latin amerikan haber yorum

Posts Tagged ‘neoliberalizm’

Kolombiya’nın barış ve adalet arayışı ve neoliberal modelin ölümü – James Petras

Posted by lahy 20/04/2012

Demokratik denetim altında çevreyi korumak, çatışmaya siyasi çözüm aramak, yerinden edilenleri topraklarına kavuşturmak ve halkçı bir hükümet kurmak için…

I. Bölüm 

21–23 Nisan tarihleri arasında, Ulusal Yurtseverler Konseyi, yakın tarihin en önemli yeni siyasi hareketi olma iddiasını başlatmak ve güçleri birleştirmek için çoğunluğu kırsal ve kentsel toplumsal hareketlerden, sendikalardan, yerliler ve insan hakları organizasyonlarından binlerce aktivisti bir araya getirecek. 

Altmış yıldan fazla zamandır sürmekte olan silahlı toplumsal çatışmaya siyasi bir çözüm aramak amacıyla ve ortak bir taahhüt ile oluşturulan birlik bu toplantıda; geçmiş ve mevcut narko-para siyasi rejimlerini yenilgiye uğratmak, yerinden edilmiş 4 milyon köylü, yerli ve Afro-Kolombiyalıyı yeniden evlerine ve topraklarına kavuşturmak için bir strateji belirleyecek. Bu toplantının merkezi görev yönü, doğal dengenin bozulmasından zarar gören yerli ve Afro-Kolombiyalı toplulukların korunması, yabancı çokuluslu şirketler tarafından el konulan ülkenin enerji ve mineral kaynaklarının uzun vadeli ve büyük ölçekte kazanılması, ABD askeri üslerinin varlığının güçlü bir şekilde tehlikeye attığı ulusal egemenliği kurtarmak olacak. 21–23 Nisan’da yapılacak olan bu toplantı, paramiliterlerin ve toprak sahiplerinin siyasal araçlarının seçmen üzerindeki kontrolünü kırma girişimiyle Halk Meclisleri tarafından düzenlenen kitlesel toplantıların sonuncusu olacak.

Diğerleri kaybederken bu siyasi hareketin başarılı olacağına inanmak için iyi nedenler var: Neo-liberal Serbest Ticaret Anlaşması ve ABD destekli militarizmi çevreleyen evrensel muhalefet; katılımcı demokrasi, toprak reformu için ortak mücadelede artan işbirliği ve birlik; katılımcıların kapsamı ve sayısı.

Umut vaat eden bir durum
Bu “hareketlerin hareketi”nin nihai siyasi başarısı ve Kolombiya’da demokratik halk inisiyatifinin gelişmesi için uluslararası iklim özellikle Latin Amerika açısından hiç bu kadar müsait olmamıştı.

Güney Amerika ve Karayipler’in büyük kısmında bölgesel özerklik açısından bir dönüm noktası, bölgedeki hemen hemen bütün büyük ülkelerin desteği ile örgütsel bir biçim aldı. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif), Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in dinamik, demokratik, anti-emperyalist hükümeti tarafından yönetilen bölgesel entegrasyon paktı içinde And ve Karayip ülkelerinden onlarcasını birleştirdi. UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), Mercosur (Güney Ortak Pazarı) ve diğer bölgesel kuruluşlar, Latin Amerika’nın artan siyasi ve ekonomik bağımsızlığını ifade etmekte ve ABD’nin egemen olduğu OAS’nın (Amerikan Devletleri Örgütü) reddini göstermekte. Pratik açıdan bakıldığında, bu bağımsız bölgesel örgütlerin artışı, 2009 yılında Honduras’ta yapılan Washington destekli askeri darbenin tanınmaması gibi, ABD destekli askeri müdahalelerin reddi anlamına gelmekte. Washington’un Serbest Ticaret Anlaşması’na Latin Amerika’nın muhalefet etmesi, bölgelerarası ticaretin artmasına neden oldu ve ABD’yi, Şili, Kolombiya, Panama ve Meksika ile ‘ikili’serbest ticaret anlaşmaları aramaya zorladı.

Özerk bölgesel entegrasyonun büyümesi iki stratejik avantaj sağlar: bölgede olabilecek sosyalist, halkçı, yurtsever herhangi bir hükümete Washington’un ekonomik yaptırım uygulama gücünü zayıflatır ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan ekonomik bağımlılığı azaltır. Bu, Venezuela’ya karşı yaptırım koyma ya da Küba’ya uyguladığı ambargoya herhangi bir Latin Amerika desteğini sağlamada Washington’un yetersizliğini belirginleştirir. ABD’nin siyasi nüfuzunun ve ekonomik hâkimiyetinin gerilemesi, daha büyük bir toplumsal eşitlik üzerinde yoğunlaşmış, gerçekçi bir alternatif kalkınma modelini geliştirmek için Kolombiya’da yurtsever ve demokratik halk hükümetini oluşturmada tarihî bir fırsat sunar.

Başta Çin olmak üzere Asya piyasalarının büyüme dinamiği, Latin Amerika’ya, uygun ihraç fiyatları sağlamada, ticaretini arttırmada ve kendi pazarlarını çeşitlendirmede tarihi bir fırsat sunmakta. Asya ile ticari ilişkileri geliştirmenin avantajı, CIA ve Pentagon’un uyguladığı yıkım “vergilerinin” olmamasıdır –kesinlikle ülkelerin iç ilişkilerine karışmama ve karşılıklı ekonomik yarar ilişkilerine dayanmakta. Ticaretin çeşitlendirilmesi ileri düzeyde: Çin; Brezilya, Arjantin, Peru, Şili’nin önemli ticari ortakları olarak ABD ve AB’nin yerini aldı; üstelik ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomileri durgunluk içine düşerken, yüzde 8’den fazla hızla büyüme oranıyla Asya, ticari listesini uzatmayı sürdürmekte.

Artık Latin Amerika, ABD ve Avrupa Birliği’nin finansal piyasalarının konjonktürel dalgalanmalarına tabi değil. ABD ve Avrupa’nın 2008–2010 yılları mali krizleri sırasında, Latin Amerika finansman için Çin’e yöneldi: bölgeye kullandırılan kredi tutarı 2008 yılında bir milyar dolardan 2009 yılında 18 milyar dolara, 2010 yılında 36 milyar dolara çıktı. Üstelik borçları nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği’nin özel sermaye piyasalarına erişemeyen Arjantin ve Ekvator gibi ülkelerin de Çin devlet bankalarından kredi alma olanakları doğdu. 2005–2010 yılları arasında Çin, Latin Amerika’ya 75 milyar dolar kredi verdi ve 2010 yılında verdiği kredi miktarı Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası’nın verdiği kredileri aştı.

Dahası, Çin’in devlet bankaları IMF’nin yaptığı gibi kredi alanlara siyasi ve ekonomik “şartlar” koşmuyor. Yani, Latin Amerikalıların dış finansman edinmesinin amacı, dış kredi verenlerin ekonomik misilleme yapma korkusu olmaksızın bankaları devletleştirmek, toprak reformu dâhil yapısal değişiklikler için Çin’den kredi temin etmek olmalıdır.

ALBA, petrol ithalatı için elverişli sübvansiyonların yanı sıra İmparatorluğun siyasi-askeri müdahalesine karşı bir savunma, Karayipler’in daha fazla entegrasyonu için bir fırsat, emperyal savaşlara karşı güçlü bir reddi temsil eden önemli bir ‘alt-bölgesel gruplaşma’ ve bir forum sağlıyor. ALBA, ortak sınırları, birbirini tamamlayıcı ekonomileri ve ortak Bolivarcı tarihi-kültürel mirası paylaşan Kolombiya için Venezüella ve Ekvator ile stratejik ilişkilerini derinleştirme fırsatı sunuyor.

Bağımsız bir halk hükümetinin eylem özgürlüğünün kısıtlandığı, sözde 1996 Washington Mutabakatı ile korunan neoliberal dogma ve Washington’un askeri-sivil işbirlikçi rejimler aracılığıyla Latin Amerika’ya egemen olduğu 1970’lerin sonlarından 2000’lere kadar olan dönemin aksine, özgür ve bağımsız bir Kolombiya için bugün, ekonomik, siyasi ve uluslararası ortam bir derece daha uygun.

ABD’nin küresel gücünün düşüşü
ABD’nin etkisi dünya ölçeğinde azalmakta: Çin ve Hindistan; Orta Doğu’nun başlıca ülkelerinde, Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, önemli ticaret ortakları olarak Amerika’nın yerini aldı. Rus ekonomisi ve savunması, Yeltsin dönemi boyunca yapılan yağma felaketini iyileştirdi ve siyasi bağımsızlık aranmaya başladı. Bu, Çin ile yakın bağlar oluşturmayı ve Suriye’ye karşı NATO destekli paralı askerlerin saldırısı ile ilgili dayatılan kararın BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetosunu, Venezüella ile Rusya arasındaki petrol anlaşmalarını ve askeri satışları belirgin hale getirdi.

Rusya, Çin ve Latin Amerika tarafından gerçekleştirilen çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışıyla birlikte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika kendini, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesindeki diktatörlükleri tehdit eden bir dizi halkçı anti-emperyalist ve demokratik isyanların ortasında buldu. Bu, aynı zamanda Irak ve Afganistan’da uzun, yüksek maliyetli ve bozguna uğrayan ABD’nin savaşı için de önemli; ayrıca mali ve dış ticaret açığı ve finansal kriz, büyük ölçekli yeni kara savaşları için kamu desteğini zayıflatarak içeride ağır şekilde eleştirilmesine neden oldu.

Diğer bir ifadeyle, ABD, yeni bir halkçı hükümet seçilmesi durumunda Kolombiya gibi büyük bir ülkeye karşı geniş çaplı bir askeri müdahaleyi sürdürebilmesi için daha az kapasiteye sahip.

II. Bölüm

Neoliberal modelin ölümü
Gerçek ve mevcut “serbest ticaret kapitalizmi”, iyi bir yaşam için vazgeçilmez unsurları sağlamadaki başarısızlığını, bugün daha önce hiç olmadığı kadar kanıtlamış durumda. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’da gençler arasında işsizlik oranları yüzde 35–50 aralığında değişmekte, genel işsizlik yüzde 20’ye yaklaşıyor ya da aşıyor. ABD ve Avrupa Birliği’nde gerçek işsizlik ve eksik istihdam, işgücünün dörtte birini aşıyor.

Ekonomik durgunluk, finansal krizler, düşen çalışma ve yaşam koşulları artık ABD ve Avrupa’yı tanımlayan koşullardır. Diğer bir deyişle, beş yıldır krizde olan kapitalist model, “gelişmiş emperyalist ülkeler” veya sözde “gelişmekte olan ülkelerde” çalışanların büyük çoğunluğu için alternatif sunmuyor.

Bu da, krize batmış kapitalizm karşısında geçerli bir alternatifin demokratik katılıma dayalı sosyalist bir toplumun olduğunu göstermek için ideolojik olarak altın bir fırsat sunuyor.

Ulusal ve sınıfsal mücadeleler
Bugün dünyanın her yerinde, Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Kuzey Amerika’ya, kitlesel halk isyanları ilk sıralarda yer almakta. Yunanistan, Portekiz ve İtalya başkentlerinde genel grevler, kitle gösterileri ve ayaklanmalar hiddete neden olmakta. Kitlesel demokratik hareketler, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Körfez Devletleri’nin diktatörleri ile yüzleşmekte. Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya’da ki ‘işgal hareketleri’ (‘occupy movements’), sınıf temelli “kemer sıkma” programlarını reddetmek için yeni ülkelere doğru genişletmekte. Kamu hizmetlerinde, emeklilikte, sağlıkta ve ücretlerde büyük oranlarda yapılan kesintiler pahasına kârlarını kurtarma operasyonlarına karşı yeni orta sınıf katmanları mücadeleye katılmakta.

Hatta Çin gibi yüksek bir büyüme gösteren Asya’daki kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfı eşitsizlik ve sömürüye karşı isyan etmekte: 2011 yılındaki 200,000’in üzerinde grev ve protesto, hiyerarşi ve istismara karşı Kültür Devrimi’nin halk ayaklanmalarını anımsattı. Özetle, bölgesel ve küresel güçlerin korelâsyonu, Kolombiya’da yeni bir dinamik ve birleşik siyasi hareketin ortaya çıkması için çok uygun. Ancak, tehlikeler ve dikkate alınması gereken engeller de var.

Engeller ve zorluklar
ABD’nin gücünün ve etkisinin azalması ve çürümesi: ekonomik istikrarsızlık yaratma, yerel askeri yetkililer aracılığıyla yapacağı dolaylı askeri müdahalelerin, Özel Kuvvetler eliyle gerçekleştireceği doğrudan cinayet tehlikelerini azaltmaz.

Washington, 75 ülkede, silahlı katilleri kullanarak gizli Özel Kuvvetler ordusu geliştirdi. ABD’nin, dünya çapında 750 askeri üssü bulunmakta. Honduras’ta gördüğümüz gibi, ABD ilerici hükümetleri darmadağın etmek için oligarşilerin içlerindeki müttefikleri ve ordular üzerinde hâlâ etkiye sahip. ABD, mevcut diktatörler devrildiği zaman onların yerini almaya hazır, sivil toplum örgütlerinden ve yerel politikacılardan oluşan yedek ordu rezervine sahip.

Washington ve NATO Avrupası, Libya’da Kaddafi gibi bağımsız liderlerin devrilmesi için köktendincilere ve yerel paralı askerlere silah temin etmekte, deniz ve hava desteği sağlamakta. Bugün de Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a saldırmaları için paralı askerlerin silah ihtiyacı karşılanmakta. ABD ve Avrupa Birliği, İran’ı çevreleyen askeri bir donanma inşa etmekte ve onun ekonomisini boğmak için ekonomik yaptırımları teşvik etmekteler. Daha da kötüsü, Washington’un savaş gemileri, füzeleri ve askeri üslerinin Çin ve Rusya’yı çevrelemiş olması.

Diğer bir deyişle, ekonomik olarak gerileyen emperyalizm, çoğulcu bir küresel siyasi sistemin ilerlemesini caydırmak için hâlâ askeri seçenekleri korumakta. Emperyalist devletler, halkın desteğiyle bütünleşmiş hükümetlerin aynı derecede önemli birleşik bölgesel ittifakları ile karşılaştıkları sürece güçten vazgeçmezler.

Latin Amerika’daki entegrasyonun olumlu gelişimi bağımsızlığa doğru adımların atıldığını gösterir ancak bunun stratejik zayıflıkları var: şöyle ki kalkınma modelleri üzerinde yükselen iç sınıf çelişkileri ve çatışmaları. Ekonomik büyüme ve piyasaların çeşitlendirilmesi ABD’nin hâkimiyetini azalttı fakat aynı zamanda ulusal tarım-maden şirketlerinin ve iç egemen sınıfların güçlerini ve zenginliklerini güçlendirdi.

Bu rejimlerin bazıları “halk hükümetleri” olduklarını iddia etseler bile Brezilya, Şili, Peru, Ekvator, Bolivya ve diğer bölgelerde servet, gelir ve toprak mülkiyeti eşitsizlikleri büyümekte. Dahası, Bolivya gibi ALBA ülkelerinin “anti- emperyalizm”leri, ülkeye egemen olan, petrolü sömüren ve madenleri çıkaran, yabancı sermayeli çokuluslu onlarca şirkete uzanmıyor. Arjantin bağımsız bir dış politikayı teşvik edebilir ama onun da kırsal alanlarının üçte birinden fazlası yabancı sermaye ait.

Diğer bir deyişle, Latin Amerika’da bağımsız hükümetlerin büyümesi ABD egemenliğinin sınırlanmasına katkı sunarken, Kolombiyalı hareketlerinde bölgedeki “ilerici” ülkelerin sınırlarını ve sınıf çelişkilerini tanımaları gerekir. Sadece Venezüella güçlü bir yeniden bölüşüm ve yurtsever politikalar izlemekte.

Kolombiyalı yeni siyasi hareketlerin karşı karşıya kalacakları başlıca engeller içseldir: köklü oligarşi ve devletin içindeki müttefikleri, özellikle ordunun içindekiler ve paramiliter güçler. Dışsal koşulların büyük ölçüde olumlu olması durumda ise iç politik rejim özellikle önde gelen sendikacıların, çiftçilerin ve insan hakları aktivistlerinin onlarcasının sürekli öldürülmesi gibi önemli engeller çıkaracaktır.

ABD askeri üslerinin sökülmesi ile başlayacak sivil toplumun askersizleştirilmesi, Plan Kolombiya’nın askıya alınması, Silahlı Kuvvetler’in (300.000’den fazla, ayrıca paramiliter çeteler) seferberliğinin sona erdirilmesi (demobilizasyonu) ve demokratik hakların uygulanması, siyasal alanın açılması yönünde önemli adımlardır. Seçimlerin demokratikleştirilmesi, devlete nüfuz etmeyi ve sivil topluma yapılan baskıyı sonlandırılmayı gerektirir.

Kolombiya’nın demokratikleştirilmesi, toplumunun tüm halk kesimlerini temsil eden bağımsız ve güçlü toplumsal hareketlerin büyümesini gerektirir; siyasi cinayetler için eski narko-Başkan Álvaro Uribe ve onun en yakın işbirlikçilerinin adli olarak soruşturulması/kovuşturulması ve bugünkü Santos rejimine doğru genişletilmesi gerekir. Asya, Latin Amerika’nın geri kalanı ve Venezüella daha derin ekonomik ilişkiler vaat ederken Obama ve Santos arasında imzalanan ve ülkenin gelişimine engel teşkil eden son “serbest ticaret” anlaşmasının reddedilmesi gerekir.

Her şeyden önce, Uribe rejimi tarafından zorla mülsüzleştirilmil, yerinden edilmiş 4 milyondan fazla Kolombiyalının kendi topraklarına yeniden sahip olmalarını sağlamak, kredi vermek ve bugün yaşadıkları sefalet ve mutsuzluktan kurtulmalarına fırsat vermek için seferber olunmalı.

Kolombiya’nın mevcut yöneticileri, Avrupa, Latin Amerika ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde başarılı bir neoliberal modelin tek bir örneğini gösteremezler. Meksika ve Orta Amerika’nın neoliberal ülkeleri bölgede en düşük büyüme oranlarına sahipler ve son 5 yılda 80.000’den fazla cinayet ile uyuşturucu kartelleriyle ağzına kadar dolu durumdalar. ABD ekonomisi yüzde 20’den fazla işsizlik oranıyla tıkanmış vaziyette. Avrupa Birliği dağılmanın eşiğine gelmiş durumda.

Büyüyen kapitalist yoksulluk Marx’ın eleştirisini açıkça teyit etmekte. Yeni politik hareketler için şimdi, ekonominin komuta kademelerinin kamusal mülkiyetinee, tarım reformuna, sürdürülebilir tarıma ve demokratik denetim altında çevrenin korumasına

Bu tarihi buluşmaya katılacak militanlara, aktivistlere ve organizatörlere koşulsuz desteğimi ve dayanışmamı, bu iyimserlik ve eleştirel analiz ile ifade etmekteyim. Onların er ya da geç Kolombiya’yı “ikinci ve son bağımsızlığına” götüreceklerine eminim.

[theprisma ve lahaine sitelerinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Reklamlar

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , | 2 Comments »

José Bell Lara: Neo-Liberalizm Küba’ya Giremeyecek

Posted by lahy 22/10/2010

(Aşağıda José Bell Lara ile Johannes Wilm tarafından yapılan ve 10 Eylül 2010 tarihinde Havana’da gerçekleştirilen bir söyleşiyi bazı kısaltmalarla yayınlıyoruz. Dr. José Bell Lara, Havana Üniversitesi, Latin Amerika Sosyal Bilimler Fakültesi’nde bir profesör. Johannes Wilm ise Critical Sociology dergisi danışma kurulunun bir üyesi ve Küba devrimi/sosyalizmi konusunda yayınlanmış iki kitabı bulunuyor).

Johannes WilmKüba hükümeti son olarak ülkede bazı değişikliklere/reformlara gidileceğini duyurdu. Bu değişiklikler arasında, insanlara daha fazla bağımsız iş yapma imkânı tanıma projesi de yer alıyor. Kübalı’lar bu reformlardan neler bekliyor?

José Bell Lara: Küresel ölçekli derin bir kriz dönemindeyiz. Ve şüphesiz Küba da bu krizden etkilendi. Zira Amerika’nın uyguladığı ambargoyla birlikte düşünüldüğünde Küba ekonomisi güçlü bir etkiye sahipti. Sosyalist projeyi sürdürmek için etkin biçimde işleyen bir ekonomiye ihtiyacımız var. Bu anlamda verimliliği artıran ve yaşam koşullarını iyileştiren değişkenleri yaymamız gerekiyor.

Devlet istihdamı söz konusu olduğunda, uzun bir dönem boyunca Küba devletinini sürdürdüğü paternalist [babacan] bir politikaya sahiptik. Kamuda ihtiyaç duyulandan daha fazla personel var. Örneğin beş kişilik bir yerde sekiz personel çalışıyor. Daha fazla üretebilenler, daha az üretebilenler…Aynı anda fazla işgücüne anlamlı bir istihdam fırsatı tanıyarak, kamu sektöründe optimal bir rakam bulmak zorundayız.

Sosyal koruma mekanizmaları sayesinde Küba’da kimse işsiz kalmayacak. Avrupa’da ya da Kuzey Amerika’daki bir ülkede fazla iş işgücü, devlet desteği kapsamında sadece 4 ile 6 hafta arasında değişen sürelerle eve gönderilir. Burada, kamu sektöründe azami verimlilik arayışıyla bağımsız olarak çalışmak ya da birçok faaliyetin kooperatifleştirilmesi yoluyla istihdam gibi farklı imkânlara kapı açılıyor.

Tarımsal alanda hem fazla teknik destek olmaksızın gelişebilen besin maddesi üreticisi kooperatifleri, hem de daha gelişmiş ürünler üreten ve bunun için gerekli teknolojiye sahip olan diğerlerini konuşuyoruz. 100.000′i aşkın kişi  tarımsal arazi tapusu alıyor.

Ayrıca beldelerimizde genel onarım işleri, ayakkabı yapımı ve tamirciliği, su tesisatçılığı ve kişisel hizmetler gibi çeşitli hizmet alanlarında ortaya çıkabilen güçlükler söz konusuydu. Şimdi insanlara kişisel olarak ya da kooperatifler düzeyinde bu işleri geliştirme imkânı yaratıyoruz. Kooperatiflerin konut inşası ve onarımı, yapı malzemeleri üretimi veya doğramacılık ya da tamiratçılık gibi hizmetler sağlaması da düşünülebilir. Bu alanda hem toplumsal bir sorunu çözecek, hem de güçlü bir ekonomi doğrultusunda ülkenin verimliliğine katkıda bulunacak bir iş kolunun gelişmesi beklentisi var.

Merkezi devletin ve ayrıca kişisel görüşümce halk konseyleri aracılığıyla daha yerel düzeyde bir kamu sektörünün, topluma yarar sağlayan ve böylece ülkenin zenginleşmesine katkıda bulunan belli iktisadi faaliyetler geliştirmesi gerekiyor.

Önemli olan devletin en temel üretim araçlarına sahip olması zorunluluğudur, çünkü ekonomide belirleyici öğe budur. Fakat çeşitli temel hizmet alanlarının merkezi olarak yönetilmesi son derece zor .

Nikaragua’da kooperatifler Sandinista programının asli bir öğesiydi. Küba’da tarımsal iş kollarında kooperatifler var. Fakat ulaşım gibi diğer iş kollarında kooperatiflere rastlamıyoruz. Onları farklı iş kollarında da görecek miyiz?

Böyle bir olasılık var. İlle de böyle olacağını doğrulayamam, fakat önemli yeni mekanizmalara sahibiz. Söz gelişi bu iş kolunda [ulaşımda] faaliyet göstermesi için belli kooperatiflere ruhsat verilmesi ya da devletin sürücülerle farklı bir ilişki kurması düşünülebilir. Ulaşım iş kolu bağlamında farklı biçimler bulmak  mümkün. Ürünler için de aynı şeyi düşünüyorum, bir dizi gıda ürünü kooperatifler ya da bireyler tarafından üretilebilir. Söz gelişi bazı kişiler kendileri ya da yakınları için şarap üretiyor. Bunlardan bazıları satmaya yetecek kadar şarap da üretebilir pekâlâ.

Peki ya küçük şirketler? Belli bir ürün üreten küçük şirketler de olacak mı?

Bu  yeni bir fikir değildir. Örneğin Havana’da halihazırda devlete ait 23 şirket var. Bu şirketler merkezi devletin değil, yerel yönetimlerin mülkiyeti altında bulunuyor. Ayrıca yoğurt ve soya sosu üreten bir kooperatif de var. Bunlar büyük ölçekli şirketler  değil, ama sonuç alıyorlar. Milyonlarca galon salça üretmeye yatkın kurumlar değiller. Fakat genelde Latin Amerika’da en büyük istihdam kaynağı büyük şirket değildir. Küçük ve orta boy işletmeler daha fazla iş üretiyor. Niçin? Çünkü karmaşık bir teknolojiye bağımlı olmayan bu küçük şirketler genelde 50.000 dolarlık bir yatırımla iş yaratıyor. Büyük şirketler istihdam edebileceği ücretliden çok daha fazla para kazanmak zorundadır.

Üretim bir şirket olarak kurumlaşırsa, bunun kapitalist sistemden farkı ne olacak?

Nitelik olarak farklı. Çünkü şeker, madencilik, biyoteknoloji ya da elektronik endüstriler gibi temel üretim araçları hâlâ devlete ait kalıyor.

Emeklilik sistemi Küba’da tam olarak nasıl işliyor?

Sosyal güvenlik sistemi için maaşınızın yüzde 5′ini kesin. Emeklilik 65 yaşında başlar ve otomatiktir. Bir işçi emeklilik başvurusunu yapar ve 60 gün sonra başvurusu onaylanır. Merkeze bağlı bir emeklilik fonu var. Ayrıca devlet bütçesinde sosyal güvenlik harcamasına tahsis edilen bir kalem yer alıyor. İşçiler ya da şirketler bu harcamayı karşılayamadığında, devlet uyuşmazlığı üstlenir. Genel olarak 200 milyon peso’luk bir açık söz konusu. Devlet bu toplamı karşılamak zorundadır.

Bu sistemi değiştirecek planlar var mı?

Hayır. Bu, toplumsal olarak  gerekli bir sistem. Üstelik emeklilik sistemlerini özelleştiren Şili’nin ve diğer bazı ülkelerin deneyleri oldukça berbat bir görünüm sergiliyor. Küba’da böyle bir şey asla olmayacak.

O halde bugün Küba ekonomisindeki başat sorunlar nelerdir? İlan edilen değişiklikler dışında, bu sorunların çözümüne ilişkin programlar da var mı?

Bu değişiklikler yalıtık değil. Halihazırdaki temel sorunlardan biri gıda güvenliğidir. Devlet farklı usullerle bu sorunun üstüne gidiyor. Örneğin aşılarla birlikte biyoteknoloji geliştirerek. İhtiyaç duyduğumuz şey, bilimsel-verimli bir sağlık konstelasyonu. Biyoenformasyon üniversitesi Küba toplumunu bilgisayarlaştırmak için mümkün olan her şeyi yapıyor. Diğer bir strateji ise kentlerde organik tarımın kurulmasıdır. Farklı kentlerde yürürlükte olan bir kenar mahalle tarım programı da var.

Öğelerini bizzat halk yarattığı halde, bu kendiliğinden olan bir şey değil. Bu kültürü ve organik-kentsel tarımı geliştiren bir devlet liderliği var. Devlet bunun gibi birçok meseleyi ele alıyor, çünkü gıda güvenliği devrimin bir parçasıdır.

Peki ama bu cidden gerçekçi bir şey mi? Örneğin her otobüs sürcüsü, tüketeceği ürünü üretmek zorunda mı kalacak?

Kimse bir şey yapmaya zorlanmıyor. Bunlar kendi isteğiyle katılım sağlayan insanlar. Kırsal alanın kentlerde büyük bir etkisi var. Kentlerde yaşayan kırsal kökenli büyük bir kitle var ve bu insanlar toprağı yeniden sürmeye girişiyor. Kişisel olarak ben bunu yapamazdım, çünkü tamamen kent kültüründen geliyorum.

İnsanlara arazi veriliyor. Üstelik bu arazi talebinin arzı aştığı bölgeler var.

Ayrıca gıda üretimindeki anlayışımızı da değiştirdik. Daha önceki anlayışımız “yeşil devrim” kavramına dayalıydı: büyük makineler, kimyasallar, gübreler vb. Şimdi bunu iklim değişikliği ve yüksek petrol maliyeti gibi diğer meselelerle de ilişiklendirmek zorundayız

1990′lardan bu yana Küba’da iş yapan yabancı kapitalistler var. Sizce bu durum 1990 öncesi Doğu Avrupa’daki süreçten ne ölçüde farklı? Orada da süreç böyle başlamıştı. Bu yatırımların kapitalist bir hayat tarzına ve yabancı sermayeye bağımlılığa yol açmasını nasıl önleyeceksiniz?

Kapitalizm yabancı sermaye yatırımı miktarının ötesinde, bir üretim ilişkisidir. Bir devrim küreselleşmiş bir dünyada gelişmek ve kendini tamamlamak için, sermayenin mantığını ve piyasa ideolojisini öğrenmek zorundadır. Ve yabancı yatırım bir ölçüde bunu sağlayabilir. Yabancı kapitalist buraya para kazanmak için geliyor. Sermayenin dünyasıyla iş yapmayı öğreniyoruz. Bazı ürünlerimizin piyasada yer edinmesini sağlamak, insanları kapitalist bir dünyada iş ve deneyim kazanmaya hazırlamak istiyoruz.

1989′da Küba’ya 200.000 turist giriş yaptı. Şimdi yıllık 1 milyondan fazla turist alıyoruz. Bu, Karayipler’de önemli bir artıştır. Bu nedenle otellerin nasıl yönetileceğini öğrenmek bizim için önemli konu. Karayipler’de başka hangi ülkenin oteline giderseniz gidin, orada tüm yöneticilerin yabancı olduğunu ve devasa şirketleri temsil ettiğini görürsünüz.

İlk olarak, otellerin Küba mülkiyetinde kalmasını hükme bağlıyoruz. Ayrıca otellerin idaresinde Kübalı’lar var. Orada sermayenin dünyasını öğreniyorlar. Bunun yanısıra Hotel Nacional gibi tamamen Kübalı’ların işlettiği oteller de mevcut.

Bir diğer boyut, Küba’ya gelen kapitalistlerin  istedikleri yere değil, yalnızca Küba hükümetinin yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu yerlere yatırım yapmalarına izin verilmesidir. Üstelik büyük yatırımlara ‘birer birer” ilkesiyle onay veriliyor. Değerlendiriliyorlar ve etkileri ölçülüyor. Çok sıkı bir süreç bu, fakat ülke için daha güvenlikli.

ABD ambargosu muhtemelen Küba ekonomisinin en büyük sorunudur. Fakat öte yanda Amerika kuşatmaya yarın son verse, bu gelişme Küba ekonomisinde kaos yaratmaz mıydı? Böyle bir şey sosyalist planlı ekonominin yıkımı anlamına gelebilir mi ?

Böyle bir sonuca nasıl varılır anlamıyorum. Her şeyden önce ambargo sona ermeyecek. Ve ikincisi, ambargo kaldırılsaydı bile bu durum Küba ekonomisini olumsuz etkilemez, aksine iyileştirirdi.

Evet ama, bu beklenmedik bir değişim değil mi? Şayet ABD başkanı Obama yarın ambargoyu kaldıracağına dair bir işaret verse ve ertesi hafta 500.000 Amerikalı turist buraya gelse, ne olurdu? Bir sorun yaratmaz mıydı bu durum?

Olsa olsa otellerde yer bulmak açısından bazı sorunlar çıkabilir, ama devrim hiç de sona ermez. Papa geleceği zaman da şu söylenmişti: “Papa Küba’ya gittiğinde sosyalizm yıkılacak.”  Oysa Papa geldi, milyonlarca insan onu görmeye gitti ve devrim sürüyor. Elbette ambargo kalkarsa, bu neler yapabileceğimizi göstermemizi imkân sağlayabilir. Söz gelişi, internet: burada bir dökümanı bilgisayara yüklemek için 30-60 dakika beklemek zorundasınız. Oysa başka ülkelerde bu işlem sadece birkaç dakikayı alıyor. Bu anlamda ambargonun sona ermesi yapmamız gereken birçok şeyi yapmamıza olanak tanırdı.

Ama her koşulda ambargonun bugün, yarın ya da gelecekte bir gün kaldırılacağını sanmak sadece bir hayal. Amerika devrimi kabullenmeyecek. Ve onu yok etmek için elinden gelen her şeyi yapacak.

Küba dışındaki çoğu kimse büyük olasıkla şöyle düşünüyor: Fidel Castro öldüğünde Amerikan deniz kuvvetleri Havana’nın merkezine çıkarma yapar ve kapitalizm altı ayda kurularak, bütün ülke bir yılda çok-uluslu şirketlere satılır. Sizce bu gerçekci bir öngörü mü?

Bu yalnızca yanılsamadan ibaret bir öngörü. Amerikan deniz kuvvetleri burada boy gösterirse ikinci bir yenilgiyi yaşar. İlk yenilgisi Domuzlar Körfezi’ndeydi. Küba halkı onların karaya çıkmasına izin vermeyecektir, bizim silahlı bir halkımız var.

Ayrıca yalnızca Fidel değil, tüm bir parti var ortada. Devrim ideolojisini sahiplenen ve onu savunmak için ayağa kalkacak olan kuşaklar var. Devrim tek kelimeyle yol almaya devam ediyor. Aslında Fidel artık ön planda da değil. Hastalandığı süreçte de devrim sorunsuz biçimde devam etti. Kimse yas falan tutmadı. Sanırım Küba dışındaki insanlar, burada devrime öncülük edebilecek, Fidel’in ve Raul’un konumlarını üstlenebilecek kitleler olduğunu öğrenmek zorunda kalacak.

Yıllarca Küba çok yalnız kaldı. Şimdi ise Amerika Halkları İçin Bolivarcı Alternatif (ALBA) çerçevesinde kendine yeni ittifaklar buldu. Küba için bu anlama geliyor?

Hem Küba hem de Latin Amerika için çok şey ifade ediyor. Latin Amerika için kendi başımıza yürüyebileceğimiz anlamını taşıyor. Latin Amerika’nın politik haritası değişti. Bu değişim, dünya hükümdarlarının ve yerel oligarşinin değişime izin vermeyeceğini gösteren Honduras’taki askeri darbeyle bir parça kesintiye uğradı. Ancak eskiye dönüş olmadı, çünkü artık Amerika’nın büyük çomağıyla yönetilmeyen bir ülkeler grubu var.

ALBA özellikle Küba için ne ifade ediyor?

Ekonomik işbirliği imkânını. Burada farklı bir ticaret olanağı var. Şimdilik resmileşmemiş olsa da, ABD doları kullanmaksızın mübadele sağlayan bir ortak para birimi olarak Sucre var. Tüm diğer ticari anlaşmalar ve bütünleşme projeleri çok-uluslu şirketlere hizmet ediyor ve toplumsal gelişmeye öncelik tanımıyor. ALBA bir başka bütünleşme tipini temsil ediyor. Dolayısıyla bunun ALBA içinde yer alan ülkeler ve tüm Latin Amerika için önemli olduğu son derece açık bir şeydir.

Dış ülkelerde Küba’nın bir diktatörlük olduğu söyleniyor. Oysa Granma gazetesinde yayınlanan editöre mektuplarda ve öğrencilerle yapılan tartışmalarda öyle görünüyor ki, iktidara ve devrimci sürece yönelik eleştirilere oldukça açık bir yer var. Hep böyle miydi, yoksa bu yeni bir şey mi?

Dürüst olmak gerekirse, hep böyle değildi. Oysa eleştirel düşünce olmaksızın devrimci bir süreç  olamaz. Bu durumda bir gerçeklik tartışması yoktur ve gerçekte sorunlarla karşılaşılır. Bunu anlamak önemli bir adım.  Granma gazetesinde ve Juventud Rebelde‘de günlük olarak yayınlanan eleştirel yazılar görebilirsiniz. Bu, sorunların nerede olduğunu görmeyi sağlayacak biçimde, sağlıklı bir devrimci toplumun bir öğesidir.

Doğu Avrupa’da bu eleştirelliğin sosyalizmi yıkabileceğine inanmışlardı…

Bu bizim farklılığımız, çünkü tam aksine eleştiriyle güçleneceğimize inanıyoruz. Ve hayat bize doğru olduğumuzu gösteriyor.

ABD’nin “vahşi kapitalizm”ini Küba’da görmeyi arzulayan tek bir öğrenciyle bile karşılaşmadım. Fakat bazı öğrenciler Küba’nın Danimarka benzeri bir ülkeye dönüşmesi yönündeki arzularını dile getirdiler; onlara görüşüne göre yüksek sosyal güvenlik düzeyi nedeniyle Danimarka kapitalist bir ülke değil. Küba’daki yaşam standardının Danimarka’daki yaşam standardına benzemesi için kapitalizm içeriye sokulabilir mi?

Bu bir yanılsamadır, çünkü biz azgelişmiş bir ülkeyiz. Şayet buraya kapitalizm gelecekse, bu, Honduras’ın, Panama’nın, Nikaragua’nın ya da El Salvador’un kapitalizmi olur. Nesnel olarak bu böyle, çünkü kapitalizm çevre ülkeler üzerinde merkez ülkelerin tahakküm kurduğu küresel bir sistemdir. Bu yüzden sırf arzuya dayalı olarak Küba’yı Danimarka’ya çeviremezler. Eğer Danimarka’nın yaşam standardına ulaşacaksak, bu, sosyalizm altında olacak.

Fakat bu öğrenciler şunu da söylüyor: “Biz Birinci Dünya ülkelerindekine benzer bir eğitim düzeyine sahibiz.”

..ve de bir sağlık sistemine.

Bu nedenle merak ediyorlar: “Niçin bir Birinci Dünya ülkesi olamayalım ki?”

Çünkü sürekli ABD’nin saldırısı altındayız. Miami’den yalnızca 90 deniz mili uzaktayız. Danimarka, Norveç ya da İsveç bu konumda değil.

Doğru, peki ama Küba kapitalist sisteme geçiş yaparsa bu sona ermez mi?

Kuzey Amerikalı yatırımcılar buraya zenginliklerimizi ele geçirmeye geliyor. Küba’yı umursadıkları falan yok, tek düşündükleri yalnızca ne kazanabilecekleri. Gerçek sorun bu. Kolomb’un bir sözü vardır: “Buraya altın bulmaya geldim.” Ve bu söz, onların burada ne aramaya geldiğini tam olarak özetliyor.

Ama ABD biliyor ki, artık burada kalan altın yok!

Elbette ki var! Örneğin biyogenetik enstitüsü. Özelleştirebilseler, bu kurum çok para ederdi. Azgelişmiş bir ülkeyiz, çünkü bir zamanlar altın ve gümüş bakımından muazzam bir zenginliğimiz vardı ve tüm bu zenginlik deniz yoluyla Avrupa’ya gönderildi. Ama her şeye rağmen şimdi de zenginiz, çünkü insan sermayemiz var. Artık bunu ele geçirmek istiyorlar.

Kübalı’lar çok okuyor ve dünyada ne olup bittiğinin farkındalar. Örneğin Küba, ABD ve İran arasındaki olası bir nükleer savaşı engelleme mücadelesinde merkezi bir rol oynuyor. Fakat ABD ambargosu düşünüldüğünde, internet erişimi yavaş ve pahalı bir uyduyla sağlanıyor. Çoğu Kübalı hâlâ bu araca erişme imkânından yoksun. Bu durum değişecek mi?

Bu konuda çalışmalar var ve muhtemelen gelecek yılın ortasına kadar Venezüella hızlı ve geniş erişim sağlayan bir kablo bağlantısı kurmuş olacak. Bu arada biz, bir imtiyaz sistemi kullanmak zorundayız. Örneğin üniversitelerde internetimiz var, ve onlara öncelik veriliyor. Bir yanlışımız yok, bununla çalışmamız gerekiyor.

Bazı yorumcular Küba hükümetinin bunu engellemek istediğini söylüyor…

Bu yanlış bir bilgidir. Miami’de bir gazeteyi açarsanız bu tür haberlere rastlarsınız. Bu olsa olsa Kuzey Amerikan probagandasının zehirlediği kafaları etkileyecek bir şey.

Latin Amerika’nın kuzey kesiminde, geçen yüzyıl boyunca en azından birkaç yıl ayakta kalan üç sol devrim oldu. 100 yıl önce Meksika’da, 50 yılı aşkın süre önce Küba’da ve 30 yıl kadar önce Nikaragua’da. Meksika’da devrim yozlaşma ve neo-liberalizmin ölümcül bir karışımıyla sona erdi. Aynı şey Küba’da da olacak mı? Belli birkaç yıldan uzun süren bu tür devrimler yapmak imkânsız mı?

Burada sorun devrimin doğasındadır. ‘Bu devrimleri hangi toplumsal güçler yaptı?’ sorusunu sormamız gerekiyor. Meksika örneğinde, temel sosyal güç büyük ölçüde kırsal kesimlerdi. Porforio diktatörlüğüne karşı yapılan bir devrimdi bu. Ama bu devrimin liderliği orta sınıflardaydı. Ve onların sosyal projeleri, Porforio Diaz rejiminin musibetlerini taşımayan bir kapitalizmi kurmaktan öteye geçmedi. Devrimin ilk on yılı boyunca yoksul kitleler ciddi bir katılım gösterse de, onların arasında destek bulan çoğu devrimci lider orta sınıf devrimciler tarafından öldürüldü. Güney’i, onun köylü nüfusunu ve pek çok devrimci projeyi temsil eden Zapata’ya olan buydu. Aynı şey Pancho Villa için de geçerlidir.

Devrimin liderliğini yeni bir grup üstlendi ve devrimin gideceği yönü onlar belirledi. Bu yön, Avrupa refah devletlerinin Latin Amerikalı benzeri olan bir kapitalizmi yeniden inşa etmekti. 1930′ların sonunda Lazaro Cardenas’ın devlet başkanlığı döneminde bu süreç zirveye ulaştı. Bu dönem boyunca petrol millileştirildi ve yaşam standardı ölçülerinde ciddi bir gelişme kaydedildi.

Ancak Meksika’da egemen sınıfın yeniden yapılanması ve Meksika’nın dünya kapitalist sistemine göre yeniden düzenlenmesi daima sistemin genel eğilimini takip etti. Ve sistemin genel eğilimi bugün neo-liberalizmdir. Çünkü artık sosyalist kampla rekabet yok, ve Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın tüm kazançları kayboluyor.

Nikaragua’daki devrim de bir orta sınıf devrimiydi. Ancak bu doğrudan Amerikan emperyalizminin saldırısı altındaki bir devrimdi, ve devrimciler orada bazı hatalar yaptı. Yoksul halkın bir projesi, yani “Sandinista” projesi olduğu halde, Nikaragua devrimi üçüncü bir konum bulmaya çalışan bir devrimdi. Nikaragua bağlantısızlık, politik çoğulculuk ve bir karma ekonomi arayışına girdi. Bu ise Venezüella kapitalizmi benzeri bir oluşuma yol açtı.

Nikaragua kapitalist sınıfı politik iktidara sahip değildi, ama ekonominin büyük bölümü üzerindeki kontrolünü sürdürdü. Devrim emperyalizme direnemedi ve karşı-devrime yol açtı. Ülke, Ronald Reagan’ın yönetimi altında Amerika’nın geliştirdiği düşük-yoğunluklu bir savaş şeklinde süren bir saldırı dönemine girdi. Ekonomik kriz vardı. ABD destekli kontralara karşı, zorunlu askerlik hizmeti uygulaması gibi bazı yanlışlar yapıldı. Her şey toplumsal bellekte birikti. Sonunda devrim, devrimcilerin kaybettiği bir seçimle sona erdi.

Ama bu bir son değildi, 16 yıl sonra Daniel Ortega eskisi kadar güçlü şekilde olmasa da iktidarı yeniden kazandı.

Küba’da orta sınıf çok önemli bir rol oynadı. Ancak o bir sınıf olarak intihar ederek, Küba halkının diğer kesimlerinin çıkarlarıyla özdeşleşti. Kendi ideolojisini terk ederek, yoksul halkın ideolojisini kendisine temel aldı. Che Guevara “Savaş ve köylülük” başlıklı yazısında, kentli orta sınıftan gelen ve kırsal köylü nüfusla özdeşleşmiş insanların onu nasıl sevdiğini açıklar. Bu özdeşleşme orta sınıfı daha radikal olmaya götürdü. Ayrıca devrim, emperyalist saldırganlık karşısında hiç geri adım atmadı.

Emperyalizm halka dayalı ve anti-emperyalist bir devrimi hoş göremez. Bu anlamda Küba’nın 50 yıl boyunca kuşatma altında tutulması hiç de garip değildir, Küba hariç Latin Amerika’daki tüm halk devrimleri yıkıldı: 1944/54′de Guetemala, 1944/54′de Bolivya, 1971-73′de Şili ve 1979-90′da Nikaragua.

Amerika sabotajlar yapmaya devam ettiği, karşı-devrimci gruplar örgütlediği ve her yıl açıkça devrimi yenmeye milyonlarca dolar tahsis ettiği halde, Küba ayakta kalmayı sürdürüyor.

Neo-liberalizmin Küba’ya girmesi imkânsız mı demek istiyorsunuz?

Nesnel olarak konuşmak gerekirse, bu imkânsız bir şey. Böyle bir şeyin olması için nasıl bir durum gerekiyor ki? Bugün sistem kriz içinde ve tüm Latin Amerikalı hükümetler, bu ülkelerden bazılarının ekonomik pratiği hâlâ aynı da olsa neo-liberalizm karşıtı konumlara sahiptir. Neo-liberalizm 1990′larda Küba büyük bir krizdeyken bile buraya gelemedi, öyleyse şimdi neden?

Devrimlerin nasıl şekillendiğine bakalım: Meksika’da farklı birçok devrimci grup devrimci sürecin bir parçasıydı. Nikaragua’da Marksist-Leninist’inden anarşistine kadar, neredeyse tüm radikal sol güçleri “Sandinista” adı altında birleştiren bir strateji vardı. Fakat burada, yani Küba’da iş başında olan Komünist Partisi. Bu her şeyi kolaylaştırıyor mu?

Tamam, nihayetinde kolaylaştırıyor, çünkü tüm devrimciler aynı bayrak altında oluyor. Fakat bu, birliğe ulaşmanın kolay olduğu anlamına gelmiyor. Birleşik bir parti yaratmak, tarihsel olarak José Marti’yle ve İspanya’ya karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle önceden sahip olduğumuz bir deneyimdi. Marti bağımsızlık mücadelesine öncülük eden bir parti kurdu. Politik bir partinin ulusal bir kurtuluş mücadesine önderlik etmesi anlamında, bu, dünya da bir ilk örnekti.

Küba devrimi yolunda Fidel, ilk yıllarda 26 Temmuz hareketi ile daha öncesinde Küba Komünist Partisi olarak anılan Sosyalist Halk Partisi’ni birleştirmeyi başardı. Yeni parti Komünist Parti adını aldı, fakat bu, Küba Devrimi’ni bir birleştirme projesiydi.

Ve ilk komünist partisi bu yeni partinin bir parçasıydı…

Evet, ona tabi oldu.

Ve yeni Komünist Partisi’nin ideolojisi…

Elbette ki Marksizm’di.

Sosyalist Halk Partisi’yle yeni partinin ideolojisi farklı mıydı?

Farklıydı, çünkü eski parti çok önemli bir ulusal öğeye sahipti…Küba’da sosyalizm büyük ölçüde Küba’nın gerçekliğine uyarlı bir sistemdir. Diğer ülkelerde var olan modellerin bir taklidi değildir. Ve Latin Amerika’da her sosyalizm farklı olacak. Venezüella’da Bolivarcı bir öğeyle işaretleniyor, Ekvador’da yurttaş hakları gibi önemli bir projeyi taşıyor, Bolivya’da bir Yerli öğesi var. Başka türlü olsa, Latin Amerika sosyalizminden söz edilemezdi. Küba’nın ya da Venzüella’nın taklitleri bir başarı kazanamaz, çünkü gerçeklikler farklıdır.

Fakat bir de herkesin öğrenmek gibi seçeneği var, değil mi?

Yanlışlardan öğrenmeyi mi kastediyorsun?

Evet, örneğin Nikaragua’da Sandinistalar’ın Meksika ve Küba’dan öğrenmek, onlarda yolunda giden ve gitmeyen şeyleri görmek gibi bir seçenekleri vardı. Bu fırsatı yakaladıkları görüşüne katılıyor musun?

Kısmen evet, ve kısmen hayır. Devrim yapmak okula gitmeye benzemez; belli bir süre üniversite okuyan ve binaları nasıl yapacağını öğrendikten sonra bunu tam olarak uygulayan bir mimarmışçasına devrim yapamazsınız

Bir devrimi onu yaparken öğrenmek zorundasınız. Ve yarattığınız şeyi savunmak zorundasınız. Burada tek bir kişiden söz etmiyoruz, bir devrimi yapan, aynı anda onu öğrenen ve ona katılan kitlelerden söz ediyoruz.

Ayrıca eğitimsiz bir yığın insan var. Devrim kazanıldığında Küba’daki ortalama eğitim düzeyi yalnızca üçüncü sınıftı. Nikaragua durumunda, eğitimsiz insan kitlesi çok daha yüksekti. Bu eğitimsiz kitleler ansızın bir devrimi örgütlemek ve fabrikaların yönetimini üstlenmek zorunda kaldı. Fabrikaları yönetenler genellikle eski işçilerdir. Her şeyi kendi başlarına öğrenmek zorunda kaldılar. Bu ise süreci daha da karmaşıklaştıran br şeydir.

Ayrıca bir devletin nasıl idare edilmesi gerektiğini de öğrenmek zorundasınız: toplumsal durumlar, ekonomi, refah, geleceğe ilişkin tüm olası gelişmeleri önceden düşünmek. Üstelik dışarıdan saldırı da var. Sadece askeri bir saldırı değil, basını, radyosu aracılığıyla ideolojik öğeleri de kapasayan bir saldırı.

Kaynak: http://links.org.au/node/1916 , Çeviren: Kutlu Tunca, solkure.wordpress.com

Küba’da kapitalizmin yeniden inşası

Posted in Küba, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: