latin amerikan haber yorum

Archive for the ‘Küba’ Category

Latin Amerika birleşiyor=OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Posted by lahy 09/12/2011

OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Geçtiğimiz 2 ve 3 Aralık günü Venezuela’nın başkenti Karakas, Latin Amerika için olduğu kadar belki de tüm insanlık için tarihsel sayılabilecek bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Bu iki tarihsel günde, Latin Amerika ve Karayiplerin, 550 milyon kişilik nüfusa, 20 milyon kilometrekarenin üzerinde bir yüz ölçümüne, 6,3 milyar dolarlık bir gayri safi milli hasılaya sahip olan toplam 33 ülkesinin temsilcileri, “sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda birlik ve entegrasyonu geliştirmek; yaşam kalitesi, sosyal gelişmişlik, bağımsız ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma sağlamak” gibi amaçlar üzerinden “demokrasi, eşitlik ve sosyal adaleti temele alacak” bölgesel bir birlik oluşturmak üzere bir araya geldi.

İki güne yayılan toplantılar sonunda, CELAC yani Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı ve Bolivar’ın birleşik Latin Amerika projesinin gecikmiş ama güçlü bir tezahürü olarak kuruluşunu gerçekleştirdi.

KURTARICILARIN YOLU: CELAC

Simon Bolivar’ın -zirve esnasında çeşitli ülkelerin liderleri tarafından da dile getirilen- “ Yeni dünyada, farklı bölgeleri kendi arasında ve bir bütünle ilişkilendirecek tek bir ulus kurmak büyük bir idealdir” yaklaşımının CELAC’ın ana fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilindiği gibi, Latin Amerika ve Karayiplerin “keşiften” sonraki tarihinin neredeyse tamamı bir sömürgecilik ve yeni sömürgecilik tarihi olarak biçimlenmiş, 1959 yılında emperyalist tahakkümde açılan Küba gediğinden sonra yaşanan birkaç deneyimin dışında, 1989 yılındaki chavez iktidarına kadar kıta ve kıta halkları neredeyse tamamen ABD/Avrupa emperyalizmi ve yerel oligarşilerin denetim ve politikalarının mağduru olmuştur.

Buna rağmen, son dönemde Latin Amerika’da rüzgarın yönü yavaş yavaş değişmeye başlamış, bir takım alternatif politikalar ve oluşumlar ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bu doğrultuda, özellikle Hugo Chavez’in ciddi bir toplumsal destekle sürdürdüğü sosyal politikalar ve diğer ilerici -veya değil- hükümetlerle kurduğu olumlu ilişkiler meyvesini vermiş; ikibinli yılların ortalarından itibaren Latin Amerika ve Karayiplerde çeşitli formlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli bir takım farklı oluşum ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Telesur, Banco de Sur, Unasur, Petro Caribe, Mercosur, ALBA gibi bir çok proje ve oluşum, CELAC’ın temelini oluşturan ve böylesi bir organizasyonun imkanına olan inancı besleyen öncüller olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, CELAC’ı, herşeyden önce Bolivar’ın düşünsel mirasının taşıyıcısı olan Chavez ve Bolivarcı Devrimin başarısı olarak görmek gerekir.

Elbette, böylesi bir birliğin kendisini neredeyse bir zorunluluk olarak dayattığı koşullar, onun oluşturulma iradesi kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda CELAC’ın, kapitalizmin yapısal krizinin yakıcılığını hissettirdiği, uluslararası hukukun emperyalist saldırganlıkla tamamen rafa kalktığı, emperyalist yağmacılığın en aymaz biçimde uygulandığı, farklı toplumların neo liberalizmden umudunu kesmeye başladığı ve bu ekonomi politikalarının alternatiflerinin mümkün olduğunun gözle görülebilir hale geldiği bir dönemde ortaya çıkması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Bilindiği gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri, çok uzun bir süre sömürgeciliğin hüküm sürdüğü ülkeler oldukları gibi, aynı zamanda kapitalist sömürünün ve neo liberalizmin önemli laboratuarları olarak da ciddi yıkıma uğramış ülkelerdir. Bununla birlikte, geçtiğimiz on, on beş yıllık dönem içerisinde bu yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğinin alternatiflerinin sol iktidarlar tarafından bizzat bu ülkelerde hayata geçirilmesi ve başarılı olunması, CELAC gibi sol tandanslı bir yapının bu ülkelerin yapısal bir takım sorunlarına çözüm olabileceği fikrini bir hayli güçlendirmiştir. Ekonomik ihtiyaçların belirleyiciliği dışında ayrıca, bölgesel olarak kurulan sosyal, siyasi ve kültürel bağlar da birliğin oluşumunu kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Şüphesiz ki birliği mümkün kılan bir çok farklı ihtiyaç tespit etmek de mümkündür.

Herşeyden önce sağ veya sol bir hükümete sahip olsun CELAC’ı oluşturan devletlerin tamamı, bu birlikte ciddi bir takım imkanlar görmektedir, bunun büyük bir avantaj olmayabileceğini veya ABD ile ilişkilerini sıkıntıya sokabileceğini düşünen ülkeler bile böylesi büyük bir projede yer almama riskini göze alamamış, truva atı kontejanından dahi olsa bir şekilde birliğe dahil olmuştur.

Karayiplerin, Petrocaribe sayesinde ekonomik krizin etkilerini bir nebze de olsa atlatan küçük ada ülkeleri, birliğe katılımı belki de bir yaşam meselesi olan Haiti, böylesi bir birliği her şeyden önce anti-emperyalist sol bir blok olarak gören Küba, Venezuela gibi ülkeler veya birliğin ekonomik gelişimlerine katkı sunabileceğine inanan sağcı Meksika, Şili, Kolombiya gibi hükümetlerin tamamı kendi öncelikleri ve vizyonları üzerinden bir şekilde bu birliğe katılma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum her ne kadar birliğin ideolojik tavrını heterojenleştirse ve ilerideki problemlerin habercisi olsa da, sonuç olarak CELAC, amaçlar, bileşim ve yönelimleri açısından ilerici ve sol bir nitelik arz etmektedir ve bu temel nitelik, ülkelerarası etkileşim arttıkça hala emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerdeki sol siyasetin gelişmesine yardımcı olacak, sol bir yönelime giren ülkeler üzerindeki emperyalist tehdit, şantaj ve darbe olasılıklarını da azaltacaktır. Bunlara ek olarak birlik daha en başta sahip olmaya başladığı prestijle, dünyanın çok kutuplu hale gelmesi için de bir imkan sunmaktadır. Daha şimdiden Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nden (Las FARC) Çin hükümetine kadar farklı kesimlerden kutlama mesajları almış, hatta Rusya hükümet düzeyinde işbirliği dileklerini iletmiştir. Bunda elbette, birliğe üye olan ülkelerin kaynaklarının ve ekonomik güçlerinin de payı büyüktür. Hesaplamalara göre birlik, yerkürenin en büyük tarımsal üreticisi olduğu gibi, aynı zamanda üçüncü büyük elektrik üreticisi ve en büyük petrol rezervlerinin de sahibi olarak dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

PEKİ YA SAM AMCA?

CELAC gibi bir birliğin ABD’nin arka bahçesinde, üstelik de bizzat baş düşman Chavez ‘in özel çabalarıyla kurulmuş olması muhtemelen Sam Amca’nın hırsından bayrak desenli şapkasını kemirmesine yol açmış olmalıdır.

Gerçekten CELAC gibi bir birliğin kurulmuş olmasının -eğer gerçekten amaçları doğrultusunda çalıştırılabilirse- ABD dış siyaseti için ciddi bir takım sonuçlar doğurması kesindir. Bilindiği gibi, ABD, Avrupa tekelleri ve yerel oligarşiler bölgede çok uzun zaman, ali kıran baş kesen rolünde halklara adeta kan kusturmuşlardır. Vahşi kapitalist sömürü, doğal kaynaklar üzerinde kurulan egemenlik, askeri darbeler, fiili/gizli işgal, katliamlar ve binlerce değişik türden musibet dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu bölgesinde de sadece emperyalizmin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının gerçekleştirilmesi amacıyla hayat bulmuştur ve hala son derece çeşitli ve derin problemlerle boğuşan bölge halklarının içler acısı durumunun sorumlusu da bunlardır.

Bununla birlikte, ABD veyerel işbirlikçilerinin bu toplumlardaki konumu ve etkisi, artan politik bilinç ve sol iktidarların somut başarılarıyla son zamanlarda ciddi bir düşme eğilimine girmiştir. Buna rağmen ABD geleneksel çıkarlarının korunması için eski refleksleriyle arka bahçesindeki nahoş durumlara müdahale etmeye çalışmayı sürdürmektedir. Honduras’ta Zelaya’nın bir darbeyle düşürülmesi, Chavez’e karşı darbe ve cinayet girişimi ve sonraki petrol grevi son zamanlardan aklımızda kalan müdahalecilik örnekleridir.

Raul Castro CELAC toplantısındaki konuşmasında, ABD’nin bu girişimleri hakkında bunların her nedense hep ALBA (Chavez tarafından kurulan alternatif ticaret örgütü) olduğuna dikkat çekerek bir toplantıda Ekvator devlet başkanına dönüp “sırada sen varsın, kendine dikkat et” dediğini hatırlatmıştır. O zaman bunu şaşkınlıkla karşılayan Rafael Correa ise, çok geçmeden bir darbe girişimine maruz kalmış, halkın sokağa inmesiyle hayatını güç bela kurtarabilmiştir. Kısacası komplo ve darbecilik, ABD’nin Latin Amerika’nın ilerici başkanlarına karşı oynadığı temel koz olmaya devam etmektedir.

Elbette aynı emperyalist gücün CELAC karşısında tavrının ne olacağı da kestirilebilir. Salvador Allende’yi deviren, Fidel Castro’ya onlarca suikast girişimi gerçekleştiren, Küba havayollarına ait bir uçağı havada patlatan Orlando Bosch gibi katilleri himaye eden ve onlarca kurumla Latin Amerika’da her türden ilericiliğe karşı savaş açan ABD, şüphesiz ki CELAC’a karşı da kayıtsız kalmayacaktır. Bilindiği üzere, uzunca bir süredir Latin Amerika kıtasında aksilikler ABD’nin yakasını bırakmamaktadır. Darbe girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, solcu adaylar seçimlerden başarıyla çıkmakta, dayattığı anlaşmalar refüze olmakta, geleneksel kaleleri tek tek düşmektedir. Bununla birlikte ABD, elli yıl sonra donanmasını Latin Amerika kıyılarında dolaştırmaya başlamak, Güney Komandosu’na sızma ve ajanlık faaliyetleri için İspanyolca öğretmek, kalan birkaç müttefikten biri olan Kolombiya’da yedi tane birden askeri üs açmak, Haiti’yi yardım bahanesi altında işgal etmek gibi bir takım açılımlar yapmıştır. Buna rağmen Kanada ile birlikte kendi politik etkisini hissettirebildiği Amerika Devletler Örgütü’ne (OEA) alternatif olarak CELAC’ın kurulmuş olması muhtemelen kuzeyli emperyalistler için oldukça can sıkıcıdır. “Amerikan Sömürgeleri Örgütü”nün zeminini yitirmesi, ABD için güneye politik müdahalede bulunma imkanlarından birinin göz göre göre ortadan kalkması olarak gerçekten ağır bir darbe olmuştur. Daniel Ortega’nın da dediği gibi güney üzerindeki ABD egemenliğinin belgesi, Monroe Doktrini, CELAC’la birlikte üstelik de kendi yıl dönümünde tarihin çöplüğüne gitmektedir.

ABD politik olarak galebe çalınmıştır.

SONUÇ YERİNE…

Geçtiğimiz günlerde Karakas’ta, insan toplumunun gerçekten dara düştüğü ve bunun sorumluluğunun kapitalizmde olduğunu anlamaya başladığı bir tarihsel dönemeçte, Latin Amerikalı devrimcilerin inisiyatifi altında önemli bir birlik kurulmuştur. Yeniliğine, heterojen yapısına, karşısında büyük düşmanlar olmasına rağmen bu mekanizmanın çalıştırılabilmesi Latin Amerika’nın ve insanlığın kaderinin değiştirilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu birlik, her şeyden önce, kendi kaderini eline almayı becerebilmiş halkların birbiriyle dayanışma içerisinde neleri başarabileceğini gösterebilecek bir yapı olarak emperyalizme karşı güçlü bir cephe oluşturma imkanına sahiptir. Bununla birlikte, CELAC’ın hepimiz için belki de en büyük faydası “git gide daha eşitsiz bir hale gelen bölüşümün haksız görünmesini” sağlayacak bir ayna ve “yaşam tarafından alışılmış olguları ölümsüz denilen adaletin karşısına çağıran” (K. Marks) bir mahkeme işlevi görmesi olacaktır.

Artık, neo liberalizm ve emperyalizmin dayattığı her politika ve önermenin karşısında onları, somut alternatiflerini uygulayarak itibarsızlaştıracak bir birlik vardır. Bu gerçekten tarihsel önemdedir.

Posted in Küba, Venezuela | Etiketler: | Leave a Comment »

Milliyetçiliğe karşı İnternet – Daisy Valera

Posted by lahy 25/11/2011

Ortaokula başladığım ilk günlerden beri öğretmenlerimizin vatanınızı sevin, ulusal kültürünüzü ve yüzde yüz Kübaya ait olan herşeyi sevin dediğini hatırlıyorum.

Adalı olmanın aynı gururunu hisetmeyen bir öğrenci düşünmek mümkün olabilirmiydi?

Sabahları okula girmeden önce gruplar halinde dizilirdik, ben ulusal kahramanımız Jose Marti’den birkaç şiiri yüksek sesle okuyanlardan biriydim.

Şimdi geçmişe baktığım zaman — soğukkanlılıkla ve bütün sloganlardan uzakta — milliyetçiliğin Kübalıların diğer kültürlerden halklarla çok yakınlaşmaması için kullanılan araçlardan biri olduğunu anlıyorum.

Günümüzde, İnternet sayesinde bir çocuk bile günü gününe Tokya’nun bir bölgesinde ne olduğunu izleyebilir.

İnsanlar birçok deneyimlerini paylaşabilirler: ziyaret ettikleri yerin güzellikleri, gelenekleri, çalıştıkları işyerlerindeki problemler veya günlük problemlerine ne çözümler bulabilecekleri konuşabilecekleri konulardan yalnızca birkaçıdır.

Bütün bu görüş alış verişleri sonucu, bir çok kişi tanıştıkları kültürlerin yaşam tarzları ile kendileri arasında ortak noktalar bulabilir.

Bunun doğal bir sonucu olarak onların kendi dışlarındaki dünyanın deneyimlerini esas alarak içinde bulundukları durumu nasıl değiştirebileceklerini düşünmeleri doğaldır.

Gerçekte burada İnternete ulaşmamız mümkün değil (ne de seyahet edebiliyoruz),biz Kübalılar izole edilmiş durumdayız, ve genel olarak kıyılarımızın ötesinde yaşamın nasıl olduğundan haberimiz yoktur.

Böylece, milliyetçilik ve yanlış bilgilendirme ayrıcalıkları ve hakları red etmenin kullanışlı araçlarıdır.

Kendilerini uzlaşmaz anti-emperyalist ve yurtsever ilan edenler zengin yabancılara süresiz bir şekilde golf sahaları satmak konusunda herkesden önce istekle öne çıktılar.

Aynı zamanda dayanışma amacıyla köylülere yurtdışından bağışlanan traktörleri kabul etmiyorlar ve çiftcilere topraklar yalnızca 10 yıl süre ile veriliyor.

Aynı şekilde, otomobil satışları için yeni uygulamaları destekliyorlar, yalnızca yabancılar ve imtizyazlı azınlık yeni bir araba alma opsiyonuna sahiptir.

Kaliteli bir İnternet erişimi için yapılan fibre optik kablo yatırmında terslikler olması bizi şaşırtmamalıdır. Çok faydalı oldu.

Bundan dolayı, kısa bir süre daha, ultra-milliyetçiler istedikleri gibi yapıp bozmaya devam edecekler.

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Fidel Castro: G-20 Toplantısı

Posted by lahy 08/11/2011

Yarın G-20 Toplantısı başlıyor, gezegendeki en gelişmiş ve en zengin ülkelerin toplantısı: ABD, Kanada, Almanya, Büyük Britanya, Fransa, İtalya, ayrı bir kurumsallık üzerinden katılmakta olan Avrupa Birliği, NATO’nun önde gelen müttefikleri Japonya, Güney Kore, Avustralya, Türkiye ile günde 9.4 milyon varil ham petrol üretimiyle Batılı ülkelerin hizmetinde olan Suudi Arabistan. Hepsi yanyana bir masada, diğer yanda ise artmakta olan ekonomik güç ve siyasi etkileriyle dünyanın çile çeken geniş yığınlarının tepkilerini dile getirme ehliyetine sahip Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya, Arjantin ve Meksika.

NATO üyesi olan İspanya’nın sadece “davetli ülke” olduğunu hatırlatayım.

Bu toplantı büyük sanayi üreticileriyle hammadde sağlayıcıları arasındaki bir toplantıdır. Öyle ki Amerika kıtasının fethedilmesinden beş asır sonra Avrupalı sömürgecilerin gıda, hammadde ve enerji ihtiyacını sağlayan halklar eşitsiz bir ticaretin kurbanları olmuşlardır.

Tarihin bu karanlık dönemi Avrupa’daki barbar kabilelerin torunlarının Amerika kıtasını “keşfedip”, bu toprakları kılıç, arbalet ve arkebüzlerle fethettiklerinden beri sürmektedir.

Sanki Amerika toprakları 40 bin yıl boyunca insanlık tarihinin bir parçası olarak varolmamış gibi Batıdaki hayranları tarafından “kaşif” olarak adlandırılan bu kişiler, aslında Çin ile Avrupa arasında daha kısa ticaret yolları aramaktaydılar.

İpek Yolunun kaynağında bulunan Çin ise Avrupa’daki aristokrasi ve yükselmekte olan burjuvazi tarafından beğenilen çok sayıda ürünün kaynağı olmanın yanısıra çok gelişmiş bir uygarlığa, yazılı edebiyata, yüksek bir sanat anlayışına, ileri bir sanayi ve tarıma, güçlü bir askeri-siyasi yapıya ve yüzbinlerce askerden oluşan devasa ordulara sahipti.

Küba açıklarında batmak üzere olan Kolomb kaza eseri karaya çıkar. Adamıza İspanya kralı adına el koyduğunu ilan eder. Gerçekten amacı olan Çin topraklarına ayak bassaydı yine böyle mi yapacaktı acaba? Yaptığı bu yanlışlık yarıküremizde onmilyonlarca insanın hayatına mal olacak, Avrupa saraylarındaki masalarındaki masalarında Papa’nın himayesinde imzalanan antlaşmalarla* Amerika kıtası Portekiz ile İspanya arasında pay edilecektir.

Ünlü Amerikalı ressam Oswaldo Guayasamin’in de belirttiği gibi altın ve gümüş elde etmek için girişilen fetih ve katliam 70 milyon insanın hayatını etkileyecektir.

Kara Afrika halkları da bugün artık bu fetihin milyonlarca Afrikalı ataları için köle olarak satılmak dahil olmak üzere ne anlama geldiğini anlatabilir.

Cannes’da toplanarak multi milyon dolarlık servete sahip oligarşinin temsilciliğini yapan devlet ve hükümet başkanları, dünyadaki geri kalan 6 milyar insanın onurlu bir şekilde hayatlarını sürdürmeleri için yapılacak konuşmalarda bu geçmişi de dikkate almalıdır.

Bu ülkeler tekel olarak ellerinde tuttukları ileri teknoloji, pazar payı, patentler, bankalar, basın yayın kuruluşları, ulaşım araçları, siber dünya hakimiyeti ile dünya halklarını kandırmanın mümkün olduğunu düşünmekteler.

Bugün dünya nüfusunun 7 milyarı geçtiği bir sırada dünya nüfusunun 7’de 1’ini temsil eden bu devletler, insanlığın geleceğini tehlikeye atacak şekilde davranışlar içindedirler; ayrıca Avrupa ve ABD’deki gösterilere bakılırsa bu ülke halklarının da kendi hükümetlerinden ne kadar memnun oldukları görülebilir.

Kyoto Antlaşmasını imzalamayı reddeden başta gelen ülkenin ABD olduğunu kim unutabilir? Gözümüzden önünde gerçekleşmekte olan iklimsel felaketin durdurulması için artık zamanımızın kalmadığını söylemeye gerek var mı?

Geçtiğimiz 28-29 Ekim tarihlerinde yapılan başka bir toplantıdan bahsetmek istiyorum. Latin Amerika Ülkeleri Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı. İspanyol ve Portekiz istilacılarının baskı ve zulmüne göğüs germek zorunda kalmış olan ve gelir paylaşımında en adaletsiz seviyelerde yer alan halkların temsilcileri.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez Parrilla, Paraguay’da yapılmakta olan toplantılara katılmak için o sırada Küba’nın maruz kaldığı ablukanın görüşüldüğü New York’daki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkıp geldi. Toplantılarda Avrupa Birliği’ni sarsmakta olan kriz asıl gündem maddesiydi.

Portekiz’in yeni göreve gelen başbakanı ise Avrupa Birliği’ne veryansın ederek Yunanistan ekonomisinin kurtarılması için yapılan ekonomik yardımların büyüklüğüne dikkat çekti. Bu ülkeye yardım öngörürken kendi ülkesi Portekiz iflas edecek, İtalya’ya yardım edilemeyecek ve sonrasında Fransa bilinmezliğe doğru çekilecekti.

Portekiz ve İspanyol liderlere göre Yunanistan ekonomisine vaad edilen yardım sebebiyle kriz daha uzun vadeye yayılacak ve 1929 Krizinden daha derin olacaktır.

Bu sabah haber bültenlerindeki aşırı yağmur haberlerine dikkatinizi çekmek isterim. Dünyadaki en büyük pirinç üreticisi olan Tayland’da aşırı yağmurlar nedeniyle hasadın 25 yerine 19 milyon ton olması bekleniyor.

Öte yandan Çin bakır üretimini 5 milyon ton artırıyor.

ABD, IMF’deki hakimiyetini bırakmadığı gibi Çin’in talebi olan kendi para birimi Yuan’ın değişim aracı olması önerisini reddediyor. Bu tiranlık daha ne kadar sürecek?

İşte bu süzgeçlerden geçirerek yorumlamalıyız G-20 Toplantısında söylenen her sözü.

Fidel Castro Ruz
2 Kasım 2011
20.54

*Çevirenin notu: 1494 Tordesillas Antlaşması

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Küba gayrimenkul alım-satımını serbest bıraktı

Posted by lahy 04/11/2011

Küba, 1959 devriminden bu yana ilk kez gayrimenkul alım-satımını serbest bıraktı. 10 Kasım’da yürürlüğe girecek yasa çerçevesinde, özel mülkiyetin el değiştirmesine izin verilecek. Haktan sadece Küba vatandaşları ve ada ülkesinde sürekli yaşayanlar faydalanabilecek. Hükümetin sözkonusu adımı halkı memnun etti:

“Yasaklara son verilmesi müthiş. Hükümet adına da mühim bir adım çünkü insanlar mutlu.”

“Yeni yasayı destekliyoruz. İnsanlara kafeterya açma, işyeri kurma ve diğer imkanları serbest hale getiren yeni yasadan dolayı mutluyuz. Herkes huzurla uyuyor şimdi.”

Reform, aksayan ekonomiye nefes aldırılması açısından Küba Devlet Başkanı Raul Castro’nun öncülüğünü yaptığı bir dizi serbest piyasa değişikliğinin en önemlisi olarak görülüyor.

Kübalılar, şimdiye kadar karmaşık takas anlaşmaları vasıtasıyla mülkiyet değişimi yapabiliyordu.(euronews)

Posted in Genel Haberler, Küba | Etiketler: | Leave a Comment »

Küba devrimi’nin İdeolojisi üzerine notlar | Ernesto Che Guevara

Posted by lahy 09/10/2011

(Che Guevara’nın 9 Ekim 1967’de katlinin üzerinden 44 yıl geçti.)

Devrimimiz, bazılarının, devrimci hareketin en doğru sayılan temel ilkelerinden biriyle, Lenin’in: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz,” sözleriyle dile getirdiği ilkeyle çelişkili bulmaya çalıştığı kendine özgü bir olaydır. Toplumsal bir gerçeğin anlatımı olan devrimci teorinin, tüm sözlerden üstün olduğunu söylemek yerinde olur; yani, tarihi gerçek doğru biçimde yorumlanır ve orada yer alan güçler uygun biçimde kullanılırsa, teori bilenmese bile devrim yapılabilir.

Tüm devrimlerde çok çeşitli eğilimleri temsil eden kitlelerin katılımı görülmüş, bunlar eylemde düşünce birliğine varmıştır. Teorinin iyi bilinmesi çabayı kolaylaştırır, tehlikeli yanlışlara düşmeyi önler, ancak bu teorinin gerçeğe uyması koşuluyla. Devrimimizin liderleri, tam anlamıyla kuramcılar olmamakla birlikte, büyük toplumsal olayları ve bunları yöneten yasaları biliyorlardı. Bugün tüm dünyada tartışılan tarih, toplum, ekonomi ve devrim görüşlerinin yabancısı değillerdi. Bazı kuramsal bilgilere ve gerçeğin iyice bilinmesine dayanarak kademeli bir gelişim süreci içinde devrim teorisini kendileri yarattılar. Gerçeği çok iyi anlamaları, halkla yakın ilişkileri, hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmamaları ve devrimci pratiğin kazandırdığı deneyim, bu liderlerin tam bir kuramsal görüş oluşturmalarında yardımcı oldu.

Bu söylediklerim, Küba Devrimi gibi tüm dünyayı meraklandıran bir olayın açıklanmasına giriş sayılmalıdır. Nasıl ve niçin, teknik ve donanım bakımından kendisinden kat kat üstün bir düşman tarafından darmadağınık edilen bir grup insan önce sağ kalmayı, sonra güçlenmeyi, sonra savaş bölgelerinde düşmandan daha güçlü olmayı, sonra yeni savaş bölgelerine yayılmayı ve sonunda, yine kendisinden sayıca kat kat üstün düşman birliklerini düzenli savaş içinde bozguna uğratmayı başarmıştı? Çağdaş dünya tarihi için ele alınıp incelenmeye değer bir konu.

Çoğu kez, teoriden gerektiği biçimde yararlanamamış olan bizler, Küba gerçeğini, sanki onun sahipleriymişiz gibi ortaya atacak değiliz. Yalnızca, gerçeği yorumlayabilmek için zorunlu temelleri saptamakla yetineceğiz. Gerçekte, Küba Devrimi’nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden ayırdetmek gerekir; 1 Ocak 1959′ a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.
Bu iki aşama da kendi içinde kısımlara ayrılır, ama biz bunları tarihi araştırmak açısından ele almayacağız. Devrimin yöneticilerinin, halkla bağlantı halinde geliştirdikleri devrimci atılımın evrimi bakış açısından, kendimizi gerekli konuma yerleştireceğiz.

Bu amaçla, bugünkü dünyada en çok tartışılan terim olan marksizm karşısındaki genel tutumumuzu belirlememiz gerekmektedir. Bize, siz marksist misiniz, evet mi, hayır mı? diye sorulsa, tutumumuz, Newton’cu olup olmadığı sorulan bir fizikçinin, ya da Pasteur’cü olup olmadığı öğrenilmek istenen bir biyologun göstereceği tutuma benzer. Artık üzerinde tartışmayı gereksiz kılan apaçık gerçekler vardır. Yeni olayların yeni görüşler getirmesinin yanı sıra, eski görüşlerin de gerçek payını koruduğu unutulmayarak, fizikte “Newton’cu”, biyolojide “Pasteur’cü” olunduğu gibi doğal biçimde “Marksist” olunmalıdır. Örneğin, Einstein’ın görelilik kuramının, Planck’ın quantum teorisinin yanında Newton’un buluşlarının durumu böyledir, yeni kuramlar, İngiliz bilginine büyüklüğünden kesinlikle hiçbir şey kaybettirmez. Newton sayesinde fizik ilerleyebilmiş, yeni uzay görüşleri geliştirilmiştir. İngiliz bilgini bu gelişmenin gerektirdiği basamaklardan biridir.

İnsan, elbetteki, düşünür olarak, toplumsal doktrinler araştırıcısı olarak, ya da içinde yaşadığı kapitalist sistemi bilen biri olarak Marx’a bazı yanlışlarını gösterebilir. Örneğin biz Latin Amerikalılar, onun Bolivar’la ilgili yorumuna, Engels ile birlikte Meksika konusunda yaptığı incelemesine katılmayabiliriz. Marx, bu yazılarında, günümüzde geçerliliğini yitiren bazı ırk ve ulus teorilerini kabul ettiğini belirtiyordu.[2] Fakat büyük adamların bulduğu parlak gerçekler, küçük yanlışlara karşın yaşar, küçük yanlışlar, insan düşüncesinin bu devlerinin eriştiği yüce dorukların tam anlamıyla bilincinde olsak bile, onların da insan olduğunu, yanılabileceklerini gösterir yalnızca. Bu nedenle, marksizmin başlıca doğrularını, halkların kültürel varlıklarının ve bilimsel bilgilerinin bir parçası sayıyor, artık tartışılmasına gerek kalmayan tüm değerler gibi doğal olarak kabul ediyoruz.

Toplumsal ve politik bilimlerdeki ilerlemeler, başka alanlarda da olduğu gibi, ilmikleri zincir oluşturan, biriken, birbirine bağlanan ve sürekli mükemmelleşen uzun bir tarihsel evriminin parçasıdır. İnsanlık tarihinin ilk çağlarında, Çin, Arap ve Hint matematik bilimleri vardı. Bugün, matematiğin sınırı yoktur. Bilim tarihinde, bir Yunanlı Pitagoras, bir İtalyan Galilei, bir İngiliz Newton, bir Alman Gauss, bir Rus Lobaçevski ve bir Einstein vs. vardır. Aynı şekilde, toplumsal ve politik bilimler alanında, Demokrit’ten başlayarak Marx’a kadar uzun bir düşünürler zinciri orijinal araştırmalarını biriktirmiş, deney ve doktrinlerini dağ gibi yığmışlardır.

Marx’ın değeri, toplumsal düşüncede birdenbire niteliksel bir değişme meydana getirmiş olmasından ileri gelir. Tarihi yorumlar, dinamiğini anlar, geleceği önceden görür, böylece bilimsel görevini yerine getirmekle de kalmayıp, ayrıca devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı haline gelir. O gün bu gündür, Marx eski düzeni korumaktan çıkar sağlayanların boy hedefi oldu. Tıpkı köleci Atina aristokrasisinin ideologları olan Platon ve çömezleri tarafından eserleri yakılan Demokritus gibi.

Devrimci Marx’tan başlayarak, Marx ve Engels adlı devlere dayanan, Lenin, Stalin, Mao Tse-tung gibi, yeni Sovyet ve Çin yöneticileri gibi büyük kişilikler sayesinde gelişim aşamalarını aşarak, izlenecek doktrinlerin ve örneklerin tümü oluştu. Marx’ın devrimci silahı eline almak üzere bilimi terkettiği noktada Küba Devrimi ona sahip çıkar. Düşüncelerini revizyondan geçirmek, Marx’tan sonra gelenlere karşı çıkmak ya da “saf” Marx’ı yaşatmak için değil, bilim adamı Marx orada tarihin dışına çıktığı, geleceği incelediği ve önceden gördüğü için Küba Devrimi bu noktada Marx’a sahip çıkar.

Bundan sonra devrimci Marx, tarihin bir parçası olarak savaşa katılacaktır. Biz pratik devrimciler, mücadeleye girişirken bilim adamı Marx’ın önceden gördüğü yasalara uyarız. Ayaklanma yolunda, eski iktidar yapısına karşı mücadele ederken, bu yapıyı yıkmak için halktan dayanak alırken mücadelemizin temelini bu halkın refah ve mutluluğu üzerine kurarken bilim adamı Marx’ın öngörüşlerini doğrulamaktan başka birşey yapmayız. Demek istediğim, marksizmin yasaları Küba Devrimi’nin gerçeklerinde vardır -bir kez daha altını çizelim en iyisi- bu olgu, devrimin yöneticilerinin kuramsal açıdan bu yasaları bilip bilmediğinden, uygulayıp uygulamadığından bağımsızdır.

Küba devrimci harekelini daha iyi anlamak için, 1 Ocak’a kadar yaşadığı aşamaları birbirinden ayırdetmek yerinde olur: Granma çıkarması öncesi; Granma çıkarmasından, La Plala ve Arroyo del İnfierno zaferine kadar olan tarihi dönem; bu günlerden başlayarak El Uvero ve İkinci Gerilla Kolu’nun kurulmasına kadar geçen zaman aralığı; bundan sonra Üçüncü ve Dördüncü gerilla kollarının oluşmasıyla ve Sierra Crisial’in işgaliyle İkinci Cephe’nin yaratılma aşaması; başarısızlığa uğrayan Nisan Grevi; büyük saldırıya karşı direniş; Las Villas’a doğru ilerleme ve kentin işgal edilmesi.
Gerilla savaşımızın bu dönemlerinden herbiri ayrı bir toplumsal görüşün, Küba gerçeğinin ayrı bir değerlendirilişinin sınırlarını belirler. Bu aşamaların temsil ettiği bu kavram ve değerlendirmeler, devrimin askeri şeflerinin düşüncesini oluşturmuş, zamanla politik şeflere dönüşmeye koşullandırılmalarını gerçekleştirmiştir.

Granma çıkarmasından önce, bir ölçüye kadar çok özenelci denilebilecek bir kafa yapısı egemendi: Birçok kişi, hızlı bir halk patlamasına körü körüne inanıyor, kendiliğinden oluşan grevlerle birleşik bir silahlı ayaklanmayla hızla Batista iktidarının devrilebileceği düşüncesiyle heyecanlanıyordu. Onlara göre, bunlar diktatörün düşürülmesine yetecekti. Bu hareket, geleneksel partinin ve onun “paraya karşı onur” sloganının doğrudan doğruya mirasçısıydı. Başka bir deyişle, yeni Küba hükümeti yönetiminin dürüstlüğüne dayanmalıydı.
Bununla birlikte, Fidel Castro “Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır” da, devrimin bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve radikalleşmeye varmıştır.

Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı.

İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi, gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi: Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını, ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu şeyse topraktı.

Daha sonra, Direniş Ordumuzun giderek artan oranda etki alanları zaptettiği göçebelik aşamasına geçildi. Ordumuz bu bölgelerde uzun süre kalamıyordu, ama düşman ordusu da buraları yeniden ele geçiremiyor, hatta bu yerlere giremiyordu bile. Savaşlar sürüp giderken iki ordu kampı arasında bir çeşit belirsiz sınır çizgisi oluştu.

28 Mart 1957 belirleyici bir gündür; bir kilometre taşıdır. İyice tahkimatlandırılmış, iyi silahlandırılmış, kısa zamanda takviye alabilecek biçimde deniz kenarında kurulmuş, bir uçak alanına da sahibolan El Uvero garnizonuna saldırımızın tarihidir bu. Savaşa giren güçlerin %30 oranında kırıldığı, en kanlı çarpışmalarımızdan biri olan bu savaşın Direniş Ordumuza getirdiği zafer durumumuzu tümüyle değiştirmişti. O günden sonra, Direniş güçleri serbestçe hareket edebilecekleri, haberleri düşmana sızdırmayacak bir toprak parçasına sahibolmuştu. Oradan da, hızla ve aniden ovalara inebilecek, düşman konumlarına saldırabileceklerdi.
Kısa bir süre sonra güçlerimiz iki kısma ayrıldı, böylece iki gerilla kolu oluştu. Sırf düşmanı yanıltmak, güçlerimizi olduğundan büyük göstermek gibi basitçe bir gizlenme manevrası ikinciye 4. Kol adını verdirtti. İki kol da hemen eyleme geçti. 26 Temmuz’da Estrada Palma’ya, beş gün sonra da, yaklaşık 30 km uzaklıktaki Bueycito’ya saldırdık. Bundan sonra daha büyük kuvvet gösterileri görüldü. Bir milim gerilemeden düşman baskı güçlerine göğüs gerdik. Düşman askeri birliklerinin Sierra’ya tırmanma girişimleri birçok kez başarıyla savuşturuldu, savaşan her iki yanın cepheleri arasında içinde kimsenin bulunmadığı geniş araziler oluştu. Bu arazilerde iki tarafın da savaşçıları zaman zaman ceza eylemlerinde bulunmak üzere yürüyüş yapıyorlardı. Cepheler hemen hemen sabitti.

Bu sırada, gerilla birliklerimiz, bölge köylülerinin, kentlerden gelen 26 Temmuz Hareketi üyesi bazı elemanların katılmasıyla ek güçler kazanıyor, Gerilla Ordusunun savaş yeteneği, savaşmada kararlılığı artıyordu. 1958 Şubatında, bazı saldırıları püskürttükten sonra Juan Almeida’nın 3 Nolu gerilla kolu, Santiago yakınlarındaki bölgeyi işgal etmeye gitmişti, Raul Castro’nun, birkaç ay önce ölmüş olan kahramanımız Frank Pais’in adını taşıyan 6 Nolu hareket kolu yürüyüşe geçmişti. Martın ilk günlerinde, Raul anayolu baştanbaşa aşmak gibi elde edilmesi zor bir başarıya erişip Mayare tepelerine çıktı ve Frank Pais İkinci Doğu Cephesi’ni kurdu.

Direniş güçlerimizin büyüyen başarısıyla ilgili haberler sansür engelini aşıp halka ulaşıyor, devrimci eylemler hızla doruk noktasına tırmanıyordu. Tam bu sırada, Havana’dan tüm ulusal topraklar üzerinde mücadelenin başlaması için devrimci genel grev önerisi geldi. Bundan sonrada, aynı anda tüm noktalardan saldırıya geçilerek düşman kuvvetleri yokedilecekti. Bu durumda, Direniş Ordumuzun rolü, hızlandırıcı güç ya da hareketi başlatmak için “mahmuz” görevi yapmaktı. O dönemde, güçlerimiz etkinliklerini arttırdılar, efsanevi gerillacı Camilo Cienfuegos’un kahramanlığı dillere destan oldu: Büyük savaşçı, Oriente ovalarında ilk kez olmak üzere, merkezi yönetime karşı sorumlu olarak, tam bir örgütçü zihniyetiyle dövüşüyordu.

Fakat devrimci grev uygun biçimde örgütlenememiş, işçi birliğinin önemi yeterince hesaba katılmamış, devrimci çalışmaların içinde bulunan işçilerin grev için elverişli anı seçmelerine izin verilmemişti. Radyodan grev çağrısı yapılarak, yasadışı, hızlı ve ani bir harekette bulunulmak istenmiş, saptanan gün ve saatin, halktan çok önce Batista’nın hafiyelerince öğrenildiği düşünülememişti. Grev başarısızlığa uğradı, pek çok değerli devrimci yurtsever acımasızca öldürüldü.

Devrim tarihimizin bu dönemiyle ilgili ilginç bir nokta, Amerika Birleşik Devletleri tekellerinin dedikodu satıcısı Jules Dubois’nın bile grevin başlayacağı gün ve saati önceden bildiğiydi.

O sıralarda, savaşın gidişinde en önemli niteliksel değişimlerden biri meydana geldi: Gerilla güçleri kademe kademe büyüyüp düzenli savaşlarla düşman ordusunu yenmedikçe zaferin kazanılamayacağı kesin bir gerçek olarak hepimizce kabul edilmişti.

Derhal köylülükle çok sıkı bağlar kuruldu; Direniş Ordusu ceza yasasını ve medeni yasayı kaleme aldı; adaleti geçerli kıldı, yiyecek maddeleri dağıttı, yönettiği bölgelerde vergi topladı. Komşu bölgeler de Direniş Ordusunun etkisinde kaldı. Düşman geniş çapta saldırılara hazırlandı, fakat iki aylık çarpışmanın bilançosu, tümüyle morali bozulan istilacı orduya verdirilen 1000 kayıp ve savaş kapasitemizi arttıran 600 silah oldu.

Artık düşmanın bizi yenemeyeceği kanıtlanmıştı. Bundan böyle, Sierra Maestra tepelerine ya da Frank Pais İkinci Oriente Cephesi makiliklerine sokulup buraları ele geçirebilecek güç Küba’da kesinlikle yoktu. Zorba hükümetin askeri birlikleri için Oriente yolu geçilmez olmuştu. Düşman saldırısı bozguna uğratılınca, 2 Nolu koluyla Camilo Cienfuegos ve 8 Nolu Ciro Redondo koluyla bu satırların yazarı Camagüey bölgesini aşıp Las Villas’a yerleşme, düşmanın haberleşme bağlantılarını kesme görevini üstlendik. Camilo ilerlemeyi sürdürecek, kendi yürüyüş kolunun ad aldığı kahraman Antonio Maceo’nun olağanüstü başarılı eylemini yineleyecek, doğudan batıya tüm adayı işgal edecekti.

Bu noktada, savaş yeni özellikler gösterdi: Güçler ilişkisi devrimin lehine dönüştü. Biri 80, diğeri 140 adamdan oluşan iki küçük hareket kolu, binlerce askeri savaşa sokan ordu tarafından sürekli çevrilip hırpalanarak Camagüey ovalarını aşıp Las Villas’a ulaştı. Adayı ikiye bölme eylemi başlamıştı.

Bugün, böylesine küçük iki gerilla kolunun, iletişim ve taşıt araçlarından, modern savaşın en basit silahlarından bile yoksun olarak, iyi eğitimli, süper donanımlı, kendisinden kat kat üstün silahlı birliklere karşı nasıl savaşabildiği şaşırtıcı, inanılmaz, hatta akıl almaz gelebilir. Herşeyden önemlisi bu iki grubun belirleyici nitelikleriydi: Gerilla savaşçısı ne denli rahatsız edici koşullar altında bulunuyorsa, doğal çevreye o denli iyi uyum sağlar, kendini ne denli evinde hissederse rnorali, güvenlik içinde bulunduğu duygusu o denli güçlenir. Aynı zamanda, koşullar ne olursa olsun, gerillacı hayatını ortaya koymaya, gerekirse canını vermeye gelmiştir. Genellikle, birey olarak bir gerillacının ölmesinin ya da sağ kalmasının savaşın sonucu üzerinde büyük bir etkisi yoktur.

Şimdi incelemekte olduğumuz Küba örneğinde, düşman askeri diktatörün aşağılık bir ortağıdır, Wall Street’ten başlayıp kendisine kadar uzanan uzun zincirde, bir öncekinin kalıntısı kırıntıları toplar. Ayrıcalıklarını savunmaya isteklidir, ancak, önem taşıdıkları ölçüde. Ücreti ve çıkarı, bazı acılara ve bir takım tehlikelere değer, ama hayatını vermeye hiç değmez. Eğer bu çıkarları korumak için ölmesi gerekliyse, bunlardan vazgeçmesi, yani gerilla tehlikesi karşısında geri çekilmesi daha akıl kârıdır.

Bu iki görüşten ve bu iki ahlak anlayışından 31 Aralık 1958’de patlak veren bunalımı yaratan farkları çıkarabiliriz.
Direniş Ordusunun üstünlüğü giderek apaçık ortaya çıkmıştı. Gerilla kolumuzun Las Villas’a varışı, 26 Temmuz Hareketi’nin bütün diğer gruplardan daha çok sevildiğini gösterdi. Devrimci Direktuara, Las Villas İkinci Cephesine, Sosyalist Halk Partisi ve Özgün Örgüte bağlı bazı küçük gerilla birliklerine kıyasla daha popülerdi. Bunda, lideri Fidel Castro’nun mıknatıs gibi çekici kişiliğinin rolü büyüktü, ama devrimci çizgimizin dürüstlüğü de etkenlerden biriydi.

Ayaklanma böylece bitti. Fakat Sierralarda, Oriente ve Camagüey ovalarında, Las Villas dağlarında, ovalarında ve şehirlerinde iki yıl amansız bir savaş verdikten sonra Havana’ya dönen adamlar ideolojik bakımdan, Las Coloradas kıyılarında karaya ayak basıp mücadelenin ilk günlerinde harekete geçenlerle aynı değillerdi artık. Köylülere karşı güvensizlikleri dostluğa ve köylünün niteliklerine saygıya, köy hayatı konusundaki bilgisizlikleri, köylünün ihtiyaçlarının yakından bilinmesine dönüşmüştü. İstatistik ve teorik uğraşları, yerini pratiğin beton sağlamlığına bırakmıştı.

Sierra Maestra’da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu adamlar emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba’nın bu Tarım Reformunun temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.

Tarım reformunun topraksızlara toprak vereceğini, haksız yere toprak sahibi olanların elinden bunların geri alınacağını biliyorlar. En büyük toprak sahiplerinin hükümet çevrelerinde ve ABD yönetim kademelerinde de etkili olduklarını biliyorlar. Güçlükleri cesaretle, cüretle, herşeyden önce halkın desteğiyle yenmeyi öğrendiler. Acıların ötesinde, bizi bekleyen kurtarılmış geleceği şimdiden görüyorlar.

Hedeflerimizin bu son kavramına varmak için uzun bir yolu aşmak, uzun süre evrimleşmek gerekti. Savaş cephelerinde ardı ardına beliren değişimlere paralel olarak, gerilla örgütümüzün toplumsal bileşiminde de farklılaşma oluşmuş, şeflerin ideolojik dönüşümü gerçekleşmişti. Bu değişimlerin herbiri, bileşimde, güçte, ordumuzun devrimci olgunluk derecesinde niteliksel farklılıklara yol açtı. Köylülük dayanıklığını, acıya karşı direncini, arazi bilgisini, toprak sevgisini, tarım reformu isteğini gerilla ordumuza aşıladı. Aydının, kim olursa olsun bu teori yaratılırken çorbada tuzu oldu. İşçi, örgütçülüğüyle, içten gelen birleşme eğilimiyle, birlik kurma becerisiyle katılımda bulundu. Tüm bunların üzerinde, “mahmuz”dan daha fazla bir anlam taşıdığını artık kanıtlamış olan Direniş Güçlerimiz yeralıyordu. Verdiğimiz ders kitleleri öylesine tutuşturmuş ve ayaklandırmıştı ki cellattan bile korkuları kalmamıştı. Bu karşılıklı etkileşim kavramı hiç o günlerdeki kadar kafalarımızda netleşmemişti. Bu karşılıklı etkileşimin nasıl olgunlaştığını hissedebilmiştik, silahlı ayaklanmanın etkisini, bir insanın kendisini savunacak başka insanlara, elinde bir silaha ve gözlerinde zafere erişme kararlılığına sahibolduğunda kazanacağı gücü gösteriyorduk. Köylülerse Sierra’da kurulacak tuzakları, orada yaşamak ve yenmek için, halkın kaderini ileriye götürmek için gereken gücü, gözüpekliğin, dayanıklılığın ve fedakarlığın dozunu gösteriyorlardı.
İşte böylece kırların terine batarak, dağların ve bulutların ufku önünde, adamızın kızgın toprağı üzerinde, isyancı şef ve beraberindekiler Havana’ya girdi. Tarih, halkın ayaklarıyla yeni bir Kışlık Sarayın merdivenlerini tırmanıyordu.

Ernesto Che Guevara
(Türkçe çevirisi: Che Guevara, Politik Yazılar, Yar Yayınları, Ocak 1991)

Dipnotlar

[1] 8 Ekim l960’da Verde Olivo’da yayınlanan makale.
[2] Marx’ın Simon Bolivar hakkındaki görüşleri, Karl Marx ve Frederick Engels’in Tüm Eserler’inde “Bolivar y Ponte” adlı makalede bulunabilir (New York, International Publichers, 1982) c. 18, s. 219-33. Engels’in 19. yy Meksika’sıyla ilgili yorumları, Marx ve Engels’in “1847 Hareketi” adlı yazılarında (Tüm Eserleri c. 6, s. 527) ve “Demokratik Pan İslavizm”de bulunabilir (Tüm Eserleri c. 8 s. 365).

 

Posted in Genel Haberler, Küba, Makaleler | Leave a Comment »

Fidel Castro:OBAMA’NIN DENETİMLİ UTANCI

Posted by lahy 04/10/2011

Kübalı anti-terörist Rene Gonzalez’in kendisine yüklenen haksız hapis cezasını çektikten sonra Küba’ya ailesinin yanına dönmesine karşı çıkan Florida Mahkemelerinin Yanki hâkimlerinin kararı bekleniyor olsa da acımasızcaydı.

İçinde masum yolcularla dolu yolcu uçaklarını patlatan CIA ajanları olan Posada Carriles ve Orlando Bosch gibi katilleri yaratan ABD hükümeti haksız yere 13 yıl boyunca hapislerde kötü muamelelere maruz kalan Rene’nin orada kalmasında diretiyor.

ABD’de güya “özgür” bir şekilde üç yıl daha ceza almadan elini kolunu sallayarak gezen katillerin insafına bırakılıyor. Daha uzun süreli ceza alan 3 Kübalı ve iki kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış beşinci Kübalı ise hala ABD hapishanelerinde. Dünya kamuoyunda Küba Beşlisine sahip çıkan tepkilere karşı imparatorluğun verdiği cevap bu şekilde.

Eğer olaylar bu şekilde gelişmese imparatorluk imparatorluk olmazdı, Obama da bir aptalı oynamayı bırakırdı.

Tabii ki Kübalı kahramanlar orada sonsuza kadar kalmayacaklar. Dünya çapında ve Amerikan halkının içinde onur, inat ve dayanışma hareketi gelişip büyüyecek ve bu aptalca haksız adaletsizlik sona erecek.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kurumun yeniden yapılandırılması gereği görüşülürken bu çirkin karar gündeme geldi. Bir karar herhalde hiç bu kadar kıyasıya eleştirilmemiştir.

Bolivarcı lider Hugo Chavez Genel Kurula ilk mesajını 21 Eylül günü iletti. Chavez’in ikinci mektubu Başbakan Nicolas Maduro tarafından sütün bir belagatle Genel Kurula aktarıldı. Bu mesajında Chavez, yurdumuza karşı yürütülmekte olan yasadışı ablukayı reddederken yaptıklarından dolayı Küba Beşlisinden intikam almaya çalışanları da lanetledi.

Bu şartlar altında görüşlerimi yazmaya mecbur oldum. Düşüncelerimi konuşmacının-yazarın kelimeleriyle yapmak isterim:

“Kant’ın alaycı bir dille ifade ettiği gibi, mezarlıkların barışı değil bizim aradığımız. Bizim aradığımız uluslararası hukuka gerçekten bağlı bir barış. Ne yazık ki, Birleşmiş Milletler, tüm tarihi boyunca, uluslar arasında barışı tesis etmek ve yaygınlaştırmak yerine, kimi zaman eylemleriyle kimi zaman da vurdumduymazlığıyla en insafsız haksızlıklara destek vermiştir.”

“1945’ten bu yana, savaşlar yeni savaşlar yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır.”

“Tüm dünya ülkelerine çağrıda bulunarak şunu yineliyorum: 11 Eylül 2001’den bu yana yeni ve emsali görülmemiş, sonu olmayan bir savaş başlamıştır.”

“İçinde yaşadığımız dünyanın korkunç gerçekliğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. […] Neden sadece Amerika Birleşik Devletleri’dir dünyanın dört bir yanını üsleriyle donatan? Bu denli devasa bir bütçeyi askeri harcamalara akıtmaya neden olan bu korkunun kaynağı nedir? Ülkelerin egemenliklerini hiçe sayarak bunca savaşın fitilini ateşlemesinin nedeni nedir? Uluslararası hukuk nasıl oluyor da ABD’nin yer yüzündeki enerji kaynaklarını kontrol altına almaya ve sömürgen ekonomisini sürdürmesine destek olabiliyor? Niye BM Vaşington’a dur demiyor? […] imparatorluk, bu sıfat kendine sunulmadan, kendine hakim sıfatını biçmiş bile […] bu nedenledir ki emperyalist savaş hepimizi tehdit ediyor.”

“Vaşington biliyor ki çok kutuplu dünya artık geri dönülmez bir gerçekliktir. Vaşington’un stratejisi, her ne pahasına olursa olsun, yükselişe geçen ülkeleri durdurmayı içeriyor […] amaç dünyanın yeniden düzen altına alınmasıdır, bir anlamda yankinin askeri hegemonyasının kuruluşudur.”

“Bu yeni Armageddon’un arkasında ne var? Bunun arkasında, yeryüzünü yeni kar alanları yaratmak için talan eden askeri-mali koalisyonun mutlak gücü yer alıyor. Unutmayalım ki savaş sermayenin “modus operandi”sidir, savaş çoğunluğu mahvederken, tahayyülü güç bir azınlığı zengin etmektedir.”

“Tam da şimdi, dünya barışı büyük bir tehdit altındadır, bu tehdit yeni bir döngüye giren sömürge savaşlarıyla ilan edilmiştir, Libya’da fitili ateşlenmiştir. Hedef, bugünkü mevcut kriz koşullarında, tüketim düşkünlüğünden ve açgözlülüğünden ödün vermeksizin, küresel kapitalist sistemin yenilenmesidir.”

“İnsanlık hayali güç bir yıkımın eşiğinde: Dünya ekolojik yıkıma doğru önlenemez bir biçimde yaklaşmaktadır; küresel ısınma ve ürkütücü sonuçları bunu göstermekte. Ünlü Fransız filozof Edgar Morin’in işaret ettiği gibi, bunların ekosisteme bakışları [Aztek ve İnka devletlerini yıkarak Amerika kıtasını sömürgeleştiren İspanyol] işgalciler Cortés ve Pizarro’yu andırıyor […] Enerji ve besin krizleri yoğunlaşıyor, ama kapitalizm tüm sınırları aşarken kimse ona dokunamıyor.

“İki defa Nobel ödülü alan ABD’li ünlü bilimci Linus Pauling, yolumuz aydınlatmaya devam ediyor. Pauling diyor ki: ‘Kanımca dünyada askeri güçler ve nükleer bombaların zalim gücünden daha büyük bir güç var – bu da iyiliğin, ahlağın, insancıllığın gücüdür. Ben insan ruhunun gücüne inanıyorum.’ İnsan ruhunun tüm gücünü harekete geçirelim – tam zamanıdır. Karanlık güçlerin savaş açmak bahane üretmesini ve Batı sermayesini kurtarmak için savaşları yaymalarının önüne geçeceksek, büyük bir karşı-saldırı başlatmak zorundayız.

“Savaş çığırtkanları, özellikle de onları destekleyen ve güden askeri-finansal önderliği yenmek zorundayız.

“Kurtarıcı Simón Bolívar tarafından öngörülen evrensel dengeyi kuralım. Bu denge, kendi sözleriyle, savaşta elde edilemez, ancak barıştan doğar.

“Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) üyesi diğer ülkelerle birlikte Venezuela, Libya sorununun barışçıl bir yolla çözülmesi için girişimlerde bulunuyordu. Afrika Birliği de aynısını yaptı. Ancak sonuçta BM Güvenlik Konseyi’nin ilan ettiği ve Yanki imparatorluğunun silahlı kanadı olan NATO’nun hayata geçirdiği savaş yaşandı. […]

‘Libya vakası’ Batı medyasının yoğun propagandası altında Güvenlik Konseyi’ne getirildi. Oysa ki bu medya kaynakları Libya hava kuvvetlerinin masum sivilleri öldürdüğüne dair yalan söylemekteydiler, Trablus’da Yeşil Meydan’daki büyük medya oyununu saymıyorum bile. Bu önceden hazırlanmış yalanlar dizisi Güvenlik Konseyi’nin sorumsuzca ve acele biçimde kararlar almasının önünü açtı. Bu da NATO’nun Libya’da rejimi askeri yollardan değiştirmesine olanak sağladı.

“Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararınca oluşturulan uçuşa kapalı bölge ne oldu? Eğer hava sahası uçuşa kapalıysa, NATO nasıl oldu da Libya halkına karşı 20 bin harekât gerçekleştirdi. Libya Hava Kuvvetleri tamamen yok edildikten sonra da ‘insancıl’ bombalamalar devam etti. Bu da Batı’nın NATO aracılığıyla Kuzey Afrika’da çıkarlarını tesis etmek ve Libya’yı sömürgeleştirmek niyetini ortaya koymaktadır.

“Bu askeri müdahalenin amacı neydi? Libya’nın zenginliklerine el koyup ülkeyi sömürgeleştirmek. Her şey bu amaca yönelikti.

“Trablus’daki Venezuela Büyükelçiliği konutu işgal edildi ve yağmalandı. Bu sırada BM utanmaz bir sessizlik içindeydi.

“BM’deki Libya temsilciliği niye ‘Geçici Ulusal Konsey’e verildi? Aynı zamanda Filistin’in kabulü, hem yasal gerekçeleri hem de BM Genel Kurulu’nun büyük çoğunluğunun desteği görmezden gelinerek engelleniyor. Venezuela bu noktada Filistin halkına, Filistin davasına ve elbette Filistin’in BM’ye üye devlet olarak kabulüne koşulsuz desteğini ilan eder.
“Ve aynı emperyalist tavır Suriye konusunda da tekrar ediliyor.”

“Bu dünyadaki güçlülerin yasal ve egemen hükümet yöneticilerinin görevlerinden ayrılmasını emretme hakkını kendilerinde görmeleri tahammül edilemez bir durum. Libya’da olan buydu ve aynısını Suriye’de de yapmak istiyorlar. Bunlar, uluslar arası arenada görülebilecek asimetriler ve zayıf uluslara karşı uygulanan kötü muameleler.”

“Afrika kıtasına bakacak olursak BM’nin yapmış olduğu tarihi hatalardan kalbimizi kıran bir örneğe rastlıyoruz: en ciddi haber ajansları son üç ayda 5 yaşın altında 20 ila 29 bin çocuğun öldüğünü rapor ediyor.”

“Bu sorunla yüzleşmek için gereken şey 400 milyon dolar, bu; sorunu çözmek için olmasa da, Somali, Kenya ve Etiyopya gibi ülkelerdeki sorunlara acil çözüm bulmak için gerekiyor. Tüm kaynaklara göre önümüzdeki aylar sorunun en ciddi olarak görüldüğü Somali de dahil olmak üzere 12 milyon insanın ölmesini engellemek için hayati önem taşıyor.

“Bu gerçeklik daha kötü olamaz, özellikle de Libya’nın yerle bir edilmesi için ne kadar para harcandığını düşündüğümüz zaman. ABD Kongre üyesi Dennis Kucinich’in cevabı şu şekilde: “Bu yeni savaş bize yalnızca ilk haftasında 500 milyon dolara mal olacak. Açık ki bunun için finans kaynaklarımız yok ve önemli iç programlara ayrılan fonları kesmek zorunda kalacağız.” Kucinich’e göre Libya halkına uygulanan zulüm için Kuzey Afrika’da ilk üç haftada harcanan parayla Afrika’da açlıkla mücadele eden on binlerce insan kurtarılabilirdi.”

“…66. BM Genel Konseyi’nin açılış toplantısında Afrika’daki sorun için acil insani yardım çağrısı yapılmamış olması açıkçası pişmanlık verici, bunun yerine Suriye’ye müdahale için zamanın gelmiş olduğundan eminiz.”

“Ayrıca son 50 yıldır imparatorluğun tüm şiddeti ve acımasızlığıyla uygulamaya devam ettiği utanç verici ve bir suç unsuru olan Küba karşıtı ablukanın sona erdirilmesi çağrısında bulunuyoruz.”

” 2010 yılından itibaren, 19 BM Genel Konseyi oylaması Küba karşıtı ekonomik ve ticari ablukanın kaldırılmasından yana bulunarak bu yöndeki evrensel talebi dile getirdi. Tüm duyarlı uluslararası deliller kullanıldığına göre kendi kaderlerini belirlemek ve kendi mutlulukları için mücadele etmek yönündeki kararlılıklarını ortaya koyan Küba halkının asaleti ve cesareti karşısında Küba karşıtı bu tür insafsız eylemlerin, imparatorluğun gösterdiği umursamazlıktan kaynaklandığına inanmak dışında bir seçeneğimiz kalmıyor.”

“Venezuela olarak Küba halkına karşı uygulanan ablukanın derhal ve koşulsuzca kaldırılmasını ve aynı zamanda yalnızca ABD hükümetinin koruması altında Küba karşıtı yasadışı eylemleri organize ettiği bilenen terörist grupları önleme amacıyla çalıştıkları için ABD’de mahkûm edilen 5 Kübalı terör karşıtı savaşçının derhal serbest bırakılmasını ABD’den talep etmenin zamanının geldiğini düşünüyoruz.”

“Bizim için çok açıktır ki BM iyileşmiyor ve içeriden iyileşmeyecek. Genel Sekreter, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Başkanları’yla, Libya örneğinde olduğu gibi, savaş kararı alırsa bu organizasyonun şu anki oluşumundan hiçbir şey beklenemez ve reform için daha fazla zamanımız yok.”

“Genel Meclis’in iradesini kasten onaylayamayarak, sırtını ne zaman isterse ülkelerin çoğunluğunun haykırışına dönen Güvenlik Konseyi’nin varlığı dayanılmaz. Eğer Güvenlik Konseyi imtiyazlı üyelerden oluşmuş bir çeşit klüp haline geldiyse Genel Kurul ne yapabilir? Güvenlik Konseyi üyeleri, uluslararası kanunları ihlal ederlerse, Genel Kurulun manevra alanı nerededir?”

“1818’de gelişmeye başlayan yanki emperyalizminden bahseden Bolivar’la açıklarsak, güçlüler hakları ihlal ederken, biz zayıflar kanunlara uyduk. Kuzey kanunları ihlal ederken, yağmalarken ve bizi öldürürken, uluslararası kanunlara saygı gösteren güneyliler, bu biz olamayız.”

“Eğer biz herkes için Birleşmiş Milletleri yeniden kurma yükümlülüğünü üstlenmezsek, organizasyon arta kalan güvenilirliğini yitirecektir. Meşruiyet krizi ta ki BM çökene kadar hızlandırılacak. Aslında bu, onun önceli Milletler Cemiyeti’ne olandır.”

“Çok kutuplu dünyanın barışçıl geleceği bizim sorumluluğumuz. Net söylemek gerekirse dünyadaki insanların çoğunluğunun, bizi yeni bir sömürgecilikten koruması ve evrende dengeye ulaşılması, emperyalizmi ve kibirliliği ortadan kaldıracak.”

“Bu geniş, cömert ve saygılı çağrı istisnasız dünyadaki bütün insanlara çağrıdır, ama özellikle yakın gelecekte, cesaretle üstlenecekleri göreve çağrılan güneydeki yeni gelişen güçlere yapılmıştır.”

“Latin Amerika ve Karayiplerden bölgelerinde demokrasiyi hâkim kılmaya karar vermiş olan güçlü ve dinamik bölgesel ittifaklar ortaya çıkıyor. Bizi bölen her şeye karşı birleştiren ve dayanışma içine sokacak olan siyasi açılımları yapıyorlar. Bu yeni bölgecilik her türlü farklılığa da açık […] Latin Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak ALBA ilerici ve anti-emperyalist hükümetler için tarihsel bir deney olarak yoluna devam ediyor. Uluslar arası kamuoyuna hükmeden yapıya boyun eğmeden ve halkları kardeşçe birleştirerek. Ancak bu gelişmeler ülkelerimizin Güney Amerika Uluslar Birliği UNASUR’u güçlendirmeyeceği anlamına gelmiyor. Bu birliğin amacı Bolivar’ın zamanında “cumhuriyetler ulusu” olarak tanımladığı 12 egemen devleti siyasi bir blok haline getirmektir. Bununla yetinmeyen 33 Latin Amerika ve Karayip ulusu eksiksiz bir katılımla bağımsızlık ve egemenliklerini koruyarak, eşit ve dayanışma içinde uluslar olarak bir araya geliyor. Bolivarcı Venezuela’nın başkenti Karakas önümüzdeki Aralık ayının 2 ve 3’ünde Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğunu (CELAC) kuracak olan Devlet ve Hükümet başkanları toplantısına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. ”
Bu derinden mesajlarla Bolivarcı Devlet Başkanı Hugo Chavez’in Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna hitabı sona eriyor.

AFP Haber Ajansına göre bugün Vaşington’dan bir haber: ABD Başkanı Barack Obama Çarşamba günü başkan olduğu süre boyunca kayda değer siyasi ve sosyal değişimler yaratıldıkça Küba ile aralarındaki siyaseti değiştireceğini açıklamıştır.

Ne kadar iyi bir adam! Ne kadar da zeki! 50 yıllık ablukanın ve anayurdumuza karşı işlenen sayısız suçun bizi dizlerimizin üzerine çöktüremeyeceğini sonunda anlamış. Küba’da çok şey değişir, ancak bunlar bizim çabamızla değişir, ABD istedi diye değil. Belki de imparatorluğun önce çökmesi gerekir.

Kübalı yurtseverlerin inatçı direnişinin simgesi Küba Beşlisidir. Hiçbir zaman vazgeçmeyecekler! Hiçbir zaman teslim olmayacaklar! Çok kereler yinelediğim Marti’nin sözlerinde olduğu gibi:

“Önce özgür ve zengin bir ülke için çalışacağız, sonra güney ve kuzey denizleri birleşecek, sonunda ise kartal yuvasındaki yumurtadan bir yılan çıkacak.”

Belli ki Florida Mahkemelerindeki hâkim Obama’nın denetimli utancına ışık tutmuş oluyor.

Fidel Castro Ruz

28 Eylül 2011

PLT-OS-EK-MS-ÖG-OE-03102011

Posted in Küba, Makaleler | Leave a Comment »

Küba Günlüğü:Leon Troçki, Padura ve Ben = Daisy Valera

Posted by lahy 01/10/2011

Kitap: “Köpekleri Seven Adam”, yazar: Leonardo Padura.

Leonardo Padura’nın bu çalışması ile, üniversitedeki ilk yılım sırasında matematik analizine dalıp bir kitabın ardından diğerini okuma alışkanlığımı bir tarafa bıraktığım zaman, hemen hemen 2005 yılı sonlarında karşılaştım.

Anton Arrufat’nın ‘La noche del aguafiestas’ ve Padura’s ‘Tetralogy Cuatro Estaciones’ altı ay içinde okuyabildiğim iki kitap idi.

Mario Conde (Padura’nn 4 roman serisinde ki ana karakter) beni büyülemiş idi ancak çeşitli Küba romanları ve Leonardo’nun diğer çalışmalarında rastlanan suç hikayelerini daha fazla okumak istemedim.

Çocukluğumdan arda kalan bazı hatıralar ve resimleri anımsatan, anlam yüklü Troçki ile daha sonra karşılaştım: bunlar Mir ve Moskova yayınları tarafından basılan kitaplar, ve bir zamanlar orta okulun bahçesinde ışıldayan Lenin albümleri idi.

Ancak, üniversite öğrencisi olarak meraklı bir şekilde yanıtlar ve çözümler aradığım bir sırada Troçki’nin çalışmaları beni tartışmalarla doldurdu.

Troçki beni hiçbir şeye aldırmamaktan kurtardı ve “sosyalizm,” “komünizm” ve “devrim” kavramlarındaki boşlukları doldurdu.

Bunlar, yıllar önce başarısız deneyimler ve mide bulandırıcı konuşmalar tarafından benim için anlamını yitiren kavramlardı.

Acele bir şekilde onun kitaplarını buldum ve orada onun deneyiminin benimkine benzediğini gördüm = sıradışı ya da ihanete uğrayan devrimler, tasfiyeler ve bürokratlar.

İki yıl önce Padura’nın Troçki’nin karakterlerinden biri olduğu bir kitap yazdığını öğrendim. Şaşırmıştım. Bundan önce onun detektif romanlarının yazarı olarak tanıyordum.

Fakat şaşkınlığımın başka bir nedeni daha vardı: ilk olarak Troçki’nin adı Sovyet Stalinistlerinin yaptığı gibi Küba’da okutulan modern tarih kitaplarından da silinmiş idi.

Şaşkınlığımın bir diğer nedeni de üniversite de birinci sınıfta iken Savunma hocasının, savunmaya hazırlık kursunda bütün sınıfın önünde Troçki’yi ”hain” olarak yaftalaması idi.

Bir çok kişinin hala ”Dönek Troçki” mitine inandığını bilerek Padura’nın Troçki’nin ölümü üzerine yazdığı kitabın Amerikalar evinde ki tanıtımına katıldım, salon tıklım tıklım dolu idi.

Bugün bu kitabı bitirdim. Anlattığı hikaye, hali hazırda bildiğim için beni düşündürmedi.

El hombre que amaba a los perros (Köpekleri Seven Adam)’ın yayınlaması bize ana müttefiğimizin SSCB olduğu ve Rus polkası ile dans ettiğimiz bir dönemi anımsatıyor.

Leonardo Padura’nın kitabı, ayrıca Troçki’yi canlandırıp Küballılara onu dünya işçileri hakkında mücadele eden biri olarak tanıtma imkanını veriyor

Bu eser, Stalinist bürokrasi tarafından sürdürlen iktidarın kötüye kullanımı ve suçlara karşı mücadele eden bir insanı tanıtıyor, ancak, kitap ayrıca, çürümekte olan bir toplumu yeniden yaşama döndürmek için alternatifleri de sunuyor.

(14 Temmuz 2011=Havana Times)

Küba’da cinsel taciz

Küba: Irkçılık üzerine sorular (I)

Küba: Irkçılık üzerine sorular II

Küba’da öğretildiği şekliyle Leon Troçki Daisy Valera

Kübalı transseksüellerin sorunları

Küba’da duvar yazıları – Daisy Valera

Posted in Küba, Kültür - Sanat, Makaleler | Etiketler: , , , | 2 Comments »

Che Guevara’nın Sierra Maestra Günlükleri Yayınlandı

Posted by lahy 15/06/2011

Che’nin eşi Aleida MArch tarafından yönetilen Che Guevara Araştırmaları Merkezi, Sierra Maestra dağlarında sürdürülen gerilla mücadelesi sırasında Che’nin tuttuğu günlükleri edit etmeden yayınladı. Günlükler daha önce edit edilerek ”Devrimci bir Gerilla’nın Notları” adıyla yayınlanmıştı.  Günlükler 2 Aralık 1956’dan diktatör Fulgencio Batista’nın düştüğü Ocak 1959’a kadar olan dönemi kapsıyor.
Yeni basılan kitabın önsözünde daha önce yayınlanmayan bazı önemli bölümlerin olduğu ancak Che’nin adayı iyi tanımaması ve yazdıklarını gözden geçirememesi nedeniyle bazı hataların olduğu ya da gözlemlerini gelistiremediği belirtildi.

Yeni basılan kitap, Che’nin doğum günü olan 14 Haziran Salı günü Havana’da tanıtıldıç Kitabı Avusturalyalı yayınevi Ocean Press/Ocean Sur ”Bir Savaşçının Günlüğü” başlığı ile yayınladı.

Öte yandan Küba, Venezüella ve Bolivya’da ve diğer ülkelerde Che’nin doğum günü vesilesiyle anma toplantıları düzenlendi.

Posted in Küba | Etiketler: | Leave a Comment »

Komünist Parti Kongresi Ertesinde Küba – Guillermo Almeyra

Posted by lahy 01/06/2011

Diğer yapıtlarının yanısıra, Troçki’nin katlini ve katili Ramon Mercader’i konu alan 2009 tarihli Küba’da çok satan Köpekleri Seven Adam adlı romanıyla uluslararası üne sahip Kübalı yazar Leonardo Padura Komünist Parti Kongresi ertesinde şunları yazmaktaydı: “İşin (siyasî bakımdan ve hatta insanî planda) en şaşırtıcı ve en heyecan verici yanı yeni Genel Sekreter ve çoktan Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmiş Raùl Castro’nun iktidar yetki devirlerinin [vekâletlerin] beşer yıllık iki dönemle sınırlanması önerisiydi. Bu, yüksek iktidar çevrelerinin ancak ölüm halinde değiştiği bir sosyalist ülkenin önderlik yapısında daha önce benzeri görülmemiş bir şeydi.” Tıpkı Papalıktaki gibi! Her ne kadar Roma’da bir ilkin gerçekleşeceğine, Papa XVI. Benoît’nın sağlık nedenleriyle istifa edeceğine dair söylentiler dolaşıyor olsa da. Yoksa Fidel gibi mi?

Raùl Castro’nun 80 yaşında olduğu ve 1959’dan bu yana Silahlı Kuvvetleri yönettiği bilindiğinde Padura’nın acı alayı fazlasıyla anlaşılabilir bir ironidir! Zihinlerde “sosyalist ülke” ifadesine dair kuşkudan fazlasının dolaşıp durmasına izin veren bir ironi.

Uruguaylı gazeteci Fernando Ravsberg’in uzun bir söyleşinin sonunda söylediği gibi: “Siyasî açılımdan bahsedilmiyor ve bahsedilmeyecek, iktidarda tek bir parti, merkezileşmiş bir siyasî iktidar [sürecek]”. Guillermo Almeyra’nın, son derece faydalı kısa ve sentetik yazısını daha derinlemesine analitik bir makale izleyecek. (Redaksiyon)

*****

İşte size Küba Komünist Partisi (KKP) yönetimine ilişkin birkaç rakam: Merkez Komitenin 115 üyesinden 78’i daha önce ulusal düzeyde yöneticiydi, 18’i ise Silahlı Kuvvetlerden ve İçişleri Bakanlığından gelmekte; 20’si daha önce bölgesel düzeyde yöneticiydi, 8’i belediyelerde yöneticiydi, 2’si ise halen üniversite rektörü ve yalnızca 7’si üretimde ve hizmetler sektöründe çalışıyor.

Politbüronun (Siyasî Büro) (neredeyse hepsi erkeklerden oluşan) 15 üyesinin ortalama yaşı yetmiş yaş civarında salınmakta, bunların arasında yalnızca bir kadın var, buna karşın 45 yaşın altında tek bir genç bulunmuyor. Devlet veya hükümet komitelerinin başkan yardımcılıklarında sekiz üyeden sadece biri kadın. Merkez Komite Sekretaryasında dört üye içinde yalnızca bir kadın var; taşra baş sekreterliklerinde on üyenin ikisi kadın; belediye baş sekreterliklerinde altı üyenin tamamı kadın. Devlet veya parti daire başkanlıklarında dokuz üyeden dördü, bakanlar arasında ise sekiz bakandan ikisi kadın. Merkez Komite üyelerinin 8’i ordu komutanı, 12’si tümen komutanı general, buna karşın MK’de (beden eğitiminden sorumlu bir erkek, bir kadın) yalnızca iki üniversite rektörü bulunmakta.

O halde, MK’nin bu bileşimine bakarak şunu söylemek mümkün: çevresi nadiren birkaç daha genç teknokratla ve içerisinde çok az kadın ve genç bulunan devlet ve parti aygıtıyla kuşatılmış orta yaşı geçkin askerî bürokratlardan, devlet bürokratlarından, kültür bürokratlarından oluşan bir önderlik söz konusudur.

Daha önceki yazılarda açıklamış olduğum gibi, kongrede kendi kurallarını bürokrasinin daha muhafazakâr ve dogmatik kesimine – yani parti bürokrasisine – dayatan ve bu kesimi etkinlik ve bürokrasinin bürokratik değişimi adına teminat altına almak istediği devlet işleyişine tabi kılan kesim bürokrasinin en etkin ve üretken kesimidir (askerî kesim).

Bununla birlikte en önemlisi, sistemin zirvelerinden sunulan proje üzerinde geniş halk tartışmasının – bu tartışma daha önce pişirilmiş ve şimdiden uygulnamaya konmuş bir proje üzerinde cereyan etse de – yine de halktaki endişelerin ifade edilmesi (ve aygıtın doğrudan bir yoklama yapması) için dolambaçlı bir yol sunmaya yaramış olmasıdır.

Bu tartışmalar örneğin projenin, Sermayeye veya Çin’e tamamen açık özel bölgeler, susuzluk çeken ve konut açığı olan bir ülkede (altyapılarıyla birlikte) onur kırıcı golf sahaları yaratılması ya da dahası girişimcilerin (herhangi bir kapitalist ülkedeki gibi) ücreti işgücüne başvurabilmesine izin verilmesi önerisi gibi en sapkınca veçhelerinden bazılarını ortadan kaldırmaya imkân tanıdı. Bu tartışmada, devletin fiyatları denetlemesinin aracı olarak [temel tüketim mallarına çok sınırlı tarzda erişim sağlayan] karne uygulamasının sürdürülmesi yönünde öneriler oldu. Sonuçta bu karne derhal ilga edilmek yerine tedricen ortadan kaldırılacak. Karne KKP önderliği tarafından, hem alıcıların cüzdanına göre piyasa aracılığıyla bölüşüm etiğini, hem de aynı şekilde en yoksullara devlet sadakasını reddeden kolektif tahayyülde fazlasıyla kök salmış zararlı eşitlikçi bir özlem olarak sunulmuş olduğundan burada halktaki kaygının bir başka ifadesi bulunmakta.

Kongre, geleneksel Küba deneyimine göre emekçilerin belirleyici bir siyasî ve iktisadî unsur olarak katılımını aklından bile geçirmemiştir. Emekçiler tarafından özgürce tartışılmış olan katılımcı vergi gündeme gelmemiştir. Üretkenliği kuşkusuz artıracak, yaratıcılığın önündeki engelleri kaldıracak, ithal ürünlere talebi azaltacak özyönetimin nasıl örgütleneceği ve düzenleyici olarak istenilen çeşitli tipte sözleşmeler tartışılmamıştır. Üretime bilinçli bir katılımla birlikte işletmelerle veya devletle [devletten ve partiden bağımsız] demokratikleştirilmiş sendikalar tarafından imzalanacak iş sözleşmelerinin yürürlüğe konmasının mümkünlüğü akla gelmemiştir. Buna karşılık, uluslararası ve kaotik olduğundan tanımı itibariyle denetimi mümkün olmadığı ve dolayısıyla planlanması mümkün olmadığı halde piyasa ile planlama arasında bir bileşimden söz etmeye devam edilmiştir. Bu şekilde, en fazlası gevşek ve bir hatalar ve düzelmeler sistemine dayanan birkaç sektörel plan yapmak mümkün olabilecektir.

Kongre kararlarının içerisinde hayata geçirilmesi gerekecek (iktisadî, siyasî, ekolojik) dünya bağlamı üzerine ciddi bir tartışma olmamıştır. Kongrenin, Küba Devriminin en zor anında, dokuz yıl boyunca ertelenmiş olmasının nedenine en ufak eleştirel göndermede bulunulmamıştır. Ne de şimdi tam bir teorik karanlık içinde ölçüsüz bir düzeltmeye girişen aynı yöneticilerin geçmişte işledikleri hatalara ilişkin bir eleştiriye tanık olunmuştur.

Küba – yöneticiler özellikle gıda ve petrol ithalatını artırmaya devam edecek olurlarsa – nereye gidiyor? Acaba daha fazla devlet kapitalizmine doğru mu gidiyor? Zira hükümetin ücretli emeğe dayalı sosyalist devlet işletmeleri dediği şey ne eksik ne fazla devlet işletmelerinden başka bir şey değil. Ya da, Pekin’in Küba hükümetine hemen verdiği desteğin işaret eder göründüğü gibi olanaksız ve gerici – piyasa özgürlüğü, komünist milyonerler ve komünist tek parti – bir Çin yoluna doğru mu gidiyor? Acaba değişime direnen dogmatikler baskılarıyla ve çekişmeleriyle devam edecekler mi? Çin’de olmadan, yoksulluk içinde Çin usulü bir sisteme yönelmek için yapılan manevralar tartışma alanlarını kapatmakla sonuçlanmayacak mı?

Bu durumun anahtarı şu ana dek söz hakkından mahrum bırakılmış ve yukarıdan üzerlerine yağan tercihlerin nesnesi olmuş olan Kübalı emekçilerin elinde bulunuyor. Buna karşın, sosyalist özendiricilerin, devrimci fikir ve perspektiflerin eksikliği hayal kırıklığı, moral bozukluğu yaratmakta ve kolektif çözümler aramaya yol açmak yerine bireysel çözüm arayışlarıyla sonuçlanmakta. Yukarıdakilerin pragmatizmi ilkeler üzerine ve Küba devrimci sürecinin bizatihi tarihi üzerine bir tartışmayla dengelenmelidir. Açık çek vermenin sonu her zaman iflastır.

(Bu yazı Meksika’da yayınlanan günlük gazete La Jornada’dan alınmıştır. Bu sitede Küba başlığı altında aynı yazarın ve başkalarının Küba üzerine çeşitli yazı ve makalelerini bulmak mümkündür.)

A L’Encontre, 3 Mayıs 2011 http://alencontre.org/?p=2509
Türkçesi: Osman S. Binatlı
http://www.sdyeniyol.org/index.php/duenyadan/511-komuenist-parti-kongresi-ertesinde-kueba-guillermo-almeyra

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Fidel Castro, Küba Komünist Parti yönetimini bıraktı

Posted by lahy 19/04/2011

Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro, Komünist Parti’nin genel başkanlığından çekildiğini açıkladı. Castro, böylece Küba Komünist Partisi’nin Merkezi Komitesi’nde yer almayacağını ilan etmiş oldu.

Abisi Fidel’den 2008 yılında görevi devralan Raul Castro, Komünist Parti’nin 6. kongresinde yönetimin gençleştirileceğini belirtmişti.

Küba Devlet Başkanı Raul Castro, üst düzey siyasi yetkililerin görev sürelerinin beşer yıllık iki dönemle sınırlandırılmasını istemişti.

14 yıl aradan sonra ilk kez düzenlenen ve Fidel Castro’nun yer almadığı Komünist Parti Kongresi’nde, Raul Castro’nun reformları kabul edildi.

Yapılan resmi açıklamada, Castro’nun ‘‘sosyalist modelin gözden geçirilmesine’‘ yönelik yaklaşık 300 önerisinin bin delege tarafından oylandığı belirtildi.

Castro’nun önerileri arasında, özel sektöre açılım, kamu sektöründe istihdamın daraltılması, devletin yaptığı para yardımlarının azaltılması gibi maddeler yer alıyor.

84 yaşındaki Fidel Castro, 1965’ten beri Komünist Parti’nin Merkez Komite Genel Sekreterliğini yürütüyordu

Posted in Küba | Leave a Comment »

Raul Castro: Devrimi riske etmeden yenilenmeye devam çağrısında bulundu

Posted by lahy 18/04/2011

Havana, 17 Nisan (Prensa Latina) Küba Komünist Partisi ikinci sekreteri Raul Castro, Cumartesi günü yaptığı konuşmasında devrimin sürekliliğini garanti altına almak için parti liderliğini ve hükümette sistematik bir gençleştirme yapılması çağrısında bulundu.

Partinin 6. Kongresinin açılış gününde, kongreye, Merkez Komitesi’nin raporunu sunarken, Raul önemli pozisyonları devralmak için iyi donanımlı kadroların sayısının arttırılmasına ihtiyaç olduğunun altını çizdi.

Küba devlet başkanı, bu sistematik gençleştirme operasyonunun en alt pozisyonlardan, Kongre tarafından seçilen Devlet Konseyleri’nin ve Bakanlara da başkanlık eden Parti birinci sekreterini de içerecek şekilde ülkenin en üst pozisyonlarını da kapsaması gerektiğini vurguladı.

Raul, bununla birlikte, bu şartlar altında mümkün ve gerekli olduğunu düşündüğü devlet aygıtındaki yöneticilik süresinin 2 sefer 5 yıllık hizmet dönemiyle sınırlandırılmasına dair karar tasarısını da kongrenin onayına sundu.

Konuşmasında bugünkü durumun devrimin önceki dönemlerinden farklı olduğunu belirtirken, öncesinde devrimci sürecin rayına tam oturmamış olduğunu ve devrimin sürekli olarak bir tehdit ve kışkırtma ile karşı karşıya olduğunu aktardı.

Raul Castro, ülkedeki kurumsallığın güçlendirilmesini sağlayacak olan gençleştirme politikasının aynı zamanda Küba’da sosyalizmin sürekliliğinin en büyük garantörü olduğunu belirtti.

Raul, Parti tüzüğü gereğince 2 kongre arası yapılması gereken PCC Ulusal Konferansı’nın Ocak 2012’nin sonunda yapılacağı bilgisini verdi.

Parti Ulusal Konferansı, kongrede karar altına alınan konulardaki ilerlemeyi ve
gerçekleşmeyi gözden geçirdiği gibi, partinin fonksiyonlarını daha iyi yerine getirmesi amacıyla bazı kararlar alan ve fikirler geliştiren bir organdır.

Raúl Castro: Küba ekonomisinde ‘doğaçlama’ hali son bulmalı

Havana, (Prensa Latina) Küba Komünist Partisi (PCC) ikinci sekreteri ve Küba devlet başkanı Raul Castro, Cumartesi günü ulusal ekonominin düzenlenmesinde doğaçlama ve aceleci tarzın son bulması gerektiğini söyledi.

Kongre 997 delegenin katılımıyla 16 ila 19 Nisan arasında Havana Konferans Merkezi’nde toplanıyor.

PCC 6. Kongresi’nin Merkez Raporu’nu sunan Castro, daha iyi sonuçlar elde etmek ve maliyetleri kısmak için akılcılık ihtiyacına değinirken, “ülke kazandığından fazlasını harcayamaz,” diye konuştu.

Raúl Castro, şu anda merkezileşmiş bir ekonomik sistemden adem-i merkeziyetçi bir ekonomiye geçişe ihtiyaç duyduklarını söylerken, bu geçişte kamu kurum ve şirketlerinin rolünü tartıştı.

Castro, sürekli yukarıdan karar bekleme ve insiyatiften ve riskten kaçınma tavrını eleştirdi. “Bu atalet ruhunu söküp atmalıyız”, diyen Castro, sorumluluklarin dağıtılmasıyla ilgili tarafların acilen harekete geçmesini tavsiye etti.

Raúl Castro ayrıca gereksiz toplantılardan kaçınma ve ülke çapında görülen bürokratizm emarelerini yok etme çağrısında bulundu.

Küba’nın sorunlarını çözmenin zorluklarına da değinen PCC ikinci sekreteri, “halkta gerçek dışı beklentiler yaratmamalıyız” uyarısı yaptı. Sekreter, bu noktada, Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyaset İlkeleri Taslağı’nın hayata geçirilmesinin en az beş yıl alacağının altını çizdi.

Raúl Castro, “başta önder kadrolar olmak üzere siyasi duyarlılıkları ve disiplini artırmalı, kuralların bozulmasını kabul etmemeliyiz,” diye konuştu.

“Bu Kongre’de alacağımız kararlar, geçmiş kongrelerde kabul edilen ama uygulanmayan kararlarla aynı kaderi paylaşmamalı.”

PCC ikinci sekreteri, 6. Kongre’nin aslında aylar önce başladığını, Aralık’tan 28 Şubat’a kadar Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyaset İlkeleri Taslağı’nın 163 bin toplantıda, 8,913,838 vatandaşın katılımıyla tartışıldığını da hatırlattı.

Raúl Castro, “bu süreç Parti’nin halkla şeffaf iletişim kurmada, özellikle de ülkenin ekonomik ve sosyal modelinin temel özellikleri konusunda bir ulusal ortaklık yaratma çabasında yeteneğini kanıtlamıştır,” diye konuştu.

“Bu danışma sürecinin üstün niteliği, taslağın yüzde 68’i parti üyeleri ve halktan gelen öneriler doğrultusunda yeniden yazılmasıyla ortaya çıkmıştır.”

Raúl Castro, taslakta değişiklik yapma yönünde gelen önerileri de özetlerden, bunların başta toplumsal politikalara dair olduğunu, bunu makroekonomik politikalar, ayrıca inşaat, iskan, su kaynakları ve ulaşım konularında önerilerin izlediğini ekledi.

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Che’nin motorsiklet arkadaşı Küba’da öldü

Posted by lahy 07/03/2011

Ernesto Che Guevara’ya meşhur motorsiklet yolculuğunda eşlik eden arkadaşı Alberto Granado 88 yaşında Küba’da öldü.

Latin Amerika’yı sekiz ay süren bir motorsiklet gezisiyle kateden ikilinin hikayesi 2004 yılında Motorsiklet Günlüğü adlı filmde ölümsüzleştirilmişti.

1951 yılında Arjantin’den yola çıkan tıp öğrencileri Che Guevara ve Alberto Granado’nun motorsiklet yolculuğu, Latin Amerika’daki derin yoksulluğu ve sosyal eşitsizliği görmeleri ve devrimci kişiliklerinin gelişmesi açısından kilit önemde bir deneyimdi.

Fidel Castro ile birlikte Küba diktatörü Fulgencio Batista’nın 1959 yılında iktidardan düşürülmesinde öncü rol alan Che Guevara, devrimden sonra arkadaşı Alberto Granado’yu Küba’ya davet etti.

Küba devlet televizyonu, Granado’nun eceliyle öldüğünü duyurdu.

1961 yılında Küba’ya yerleşen Alberto Granado, Havana Üniversitesi’nde biyokimya dersleri verdi.
Vasiyeti gereği Alberto Granado’nun naaşı yakıldıktan sonra külleri Küba, Arjantin ve Venezuela topraklarına atılacak.

1922 yılında Arjantin’in Cordoba kentinde dünyaya gelen Alberto Granado, Che Guevara’yı çocukluk yıllarından beri tanıyordu.

La Poderasa (Kuvvetli) ismini verdikleri motorsikletle gerçekleştirdikleri yolculuk boyunca her iki genç adam da günlük tutmuştu.
2004 yılındaki filmin senaryosu bu günlüklerden yola çıkılarak yazıldı.

Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da öldürülmüştü.(BBC)

Posted in Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Fidel Castro: NATO’nun kaçınılmaz savaşı

Posted by lahy 06/03/2011

Havana, (Prensa Latina) ABD ve NATO’nun Libya’ya yönelik müdahale planlarını eleştiren Küba devrimi lideri Fidel Castro, “Gün boyu Kaddafi’yi silahsız kitlelere ateş açma emri vermekle suçluyorlar. Niye bu silahların ABD, İngiltere ve diğer sözde Kaddafi düşmanları tarafından temin edildiğini kabul etmiyorlar? Ben yalnızca Libya’yı işgal etmek için sarfettikleri yalan bahanelere katlanamıyorum,” diye yazdı.

***
NATO’nun kaçınılmaz savaşı (ikinci bölüm)

Daha 27 yaşında bir albay olan Kaddafi, Mısır’da Nasır’dan ilham alarak 1969 yılında Kral I. İdris’i devirmişti. Kaddafi akabinde tarım reformu ve petrolün millileştirilmesi gibi adımlar atmış, artan gelirler iktisadi ve toplumsal kalkınmaya vakfedilmiş, özellikle de eğitim ve sağlık hizmetleri çölde yaşayan seyrek nüfusa ulaştırılmıştı.

Çölün gerisinde devasa bir paleosu denizi, yani fosil su denizi yatıyordu. Öte yandan, burada deneysel bir çiftliğin varlığını öğrendikten sonra, bu sularla yapılan tarımın petrolden daha yararlı olabileceğini de düşünmüşümdür.

Müslüman halklara özgü yoğun dini faaliyetler de ülkedeki aşiret geleneklerini dengeliyordu.

Küba, Libyalı devrimcilerin kendilerine has girişimlerine ilke gereği saygı duydu.

Libya liderliği hakkında fikir belirtmekten kaçındık.

Zaten ABD ve NATO’nun asıl derdinin Libya değil, Arap dünyasını saran devrimci dalga olduğunu görüyoruz. Bunu her ne pahasına engellemek istiyorlar.

ABD ve NATO’cu müttefikleri ile Libya arasında ilişkilerin son yıllarda mükemmel olduğunu yadsınamaz. Tunus ve Mısır’daki isyanlara kadar bu böyleydi.

Libya ve NATO liderleri arasındaki üst düzey toplantılarda kimsenin Kaddafi’ye itirazı yoktu. Ülke üst kalite petrol, gaz ve potasyum kaynağıydı. Kaddafi iktidarının ilk on yıllarında yaşanan sorunlar geride kalmıştı.

Petrol üretimi ve dağıtımı dış yatırıma açılmıştı.

Birçok kamu kurumu özelleştirilmişti. IMF bu oyuna mutlu mesut yönetmenlik yapmıştı.

Sağcı Aznar Kaddafi’ye övgüler düzüyor, Blair, Berlusconi, Sarkozy, Zapatero ve hatta dostum İspanya Kralı, Libya liderinin müstehzi bakışları altında geçit töreni düzenliyorlardı. Herkes müsterihti.

Beni fazla alaycı bulabilirsiniz ama aslında alaycı değilim, yalnızca niye şimdi Libya’ya müdahale etmek ve Kaddafi’yi Lahey Adalet Divanı’na sevketmek istediklerini anlamakta güçlük çekiyorum.

Gün boyu Kaddafi’yi silahsız kitlelere ateş açma emri vermekle suçluyorlar. Niye bu silahların, özellikle de karmaşık baskı silahlarının ABD, İngiltere ve diğer sözde Kaddafi düşmanları tarafından temin edildiğini kabul etmiyorlar?

Ben yalnızca şu anda Libya’yı işgal etmek için sarfettikleri yalan bahanelere katlanamıyorum.

Kaddafi’yi son ziyaret ettiğimde 2001 Mayıs’ıydı, Reagan’ın görece mütevazı meskenine saldırısından 15 yıl sonra. Bana yıkıntıyı göstermişti. Ev doğrudan bombaya hedef olmuştu. Üç yaşındaki kızı saldırıda ölmüştü. Kaddafi onu Ronald Reagan’ın öldürdüğünü söylüyordu. Bu saldırı ne NATO, ne İnsan Hakları Konseyi ne de Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir kararına dayanıyordu.

Daha önceki bir ziyaretim ise 1977’de idi. Libya’da devrimci süreç başladıktan sekiz yıl sonra. Trablus’u ziyaret etmiştim. Sebha’da Libya Halk Kongresi’ne katılmıştım. Fosil suları denizinden elde edilen sularla yapılan deneysel çiftlikleri incelemiştim. Bengazi’yi ziyaret etmiş ve çok sıcak karşılanmıştım. Son dünya savaşında büyük muharebelere sahne olan ülke buydu. O vakitler nüfusu altı milyonu bulmuyordu. Daha inanılmaz miktarda hafif petrol ve fosil su kaynaklarından da haberleri yoktu. O sıralar Portekiz’in Afrika’daki sömürgeleri daha yeni kurtuluyordu.

Angola’da 15 yıl boyunca ABD’nin aşiretler arasında örgütlediği paralı askerler, Mobutu hükümeti iyi donanımlı ırkçı Güney Afrikalı Apartheid rejimi ordusuna karşı savaşmıştık. Bu ordu, bugün bildiğimiz üzere ABD direktifleriyle Angola’yı 1975’te işgal ederek bağımsızlığını engellemeye çalıştı. O yıl başkent Luanda’nın eteklerine kadar varmışlardı. Bu süreçte bir dizi Kübalı uzmanı kaybettik. Acilen kaynak yolladık.

Sonraki 13 yıl boyunca Güney Afrikalı ırkçılar Angolalılara ve enternasyonalist Kübalı birliklere karşı savaşmaya devam ettiler.

ABD ve İsrail desteğiyle Apartheid rejimi nükleer silahlar geliştirdi. Angolalılar ve Kübalılar ırkçı ordunun hava ve kara birliklerini Cuito Cuanavale’de geri püskürtüp, konvansiyonel silahlarla Namibya sınırına doğru sıkıştırdıklarında, ellerinde nükleer silah vardı bile. İki defa birliklerimiz bu tür silahlarla saldırıya uğrama tehdidiyle karşılaştılar: Kasım 1962’de Küba’da ve 1980’lerde güney Angola’da. Ama Güney Afrika ırkçı rejimi nükleer silah kullanmış olsa dahi o korkunç sistemin devamını sağlayamayacaklardı. O sırada ABD’de Ronald Reagan ve Güney Afrika’da da Pieter Botha iktidarı vardı.

Şimdi kimse bunlardan, emperyalist sömürü nedeniyle kıyılan yüz binlerce candan bahsetmiyor.

vBugün Arap halkları başkaldırdıkları için benzer bir büyük riskle karşı karşıya.

ABD ve NATO’nun korkulu rüyası olan Arap dünyasında devrim hareketi, mahrum olanların devrimi olacak. Avrupa’da 1789’da Bastil ele geçirilmesinden sonra en büyük olduğu söylenen bir dalga.

Ondördüncü Lui bile Suudi Kralı Abdullah’ın ayrıcalıklarına veya bugün Yankiler aracılığıyla çıkartılan devasa zenginliğe sahip değildi.

Libya kriziyle başlamak üzere Suudi Arabistan’dan çıkarılan petrol günde bir milyon varile yaklaştı. Bu sayede bu ülkenin ve onu kontrole edenlerin geirleri günde bir milyar dolara yaklaşıyor.

Elbette kimse Suudi halkının para içinde yüzdüğünü zannetmesin. Orada başta inşaat olmak üzere çeşitli sektörlerdeki işçilerin çalışma koşullarını, düşük maaşlar karşılığı günde 13-14 saat çalışmaya zorlanmalarını okumak insanın yüreğini burkuyor.

Mısır ve Tunus’ta işçilerin çıkışının, Ürdün’de işsiz gençliğin, Filistin’de, Yemen’de ve hatta daha yüksek gelirli Bahreyn’de ve BAE’de yaşananların ardından, Suudi üst tabakası da etkilendi.

vBaşka zamanlara benzemiyor: Arap halkları olup biteni anında öğreniyorlar, haberler son derece manipüle edilmiş olsa dahi.

İmtiyazlı sınıflar için en kötüsü de bu gelişmelerin gıda fiyatlarında artış ve iklim değişikliğiyle birlikte yaşanmış olması. Dünyadaki başlıca mısır üreticisi ABD, bu ürünün yüzde kırkını ve ayrıca soya hasılatının önemli kısmını otomobiller için biyoyakıt üretmek için kullanıyor.

Bolivarcı Başkan Hugo Chávez, Libya’ya NATO müdahalesi olmadan krize bir çözüm bulunması için cesur bir girişimde bulundu. Eğer müdahaleden önce bir geniş bir görüş birliği sağlayabilirse bir şansı var. Böylece Irak deneyiminin yeniden yaşanmasının önüne geçebiliriz.

Fidel Castro Ruz

Posted in Küba, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Fidel Castro’dan insanlığa uyarı

Posted by lahy 17/02/2011

Havana, (Prensa Latina) Küba Devrimi lideri Fidel Castro yaptığı açıklamada, insanlığın yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve bunun önlenmesi için acilen harekete geçilmesi gerektiğini belirtti.

Salı günü 20. Havana Kitap Fuarında aydınlarla sohbet eden Castro şöyle konuştu:

“Bence derhal bu konuda adım atmalıyız, bu temel konuyla ilgili buradaki katılımcılarla görüş alıverişinde bulunmak istiyorum.”

Yapılan sohbet toplantısını daha sonra Yuvarlak Masa adlı televizyon programında yayınlandı. Castro toplantıda şunları belirtti:

“Eğer karşı karşıya kaldığımız tehlikenin yakıcılığına akademisyenleri ikna edebilirsek belki de ancak onlar dünyadaki en kendini beğenmiş ve beceriksiz yaratık türü olan siyasetçileri konunun aciliyetine ikna edebilirler.”

Fidel Castro yaklaşık 20 yıl önce Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında yapmış olduğu konuşmayı hatırlatarak, o dönemde insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikeyi hatırlattığını ifade etti:

“O sırada bugünkü kadar yakıcı olmasa da tehlikenin varlığından bahsettiğimde beni hayretle ve dikkatle dinlediler.” Castro konuşmasının devamında 1945 yılında Japonya’daki Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombalarını hatırlatmış ve bir anda yüzbinlerce sivili öldüren saldırıları kınamıştı.

Bugün dünyayı tehdit eden en önemli başlığın, ilerleyen bilimin sayesinde elde edilen güçle birlikte yaşanan savaşlar olduğunu vurgulayan Castro, yüz adet nükleer silahın kullanılmasının gezegeni nükleer kış olarak tanımlanan ve dünyada güneşin kesinlikle görülemeyeceği bir felakete itmek için yeterli olacağını hatırlattı.

Posted in Küba | Etiketler: , | Leave a Comment »

Wikileaks: ABD, Ahmedinejad ve Che Guevara

Posted by lahy 05/02/2011

ABD makamları Ernesto Che Guevara’nın imajını İran başkanı Mahmud Ahmadinejad’ı itibarını sarsmak ve Latin Amerika’da ki halkın onu desteklemediğini göstermek için analizlerine dahil etti. Tel Aviv’de ki ABD elçiliği tarafından gönderilen 131987 nolu,  29 Kasım 2007 tarihli ve gizli damgalı belgede, Bush yönetiminin, Ahmedinejad’in bazı Arap ülkeleri ve Latin Amerika’da ki sol rejimler tarafından ”bir kahraman” gibi görülmesinden rahatsız olduğu görülüyor. Ayrıca, yahudi soykırımının yalanlanmasının Ahmedinejad’a bazı taraftarlar kazandırdığı yazıldı.

Latin Amerika’da ki sol rejimlerden kastın Venezüella’da Hugo Chavez ve Nikaragua’da Daniel Ortega rejimleri olduğu ancak, ” Latin Amerika’da sokaktaki vatandaşların desteğini almak konusunda problemlerin mevcut olduğu” belirtilerek bir analiz yapılıyor: “Bu kişilerin (halkın) İran devrimini kendi devrimleri ile karşılaştırmadığı” belirtiliyor. Belge de aktarılan toplantıda bazı Latin Amerikalı Ahmedinejad’ın kamuoyunu etkileme teşebbüslerinden rahatsız olduğu da söylendiği bildirliyor.

Belge de ayrıca, Tahran’da düzenlenen Che’nin kızı Aleida Guevara’nın katıldığı bir toplantıda yaşananlara değinildi: Aleida Guevara, burada yaptığı konuşmasında İran rejimini eleştirerek, babasının görüşlerinin İran’da mollarının görüşlerinden farklı olduğunun altını çizdi.

25-29 Eylül 2007’de Tahran’da düzenlenen İran ve Küba devrimlerinin karşılaştırıldığı konferansda İranlı ana konuşmacı Saad Ghasemi ”Küba halkı, Fidel Castro ve Che Guevara’nin hiç bir zaman komünist olmadıklarını ve Sovyetlerden.. nefret ettiklerini ” söyleyince Che’nin kızı Aleida Guevara, ”Küba halkı adına” konuştuğunu belirterek, ”biz sosyalist bir ulusuz” dedi, Sovyetler Birliğini savundu ve Ghasemidejar’ın Che’nin eserlerinin kötü tercümelerini okumayı bir tarafa bırakmasını istedi.. “Babam hiç bir zaman Tanrı hakkında konuşmadı. Hiç bir zaman Tanrı’ya inanmadı.” diyerek, ayağa kalktı ve diğer latin Amerikalı temsilcilerle birlikte salonu terk etti.

Posted in Küba | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Raul Castro Küba Hükümetinden etkili yönetim istedi

Posted by lahy 02/02/2011

HAVANA – Başkan  Raul Castro Küba hükümeti’nin bir yandan halkın söylediklerine kulak vererek ayakları yerde olarak hareket ederken, diğer yandan da kaynakların boşa harcanmasını engelleyerek daha etkili, daha kaliteli servisler sağlamasını istedi.

Granma’nın bildirdiğine göre Raul Castro bu isteğini 28-29 Ocak’da yapılan hükümet toplantısında yaptı..

Başkan ülkenin ekonomisne yapılacak en büyük katkının servisleri kesmek değil, kaynakların boşa harcanmasını engelleyerek daha etkili ve daha kaliteli hizmet sağlanması olduğunu söyledi.

Granma’nın bildirdiğine göre, Başkan ayrıca hükümetin alınan kararlar hakkında halkın ne düşündüğünü bilmesi gerektiğini söyledi.

Uygulanmaya başlayan yeni ekonomik tedbirler paketi Küba Kömünist Partisi’nin Nisan ayında yapılacak 6.ıncı kongresinde tartışılacak.

Posted in Küba | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: