onlarla uluslararası politikayı tartışarak, Sovyetler Birliği’ne ve Çin’e bir yolculuk ertesinde, 1965’te Cezayir’de yaptığı hâlâ ününü koruyan bir konuşmada açıkça dile getirme yürekliliğini gösterdiği – insanın cesaretin büyüklüğünü değerlendirmesi için dönemi ve bağlamı kafasında canlandırması gerekir – korkunç bir sonuca varır. Bu, sosyalist denilen devletlerin politikasında enternasyonalizmin yokluğuna karşı bir meydan okuma ve gerçek anlamda bir suçlamadır. Öncelikle onları daha yoksul ülkelere emperyalizmin tahakkümündeki dünya pazarındakiyle aynı ticari mübadele koşullarını uyguladıkları için kınar. Aynı şekilde onları özellikle Kongo ve Vietnam’daki kuruluş mücadelelerine askeri yardım da dâhil koşulsuz yardım sağlamadıkları için açık biçimde eleştirir.

Cezayir konuşması, sosyalist denilen bu ülkelerin uluslararası dayanışmaya bu riayetsizliklerine karşı hakiki bir iddianame oluşturur. O halde Che’nin Cezayir’den döndükten sonra Küba’da bir daha asla halk önüne çıkmaması bir tesadüf değildir. El altındaki tüm belgelere ve tanıklıklara bakarak bugün öyle görünmektedir ki Sovyet yöneticileri Kübalı yöneticilere onun artık istenmeyen adam haline geldiğini, Küba Devrimini artık hangi sıfatla olursa olsun temsil edemeyeceğini ve dolayısıyla onu saf dışı bırakmak ya da ona başka bir iş bulmak gerektiğini açık biçimde bildirmişlerdir. Bu, Che’nin yaşamının son yıllarında neler olduğunu, 1966’da Kongo’daki varlığını ve bir sonraki seneki Bolivya seferini anlamaya imkân tanıyan nedenlerden – kuşkusuz tek neden olmamakla birlikte – biridir.

Yüzyılın trajedisindeki bu aceleci parkur bizi, bugün devrimci sol da dâhil olmak üzere çokça tartışılan, Che’nin eyleminin kimi zaman belki sempatik ama gerçekliğe yabancı romantik ve başarısızlığa mahkûm bir delilik olarak takdim edildiği bir soruna götürür. Kişisel psikolojik karakteristiklerinin ötesinde (ki her birimiz kendi payımıza ilk çocukluklarımızın travmalarının ve tuhaf itkilerimizin izini taşırız) Che’nin tercihleri ve davranışı neyin kavgasının verildiğine ilişkin tikel biçimde derin bir siyasi bilinçten, büyük güçlerin çatışmalı ortaklıklarıyla ve tırmandırılan Vietnam savaşının tarihsel sınavıyla damgalı uluslararası durumun gerçekliğine dair korkunç bir zihin berraklığındaki bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Onun kararları siyasidir. Düşünce ile eylemler arasında – devrimcilerin kararlarındakiler de dâhil olmak üzere – pek az rastlanan mükemmel bir uyumu dile getirirler. Bir zamanlar Saint-Just için söylenmiş olanı onun için de söylemek mümkündür: o “bir eylemler düşünürü” olmuştur.

Son metinlerinde, özellikle de çoğunuzun en azından zikredildiğini duymuş olduğu Tricontinental’e ünlü mesajında yazdıkları basit, neredeyse “banal” şeylerdir. Ama bunlar kendisini devrimci mirasın mutemeti sayıp da bunun gereğini yerine getirmeyen çok sayıda kişi açısından acımasız bir meydan okuma olarak yankılanmaktaydı. Bu cümlecikleri biliyorsunuz.

“Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır”. Tabii ki. Elbette. Ama bu, o bağlamda, devrim yapmamanın bir yolunu aramakla kalmayıp durumun rantını yöneten ve halkların kurtuluş çabalarını torpilleyen tüm sözümona devrimcileri ifşa etmenin bir yoluydu.

“Ya sosyalist devrim, ya da devrimin karikatürü”: eski dünyadakilerle aynı alışkanlıklarla, aynı yöntemlerle, aynı iktidar ilişkileriyle, aynı çalışma kavrayışıyla yeni bir toplum ve yeni bir insanlık inşa edilmez. Toplumsal ilişkileri gündelik hayattakilere varıncaya kadar tüm veçhelerinde derin biçimde alt üst etmek gerekir. Bizim açımızdan büyük önem taşımış olan bir metninde, Küba’da “Sosyalizm ve İnsan”da Che, düşüncede bir yenilenmeye, dogmalardan sıyrılmaya, bir devlet ortodoksluğunun ağır kültüründen kopmaya çağrıda bulunarak sosyalist denilen ülkelerdeki resmi edebiyata ve resmi felsefeye varıncaya kadar ne var ne yok eleştirir.

Bürokratik yapının yükü yerinden kıpırdatmak için öylesine ağırdı ve bunun için öylesine bir enerji ve gayret gerekiyordu ki kopuş elbette tehlikesiz olmayacaktı. Bazıları Che’yi volontarizminden – diğer bir deyişle gerçeklikten ayrılan aşırı bir istençten – ya da goşizminden ötürü suçladılar. Ne yazık ki, bizzat kendisi son mücadelelerinde çelişkili bir durumun, barbarlıkla neredeyse umutsuz saate karşı bir yarışın bütünüyle bilincindeydi. Tricontinental’e mesajında Amerikan müdahalesi karşısında “Vietnam halkının trajik yalnızlığı”ndan söz eder. Bu trajik yalnızlık aynı zamanda onun Bolivya’daki kendi yalnızlığıdır. Bu onun yalnızlığıdır. Bu der “insanlık tarihinin mantık-dışı bir anının” sonucudur. Mantık-dışıdır çünkü halkların ayaklanıp baskının boyunduruğunu sarstıkları bir zamanda verecekleri desteğin pazarlığını yapmaksızın onların safında yer alması gerekenler ortada görünmemekte ve hatta tekere çomak sokmaktadırlar.

Son olarak Che’nin Bolivya’daki, ıssız ve neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez bir bölgede anlamsız bir kalkışma gibi görünen, Dindo’nun filminin yüreğe işleyen bir tarzda anlattığı dokunaklı yürüyüşü umarsız bir mantıktan yola çıkar. Cezayir’deki konuşmasından sonra Küba’ya dönüşü yasaklanan Che, Kongo’da bağımsızlıktan ve Lumumba’nın katlinden sonra Afrika devriminin yeni bir evresini başlatmaya kalkışmıştı. Başarısızlık yürekler acısıydı. Che her şeye rağmen, Küba Devriminin Amerikan kıyılarının menzilinde dünya üzerinde yalıtılmış kaldığı takdirde yavaş yavaş kardeş ülkelerin koşullarına ve buyruklarına katlanmaktan, onların bürokratik sultası altına girmekten başka bir şey yapamayacağına dair güçlü bir kanıya sahip olmayı sürdürüyordu. İcap eden devrimci görev, o andan itibaren – başarılı olsun ya da olmasın – döngüyü kırmak, kuşatmayı yarmak için, dolayısıyla en yakından, karış karış gezmesi sayesinde tanıdığı bu kıtadan başlayarak devrimi yaymak için elinden gelen her şeyi yapmaktı. Proje kuşkusuz fazlasıyla muhteris ve ölçüsüzdü ama siyasi mantıktan yana bir kusuru yoktu. Söz konusu olan Bolivya’da iktidarı almak değil, Bolivya’yı kıtasal bir yıkıcılığın kalkış noktası haline getirmek üzere en az beş ülkeden birkaç yüz savaşçıyı bir araya getirmek ve eğitmekti.

Che “İki, üç, daha fazla Vietnam” sloganını atarken birçoklarının “hatalarının kurbanı olarak” öldüklerini eklemekteydi. Bu hatalardan daha az vahim olmayanlarını bizzat kendisi de işlemişti. Öncelikle de sonradan kurbanı olacağı Sovyet yöneticilerinin ve Bolivyalı resmi komünist liderlerin sabotajlarını hafife alma hatasını. Benigno’nun anlattığına göre Parti Genel Sekreteri Mario Monje ile karşılaşmasının ardından kendisiyle bu işe girişen bir avuç Kübalı’yı 1 Ocak 1967’de toplayıp, koşulların öngörülen koşullar olmadığını, görevin çok çetin olacağını, bu durumda kendilerini hiç utanç duymadan bu yoldan vazgeçmekte özgür hissedebileceklerini açıklamış, ancak hiçbiri bunu yapmamıştı. Siyasi ve tarihsel bir çıkmaza sıkışıp kalsa da onun mücadelesi hâlâ bir anlama, bizim de buna mukabil kendi hesabımıza derleyip aktarma sorumluluğumuz olan bir mesaj, aktarılacak bir miras anlamına sahip olabilirdi.

Her insani figür gibi, Che’nin kişiliğinin de tezatları, sınırları, kusurları vardır. Kimse ya da neredeyse hiç kimse onun kişiliğinin ön plana çıkan bazı özelliklerini tartışma konusu yapmamaktadır: ödünsüz bir adalet, ayrıcalıklardan eşitlikçi bir nefret, inatçı bir cesaret. Bu iyi vasıflara sertlik de eşlik etmektedir. Çünkü güçlü ve hayasız bir düşmana karşı ölümüne savaş bir gala gecesi yemeği değildir. Aynı zamanda hasta olduğundan başkalarına bizzat kendisine de uyguladığı bir sertliği dayatmaktadır. Ortam, koşullar ve davranışlar her zaman tartışılabilir.

Bize gelince, her şeyden önce onun deneyiminin siyasi sınırlarını bu deneyimin katkısını azaltmaksızın saptamak önemlidir. O bizzat kendisi de çok hızlı gelişen Küba Devriminin – Granma çıkarması ile Havana’ya giriş arasında, hayatta kalmış bir avuç kazazedenin ilk çarpışmalarıyla asiler ordusunun zaferi arasında üç yıldan az zaman vardır – oldukça tikel deneyimi içinde yetişmiştir. Sıklıkla, bizzat kendi aktörleri tarafından sürdürülen Küba Devrimi efsanesi, sanki devrim Fidel ve havarilerinin zafer yürüyüşünden ibaretmiş gibi, öncülleri, tarımsal ve kentsel bir toplumsal hareketin varlığını, ağların rolünü, kahramanların çoğulluğunu gölgede bırakarak basitleştirilmiş destana bağlı kalır. Yine de aktörlerin bizzat kendileri efsanelerinin doğruluğuna ivediliğin baskısı altında örnek alınacak eyleme, öncünün gözüpekliğine ölçüsüz bir değer atfedecek raddede kendilerini inandırabilmişlerdir. Önde yürümek, yolu göstermek, kelleyi koltuğa almak, savaşa yürümeye, inanılmaz mevziler ele geçirmeye, enerjileri coşturmaya bir savaş süresince imkân tanır. Lakin zaman içinde inşa etmek, ekonomiyi dönüştürmek, kültürde devrim yapmak söz konusu olduğunda yöntemin sınırları ortaya çıkar. Bunun için örgütlenmiş çokluğun ortaklaşa zekâ ve enerjisine, çelişkilerin çözülmesi için gerekli çoğulcu ve demokratik bir kültürün özümsenmesine ihtiyaç vardır. Bunun için sabır ve zaman gerekir.

Che acelesi olan adamın modeliydi. Nihayetinde yüzyılın büyük felaketlerinin kendisini adım adım izlediği duygusuyla dünyadan koşarcasına geçti. Oysa çalışmaya veya mücadeleye bireysel adanmışlığın, ayrıcalıklara karşı bir lokma bir hırka anlayışının ve çileciliğin gerillanın askeri üslubunun artık yeterli olmadığı kurumların, kuralların, kolektif deneyimlerin yerini doldurması mümkün olmayacaktı.

Bu zayıflık anlaşılabilir bir şeydir. Latin Amerika devrimci hareketinde altmışlı yıllar savaş ufkunun tahakkümü altındadır. Savaş deyince elbette Soğuk Savaşın (Küba füze kriziyle örneklenen) istikrarsız dengesi içine gömülmüş Vietnam Savaşı ve Cezayir Bağımsızlık Savaşının üzerinden pek az zaman geçmiştir. Savaşta müttefiklerle düşmanlar arasındaki ayrım pek nüans kaldırmaz. Karmaşık sorulara yalın ve süratli cevaplar getiren otorite ve kumanda ilişkileri kaçınılmazdır. Ne var ki bu şartlara bağlı etkinliğin de sınırları vardır. Bizim Che’ye eleştirel tanıklığımız ona borçlu olduklarımızdan hiçbir şey eksiltmeksizin günümüzde işte bu sınırlara ilişkin olacaktır.

Böylesi bir kişiliğin militanlıkta ne yazık ki şimdiden birkaç onyılı geride bırakmış bir nesil – benim mensup olduğum nesil – açısından önemi üzerinde uzun uzadıya durdum. Onu yürek karartıcı bir tapınma nesnesi değil de faydalı ve canlı bir şeyler haline getirmek istiyorsak şimdi mirasın güncelliğine dönmek önem taşır. Varlığının Latin Amerika’da ve dünyada niçin hâlâ bu kadar etkili olduğunu anlamak gerekir.

Bu bir bakıma, Kübalı Mella veya Perulu Mariategui gibi diğer büyük Latin Amerikalı devrimci simaların ardından Che’nin Stalinist olmayan, kararlı biçimde enternasyonalist ve bürokrasi karşıtı bir devrimci örneği vermesi nedeniyle böyle olmuştur. Bu bakımdan Meksikalı Zapatistler bu gelenekten bir şeyleri devam ettirmekteler. SSCB’nin parçalanmasının, Körfez Savaşının ertesinde, gezegen ölçeğinde liberal saldırının tam ortasında, ABD ile serbest ticaret anlaşmasının imzalandığı sırada, San Cristobal de las Casas’taki 1 Ocak 1994 ayaklanmasında sergilenen inanılması güç cesarette Che’nin esprisinden bir şeyler mevcuttur. Bu koşullar altında isyan bayrağını çekmek çağın rüzgârlarının tersine bir akım, tarihin ilan edilmiş yönünün havını tersine tarama gibi görünür. Oysa bu tam Che usulü yazgıya bir direniş ve zamanın ruhuna bir meydan okuma eylemidir.

Bu süreklilik önemliyse de, Latin Amerika’da otuz yıldan beri Şili’de Halk Birliği ve diktatörlük, Uruguay’da ve Arjantin’de askeri darbeler, Kolombiya’da gerilla hareketleri, Orta Amerika’da mücadeleler, Brezilya’da sendikal bir hareketle bir işçi kitle partisinin doğuşu gibi başka birçok deneyim birikimi oldu. Tüm bunlar daha demokratik, daha çoğulcu, toplumsal, sendikal, tarımsal örgütlerin özerkliğine daha bağlı yeni bir siyasi kültür oluşturmaya katkıda bulunuyor. Zapatist ironi tarafından gerçekleştirilen bu yön değiştirme, bir “hayat kahramanlığı”nı savunmaları bu gelişmelere kendi tarzınca tanıklık ediyor: “Biz” diye yazıyor Kumandan-Yardımcısı Marcos “bizden ölüme tapınmanın tevarüs edilmesini istemiyoruz. Mücadeleye tapınmayı miras bırakmak istiyoruz. Ve burada denildiği gibi, mücadele etmek için hayatta olmak gerekir; ölü olarak mücadele edilemez. Doğrusu şu ki askeri eğitimimizin hayli önemli bir bölümü ölmemeyi hedefliyordu: onlara ‘bir savaşçının ilk vazifesi ölmemektir’ diyorduk.” Bu durum onların hayatlarını tehlikeye atmalarına engel olmadı ve hâlâ da olmuyor.

Che’nin dünyadaki imgesi her şeyden önce eylem halinde bir enternasyonalist, emperyal küreselleşmenin talanlarına ve sefaletine teslim edilmiş bir dünyanın yenilmez karşıtı imgesi olarak kalıyor. Onun güncelliği ve parıltısı da bundan kaynaklanıyor. Bu sinik ve ahlakını yitirmiş dünyada o ahlak ile siyaset arasında uyumun mümkün olduğunu, politikanın ille de ahlaksız, ahlakın da ille de apolitik olması gerekmediğini ve iki ucun birlikte tutulabileceğini kanıtlıyor. Onun gençliğin gözünde sahip olduğu saygınlık aynı zamanda onun iktidara değdikten sonra gücünü tekrar tek ülkede son bulamayacak bir mücadelenin hizmetine sunmak üzere iktidarı terk etmeyi becerebilmiş belki de yegâne devrimci örneğini temsil etmesinden geliyor. O bugün hâlâ sizin ilginizi çekiyor ve sizi kendisine çekiyorsa eğer, bu işte tüm bu nedenlerle ve aynı zamanda 39 yaşında ölmüş hâlâ genç imajının gençliği ve devrimi bölünmez biçimde birleştirmesi nedeniyle oluyor.

Yeniyol dergisinin 36. sayısında (Kış 2010) yayımlanmıştır. Türkçesi: Osman Binat

Che Guevara ve kapitalist ekonomik yöntemlerin uygulanması


Posted in Küba, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: