latin amerikan haber yorum

Kolombiya’nın barış ve adalet arayışı ve neoliberal modelin ölümü – James Petras

Posted by lahy 20/04/2012

Demokratik denetim altında çevreyi korumak, çatışmaya siyasi çözüm aramak, yerinden edilenleri topraklarına kavuşturmak ve halkçı bir hükümet kurmak için…

I. Bölüm 

21–23 Nisan tarihleri arasında, Ulusal Yurtseverler Konseyi, yakın tarihin en önemli yeni siyasi hareketi olma iddiasını başlatmak ve güçleri birleştirmek için çoğunluğu kırsal ve kentsel toplumsal hareketlerden, sendikalardan, yerliler ve insan hakları organizasyonlarından binlerce aktivisti bir araya getirecek. 

Altmış yıldan fazla zamandır sürmekte olan silahlı toplumsal çatışmaya siyasi bir çözüm aramak amacıyla ve ortak bir taahhüt ile oluşturulan birlik bu toplantıda; geçmiş ve mevcut narko-para siyasi rejimlerini yenilgiye uğratmak, yerinden edilmiş 4 milyon köylü, yerli ve Afro-Kolombiyalıyı yeniden evlerine ve topraklarına kavuşturmak için bir strateji belirleyecek. Bu toplantının merkezi görev yönü, doğal dengenin bozulmasından zarar gören yerli ve Afro-Kolombiyalı toplulukların korunması, yabancı çokuluslu şirketler tarafından el konulan ülkenin enerji ve mineral kaynaklarının uzun vadeli ve büyük ölçekte kazanılması, ABD askeri üslerinin varlığının güçlü bir şekilde tehlikeye attığı ulusal egemenliği kurtarmak olacak. 21–23 Nisan’da yapılacak olan bu toplantı, paramiliterlerin ve toprak sahiplerinin siyasal araçlarının seçmen üzerindeki kontrolünü kırma girişimiyle Halk Meclisleri tarafından düzenlenen kitlesel toplantıların sonuncusu olacak.

Diğerleri kaybederken bu siyasi hareketin başarılı olacağına inanmak için iyi nedenler var: Neo-liberal Serbest Ticaret Anlaşması ve ABD destekli militarizmi çevreleyen evrensel muhalefet; katılımcı demokrasi, toprak reformu için ortak mücadelede artan işbirliği ve birlik; katılımcıların kapsamı ve sayısı.

Umut vaat eden bir durum
Bu “hareketlerin hareketi”nin nihai siyasi başarısı ve Kolombiya’da demokratik halk inisiyatifinin gelişmesi için uluslararası iklim özellikle Latin Amerika açısından hiç bu kadar müsait olmamıştı.

Güney Amerika ve Karayipler’in büyük kısmında bölgesel özerklik açısından bir dönüm noktası, bölgedeki hemen hemen bütün büyük ülkelerin desteği ile örgütsel bir biçim aldı. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif), Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in dinamik, demokratik, anti-emperyalist hükümeti tarafından yönetilen bölgesel entegrasyon paktı içinde And ve Karayip ülkelerinden onlarcasını birleştirdi. UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), Mercosur (Güney Ortak Pazarı) ve diğer bölgesel kuruluşlar, Latin Amerika’nın artan siyasi ve ekonomik bağımsızlığını ifade etmekte ve ABD’nin egemen olduğu OAS’nın (Amerikan Devletleri Örgütü) reddini göstermekte. Pratik açıdan bakıldığında, bu bağımsız bölgesel örgütlerin artışı, 2009 yılında Honduras’ta yapılan Washington destekli askeri darbenin tanınmaması gibi, ABD destekli askeri müdahalelerin reddi anlamına gelmekte. Washington’un Serbest Ticaret Anlaşması’na Latin Amerika’nın muhalefet etmesi, bölgelerarası ticaretin artmasına neden oldu ve ABD’yi, Şili, Kolombiya, Panama ve Meksika ile ‘ikili’serbest ticaret anlaşmaları aramaya zorladı.

Özerk bölgesel entegrasyonun büyümesi iki stratejik avantaj sağlar: bölgede olabilecek sosyalist, halkçı, yurtsever herhangi bir hükümete Washington’un ekonomik yaptırım uygulama gücünü zayıflatır ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan ekonomik bağımlılığı azaltır. Bu, Venezuela’ya karşı yaptırım koyma ya da Küba’ya uyguladığı ambargoya herhangi bir Latin Amerika desteğini sağlamada Washington’un yetersizliğini belirginleştirir. ABD’nin siyasi nüfuzunun ve ekonomik hâkimiyetinin gerilemesi, daha büyük bir toplumsal eşitlik üzerinde yoğunlaşmış, gerçekçi bir alternatif kalkınma modelini geliştirmek için Kolombiya’da yurtsever ve demokratik halk hükümetini oluşturmada tarihî bir fırsat sunar.

Başta Çin olmak üzere Asya piyasalarının büyüme dinamiği, Latin Amerika’ya, uygun ihraç fiyatları sağlamada, ticaretini arttırmada ve kendi pazarlarını çeşitlendirmede tarihi bir fırsat sunmakta. Asya ile ticari ilişkileri geliştirmenin avantajı, CIA ve Pentagon’un uyguladığı yıkım “vergilerinin” olmamasıdır –kesinlikle ülkelerin iç ilişkilerine karışmama ve karşılıklı ekonomik yarar ilişkilerine dayanmakta. Ticaretin çeşitlendirilmesi ileri düzeyde: Çin; Brezilya, Arjantin, Peru, Şili’nin önemli ticari ortakları olarak ABD ve AB’nin yerini aldı; üstelik ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomileri durgunluk içine düşerken, yüzde 8’den fazla hızla büyüme oranıyla Asya, ticari listesini uzatmayı sürdürmekte.

Artık Latin Amerika, ABD ve Avrupa Birliği’nin finansal piyasalarının konjonktürel dalgalanmalarına tabi değil. ABD ve Avrupa’nın 2008–2010 yılları mali krizleri sırasında, Latin Amerika finansman için Çin’e yöneldi: bölgeye kullandırılan kredi tutarı 2008 yılında bir milyar dolardan 2009 yılında 18 milyar dolara, 2010 yılında 36 milyar dolara çıktı. Üstelik borçları nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği’nin özel sermaye piyasalarına erişemeyen Arjantin ve Ekvator gibi ülkelerin de Çin devlet bankalarından kredi alma olanakları doğdu. 2005–2010 yılları arasında Çin, Latin Amerika’ya 75 milyar dolar kredi verdi ve 2010 yılında verdiği kredi miktarı Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası’nın verdiği kredileri aştı.

Dahası, Çin’in devlet bankaları IMF’nin yaptığı gibi kredi alanlara siyasi ve ekonomik “şartlar” koşmuyor. Yani, Latin Amerikalıların dış finansman edinmesinin amacı, dış kredi verenlerin ekonomik misilleme yapma korkusu olmaksızın bankaları devletleştirmek, toprak reformu dâhil yapısal değişiklikler için Çin’den kredi temin etmek olmalıdır.

ALBA, petrol ithalatı için elverişli sübvansiyonların yanı sıra İmparatorluğun siyasi-askeri müdahalesine karşı bir savunma, Karayipler’in daha fazla entegrasyonu için bir fırsat, emperyal savaşlara karşı güçlü bir reddi temsil eden önemli bir ‘alt-bölgesel gruplaşma’ ve bir forum sağlıyor. ALBA, ortak sınırları, birbirini tamamlayıcı ekonomileri ve ortak Bolivarcı tarihi-kültürel mirası paylaşan Kolombiya için Venezüella ve Ekvator ile stratejik ilişkilerini derinleştirme fırsatı sunuyor.

Bağımsız bir halk hükümetinin eylem özgürlüğünün kısıtlandığı, sözde 1996 Washington Mutabakatı ile korunan neoliberal dogma ve Washington’un askeri-sivil işbirlikçi rejimler aracılığıyla Latin Amerika’ya egemen olduğu 1970’lerin sonlarından 2000’lere kadar olan dönemin aksine, özgür ve bağımsız bir Kolombiya için bugün, ekonomik, siyasi ve uluslararası ortam bir derece daha uygun.

ABD’nin küresel gücünün düşüşü
ABD’nin etkisi dünya ölçeğinde azalmakta: Çin ve Hindistan; Orta Doğu’nun başlıca ülkelerinde, Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, önemli ticaret ortakları olarak Amerika’nın yerini aldı. Rus ekonomisi ve savunması, Yeltsin dönemi boyunca yapılan yağma felaketini iyileştirdi ve siyasi bağımsızlık aranmaya başladı. Bu, Çin ile yakın bağlar oluşturmayı ve Suriye’ye karşı NATO destekli paralı askerlerin saldırısı ile ilgili dayatılan kararın BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetosunu, Venezüella ile Rusya arasındaki petrol anlaşmalarını ve askeri satışları belirgin hale getirdi.

Rusya, Çin ve Latin Amerika tarafından gerçekleştirilen çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışıyla birlikte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika kendini, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesindeki diktatörlükleri tehdit eden bir dizi halkçı anti-emperyalist ve demokratik isyanların ortasında buldu. Bu, aynı zamanda Irak ve Afganistan’da uzun, yüksek maliyetli ve bozguna uğrayan ABD’nin savaşı için de önemli; ayrıca mali ve dış ticaret açığı ve finansal kriz, büyük ölçekli yeni kara savaşları için kamu desteğini zayıflatarak içeride ağır şekilde eleştirilmesine neden oldu.

Diğer bir ifadeyle, ABD, yeni bir halkçı hükümet seçilmesi durumunda Kolombiya gibi büyük bir ülkeye karşı geniş çaplı bir askeri müdahaleyi sürdürebilmesi için daha az kapasiteye sahip.

II. Bölüm

Neoliberal modelin ölümü
Gerçek ve mevcut “serbest ticaret kapitalizmi”, iyi bir yaşam için vazgeçilmez unsurları sağlamadaki başarısızlığını, bugün daha önce hiç olmadığı kadar kanıtlamış durumda. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’da gençler arasında işsizlik oranları yüzde 35–50 aralığında değişmekte, genel işsizlik yüzde 20’ye yaklaşıyor ya da aşıyor. ABD ve Avrupa Birliği’nde gerçek işsizlik ve eksik istihdam, işgücünün dörtte birini aşıyor.

Ekonomik durgunluk, finansal krizler, düşen çalışma ve yaşam koşulları artık ABD ve Avrupa’yı tanımlayan koşullardır. Diğer bir deyişle, beş yıldır krizde olan kapitalist model, “gelişmiş emperyalist ülkeler” veya sözde “gelişmekte olan ülkelerde” çalışanların büyük çoğunluğu için alternatif sunmuyor.

Bu da, krize batmış kapitalizm karşısında geçerli bir alternatifin demokratik katılıma dayalı sosyalist bir toplumun olduğunu göstermek için ideolojik olarak altın bir fırsat sunuyor.

Ulusal ve sınıfsal mücadeleler
Bugün dünyanın her yerinde, Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Kuzey Amerika’ya, kitlesel halk isyanları ilk sıralarda yer almakta. Yunanistan, Portekiz ve İtalya başkentlerinde genel grevler, kitle gösterileri ve ayaklanmalar hiddete neden olmakta. Kitlesel demokratik hareketler, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Körfez Devletleri’nin diktatörleri ile yüzleşmekte. Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya’da ki ‘işgal hareketleri’ (‘occupy movements’), sınıf temelli “kemer sıkma” programlarını reddetmek için yeni ülkelere doğru genişletmekte. Kamu hizmetlerinde, emeklilikte, sağlıkta ve ücretlerde büyük oranlarda yapılan kesintiler pahasına kârlarını kurtarma operasyonlarına karşı yeni orta sınıf katmanları mücadeleye katılmakta.

Hatta Çin gibi yüksek bir büyüme gösteren Asya’daki kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfı eşitsizlik ve sömürüye karşı isyan etmekte: 2011 yılındaki 200,000’in üzerinde grev ve protesto, hiyerarşi ve istismara karşı Kültür Devrimi’nin halk ayaklanmalarını anımsattı. Özetle, bölgesel ve küresel güçlerin korelâsyonu, Kolombiya’da yeni bir dinamik ve birleşik siyasi hareketin ortaya çıkması için çok uygun. Ancak, tehlikeler ve dikkate alınması gereken engeller de var.

Engeller ve zorluklar
ABD’nin gücünün ve etkisinin azalması ve çürümesi: ekonomik istikrarsızlık yaratma, yerel askeri yetkililer aracılığıyla yapacağı dolaylı askeri müdahalelerin, Özel Kuvvetler eliyle gerçekleştireceği doğrudan cinayet tehlikelerini azaltmaz.

Washington, 75 ülkede, silahlı katilleri kullanarak gizli Özel Kuvvetler ordusu geliştirdi. ABD’nin, dünya çapında 750 askeri üssü bulunmakta. Honduras’ta gördüğümüz gibi, ABD ilerici hükümetleri darmadağın etmek için oligarşilerin içlerindeki müttefikleri ve ordular üzerinde hâlâ etkiye sahip. ABD, mevcut diktatörler devrildiği zaman onların yerini almaya hazır, sivil toplum örgütlerinden ve yerel politikacılardan oluşan yedek ordu rezervine sahip.

Washington ve NATO Avrupası, Libya’da Kaddafi gibi bağımsız liderlerin devrilmesi için köktendincilere ve yerel paralı askerlere silah temin etmekte, deniz ve hava desteği sağlamakta. Bugün de Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a saldırmaları için paralı askerlerin silah ihtiyacı karşılanmakta. ABD ve Avrupa Birliği, İran’ı çevreleyen askeri bir donanma inşa etmekte ve onun ekonomisini boğmak için ekonomik yaptırımları teşvik etmekteler. Daha da kötüsü, Washington’un savaş gemileri, füzeleri ve askeri üslerinin Çin ve Rusya’yı çevrelemiş olması.

Diğer bir deyişle, ekonomik olarak gerileyen emperyalizm, çoğulcu bir küresel siyasi sistemin ilerlemesini caydırmak için hâlâ askeri seçenekleri korumakta. Emperyalist devletler, halkın desteğiyle bütünleşmiş hükümetlerin aynı derecede önemli birleşik bölgesel ittifakları ile karşılaştıkları sürece güçten vazgeçmezler.

Latin Amerika’daki entegrasyonun olumlu gelişimi bağımsızlığa doğru adımların atıldığını gösterir ancak bunun stratejik zayıflıkları var: şöyle ki kalkınma modelleri üzerinde yükselen iç sınıf çelişkileri ve çatışmaları. Ekonomik büyüme ve piyasaların çeşitlendirilmesi ABD’nin hâkimiyetini azalttı fakat aynı zamanda ulusal tarım-maden şirketlerinin ve iç egemen sınıfların güçlerini ve zenginliklerini güçlendirdi.

Bu rejimlerin bazıları “halk hükümetleri” olduklarını iddia etseler bile Brezilya, Şili, Peru, Ekvator, Bolivya ve diğer bölgelerde servet, gelir ve toprak mülkiyeti eşitsizlikleri büyümekte. Dahası, Bolivya gibi ALBA ülkelerinin “anti- emperyalizm”leri, ülkeye egemen olan, petrolü sömüren ve madenleri çıkaran, yabancı sermayeli çokuluslu onlarca şirkete uzanmıyor. Arjantin bağımsız bir dış politikayı teşvik edebilir ama onun da kırsal alanlarının üçte birinden fazlası yabancı sermaye ait.

Diğer bir deyişle, Latin Amerika’da bağımsız hükümetlerin büyümesi ABD egemenliğinin sınırlanmasına katkı sunarken, Kolombiyalı hareketlerinde bölgedeki “ilerici” ülkelerin sınırlarını ve sınıf çelişkilerini tanımaları gerekir. Sadece Venezüella güçlü bir yeniden bölüşüm ve yurtsever politikalar izlemekte.

Kolombiyalı yeni siyasi hareketlerin karşı karşıya kalacakları başlıca engeller içseldir: köklü oligarşi ve devletin içindeki müttefikleri, özellikle ordunun içindekiler ve paramiliter güçler. Dışsal koşulların büyük ölçüde olumlu olması durumda ise iç politik rejim özellikle önde gelen sendikacıların, çiftçilerin ve insan hakları aktivistlerinin onlarcasının sürekli öldürülmesi gibi önemli engeller çıkaracaktır.

ABD askeri üslerinin sökülmesi ile başlayacak sivil toplumun askersizleştirilmesi, Plan Kolombiya’nın askıya alınması, Silahlı Kuvvetler’in (300.000’den fazla, ayrıca paramiliter çeteler) seferberliğinin sona erdirilmesi (demobilizasyonu) ve demokratik hakların uygulanması, siyasal alanın açılması yönünde önemli adımlardır. Seçimlerin demokratikleştirilmesi, devlete nüfuz etmeyi ve sivil topluma yapılan baskıyı sonlandırılmayı gerektirir.

Kolombiya’nın demokratikleştirilmesi, toplumunun tüm halk kesimlerini temsil eden bağımsız ve güçlü toplumsal hareketlerin büyümesini gerektirir; siyasi cinayetler için eski narko-Başkan Álvaro Uribe ve onun en yakın işbirlikçilerinin adli olarak soruşturulması/kovuşturulması ve bugünkü Santos rejimine doğru genişletilmesi gerekir. Asya, Latin Amerika’nın geri kalanı ve Venezüella daha derin ekonomik ilişkiler vaat ederken Obama ve Santos arasında imzalanan ve ülkenin gelişimine engel teşkil eden son “serbest ticaret” anlaşmasının reddedilmesi gerekir.

Her şeyden önce, Uribe rejimi tarafından zorla mülsüzleştirilmil, yerinden edilmiş 4 milyondan fazla Kolombiyalının kendi topraklarına yeniden sahip olmalarını sağlamak, kredi vermek ve bugün yaşadıkları sefalet ve mutsuzluktan kurtulmalarına fırsat vermek için seferber olunmalı.

Kolombiya’nın mevcut yöneticileri, Avrupa, Latin Amerika ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde başarılı bir neoliberal modelin tek bir örneğini gösteremezler. Meksika ve Orta Amerika’nın neoliberal ülkeleri bölgede en düşük büyüme oranlarına sahipler ve son 5 yılda 80.000’den fazla cinayet ile uyuşturucu kartelleriyle ağzına kadar dolu durumdalar. ABD ekonomisi yüzde 20’den fazla işsizlik oranıyla tıkanmış vaziyette. Avrupa Birliği dağılmanın eşiğine gelmiş durumda.

Büyüyen kapitalist yoksulluk Marx’ın eleştirisini açıkça teyit etmekte. Yeni politik hareketler için şimdi, ekonominin komuta kademelerinin kamusal mülkiyetinee, tarım reformuna, sürdürülebilir tarıma ve demokratik denetim altında çevrenin korumasına

Bu tarihi buluşmaya katılacak militanlara, aktivistlere ve organizatörlere koşulsuz desteğimi ve dayanışmamı, bu iyimserlik ve eleştirel analiz ile ifade etmekteyim. Onların er ya da geç Kolombiya’yı “ikinci ve son bağımsızlığına” götüreceklerine eminim.

[theprisma ve lahaine sitelerinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Reklamlar

Posted in Kolombiya, Makaleler | Etiketler: , , | 2 Comments »

Orada Bir Ada var Uzakta Malvinas mı, Falkland mı?

Posted by lahy 16/03/2012

*Bu yazı ilk kez Ataum E-bültenin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır

Esra AKGEMCİ

“Bugün dünya, sömürgeci ideolojiye olan gülünç ve modası geçmiş bağlılığa hoşgörü gösterecek durumda değildir”. İngiltere’nin Malvinas/Falkland adalarına donanmasının en büyük savaş gemilerinden birini göndermesi üzerine sarf edilen bu sözler, Oscar’lı film yıldızı Sean Penn’e ait. Muhalif duruşuyla dikkat çeken ünlü oyuncunun bu sözleri, İngiltere’yle Arjantin arasında yüzyıldan fazla zamandır egemenlik mücadelesine konu olan Malvinas/Falkland Adaları’yla ilgili son gerilimi yansıtıyor. Arjantinlilerin “Malvinas”, İngilizlerinse “Falkland” adını verdiği adalar üzerindeki egemenlik sorunu, ada civarında bulunan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarından dolayı farklı boyutlar kazanmış, 1982’deyse iki ülke arasında savaş nedeni olmuştu. Bugün, Malvinas/Falkland savaşının 30. yıldönümünde, İngiltere’nin adaya savaş gemisi göndermesi ve Prens William’ın adada altı hafta görevlendirilmesiyle iki ülke arasında gerilim tırmanırken, Arjantin sorunu bir kez daha BM’ye taşımaya kararlı.

Malvinas mı yoksa Falkland mı? 

Arjantin’in güneydoğu sahillerinin 300 mil açığında bulunan ve yaklaşık 200 adacıktan oluşan Malvinas ya da Falkland adaları üzerindeki “kapışma”, 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Fransız, İspanyol ve İngilizler adaların “keşfi”yle ilgili farklı iddialara sahip. Adaların ismi ve tarihi de bu iddialarla birlikte değişmekte. Sözgelimi “Falkland” adasının tarihi şöyle gelişir: İngilizlerin “Yeni Dünya’yı keşfi” sırasında Macellan Boğazına doğru ilerleyen kaptan John Davis’in gemisi 9 Ağustos 1592’de fırtınaya yakalanır ve ıssız bir adaya sürüklenir. Keşfedilen ada “Davis’in diyarı” olarak anılmaya başlar. 1594’te adayı ziyaret eden bir başka İngiliz denizci Richard Hawkins, adaya “Hawkins’in bakir toprakları” adını verir. 1600’de Hollandalı kaptan Sebald de Weert İngilizleri ziyarete gelir, tabii ki o da adaya kendi adını verir ve adalar Hollanda haritalarında “Sebald adaları” olarak geçer. Nihayet 1690’da İngiliz kaptan John Strong adaya ayak basar ve adaları doğu ve batı takımadalar olarak ikiye ayıran kanalı, İngiliz deniz kuvvetlerinin keşif gezisini finanse eden Anthony Cary Falkland anısına,  Falkland olarak adlandırır ve artık tüm ada bu adı alır.

Diğer taraftan, “Malvinas” adasının tarihi biraz daha erken başlar: Üzerinde herhangi bir yerleşim bulunmayan bu adalar, John Davis’ten önce, 1520’de Macellan seyahatine çıkan İspanyol denizci Esteban Gómez tarafından “keşfedilmiş”, kendisine eşlik eden Portekizli haritacı Diego Ribero’nun 1529 tarihli haritası da bu “keşfi” belgelemiştir. Ardından 1530’larda Portekizli Simón de Alcazaba y Sotomayor ve İspanyol Alonso de Camargo adaya ayak basar. Bununla birlikte Piri Reis’in 1513 tarihli haritasında da Malvinas olabileceği düşünülen adalara rastlanır. Bu durumda adayı “ilk keşfedenler” İngilizler olamaz. Üstelik adaların “keşfi”yle ilgili iddialar bunlarla da sınırlı değildir. Bu iddialardan en ilginci, 2003’te Britanyalı tarihçi Gavin Menzies tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre, Malvinas/Falkland’ı, Patangonya’yı ve Güney Shetland Adaları’nı “ilk keşfeden”, 1422’de Çin imparatoru Yong Le için çalışan ve dünyanın sonunu bulmaya çalışan Çinli kâşif Hong Bao’dur. İddialar böyle sürer fakat ada üzerindeki egemenlik mücadelesi açısından, 1764’te Fransızların adaya yerleşmesi önemli bir dönemeçtir.

1764’te adada de facto hâkimiyet kuran Fransız kâşif Louis-Antoine de Bougainville, adanın doğusunda yaklaşık 250 kişiden oluşan ilk yerleşim bölgesini kurmuş ve ana limanın St. Malo olmasından dolayı, bu bölgeye “Malouines” adını vermiştir. 1767’de İspanyollar adanın doğusundaki bu yerleşkeyi Fransızlardan satın aldıklarında bu ismi İspanyolcaya “Malvinas” olarak aktarmıştır. İngilizlerse 1765’te adanın batısına yani kendi ifadeleriyle “Batı Falkland”a yerleşmiş, fakat 1770’de İspanyollar tarafından adadan atılmıştır. Böylelikle “Malvinas”, İspanyol egemenliği altına girerken, İngilizler egemenlik iddialarından vazgeçmeseler de adadan çekilmek zorunda kalır.

İspanyol sömürgeciliğine karşı verdiği mücadeleyi kazanarak 9 Temmuz 1816’da bağımsızlığını kazanan Arjantin’in 1820’de Malvinas adaları üzerinde hak iddia etmesiyle, egemenlik sorunu yeni bir boyut kazanır. İspanyollar, adaları bölgede küçük bir yerleşim bölgesi kurmuş olan Hamburg’lu tüccar Luis Vernet’in başkanlığında bir hükümete 1829’da bırakır. Arjantin vatandaşı olan ve adanın ekonomisinin canlanmasında önemli adımlar atan Luis Vernet, Buenos Aires hükümetinin “Malvinas Adalarının yöneticisi” olarak görevlendirdiği ilk kişi olması bakımından da, Arjantinliler için sembolik bir önem taşır. Arjantinliler, adayı ilk keşfeden İspanyolların halefi olduklarını ve adaların Arjantin’in bir parçası olduğunu ileri sürerken, İngilizler adayı kendilerinin keşfettiğini iddia etmiş ve adadaki Arjantin egemenliğini tanımamıştır. Bunun üzerine Arjantinlilerin “sömürgeci işgal” olarak tanımladıkları süreç 3 Ocak 1833’te başlar. Bu süreçte İngilizler, adadaki Arjantinlileri silah zoruyla tasfiye etmeye ve adaya İngilizleri yerleştirmeye başlamış, askeri üsler kurarak sömürgecilik faaliyetlerine devam etmiştir.

‘Modern zamanlar’

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’nin sömürgeleri üzerideki denetiminin azalmaya başlaması, Arjantin için umut verici bir gelişme olmuş ve konuyu BM’ye taşımak istemiştir. İngiltere’yse konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürmeyi teklif etmiş fakat Arjantin Divan’ın yargı yetkisini tanımadığı için yargısal çözüm söz konusu olamamıştır. Böylelikle adalar üzerindeki egemenlik sorunu 1964’te BM’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine gelir. Arjantin, İngiltere’nin adadaki yönetimini devretmesini ve belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürülmesini ister. İngiltere’yse “Falklandlıların” çoğunluğunun İngiliz, İskoç ve Galler kökenli Britanyalılar olduğuna dikkat çeker ve ada halkına self-determinasyon ilkesinin uygulanmasını ister. Üstelik İngiltere’ye göre, “Falkland” Arjantin’in denetimine geçerse, bu durum, adada sömürgeciliğin sonu değil başlangıcı olacaktır.

BM, 2065 sayılı ve 16 Aralık 1965 sayılı kararıyla, sömürgeciliğin bütün hallerine son verilmesini öngören 1514 sayılı ve 1960 tarihli karara gönderme yaparak iki hükümetin bir an önce bu amaca yönelik olarak müzakerelere başlamasını talep eder. Fakat yıllarca süren müzakereler sonuçsuz kalır. Üstüne üstlük Arjantin’de 1976’da askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren cunta, iki ülkeyi savaşa sürükleyecek bir iç politik karar alarak 2 Nisan 1982’de adayı işgal eder. Bölgede gerginlik yaratan unsurların başında, ada civarında bulunan zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarının paylaşım sorunu gelir. Zira jeolojik araştırmalar adaların açığındaki deniz yataklarında 60 milyar varillik petrol rezervi olabileceğini göstermektedir. Fakat askeri cuntadan Amiral Jorge Anaya’nın etkisiyle alınan işgal kararı, esasında ülkede kötü giden ekonomiye ve genel gidişata karşın prestij kazanmaya yönelik bir hamledir. Ne var ki, 20 günde adaya ulaşan İngiliz birlikleri, Güney Georgia Adasını ele geçirir ve hem hava saldırıları hem de denizaltılarla yapılan saldırılarda Arjantin birlikleri büyük kayıplar verir. Altı haftanın ardından 14 Haziran’da Arjantin’in teslim olduğu savaşta, 649 Arjantinli ve 258 İngiliz hayatını kaybetmiştir. Arjantin Cumhurbaşkanı Leopoldo Galtieri iktidardan düşerken, Britanya’da Thatcher hükümeti yaklaşan seçimler öncesinde büyük bir prestij kazanır. Savaşın sonucunda, adalar İngiltere kontrolünde kalmaya devam eder; fakat Arjantin adalar üzerindeki hak iddiasından vazgeçmemiştir.

Son kriz

Arjantin Dışişleri Bakanlığı, “Malvinas Adaları’nın Britanya güçlerince işgali”nin 179. Yıldönümü olan 3 Ocak 2012’de adalar üzerinde egemenlik haklarının devam ettiğini hatırlatan bir bildiri yayınladı ve “Birleşik Krallık’ın yeniden görüşmelere başlamaya yanaşmayarak uluslararası hukuku hiçe sayan tavrından” duyulan rahatsızlığı dile getirdi. Ayrıca, ada üzerinde Güney Atlantik’i kontrol eden İngiliz askeri üssünün varlığının, askeri tatbikatlarının ve İngiltere’nin adaların 60 mil kuzeyinde petrol arama çalışmaları sürdürmesinin hukuk dışı olduğu hatırlatıldı. İngiltere’yse “Falkland Adaları’nın Arjantin tarafından işgali”nin 30. yıldönümünde donanmasının en modern destroyerlerinden biri olan HMS Dauntless’ı adaya sevk ederek cevabını vermiş oldu. Bununla da kalmadı, helikopter pilotu olan İngiltere tahtının vârisi Veliaht Prens William, Kraliyet Hava Kuvvetleri arama ve kurtarma pilotu olarak altı haftalığına “Falkland Adaları”nda görevlendirildi. Adanın İngilizlere ait olduğunu vurgulamak için atılan bu adımlar üzerine Arjantin Cumhurbaşkanı Cristina Kirchner, İngiltere’yi “Güney Atlantik’i militarize etmek ve silahlandırmaya çalıştırmakla” suçladı ve uluslararası güvenliğe ciddi bir tehlike olarak yorumladığı bu durum karşısında İngiltere’yi BM’ye resmen şikâyet edeceklerini açıkladı. Kendinden önce görev yapan eşi Nestor Kirchner döneminde Arjantin, sorunu “haklı bir talep” olarak sık sık uluslararası kamuoyunun gündemine getirmeye başlamıştı. Cristina Kirchner de aynı şekilde, adaları diplomatik yollarla geri almaya kararlı olduklarını ifade ederek, İngiltere Başbakanı David Cameron’a “barışa bir şans vermesi” için çağrıda bulundu. Hemen ardından Arjantin Dışişleri Bakanı Hector Timerman, nükleer başlıklı füze taşıdığını iddia ettiği Vanguard denizaltısı ve HMS Dauntless destroyerini adaya gönderen İngiltere’yi BM’ye resmen şikâyet ederek, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’dan arabuluculuk yapmasını istedi.

İngiltere’nin BM Temsilcisi Mark Lyall Grant ise, adaya destroyer yollanmasını eskisinin yenisiyle değiştirilmesinden ibaret olan “rutin bir süreç” olarak değerlendirdi ve bölgeyi silahlandırdıkları iddialarını reddetti. İngiliz temsilci Grant, 1982’de Arjantin’in “Falkland işgali”nin ardından “savunma amaçlı” olarak adadaki askeri varlıklarını koruduklarını vurgulayarak, “adadaki egemenliğimizi tartışmayacağız. Self determinasyon hakkı var ve dokuz kuşaktır adada yaşayanların dediği olur” diye konuştu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı da “Falkland halkı kendi geleceğini kendi belirlemekte özgürdür. Halk istemedikçe Arjantin’le egemenlik konusunda müzakere yapılmayacak” açıklamasını yaptı. En sert açıklamaysa Başbakan Cameron’dan geldi. Cameron, “Arjantinlilerin son açıklamaları, sömürgecilik yapmak istediklerine işaret ediyor. Çünkü bu insanlar İngilizlerin kalmasını istiyor, Arjantinlilerse onlardan bunun tersini yapmalarını istiyor” diye konuşunca, Arjantinli bakan Timerman şöyle cevap verdi: “Bu sözler bizden çok kendilerini aşağılıyor; burada sömürgeci biri varsa o da İngiltere’dir. İngiltere tarihinde dört kez Arjantin’i işgal etti”.

Aslında Arjantinlilerin sorduğu çok basit bir soru var: “İngiltere nere…, Malvinas adaları nere?” Arjantin bu konuda hiçbir zaman olmadığı kadar Latin Amerika ülkelerinin desteğine sahip. NAFTA ve AB’den sonra dünyanın en büyük üçüncü ortak pazarı olan MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı), “Falkland Adaları” bayrağını taşıyan gemilere limanlarını kapatma kararı alırken, UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu), yasal bir flama taşımayan tüm gemilerin Falkland adalarını işgal ettiğini ve bu gemilerin UNASUR’un hiçbir limanına girmeyeceğine kararlaştırdı. Bölgenin önemli ortak pazarlarından biri olan ALBA’nın (Latin Amerika için Bolivarcı İttifak) son zirvesindeyse, “Arjantin’in Malvinas Adaları üzerindeki egemenlik hakkı” talebini destekleyen bir deklarasyon yayınlandı ve Latin Amerika’nın İngiltere’ye karşı uygulayabileceği yaptırımlar değerlendirildi. Venezuela Devlet Başkanı Chávez, “İmparatorluk çağı bitti Sayın Kraliçe” diye seslenirken, Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa da “Rio Paktından çıkmak gibi daha somut ve etkileyici kararlar alınması gerektiğini” vurguladı. Arjantin bugün, “işgal”in üzerinden 30 yıl sonra, Latin Amerika’nın desteğiyle Malvinas/Falkland dosyasını yeniden açmak ve BM aracığıyla İngilizlerle pazarlık etmek istiyor.  İngiltere’yse diyalog/müzakere yollarını kapatıyor. Her durumda, sorunun adı bile tartışmalı: Malvinas mı, Falkland mı?

Posted in Arjantin, Genel Haberler | 1 Comment »

Galeano: Artık herkes ya onursuz, ya da öfkeli

Posted by lahy 14/01/2012


Uruguaylı yazar ve gazeteci Eduardo Galeano’yu, Havana Havalimanı’nda Kübalı ünlü yazar ve Casa de Las Americas başkanı Roberto Fernández Retamar tarafından karşılandı.

Dünyaca ünlü Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Küba’nın başkenti Havana’yı ziyaret etti. Galeano, bugünün dünyasında insanların ya “onursuz”, ya da “öfkeli” olduklarını, tarafsız olmanın mümkün olmadığını söyledi.

“Latin Amerika’nın Kesik Damarları” başta olmak üzere birçok kitabın yazarı Eduardo Galeano, Küba’nın kıta çapında örgütlenmiş olan prestijli kültür kurumu Casa de las Americas’ın Havana’daki merkezini ziyaret etti.

Basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide Uruguaylı yazar, “Kıtanın yaşadığı kriz, birçoklarını kabul edilemez olanı kabul ederek, onursuzluğa mahkûm etti” dedi. Galeano, bu yüzden bu haysiyetsizliği kabul etmeyen öfkelilerin, tüm ülkelerde sokağa çıkmaya başladıklarını söyledi. Galeano, işsizliğe ve eşitsizliğe öfke duyanların hareketinin frenlenmesinin ise imkansız olduğunu belirtti.

Galeano, “Bana kalırsa her yerde, kendini ifade etmeye çalışan bir değişim isteği var. Her tarafta sol hareketler var, bunlar yavaş yavaş tabandan güçlenerek geliyorlar. Bazen sessizler, neredeyse gizliler, ama her taraftalar” dedi.

Uruguaylı devrimci yazar, 10 senedir Küba’ya gitmiyordu. Galeano, haftaya pazartesi Havana’da edebiyat ödülü alacak. Yazar, “Küba’ya döndüm ama aslında hiç gitmemiştim, çünkü bu ada her zaman benim içimde, kelimelerimde, eylemlerimde ve ondan aldığı her şeyi capcanlı muhafaza eden hafızamda yaşamaya devam etti” dedi. Küba devrimine duyduğu hayranlığa asla gölge düşmediğini belirten Galeano, Küba’nın, “küçük ve fakir ülkeler için yurtseverlik hakkının reddedildiği bir dünyada ulusal onur ve dayanışma örneği” olduğunu söyledi: “Hayatımda bu kadar dayanışmacı hiçbir ülke, geri kalanlara bunca fedakarlık ve yardım gösteren başka bir devrim görmedim.”

Galeano’nun son kitabı “Aynalar”, 2011 senesi için Küba’nın prestijli ödüllerinden “José María Arguedas Onur Ödülü”nü kazandı.

“Obama’nın kitabı okuduğunu sanmıyorum”
Venezuela lideri Hugo Chávez, Nisan 2009’da, kendisini daha önce “teröre destek vermekle” itham ettiği için “Cahil adam biraz kitap oku” dediği Barack Obama’ya Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” kitabını hediye etmişti. Kübalı gazeteciler, Galeano’ya bu olayı hatırlatarak, “Obama’nın kitabınızı okuduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordu.

Chávez’in yaptığının “sembolik bir eylem” olduğunu belirten Galeano, “Kitabı okuduğunu sanmıyorum. O eylem, Obama’ya danışmanlarından duymaya alıştığı seslerden farklı seslerin de var olduğunu hatırlatmanın bir yoluydu” dedi. (soL – Kültür)

Posted in Genel Haberler, Söyleşi ve Görüşmeler | Etiketler: | Leave a Comment »

Haíti Yeni Yıla Protestolarla Başladı

Posted by lahy 12/01/2012

Haiti’yi yerle bir eden şiddetli depremin ikinci yılında, ülkenin yeniden inşası konusunda ilerleme sağlanamaması halkı sokaklara döktü.

Başkent Port au Prince’de toplanan binlerce kişi hükümetin yapılanma için bir şey yapmamasını protesto etti.

Bir eylemci, “İki yıl içinde fakir bölgeler için hiçbir şey yapılmadı. Fakir mahallelerde yaşayan bir vatandaş olarak herhangi bir konut politikası görmedim. Bu yüzden bu kadar çok insan öldü. “ dedi.

Ülkede aralık ortasından bu yana 520 bin kolera vakasına rastlanırken, yaklaşık 7 bin kişinin öldüğü bildirildi. Halkın çoğunluğu ise halen çadırlarda yaşamaya devam ediyor.

Kızıl Haç sözcüsü Becky Wett, “Depremin üstünden iki yıl geçmesine rağmen yarım milyondan fazla kişi burada Mais Gate’de olduğu gibi hala kamplarda yaşıyor.Kızıl Haç ailelerin kamplardan ayrılmaları ve daha uygun, daha sürdürülebilir yerlere gönderilmeleri için dağıtım kampları üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.” şeklinde konuştu.

2010 yılında 300 bin kişinin hayatını kaybettiği 7 büyüklüğündeki depremle sarsılan ülkeye, uluslararası toplumdan toplanan 3,6 milyar doların üzerinde yardımın ise akibeti belirsizliğini koruyor.(euro news)

Posted in Genel Haberler, Haiti | Etiketler: | Leave a Comment »

Bolivya’da yerlilerin yürüyüşü sürüyor

Posted by lahy 31/12/2011

La Paz (Prensa Latina) Bolivyalı yerlilerin Isiboro Ulusal Koruma Parkında (Tipnis) bulunan yerli bölgesi boyunca geçecek bölge halkının sağlık ve eğitim gibi ihtiyaçlarını daha rahat karşılamasını da sağlayacak ve başkent ile bağlanmasını da sağlayacak bir otoyol yapılmasını talep ediyorlar.

Güney Yerli Konseyi’nin (CONISUR) başlattığı yürüyüş Cochabamba eyaletindeki Villa Tunari kasabasını geçmiş durumda. Sosyalizme Yürüyüş Hareketi (MAS) parlementeri Javier Santibanez’in habercilere yaptığı açıklamaya göre yeni yıl akşamını da yürüyerek geçirmeyi hedefliyorlar.

Katılımcılar yerlilerin haklarını ve bölgelerini korumaya yönelik çıkartılmış olan Tipnis Koruma Kanununda yer alan yerli yerleşimleri bulunan park’a otoban yapılmasını yasaklayan kanun maddesinin değiştirilmesini talep ediyorlar.

Santibanez’e göre yapılması istenen yol, bölgedeki okul, sağlık hizmetleri, alt yapı tesisleri ve bölge sakinlerinin yaptığı ticaretide kapsar şekilde bölge insanlarının yaşam koşullarının gelişmesine ön ayak olacak.

Temsilci yapılan yürüyüşün sadece bu doğal bölgede yaşayan insanları kapsar şekilde mütevazi bir protesto gösterisi ve yasa değişimi talebi olduğunun altını çizdi.

Santibanez’in açıklamasına göre bu yasa değişimi talebiyle yapılan yürüyüş boyunca CONISUR üyesi yerlilerin geceleri bazen okullarda, bazen de açık havada geçirecekleri bilgisini verdi.

Posted in Bolivya, Genel Haberler, Yerli Hareketleri | Leave a Comment »

Arjantin: Başkan Fernandez’e kanser teşhisi

Posted by lahy 28/12/2011

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in troit kanseri olduğu açıklandı. Ilk teşhisin 22 Aralık’da kondugu, kanserin metastaz yapmadığını ve Fernandez’in ocak ayında bir operasyon geçireceğini bildirildi. Operasyon sonrası Fernandez’in 20 gün hasta izni kullanacağı da bildirildi.

C.Fernandez geçtiğimiz Ekim ayında başkanlık seçimlerini kazanarak yeniden devlet başkanı seçilmişti.

Posted in Arjantin, Genel Haberler | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantin: Bu hastane emekçilere aittir! = Delil Delali

Posted by lahy 27/12/2011

Delil Delali -ANF

Buenos Aires

Kriz baş gösterdiğinde yılların getirdiği sorunlarla birlikte ülke çökme noktasına geldi. Büyük buhranda hemen hemen bütün sektörlerde yaşanan çöküntü, onbinlerce insanın işsiz kalmasına yol açmıştı. Kriz ortamında iflasın eşiğine gelen dev sermayeli birçok fabrikaya çalışanları el koyarak üretime devam edip kendi yaşamlarını idame etmeyi başardılar. Ama fabrikaların dışında farklı bir sektörden çalışanları tarafından yönetimine el konulup çalışmasını sağlayarak dikkat çeken bir kurumlardan biri de İsrail Hastanesi’ydi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, iflas etmiş bir fabrikanın yada işyerinin kendi çalışanları tarafından yönetimine el konularak, yeniden işlevsel hale getirilmesi ve ekonomik çarkın patron gücü ile değil, bizzat emekçilerin el birliği ile yarattığı değerlere sahip çıkmasıyla başladı. İlk kez, 1920’de İtalya’da başlayan hareket, Mayıs 68 Fransa’sın da adından sıkça söz ettirmiştir. Daha sonraki tarihlerde, Federal Almanya, İsviçre, İspanya, Meksika, ABD, Çekoslovakya, Uruguay ve Arjantin gibi dünyanın bir çok ülkesinde gündeme gelen hareket, emek bakış açısının söz sahibi olduğunda zorlukları nasıl aşabildiğini, sermayecilerin bile hayretle tanık olduklarını göstermiştir.

Adidas, Benetton, Gucci gibi dünyanın birçok ünlü fabrikalarının yönetimine emekçiler tarafından el konulması bir noktadan sonra anlaşılabiliyor olsa da, devlet tarafından desteklenen uluslararası bir hastanenin, emekçilerin yönetimine geçmesi pek alışıldık bir durum değil günümüz koşullarında. Arjantin’in en eski kurumlarından biri olan İsrail Hastanesi’nin 44 yıllık emekçisi ve Konsey Üyesi Dr. Clemente Quintana Saucedo, ANF’ye, hastanenin yeniden hayata dönme sürecini anlattı.

* Öncelikle buranın İsrail Hastanesi olmasının hikayesi nedir?

İsrail Hastanesi, 1900 yılında Arjantin’e göç etmiş Yahudi topluluğu tarafından Dr. Alejandro Zabotinsky önderliğinde kuruldu. Hastanenin kuruluş amacı Arjantin’e göç etmiş, dil sorunu yaşayan Yahudi topluluğuna hizmetti. Daha sonraki süreçte bünyesinde barındırdığı dünyanın en iyi doktorların (ki bunlardan biri dünyaca ünlü Dermatolog Dr. Aron Caminsky) etkisiyle Arjantin’in en önemli hastanesi konumuna gelmiştir. Başkan Yrigoyen, General Peron vb. gibi önemli birçok devlet adamını konuk etmiştir. Kariyerinde eğitim hastanesi olma özelliğini taşıyan İsrail Hastanesi, çok uzun yıllar Yahudi toplumu için ciddi bir kazanç kapısı da olmuştur. 400 yatak kapasiteli hastane, ben işe başladığım 1968 yılında toplamda 1350 çalışanı ile yılda 100 bin hastaya hizmet vermekteydi.

1976 askeri darbesi döneminde dahi, hiçbir aksama olmadan hasta kabulüne devam ettik. Ancak 83 yılında yeniden demokrasiye döndüğümüzde, sendikacılık ülke içinde tekrar kurumlaşmaya başlamıştı ve hastanemizde de bu süreç kısa zaman içinde hayata geçirildi. Bu ilk başlarda emekçiler için sosyal bir güvence olmasından kaynaklı başarı olarak görülse de, kötü sendikacılığın en iyi örneğini bizzat yaşayarak öğrendik. Tamamen patron yanlısı bir politika izlediler. Çünkü bunda ciddi bireysel çıkarlar söz konusu idi. Hastaneyi taşeronlaştırmaya başladılar. Bazı iş adamları hastaneyi almak istiyorlardı. Niyetleri tam olarak hastaneyi satın alıp iflasını verdikten sonra devletten bunun bedelini almak ve hastaneyi vakıf adından çıkararak yeniden şahıs olarak sahip olmaktı.

* Peki bu vakfın bir amacı yok muydu? Neden hastaneyi özelleştirmek istediler ve bu durum, Yahudi toplumu tarafından nasıl karşılandı?

Kesinlikle biz de aynı soruyu sorduk. Bu hastanenin kuruluş amacı hizmetti ve en önemlisi, Yahudi toplumuna destek olmaktı. 1980 sonrası tamamen bu amacından saptı. Bana göre bir kaç nedeni vardı; bunlardan biri de artık ekonomik özgürlüğüne tamamen kavuşmuş olan cemaat, hastanenin sorumluluğundan kaçmaya çalışıyordu, kendi halkına hizmeti angarya olarak görmeye başlamışlardı ve vakıf kontrolünde olan hastaneyi sömürmek hiç de kolay değildi. Demek istediğim kolay yem bulamadıkları için işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı. Bu bireyci tutum, bir süre sonra hastaneyi araştırma ve eğitim statüsünden uzaklaştırdı. Arjantin’in en önemli hastanesi, kendi içinde ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Yahudi cemaati de artık hastaneyi gözden çıkarmıştı hatta hiç Yahudi hasta gelmemeye başlamıştı. Bizi krize götüren süreç asıl o zaman başlamıştı. Yani 1983-90 yılları arasında bir kriz içindeydik zaten.

SENDİKA İŞÇİLERİ SÜREÇ DIŞINA İTMEKLE MEŞGULDÜ

* Bahsettiğiniz kriz ekonomik krizden ziyade bir yönetim krizi. Sendikanın buradaki rolü neydi ve rolünü nasıl oynadı?

Az önce belirttiğim gibi işçilerin tarafında olması gereken sağlık sendikası tamamen patronlar arasında dönen dolapları örtbas etmek ve çalışanları bu sürecin dışına itmekle meşguldü. Oysa hastane içinde dönen her oyunu bizlerle paylaşması ve buna karşı tedbir alması gerekirdi. En nihayetinde biz bu hastanenin çalışanlarıyız ve işimizi her an kaybedebilirdik. Sendikanın oynadığı tek rol, bizleri kandırmaca üzerineydi ve biz bunu çok geç fark ettik.

* Ekonomik krize gelecek olursak nasıl karşıladınız 2001 krizini?

Bakınız dünyanın hiçbir yerinde kriz pat diye gelmez. Bunun gelişim süreci vardı ve toplum bunu seneler öncesinden hissetmeye başlamıştı. Ülkede özelleştirilmedik kurum bırakmadı dönemin hükümeti. Havaalanından tutun, belediyeciliğe ve aklınıza gelebilecek ne varsa sattılar. Ülkeyi soyup soğana çevirdiler. Patronların yönetmeye başladığı bir ülkede kriz olmaması mucize olmaz mıydı? Ülkeyi de tıpkı hastanemizde dönen oyunlarla krize sürüklediler. Çünkü bir krizden en karlı ancak patronlar çıkar. Ucuz iş gücü, uzun çalışma saatleri ile tekellerini daha da kurumsallaştırırlar. Bunu başarmalarının yolu da krizde olan bir ekonomiyi kullanmaktır.

2001 krizinde hastane olarak hizmet vermeye devam ettik. Sonuç itibariyle biz ‘ticari bir kurum’ değiliz, işimiz sağlık. Sağlık, iş alanları içinde hassas bir özelliğe sahiptir. Ancak çalışanlar olarak sancılı bir süreç yaşadık. Paralarımızı toplu olarak alamıyorduk. Bir şekilde idare ederek süreci atlatacağız umudunu taşıyorduk. Aksi halde işimizi kaybetmek hele böyle bir süreçte büyük bir riskti ve biz bu riski göze alamazdık. Tam üç yıl boyunca böyle sancılarla devam ettik çalışmaya.

ISYAN ETMEKTEN BAŞKA ÇAREMIZ YOKTU

* Peki işgal süreci nasıl başladı ve neydi sizi bu sürece zorlayan?

2004 yılı Temmuz ayındaydık. Son 6 ayda hiç kimse para alamıyordu ve isyan etmekten başka hiç bir çaremiz yoktu. 15 Temmuz günü hepimiz bir araya gelip yönetimin kapısına dayanmıştık. Aslına bakarsan o gün isteyeceğimiz şey; bize bir miktar para ayırmalarıydı! Çünkü evimizde yiyecek ekmeğimiz yoktu. Ancak yönetim bizi kapıdan kovdu. ‘İşinize gelmiyorsa’ diyerek kapıyı göstererek bize yol vermişti. Bu işi kolay bırakmayacağımızı bilmekle beraber işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemez haldeydik. Aramızda bir arkadaşımız gidip doktor Caro ile görüşmemiz gerektiğini söyledi. Doktor Caro, 2001 krizinden sonra Arjantin’de işgal edilen fabrikaların hareketinin lideriydi. Bir şekilde kendisine ulaşıp durumu izah ettik. Doktor Caro, bize işimizin zor olduğunu söyledi, zira söz konusu olan bir fabrika değil bir hastaneydi!

Ama yine de savcıdan randevu alıp olayı bir de olduğu gibi savcıya anlatmamızı istemişti. O gün içinde birkaç tane iş arkadaşımızla birlikte iş elbiselerimizle savcı ile görüşmeye gittik ve durumu izah ettik. İşin aslı yasal olarak hiç bir dayanağımız yoktu. Çünkü Arjantin anayasasında buna izin veren herhangi bir yasa yoktu. İyi olan taraf ise bunu yasaklayan bir yasa da yoktu! Eyalet meclis kararı ile mümkün olabiliyordu. Bu süreçte bir çok eyalet milletvekili ile görüştük, onlardan destek istedik. Sonuç itibari ile Temmuz 2004 sonunda işgal sürecini resmen ilan ettik ve olaya savcılık tarafından el konuldu.

Olaydan yaklaşık 4 ay sonra yani Kasım ayında meclisin çıkardığı hastaneye özel ek bir yasa ile İsrail hastanesi resmen işçilere devredildi. Biz de kooperatifleşme sürecimizi hızla işleme koyup hastane meclisi ve yönetim konseyini seçtik. Kasım ayında yeniden hizmet vermeye başladık. Tabii bu sefer çok farklıydı.

ÖZ YÖNETIM VE DAHA ÇOK ÖZVERİ!

* Neydi farklı olan?

Bakın size hastanenin sahibi olduğumuz ilk iş gününü anlatayım. Sabahın erken saatlerinde işe başlamadan herkes bahçede bir araya geldi ve hepimiz birbirimize söz verdik. Bu bizim işimizdi. Bunu söylerken ‘benim işyerim, istediğim gibi çalışırım’ mantığından uzak olmalıydı. Daha çok çalışmak daha özverili olmak ve en iyi hizmeti sunmaya çalışmak. Farklı olan ise şuydu; Özgürlük…

* 4 ay gibi bir süre kapalıydı hastane. Bu, bir hastane için uzun süre sayılır. Yeniden başladığınızda bu kadar büyük giderleri nasıl karşıladınız? Size herhangi bir destek verildi mi devlet tarafından?

Hayır. Dışarıdan hiç kimse destek vermedi. Biz kendi içimizde para toplayarak kimi arkadaşımız evini satarak ilk zamanlarda bunu gidermeye çalıştık. Zaten kısa bir zaman sonra beklentilerimizin de üstünde hasta kabulü gerçekleştirmeye başladık ve geri dönüşümü büyük bir özveri ile yeniden sağladık.

* Hastanenin gelir ve giderleri, çalışanların maaşları vs. bütün bu aşamaları nasıl aşıyorsunuz?

Biz küçük sosyalist bir devlet gibiyiz. Eğer adilseniz, her şey o kadar basit ki! Aşılamayacak hiç bir şey yoktur. Yaptığımız tek şey giderleri gelirden çıkarıp bir miktar fon ayırıyoruz -hastaneye yeni makineler, araç ve gereçler için- geri kalanı burada çalışan herkese eşit bir şekilde dağıtılıyor. Çok az ile yetinmesini de biliyoruz ama çok şükür hayat standardımız öncekine oranla yüz kat daha iyi.
Çocuklarımızı okutabiliyoruz, evimize aş götürebiliyoruz. Bizim daha büyük şeylerde gözümüz yok! Hiç bir zaman da olmadı. Şimdi istediğimiz her şey kontrolümüzde.

* Bildiğim kadarıyla o dönem işgal hareketine katılan 3 doktordan biriydiniz. Bir doktor olarak kolayca başka bir iş bulabilir ve tüm bu sancılı süreci yaşamayabilirdiniz. Neden bunu tercih ettiniz?

Bakınız ben Guarani halkının bir neferiyim. Babamı erken yaşta kaybettim. Dedem büyüttü beni ve her zaman şunu söylerdi bana; zalimlerin en büyük düşmanı cesurlardır. Eğer bir yerde zulüm varsa orada cesur insanlar vardır ve asla onları sırt üstü bırakma! Evet söylediklerinizde haklısınız benim için iş bulmak kolaydı ama kolay seçmek dedemin deyimiyle korkakların işiydi! Sanırım bunu kendime yediremezdim.

Biz şu an burada 600 cesur insan olarak kendimize bir yol seçtik. Bunun için mücadele verdik. Ekmeğimizden etmek istedikler, buna izin vermedik. Ve şimdi onu kendimiz üretiyoruz, paylaşıyoruz ve paylaştıkça da çoğalıyoruz.

Posted in Arjantin, İşçi Hareketleri-Sendikalar | Etiketler: | Leave a Comment »

Frantz Fanon ve mevcut çoklu kriz

Posted by lahy 17/12/2011

Fikirleriyle dünyadaki birçok kurtuluş hareketine rehberlik etmiş olan Frantz Fanon’un kızı Mireille Fanon Mendès-France, babasının her zamankinden daha güncel göründüğünü yazıyor. Ona göre mülksüzleştirme ve adaletsizlikler sürdükçe, Fanon’un tarif ettiği mücadele yöntemleri de varlığını sürdürecek:

Yarım yüzyıl sonra, Afrika ve Arap dünyalarındaki bağımsızlık çanının sesi hafiflemedi; sosyal, ekonomik ya da politik düzlemde tamamen başarısızlık var. Bağımsızlığı elde etmek, insanları sömürgeci hâkimiyetin altında çektikleri sefalet, adaletsizlik ya da ihmalden kurtarmadı. Fanon’ın kitabı ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Ulusal Vicdanın Kazaları’nda öncüleri çoktan tespit ettiği ulusal burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi, sömürgecilik karşıtı mücadelede trajik bir hataya neden oldu.

Kitabında, önceki yıllarda yeni sömürgeci patolojisini, yozlaşmış ve rağbet görmeyen ulusal hükümetlerin eski sömürgeci efendilerinin çıkarlarına boyun eğmesiyle hegemonyanın ebedileşmesi olarak tanımlar.

‘Sömürge çağının sonunda iktidarı ele geçiren ulusal burjuvazi az gelişmiş bir burjuvazidir. Onun ekonomik gücü sıfıra yakındır ve her halükarda, yerine geçmeyi amaçladığı büyük şehirli burjuvazinin duruşundan yoksundur. Ulusal burjuvazi, inatçı narsisizminde, büyük şehirli burjuvazinin yerini kolayca alabileceği konusunda kendisini ikna etmekte çok az zorluk çekmiştir. Ancak tam anlamıyla onu kapı önüne koyan bağımsızlık, memleket dahilinde feci tepkiler doğuracak ve onu daha önceki büyükşehir yönünde ıstıraplı çağrıları başlatmaya zorlayacaktır. Tamamen aracı eylemlere yöneltilmiştir. Olup bitenden haberdar olmak, işin şakasında olmak, bu en derin kabiliyeti gibi görünüyor. Ulusal burjuvazi bir sanayicinin değil, bir politikacının psikolojisine sahiptir.’

Aynı şekilde, sömürgeci devletin son çıkışını görseydi, asıl sorun özgürlüğüne kavuşmuş devletlerin evrimi olurdu. Adil ve zengin bir toplumun inşası, sömürgeci mirasın kalan adam ve kadınlarının her şeyi kapsayan kurtuluşuyla meydana gelmeli. Bu nedenle, yalnızca tahrip edici bir sonuç olmaması için sömürgeci devletin eksikliklerini tespit etmek önemliydi.

Bağımsızlığı kazanmak, ezilen halkların yabancılaşmamasını veya kurtuluşunu meydana getirmedi. Toplumlar, ölü doğmuş devletin, çıkarlarına ve beyanlarına göre değişen despotları destekleyen yeni sömürgeci şebekelerin yetimleri olarak kaldı. Eğer yeni sömürgeci yapılar bağımsızlığın başarısızlığını baştan sona açıklamıyorlarsa, o zaman bu yarım yüzyıl, sömürgeci saatli bombanın tesirinin hüzünlü gösterisi olmuştur.

Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde tahmin ettiği evrimin büyük ölçüde farkına varıldı. Önceki sömürgeci güçlerce beslenen ve sivil ve askeri popülistler tarafından öncülük edilen iktidar mücadeleleri, kabilecelik ve bölgecilik, bağımsızlığı biçimsizleştirdi. Önde gelen klikler ve eski sömürgeciler tarafından desteklenen yeni burjuvaziler, sömürgeci yöneticilerle değiştirilen sivil ve askeri popülistlerin avantajına sahip. Kaynakları sıkıca tutma ve iktidardaki kastlar tarafından rantların zaptedilmesi –sivil veya askeri- bu ülkeleri devam eden bir parçalanma durumuna esir etti. Sömürgeci idari güçlerin geri çekilmesi, nüfusun büyük çoğunluğunca yönlendirilen varoluşun doğasında gerçek bir değişime neden olmadı.

Aslında yeni sömürgeci dönem, Afrika kıtasının yeni kılıfının ve Arap-İslam yayının altında yeniden sömürgeleştirmeye son veriyor. Tüm otoriter rejimlere, yıkıcı sosyoekonomik kötü yönetim eşlik ettiği için, eski sömürgecilerin çıkarları korunmakta ve her zamankinden daha fazla bulunmakta. Stratejik düzeyde, savunma anlaşmaları, yabancı denetim altında çalışan gümrük memurlarının çalıştığı başlıca havaalanının olduğu tüm kıtada hava üslerinin kuruluşuna izin vermiştir ve bu da “tâbi devlet”in ne olduğunu önemli ölçüde anlatmakta.

Afrika, Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Amerika’da Fanon, her zamankinden daha güncel görünüyor. İnsan hakları ve özgürlük için mücadele eden herkese anlam kazandırıyor, çünkü özgürleşme, politik olgunluğa erişen bir neslin her zaman ilk hedefidir. Birçok adam ve kadın özgürlük, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin yerel despotlara ve korudukları yeni sömürgeci düzenin doktrinlerine karşı yürütüldüğünü öğrendi. Kaynakları yağmalamaya ve sonrasında, artık kullanışlı olmadıklarında defetmeye alışkınlar. Ancak sömürgeciliğin başkalaşımı burada durmadı. Libya ile olan savaşta açık bir şekilde militarist bir duruş sergileyen insancıl müdahaleler, özellikle kırsal bölgelerde halkı bağımlı devlet olmanın yapısal ilişkilerine bağlayan ve devletin etkisini gasp eden sivil toplum örgütlerinin sessiz yerleşimine olanak sağlamışlardır.

Bu sivil toplum örgütlerinin birçoğunun yerel uzmanlıktan ayrıldığını ve hatta kendi hükümetleri tarafından paylaştırılan fonlara bağlı olduğunu ve böylece becerileri devretme olanağını ihmal ettiğini belirtmek gerekir. Bu yolla bağımlılığın hayır kurumu temelli yapılarını büyütüyorlar. Özünde, bu yenilenen egemenlik, yeni sömürgeci zihniyetini aşılıyor ve idame ettiriyor. Dolaysız ekonomik müdahale, hegemonik çıkarlarını zar zor saklayan politik insancıl bir söyleme eşlik ediyor. Şüphesiz, bitmek bilmez genelleştirilmiş terörle savaş, çokuluslu çıkarları kollamakla itham edilen Batı’ya, yabancı bölüklerini konuşlandırmak için bir mazeret veriyor. Bu hareketten en çok etkilenen bölgeler, şimdiye kadar sömürülmemiş veya az sömürülmüş stratejik doğal kaynaklara ev sahipliği yapanlar. Bunlar Nijerya, Gine ve en son olarak Libya’yı içeriyor.

İç savaşlardan hükümet darbelerine kadar, bağımsızlık, hâlâ eski sömürgecilerin hizmetinde olan ‘aracı’ bürokrasiler için çıkar arayışında olan, parçalanan devletlerde görülmüştür. Oldukça hızlı bir şekilde sömürgecilik sonrası devletler kendilerini, kayıtsızlığın, yozlaşmanın ve özel çıkarların ayrıcalığının adet haline geldiği yeni sömürgeci devletler haline dönüştürmüşlerdir. Devlet bürokrasileri, genellikle bu gayrı resmi durumların altında ezilirler.

Kaynakların talanının, servet yoğunluğunun ve sermaye hareketinin etrafında örgütlenen ekonomik hâkimiyet –varsayılan model ne olursa olsun- Afrika kıtasını ve Arap dünyasını baş döndürücü eşitsizliğin, kitlesel fakirleşmenin ve sömürgecilik sonrası devletin doğal zayıflığının bir çukuruna yerleştirmiştir. Son yüzyılın sonunda, diktatörler arkalarına yaslandılar ve emperyalizmin savaş kışkırtan yenilenen düzeninin Irak, Libya ve belki yarın Suriye’de gerçekleşmesini izlediler. Hep mücadele ediyormuş gibi göründüğümüz terörizm aslında, Batı tarafından korunan ve onunla ittifak halinde olan otoriter ve gerici devletlerde gelişmekte.

Emperyalizmin en yeni safhası –küreselleşme-, daha az gelişmiş ülkelerin pazarlarının çokulusluların gelişmelerine açılmasına dayanır. Fakat -finansal ilk yardımın bir biçimi olarak verilmiş- Afrika ve Arap ülkelerinin küresel pazarlarda demirleme stratejisine, yeni aktörlerin ortaya çıkması yoluyla meydan okuyor.

Ortaya çıkan ekonomiler, yeni sömürgeci rahat düzenlemeleri engellemeye geliyor ve bu nedenle tımarlara dayanan düzenin, halk desteği azalırken titremeye başladığını görüyoruz. Bu son zamanlarda Tunus ve Mısır’da görülebilir. (Buna ilaveten bir süre önce Venezüella, Bolivya vs.’de olanlar)

Uluslararası ilişkiler bağlamında bu, batılı güçleri periferide olarak gördükleri ülkelerle ilişkilerini yeniden düzenlemeye zorlamakta. Sonsuz terör savaşından sonra –ki bu, hayli çok biçimde en kötü diktatörlerin bazılarının desteğiyle bilinmektedir- bu ilişkilerin önemli bir parçasının müdahale olduğu fikri her zaman mevcuttur.

Hücumbotun yeni siyasi söylemi

Sömürgecilik sonrası yıllarının ataerkil duruşundan, batıdaki yeni muhafazakârların rehberliğiyle, kendisini tamamlanmamış hakkın söylemi olarak gösteren sözde bir ‘harbilik’ ortaya çıkmıştır. Herkesin önünde bariz ırkçı temellerinin hesabını vermekte tereddüt etmiyor. Dolaysız ekonomik müdahaleye, hegemonik amaçları için zayıf bir örtü olan insancıl-politik söylem eşlik ediyor. Terörle savaş, -öncelikli olarak sömürülmemiş maden kaynaklarının olduğu bölgelerdeki- çokuluslu şirketlerin çıkarlarını gözetme gizli gündemiyle, bölükleri konuşlandırmanın gerekçesi olmuştur.

‘Sürekli ‘insan’dan bahseden bu Avrupa, endişe ettiği tek şeyin ‘insan’ olduğunu duyurmayı bırakmıyor, bugün bu Avrupa ruhunun hüküm sürdüğü her ülkede var olan insanlığın çilesini biliyoruz.’Franz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri.

Doğru kabul edilen bu veda hediyesi adı altında, ırkların hiyerarşisi, azar azar kendisini sözde ‘medeniyetler savaşı’, insancıl müdahale ve demokratik inancın insansız uçaklar tarafından yayılmasıyla yenilemiştir. Böylelikle sömürü ve dışlanmanın yeni propagandacılarını belirlemek için savaş alanı hikâyesi başlar. Seçici hafıza, egemen kapitalist değerleri durmadan çekiçlemek ve unutmak, ötekinin, Müslüman, Arap, siyahînin bir temsilini oluşturarak fikir şekillendirmeyi amaçlar. Kalıtsal olarak evrensel değerlerden aciz, böylelikle de düzeltilemez bir şekilde barbar olan düşman, fiilen insanlıktan dışlanmıştır. Bu bağlamda, Dakar konuşması (Nicolas Sarkozy’nin 26 Temmuz 2007’de Dakar’da yaptığı ve sömürgeciliğin büyük bir hata olduğunu ifade ettiği, aynı zamanda Afrika’nın geri kalmışlığının tek sorumlusunun sömürgecillik olmadığını iddia ettiği konuşma; ç.n.) önemli bir aşama olarak kalır.

Tekrar paketlenmiş, modernleştirilmiş bir ırkçılığın teorisyenlerine göre, bağımsızlık başarısızlığının nedeni sömürgeciliğin zehirlenmiş mirası, önceki büyükşehrin yıkıcı etkileri ya da önceki sömürgecilerin iktidar anahtarını verdiği diktatörlerin dayanıklılığı değil; kendi ‘arkaikliğinde’ donmuş insanların kendi kaderlerini kontrol etme yetersizliğidir. ‘Siyah deri, beyaz maskeler’ ırkçılık karşıtı mücadelede esas kilometre taşıdır: sömürgeciliğin dürtülerini ve onun ezilenler üstündeki etkilerini inceleyerek bu ayrım mekanizmalarının ve politik aşağılamaların deşifre edilmesi. Ona göre bu, ırkçılık kurbanları ve ırkçıların kendileri için evrensel bir yabancılaşmama hareketindeki ırkçılığa karşı mücadelede açıkça belirtilmişti.

Kötürüm olmaktan uzak, bu saldırılarla yüzleşen insanlar ilerlemeye devam ettiler ve adalet, saygınlık ve daha iyi bir yaşam için olan mücadelelerini bırakmadılar. Ortaklaştırılmış mücadelelerin kamusal yüzü ne olursa olsun –basın özgürlüğü ya da özgür irade- bütün kıtada, halkın sesi güçleniyor: vatandaşların özgürleşmesi için politik mücadele ve neo-liberal modeli reddetmeyle uğraşan kadınlar ve adamlar. Bağımsızlık mücadelelerinin başlıca mitleri henüz ölmedi. Bu noktada, Arap dünyasındaki halk isyanlarını anlamak gerekir. Bu hareketleri sosyal rahatsızlık ifadesine veya açlık isyanlarına indirgemek bir aldatmacadır.

Fakat sosyal ilerleme ve gelişimin kayıp yarım yüzyılı, politik aydınlanma ve yerleşme yarım yüzyılı olmuştur. Aslında, dogmatik prizmalar, yol gösterici gücünü kaybetmiştir ve hâlâ işlevi olan tek analitik taslaklar, kesin olarak gerçeklik ilkesine dayananlardır.

Fanon’un fikirlerini, bundan önce sömürgeci egemenliği altında olan ülkelerin şartlarını kullanmak, ideolojik at gözlüklerinden ayrılmış ve tüm dogmalardan kurtulmuş gerçeklikle yüzleşme alıştırmasıdır. (Bu anlamda, onu unutulmuş ve ikonlaştırılmış olarak görenlerin aksine, Fanon her zamankinden daha geçerlidir. O, psikiyatrist, Cezayirli bir mücahit, Pan-Afrikalı devrimci, gezgin bir elçi ve kendilerinin egemen dünyaya bağlı olduğuna inanan herkes için özgürlük savaşçısı olmuştur.)

Siyah deri, beyaz maskeler sözünü hatırlayalım: “Bir renk adamı olan ben, tek bir şey istiyorum: asla egemenliğin bir aracı olmamayı. Birisini başka birinin hizmetinde asla görmemeyi. Yani kendimi bir başkasının hizmetinde. İnsanı nerede olursa olsun keşfedebilmeyi ve istemeyi.’

Fanon’un özgürlük eleştirisinin altında, iktidar sistemlerinin aslında ne olduğu gün yüzüne çıkıyor: tüm ekonomik, sosyal ve kültürel engellerin kökenindeki baskı ve yağma sistemi. Demokratik içeriği boşaltılmış bağımsızlık savunmasızdır: kurtuluş mücadelesinin kazanımları hiçbir şekilde tersine çevrilemez. Ayaklanan halkların özgürlüğü, önceki sömürgecilerce desteklenen güçler tarafından ele geçirildi. Egemenlik sadece görünüşünü değiştirdi ve özgürleşme henüz gelmedi.

Fanon’a göre, ‘bireyin özgürlüğü, ulusal kurtuluş sonucunda ortaya çıkmaz. Gerçek bir ulusal özgürleşme sadece birey özgürlüğünün değiştirilemez bir şekilde kendi özgürleşmesini harekete geçirmesine kadar vardır.’ Bu nedenle, nadir de olsa, sömürgeci boyunduruktan kurtulmuş toplumlar, yurttaşsız toplumlardır.

Bağımsızlığın ikinci aşamasınıortaya çıkarken maksat, bağımsızlığın politik içeriğini toplumun tanıyabildiğine geri getirmektir ki bu olmadan bağımsızlığın şekli sadece bir karikatürden ibarettir. İnsanoğlunun kurtuluşu; özel ve kamusal özgürlüklerin savunmasına, ortak çıkarların önceliğine, eşitsizliğin azalmasına, seçilmişlerin güvenilirliğine ve hakların egemenliğine dayalı evrensel bir mücadeledir.

Gerçek kurtuluş, sadece gerçekten demokratik, güçlü ve temsili olan kurumlar bağlamında öngörülmüş bağımsızlık mücadeleleri tarafından uğraşılan süreçleri izleyen şeydir. Demokratik özgürlükler bu ülkeler için egemenlik ve sefalet arasındaki çıkmazdan kaçmanın tek yoludur. Eşit biçimde gerekli bir ön koşul, küresel güneydeki ülkelerin lehine, ulusla arası güçler ve onların yeniden dengelenmesi arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesidir. Fakat bu, piyasaların boyunduruğu altına girmek için, eski sömürgeci ülkeleri de ilgilendirir.

Uluslararası ilişkiler bağlamında, hiçbir meşruluk olmaksızın, bunun yerine silahlı kuvvetlerinin gücüyle ve dış destekle birlikte, liderler uluslararası safhada hiçbir değere komuta etmiyorlar. Kendilerini içten demokratik zanneden büyük güçler için, daha az gelişmiş dünya üzerine kurdukları hegemonyayı devam ettirme arzularının sona erme zamanı gelecektir.

Fanon’un dik başlılığı ve azmi, drama, halkın yaşam biçimi olduğu sürece, başarısızlıktan kader olmadığını gösteriyor. İlerlemenin dayanışması ve mücadelelerin çakışması, diktatörlere, yeni sömürgeci ve emperyal hegemonyaya karşı direniş, çözüme giden yolun kilometre taşlarıdır. Dayanışma ve enternasyonalizm- ki Fanon’a göre bunlar birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır- halkların mücadelelerine sürekli devam eden bir insan boyutu katmakta.

Bir psikiyatrist, bir deneme yazarı ve bir militan vasıflarıyla Fanon, bir hayli ötekileştirilmiş ve çelişkilerle delik deşik edilmiş olmasına rağmen spot ışıklarını sömürülmüş dünyanın birliğine çevirmiştir. Bu nedenle, mücahit Fanon’a göre, Karayip, Afrika veya Latin Amerika halkı tarafından verilen mücadelelerin hiçbir farkı yoktur. Biri Fanon tarzı analizi şöyle de devam ettirebilir: yayılmacı eğilimiyle, liberalizmin örgütlenme biçimlerini küresel güneye nakleden küreselleşme, şimdi aynı şeyi Kuzey’e yapıyor.

Dışlanma ve sömürünün sosyal ve politik ayırma özelliği, dünyayı küçük azınlıkların çıkarları doğrultusunda birleştirmeye meyillidir. Yunanistan’a uygulanan muamele, AB ve bankalardaki ultra liberallerin yardakçılığıyla biriken dış borca bir karşılıktı. Bu durum, şu an gelişmiş dünyada uygulanan toplumsal ilerlemeleri bozma stratejilerini açığa çıkarıyor.

Terörizm karşıtlığı adı altında oluşturulan denetim kültürü, bu süreçlerce dışlanan ve haklarından mahrum bırakılanların kriminalize edilmesine katkıda bulunuyor. Basının Birleşik Krallık’taki en son ayaklanmaları işleyiş biçimi, 2005 yılında Fransa’daki işçi sınıfı banliyölerinde görülen isyanları hatırlatıyor. Sosyal ve etno-kültürel kategorilerin -fakirler, siyahîler, Araplar, Müslümanlar- üst üste gelmesiyle hızlanan, peş peşe gelen kaymalarla, Batı rejimleri, sömürgeci söylemi yerel politikaya tekrar yerleştirdi. Gizli tarih ile ilgili bir çelişkiyle, yerliler yalnızca özgün halleriyle değil, aynı zamanda Fanon’un ‘yasak kentler’ olarak tanımladığı, ayrımcılığın yeni biçimlerinin zorla uygulandığı yerlerde de hep mevcuttur. Yeryüzü Lanetlileri’nde şöyle belirtmişti:

‘Sömürülen dünya ikiye ayrılır… Sömürülenler tarafından ikâmet edilen bölge, sömürenler tarafından ikâmet edilen bölgeyi tamamlamaz. Bu iki bölge birbiriyle yüz yüzedir fakat daha büyük bir bütünün parçası olarak değil… Dünya, her biri farklı türle işgal edilmek üzere, bölümlere ayrılmıştır. Sömürgeci bağlamın özgünlüğü, yaşam tarzları arasındaki devasa fark, eşitsizlik, ekonomik gerçekliktir, insan gerçekliğini maskelemeyi asla başaramaz.’

İşleyiş şekli değişmiş olsa da, halkın ağırlığı ve egemenliğinin kalıcılığı görülebilir. Hatta baskın halklarca ‘korunuyor’ olma kılıfı altında, bu kategorileri, en hassas toplumları içerecek biçimde genişletiyorlar. Yabancılaşma biçimi değişti fakat sömürünün ideolojik destekleri sürekli olarak kalıcılığını koruyor ve gezegenin tekdüze modele boyun eğmesini sağlayan küreselleşme unsurları haline geliyor. Ekonomik kriz, Batı kapitalizminin bir krizidir. Afrika ve Arap dünyası toplumlarına göre, –askeri insani müdahale nezareti altında- yeniden sömürgeleştirme, artık ‘uygarlaştırma görevi’ne değil, koruma sorumluluğuna, kendisini ‘uluslararası toplum’ olarak bildirenlerin güvenilmez yalanlarına başvuruyor. Baskıcı doğasını, yabancılaşan ve kişiliksizleşen bir karakterle devam ettiriyor.

Sömürgeci geçmişi ve şimdiki adaletsizlik ve topraklardan çıkarılmayı göz ardı etmeyi isteyenlere göre, Fanon’ın eserleri yol kenarında bırakılacak ve şiddet özründen başka her şey olarak anlatılacak. Onu küçük düşürenler, Fanon’a karşı bir cadı avı başlatan yeni muhafazakâr ‘aydınları’ toplayacaklar. Eğri okumalarla ve peşin hükümlü temsillerle, Fanon’un eserlerinin ve onların ırkçılığının kendi görmezliğini tekrar oluşturacaklar.

İnkâr edilmiş, sömürülmüş ve köleliğe mahrum edilmişlerin son çaresi olarak Fanon tarafından savunulan şiddet, daha büyük bir şiddete maruz bırakılmış ezilenlerin meşru savunmasıdır: baskı, mülksüzleştirme ve horlanma.

Ancak, bütün manipülasyonlar ve propagandaların olduğu gibi gerçeklik de inatçıdır. Çeşitli mekanizmalar, eski sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmek için her zaman iş başındadır. Teslimiyet ve yalanların reddi, Fanon’un çalışmalarının tohumunu atan direniş ruhu, dünya çapında hakları için mücadele edenlere ilham vermekte. Başka herhangi bir yerde olduğu gibi Filistin’de de, baskıdan uyananların arka bahçelerinde, Fanon’un hareket halinde olan düşünceleri, dünyadaki değişimlere rağmen gerçektir.

Dünyamız mülksüzleştirmeden, adaletsizlikten ve yabancılaşmadan azâde mi? Fanon bizi, direnmeye ve hiçbir zaman pes etmemeye çağırıyor.

http://www.pambazuka.org/en/category/features/78515 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ

Posted in Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Via Campesina Avrupa Koordinasyonu :”Monsanto arıcılara tazminat ödemelidir”

Posted by lahy 16/12/2011


Dünya ölçeğinde arı ölümleriyle karşılaşılıyor. Buna ilişkin bilimsel araştırmalar yapıldı,  konunun  korkunç boyutları artık gözler önünde neden GDO.

Bu konuda Çiftçi-Sen’in de bileşenleri arasında bulunduğu, La Via Campesina Avrupa Koordinasyonu bir bildiri yayınladı, bildiri şöyle:

Avrupa Birliği Adalet Divanı, MON 810 mısırından kaynaklanan polenleri içeren bal ve polenin insan tüketimine yönelik pazarlanamayacağı yönünde bir karar verdi.

Arıcılar, Monsanto’nun GDO’lu mısırının polenleriyle kirlenmiş ürünlerini satamamaktalar. Bu yeni felaket aynı zamanda yüksek miktarda pestisit kullanımından kaynaklı olarak kovanlarda büyük oranda arı ölümlerine yol açtığından sürdürülebilirliği de ortadan kaldırmaktadır. GDO’lara onay vermiş olan Avrupa Birliği bu sorunu artık görmezden gelemez.

Çİftçi Sendikaları Konfederasyonunun da kurucu üyesi olduğu, Via Campesina Avrupa Koordinasyonu (ECVC), Avrupa’daki binlerce bal üreticisinin yanısıra ve Avrupa pazarını ürünleriyle destekleyen Latin Amerika ve diğer ülkelerdeki bal üreticilerine yıkıcı bir felaket yaşatan Monsanto’nun dikkatsizliğini ve GDO üretiminin zararlarını duyurarak açıkça suçlamada bulunmaktadır.

ECVC, Monsanto’yu sorumluluklarını yerine getirmeye ve bal üreticilerinin ürün kaybı, pazar kaybı ve artan maliyetlerinden kaynaklanan tüm zararlarını karşılamasını talep etmektedir.

ECVC, yetersiz bir değerlendirmeyle izin verilmiş MON 810 isimli mısır için verilen iznin derhal geri çekilmesini talep etmektedir. Bu mısır türü konusunda yapılan yetersiz değerlendirmeye ek olarak, transgenik polenin bu poleni tüketen arılar, yavruları ve kış arıları üzerinde ne gibi etkiler yarattığına dair ciddi ve kapsamlı bir çalışma yürütülmemiştir.

ECVC, arıcılıktan elde edilen ürünleri kısa veya uzun vadede kirletebilecek genetiği değiştirilmiş nektar ve/veya polen üreten bitki ekiminin yasaklanmasını talep etmektedir. Bu tür enfeksiyonlar bal üreticilerinin, ürünlerinde GDO’ların olmadığını kanıtlamaları yönünde türlü analizler yaptırmalarına yol açacak veya bal ve arıcılıkla ilgili diğer tüm ürünleri GDO’lu olarak yaftalanacaktır. Bu tür bir yafta, bal üreticileriyle birlikte ürünlerinin döllenmesi için arıya gereksinim duyan tüm çiftçileri de piyasadan dışlar. Bal ve polen tümden doğal olarak kalmalıdır.

ECVC, Avrupa Komisyonu’ndan, büyük çoğunluğu GDO’yu reddeden ve sağlıklı, doğal bal tüketmeye devam etmek isteyen Avrupa halkının fikirlerini dikkate alarak karar almasını talep etmektedir.

Via Campesina Avrupa Koordinasyonu

(Karasaban)

Posted in Genel Haberler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Bolivya’da bir garip barikat kurma öyküsü = METİN YEĞİN

Posted by lahy 11/12/2011

Bolivya’da yolları kesen grup, Brezilya’dan kaçak gelen otomobil ruhsatlarının ‘millileştirilmesi’ için istenen bedeli protesto ediyor.

Bolivya'da bir garip barikat kurma öyküsü
Normal bir gece yolculuğuydu. Otobüs karanlığın içinde ilerliyor. Bir yerde durunca, pencerelerinin önü tavuk, pilav, cola, su ve meyve kompostosu satıcılarıyla doluyor, biraz uzun durursa herkes inip sağa sola işiyordu. Kocaman açılan camların yanında çardakta uyur gibi yıldızlara sarılıp gidiyorduk. Bir ara çok uzun durdu. Böyle bir durumda, hemen diğer yolcuları kontrol etmek gerekiyordu çünkü bir kere Arjantin’de bizi otobüste unutmuşlardı. Bütün yolcular uyuyordu. Sorun yoktu. Muhtemel, bir barikatla yol kesme olmalıydı. Otobüs böyle durumlarda biraz geri gidiyor, bir dağ yoluna ya da sadece dağa sapıp gidiyordu. Açık kapalı camlardan, üst ve alt kapaklarından ve her yerden içeri toprak yağıyordu. Gözümüzü toprağa doyuruyordu.

Barikatı çocuklar açar 

Otobüslerde genellikle ‘Transporter’ filmi serileri oynuyordu. Muhtemelen, şoför kendisiyle özdeşleştiriyordu. Haklıydı. Daha tehlikeli sahneler yaşadığımızdan emindim. Ayrıca insan, kendisi içinde olunca daha da gerçekçi oluyordu. Allah’tan sadece üç ‘Transporter’ filmi olduğundan seyrettiğimiz toplamda yirmiyi geçmemişti. O bitince de ‘Driver-Sürücü’ filmi konuyordu. O sadece iki kere çekilmişti henüz ve ne güzel ki. Bu filmlerin başına mutlaka eski “Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim” rahmetli Zeki Müren anonsu konmalıydı. Zaten başındaki “Sakın kopyalamayın, suç işlersiniz” yazıları Bolivya’da iyice komikti. Onun yerine gülümseyen rahmetli Zeki Müren fotoğrafının üstüne bu güzel slogan işlenebilirdi. Kültür Bakanımıza söylenmeliydi. Çok severdi.

Şoför geldi. Barikatları aşacak bir yer yoktu buralarda. Dağ ve orman bizim transporter’a bile aman vermiyordu. “Hep birlikte gelin, mutlaka çocukları da alın, konuşalım, yolu açsınlar” dedi. Yolcular buna alışıktı. Önde kadınlar ve çocuklar, barikatlara doğru yüründü. Kundaktaki çocuklar daha makbuldü. Barikat komitesine gidildi. “Siz kesinlikle haklısınız” denildi. “Mutlaka kabul edilmeli. Sizi tamamen destekliyoruz.” Bunu söyleyince bütün otobüs cemaati, televizyondaki naklen mevlit yayınlarında olduğu gibi bir ağızdan onay verdik.

48 saatte iki barikat 

Otobüs sözcüsü tecrübeli barikat açıcı kadın, onaydan aldığı güçle devam etmeden önce, kundaktaki bebeği bir sağa sola salladı -Galiba bu bebeği ödünç almıştı. Otobüste kucağında yoktu-. “Fakat bizim de sizin gibi çocuklarımız var. Onlar nasıl dayanacaklar?..” Burada bir an, cevap almak için kesince 17 numaralı koltuktaki kadın devreye girdi. “Benim çocuğum bütün yolculuk boyu ateşler içinde kıvrandı” dedi. Çocuğunu biliyordum. Elinde tavuk buduyla, bütün gece otobüs içinde koşup durmuştu. Demek ki ateş sanrısıydı bu ya da dansı. Oradan bir televizyon kamerası belirdi. Bolivya hızlı haber ajanslarından biri değildi. Sadece sıkışan otobüslerden birindeki muhabirlerdi. Olay yerinde bu kadar çabuk olmaları da pek önemli değildi çünkü hiçbir yere gidemeyeceklerdi. Öncü kadın kameraya da konuştu. “Destekliyoruz ama bizim de çocuklarımız var” dedi. Bu sefer, toplanmış beş otobüs yolcusu, hep beraber onay verdik. Süleymaniye Camii gibi oldu.

Komitedekiler aldırmıyorlardı. Yanlarında getirdikleri plastik sandalyelerde oturuyorlardı. Aslında hiç görmediğim tipte bir barikatçı grubuydu. Öncelikle lastik filan yakmıyorlardı. Birkaç ağaç atarak yolu kesmişler, gişelerin önüne de kendi arabalarını dayamışlardı. İki çok büyük TIR’ı da anayolu tamamen kapatmak için kullanmışlardı. “Kaçıncı barikat” diye sordum. “İkinci” dediler. Bu, 48 saat anlamına geliyordu. Birinci barikat 24 saatte yapılıyordu. Yollar açılıyordu. Bir şey değişmezse ikincisi 48 saat oluyor ve yollar açılıyordu. Böyle ilerliyordu. Bolivya kuralsız bir ülke değildi. Öncü kadını görüp nedenini sordum. “Tam bilmiyorum” dedi. Kundaktaki çocuğu annesine geri veriyordu. Sanırım başarısızlık onu üzmüştü.

Ruhsat için yol kesme 
Otomobil ruhsatları içindi. Bolivya’da binlerce, Brezilya’dan gelen çalıntı otomobil vardı. Kamyonlar, otobüsler, minibüsler… Tanesi üç bin dolara satın alınabiliyordu. Uygun bir rüşvet ödemesiyle de yıllardır kullanılıyordu. Hükümet bunu bir afla yasallaştırıyordu. Kendi deyimleriyle millileştiriyordu. Fakat araba başı üç bin dolar civarında ruhsat parası istiyordu. Bu çok fazla diye yollar kesilmeye başlanmıştı. Barikat önünde marşlar ya da sloganlar yoktu. Dört çeker cipler kenara çekilip dört kapısı açık bırakılarak dört bir yandan pop şarkıları çalınıyordu. Maden işçilerinden, koka köylülerinden, yoksullardan öğrenmişlerdi. Haklarını istiyorlardı. Sadece zenginler de yoktu. Bir motoru olup da moto-taksi yapanlar, 1970 model arabası olanlar, onlar da en az 1200 dolar ödemek zorundaydılar. Büyük paraydı.

Garip bir dünya. Grev hakkı gibi bir barikat hakkı gelişiyor. İzinsiz gösteri düzenleme hakkı gibi, bu origamik demokrasinin bir kenarına sığışıyor. Sevinmeli belki. Fener alayları düzenlemeli ama mutlaka yollar kesilmeli. Gerçek ya da temsili hak arama milisleri, çalışma planları, iş, ekmek ya da dört çeker araba ruhsatları. Artık hepimiz, bütün dünya, Köroğlu çocukları..

Posted in Bolivya, Makaleler | Etiketler: , | Leave a Comment »

Latin Amerika birleşiyor=OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Posted by lahy 09/12/2011

OZAN ÖZLEM-KARAKAS

Geçtiğimiz 2 ve 3 Aralık günü Venezuela’nın başkenti Karakas, Latin Amerika için olduğu kadar belki de tüm insanlık için tarihsel sayılabilecek bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Bu iki tarihsel günde, Latin Amerika ve Karayiplerin, 550 milyon kişilik nüfusa, 20 milyon kilometrekarenin üzerinde bir yüz ölçümüne, 6,3 milyar dolarlık bir gayri safi milli hasılaya sahip olan toplam 33 ülkesinin temsilcileri, “sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda birlik ve entegrasyonu geliştirmek; yaşam kalitesi, sosyal gelişmişlik, bağımsız ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma sağlamak” gibi amaçlar üzerinden “demokrasi, eşitlik ve sosyal adaleti temele alacak” bölgesel bir birlik oluşturmak üzere bir araya geldi.

İki güne yayılan toplantılar sonunda, CELAC yani Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı ve Bolivar’ın birleşik Latin Amerika projesinin gecikmiş ama güçlü bir tezahürü olarak kuruluşunu gerçekleştirdi.

KURTARICILARIN YOLU: CELAC

Simon Bolivar’ın -zirve esnasında çeşitli ülkelerin liderleri tarafından da dile getirilen- “ Yeni dünyada, farklı bölgeleri kendi arasında ve bir bütünle ilişkilendirecek tek bir ulus kurmak büyük bir idealdir” yaklaşımının CELAC’ın ana fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilindiği gibi, Latin Amerika ve Karayiplerin “keşiften” sonraki tarihinin neredeyse tamamı bir sömürgecilik ve yeni sömürgecilik tarihi olarak biçimlenmiş, 1959 yılında emperyalist tahakkümde açılan Küba gediğinden sonra yaşanan birkaç deneyimin dışında, 1989 yılındaki chavez iktidarına kadar kıta ve kıta halkları neredeyse tamamen ABD/Avrupa emperyalizmi ve yerel oligarşilerin denetim ve politikalarının mağduru olmuştur.

Buna rağmen, son dönemde Latin Amerika’da rüzgarın yönü yavaş yavaş değişmeye başlamış, bir takım alternatif politikalar ve oluşumlar ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bu doğrultuda, özellikle Hugo Chavez’in ciddi bir toplumsal destekle sürdürdüğü sosyal politikalar ve diğer ilerici -veya değil- hükümetlerle kurduğu olumlu ilişkiler meyvesini vermiş; ikibinli yılların ortalarından itibaren Latin Amerika ve Karayiplerde çeşitli formlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli bir takım farklı oluşum ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Telesur, Banco de Sur, Unasur, Petro Caribe, Mercosur, ALBA gibi bir çok proje ve oluşum, CELAC’ın temelini oluşturan ve böylesi bir organizasyonun imkanına olan inancı besleyen öncüller olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, CELAC’ı, herşeyden önce Bolivar’ın düşünsel mirasının taşıyıcısı olan Chavez ve Bolivarcı Devrimin başarısı olarak görmek gerekir.

Elbette, böylesi bir birliğin kendisini neredeyse bir zorunluluk olarak dayattığı koşullar, onun oluşturulma iradesi kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda CELAC’ın, kapitalizmin yapısal krizinin yakıcılığını hissettirdiği, uluslararası hukukun emperyalist saldırganlıkla tamamen rafa kalktığı, emperyalist yağmacılığın en aymaz biçimde uygulandığı, farklı toplumların neo liberalizmden umudunu kesmeye başladığı ve bu ekonomi politikalarının alternatiflerinin mümkün olduğunun gözle görülebilir hale geldiği bir dönemde ortaya çıkması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Bilindiği gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri, çok uzun bir süre sömürgeciliğin hüküm sürdüğü ülkeler oldukları gibi, aynı zamanda kapitalist sömürünün ve neo liberalizmin önemli laboratuarları olarak da ciddi yıkıma uğramış ülkelerdir. Bununla birlikte, geçtiğimiz on, on beş yıllık dönem içerisinde bu yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğinin alternatiflerinin sol iktidarlar tarafından bizzat bu ülkelerde hayata geçirilmesi ve başarılı olunması, CELAC gibi sol tandanslı bir yapının bu ülkelerin yapısal bir takım sorunlarına çözüm olabileceği fikrini bir hayli güçlendirmiştir. Ekonomik ihtiyaçların belirleyiciliği dışında ayrıca, bölgesel olarak kurulan sosyal, siyasi ve kültürel bağlar da birliğin oluşumunu kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Şüphesiz ki birliği mümkün kılan bir çok farklı ihtiyaç tespit etmek de mümkündür.

Herşeyden önce sağ veya sol bir hükümete sahip olsun CELAC’ı oluşturan devletlerin tamamı, bu birlikte ciddi bir takım imkanlar görmektedir, bunun büyük bir avantaj olmayabileceğini veya ABD ile ilişkilerini sıkıntıya sokabileceğini düşünen ülkeler bile böylesi büyük bir projede yer almama riskini göze alamamış, truva atı kontejanından dahi olsa bir şekilde birliğe dahil olmuştur.

Karayiplerin, Petrocaribe sayesinde ekonomik krizin etkilerini bir nebze de olsa atlatan küçük ada ülkeleri, birliğe katılımı belki de bir yaşam meselesi olan Haiti, böylesi bir birliği her şeyden önce anti-emperyalist sol bir blok olarak gören Küba, Venezuela gibi ülkeler veya birliğin ekonomik gelişimlerine katkı sunabileceğine inanan sağcı Meksika, Şili, Kolombiya gibi hükümetlerin tamamı kendi öncelikleri ve vizyonları üzerinden bir şekilde bu birliğe katılma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum her ne kadar birliğin ideolojik tavrını heterojenleştirse ve ilerideki problemlerin habercisi olsa da, sonuç olarak CELAC, amaçlar, bileşim ve yönelimleri açısından ilerici ve sol bir nitelik arz etmektedir ve bu temel nitelik, ülkelerarası etkileşim arttıkça hala emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerdeki sol siyasetin gelişmesine yardımcı olacak, sol bir yönelime giren ülkeler üzerindeki emperyalist tehdit, şantaj ve darbe olasılıklarını da azaltacaktır. Bunlara ek olarak birlik daha en başta sahip olmaya başladığı prestijle, dünyanın çok kutuplu hale gelmesi için de bir imkan sunmaktadır. Daha şimdiden Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nden (Las FARC) Çin hükümetine kadar farklı kesimlerden kutlama mesajları almış, hatta Rusya hükümet düzeyinde işbirliği dileklerini iletmiştir. Bunda elbette, birliğe üye olan ülkelerin kaynaklarının ve ekonomik güçlerinin de payı büyüktür. Hesaplamalara göre birlik, yerkürenin en büyük tarımsal üreticisi olduğu gibi, aynı zamanda üçüncü büyük elektrik üreticisi ve en büyük petrol rezervlerinin de sahibi olarak dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

PEKİ YA SAM AMCA?

CELAC gibi bir birliğin ABD’nin arka bahçesinde, üstelik de bizzat baş düşman Chavez ‘in özel çabalarıyla kurulmuş olması muhtemelen Sam Amca’nın hırsından bayrak desenli şapkasını kemirmesine yol açmış olmalıdır.

Gerçekten CELAC gibi bir birliğin kurulmuş olmasının -eğer gerçekten amaçları doğrultusunda çalıştırılabilirse- ABD dış siyaseti için ciddi bir takım sonuçlar doğurması kesindir. Bilindiği gibi, ABD, Avrupa tekelleri ve yerel oligarşiler bölgede çok uzun zaman, ali kıran baş kesen rolünde halklara adeta kan kusturmuşlardır. Vahşi kapitalist sömürü, doğal kaynaklar üzerinde kurulan egemenlik, askeri darbeler, fiili/gizli işgal, katliamlar ve binlerce değişik türden musibet dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu bölgesinde de sadece emperyalizmin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının gerçekleştirilmesi amacıyla hayat bulmuştur ve hala son derece çeşitli ve derin problemlerle boğuşan bölge halklarının içler acısı durumunun sorumlusu da bunlardır.

Bununla birlikte, ABD veyerel işbirlikçilerinin bu toplumlardaki konumu ve etkisi, artan politik bilinç ve sol iktidarların somut başarılarıyla son zamanlarda ciddi bir düşme eğilimine girmiştir. Buna rağmen ABD geleneksel çıkarlarının korunması için eski refleksleriyle arka bahçesindeki nahoş durumlara müdahale etmeye çalışmayı sürdürmektedir. Honduras’ta Zelaya’nın bir darbeyle düşürülmesi, Chavez’e karşı darbe ve cinayet girişimi ve sonraki petrol grevi son zamanlardan aklımızda kalan müdahalecilik örnekleridir.

Raul Castro CELAC toplantısındaki konuşmasında, ABD’nin bu girişimleri hakkında bunların her nedense hep ALBA (Chavez tarafından kurulan alternatif ticaret örgütü) olduğuna dikkat çekerek bir toplantıda Ekvator devlet başkanına dönüp “sırada sen varsın, kendine dikkat et” dediğini hatırlatmıştır. O zaman bunu şaşkınlıkla karşılayan Rafael Correa ise, çok geçmeden bir darbe girişimine maruz kalmış, halkın sokağa inmesiyle hayatını güç bela kurtarabilmiştir. Kısacası komplo ve darbecilik, ABD’nin Latin Amerika’nın ilerici başkanlarına karşı oynadığı temel koz olmaya devam etmektedir.

Elbette aynı emperyalist gücün CELAC karşısında tavrının ne olacağı da kestirilebilir. Salvador Allende’yi deviren, Fidel Castro’ya onlarca suikast girişimi gerçekleştiren, Küba havayollarına ait bir uçağı havada patlatan Orlando Bosch gibi katilleri himaye eden ve onlarca kurumla Latin Amerika’da her türden ilericiliğe karşı savaş açan ABD, şüphesiz ki CELAC’a karşı da kayıtsız kalmayacaktır. Bilindiği üzere, uzunca bir süredir Latin Amerika kıtasında aksilikler ABD’nin yakasını bırakmamaktadır. Darbe girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, solcu adaylar seçimlerden başarıyla çıkmakta, dayattığı anlaşmalar refüze olmakta, geleneksel kaleleri tek tek düşmektedir. Bununla birlikte ABD, elli yıl sonra donanmasını Latin Amerika kıyılarında dolaştırmaya başlamak, Güney Komandosu’na sızma ve ajanlık faaliyetleri için İspanyolca öğretmek, kalan birkaç müttefikten biri olan Kolombiya’da yedi tane birden askeri üs açmak, Haiti’yi yardım bahanesi altında işgal etmek gibi bir takım açılımlar yapmıştır. Buna rağmen Kanada ile birlikte kendi politik etkisini hissettirebildiği Amerika Devletler Örgütü’ne (OEA) alternatif olarak CELAC’ın kurulmuş olması muhtemelen kuzeyli emperyalistler için oldukça can sıkıcıdır. “Amerikan Sömürgeleri Örgütü”nün zeminini yitirmesi, ABD için güneye politik müdahalede bulunma imkanlarından birinin göz göre göre ortadan kalkması olarak gerçekten ağır bir darbe olmuştur. Daniel Ortega’nın da dediği gibi güney üzerindeki ABD egemenliğinin belgesi, Monroe Doktrini, CELAC’la birlikte üstelik de kendi yıl dönümünde tarihin çöplüğüne gitmektedir.

ABD politik olarak galebe çalınmıştır.

SONUÇ YERİNE…

Geçtiğimiz günlerde Karakas’ta, insan toplumunun gerçekten dara düştüğü ve bunun sorumluluğunun kapitalizmde olduğunu anlamaya başladığı bir tarihsel dönemeçte, Latin Amerikalı devrimcilerin inisiyatifi altında önemli bir birlik kurulmuştur. Yeniliğine, heterojen yapısına, karşısında büyük düşmanlar olmasına rağmen bu mekanizmanın çalıştırılabilmesi Latin Amerika’nın ve insanlığın kaderinin değiştirilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu birlik, her şeyden önce, kendi kaderini eline almayı becerebilmiş halkların birbiriyle dayanışma içerisinde neleri başarabileceğini gösterebilecek bir yapı olarak emperyalizme karşı güçlü bir cephe oluşturma imkanına sahiptir. Bununla birlikte, CELAC’ın hepimiz için belki de en büyük faydası “git gide daha eşitsiz bir hale gelen bölüşümün haksız görünmesini” sağlayacak bir ayna ve “yaşam tarafından alışılmış olguları ölümsüz denilen adaletin karşısına çağıran” (K. Marks) bir mahkeme işlevi görmesi olacaktır.

Artık, neo liberalizm ve emperyalizmin dayattığı her politika ve önermenin karşısında onları, somut alternatiflerini uygulayarak itibarsızlaştıracak bir birlik vardır. Bu gerçekten tarihsel önemdedir.

Posted in Küba, Venezuela | Etiketler: | Leave a Comment »

Arjantinli Öğretmen Atanıyor Ama… Aykan SEVER

Posted by lahy 08/12/2011

Aykan SEVER
Buenos aires – BİA
Türkiye’de öğretmenler atanamadığı için sokaklara döküldüğü sıralarda, Arjantinli meslektaşları de Buenos Aires sokaklarındaydı. Onlar atanmıştı ama maaşları yoksulluk sınırındaydı ve üstelik eyalet Valisi, öğretmen sendikası temsilcilerinin de içinde bulunduğu özerk komiteyi dağıtmaya çalışıyordu.

Eylül sonunda başlayan öğretmenlerin direnişi geçen hafta Perşembe (1 Aralık 2011)ciddi bir saldırıya maruz kaldı. O gün grev yapan yaklaşık üç bin öğretmen yerel parlamentonun önünde toplanmıştı. İlk saldırganlar eyalet valisi Mauricio Macri tarafından yönlendirilen tribün fanatikleriydi.

Barra bravas diye adlandırılan bu gruplar tribün müdavimleri içerisinde örgütlenen, zaman zaman para karşılığı tetikçilik yapan kişilerden oluşuyor. Yer yer Arjantin sağı barra bravaları halk hareketleri karşısında devreye sokmayı ihmal etmiyor. Bu da o örneklerden biriydi.

Mauricio Macri, federal sistemle yönetilen Arjantin’in Capital Federal diye adlandırılan başkent Buenos Aires ve çevresinin valisi, PRO adlı “liberal” eğilimli bir partiden. Macri aynı zamanda geçmişte Boca Juniors’un 12 yıl başkanlığında bulunmuş. Bu yüzden kendine tetikçi tedarik etmekte zorlanacak birisi değil.(1)

Biz o güne dönecek olursak, ilk elden barra brava saldırısında bazı öğretmenler yaralandı ancak daha sonra metropoliten polisinin(2) biber gazı eşliğinde saldırısına da uğradılar. Arjantin’de bu müdahalenin öğretmenlerin direnişini kıramayan valinin, eylemleri terörize ve provoke etmeye yönelik olduğu şeklinde yorumlar sıklıkla dile getiriliyor.

Direnişin başlangıcı

Aylardır grevler ve yürüyüşlerle süren, öğretmenler ve onların öğrencilerinin de katıldığı bu direnişin kaynağına baktığımızda karşımıza sorunlu bir eğitim sistemi çıkıyor. Öğretmen ücretleri çok düşük. Eğitime ayrılan bütçe yetersiz. Fakat Vali sorunu böyle tarif etmiyor.

Ona göre yıllardır eğitim sistemini düzenleyen 14 komiteden oluşan Juntas de Clasificasion Docente (JCD) adı verilen organizasyon sorunlu. Vali’ye sorarsanız JCD çok bürokratik.

JCD’nimn yerine kendisinin merkezde olduğu bir karar sistemi kurmak istiyor. Asıl sorunsa komitelerde sendika temsilcilerinin olması. Komiteler, terfi, hiyerarşi, kimin, hangi okulda kaç saat ders vereceği gibi işlerle meşgul bir merkezi sistem. Tabii zaman zaman bürokrasi, keyfiyet, kayırmacılık gibi şikayetlerle muhatap oluyorlar.

Bu sıkıntılı konular Macri’nin kendi iktidar alanını genişletebilmesi için manevra olanağı yaratıyor.

Macri bir sürü meselede bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler türünde “liberal” bir yaklaşım sergiliyor. Mesela şehirdeki açıktan akan kanalizasyonlar kime emanet edilmiş bilinmez. Atık suları bırakmış ki serbestçe aksın. Sivrisineklerle mücadeleyi de yarasalara devretmiş.

Ama iş çalışanlara gelince Sayın Vali’nin hemen sınıfsal refleksleri devreye giriyor. Emekçiler de onu pek sevmiyor. Duvarlar çoğu zaman Macri’yi Hitler’le eşitleyen yazı ya da resimlerle dolu.

Direnişin sınırlı da olsa bir başarısından bahsetmek gerekir. Daha önce sistemi tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen valilik, şimdi komite sayısını yediye düşürmeye razı. Tabii bu komitelerde sendika temsilcisinin olmasını hala istemiyor.

Biraz boş bir hayale kapılıyor. Çünkü ülkede çalışanların yüzde 90’ı sendikalı. Sendikayı dışlamak isteyen birinin ya bir yolunu bulup sendikayı satın alması ya da ithal öğretmen getirmesi zorunlu.

Arjantin futbolu gibi

Buenos Aireste’ki ilk ve orta öğretim okullarının çoğu devlete ait.(3) Buralarda çalışan öğretmenler çok düşük ücretler alıyorlar. 2400 peso (yaklaşık 400 euro) alt sınır. Bu kıdeme ve çalışma saatlerine bağlı olarak bir miktar artabiliyor.

Ücretlerin bu kadar düşük olması nedeniyle öğretmen olmak pek cazip değil. Yine de bir iş sahibi olmak büyük bir avantaj. Kimse işini kaybetmek istemiyor. Hele de bu olasılığı işçi ve sol karşıtı pozisyonu açık olan bir valinin iki dudağı arasına hapsetmeyi hiç istemiyor.

Direnişte en son gelinen noktada Kirchner hükümetinden pek ses çıkmazken, yerel parlamentodaki muhalefet öğretmenlere sahip çıktı. Öğretmen sendikası UTE ile birlikte ellerinde saldırganların medyaya yansıyan görüntüleri suç duyurusu yapmaya hazırlanıyorlar.

Valilikse “en iyi savunma hücumdur” hesabıyla, greve katılan öğretmenlerin ücretlerinden 700-1300 peso arası değişen oranlarda kesinti yaptı. Üstelik direnişçileri şiddet kullanmakla suçluyor.

Bu taktiğin bazen futbolu zevkli hale getirdiği, karşılaşmaları bol gollü yaptığı doğru olabilir. Ama bu yıl Copa America’da hem de kendi evinde, daha akıllıca oynayan takımlar karşısında çuvallayan, Arjantin ulusal takımının durumuna düşmek de var.

Vali’nin sonu da galiba böyle olacak. Vali’nin saldırganlığı, direnişçilerin meşru zemini ve toplumsal desteği karşısında ister istemez yenilgiye mahkum bir tablo çiziyor. (AS/HK)

 

(1) Geçtiğimiz pazar Boca Juniors bitime iki hafta kala Banfield’i 3-0 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Aynı gün Macri’nin adayı Daniel Angelici ise Boca’nın başkanlığını kazandı. Boca’nın solcu bir takım olduğu şimdilerde eski bir efsane galiba.

(2) Bütün ülkede federal polis “güvenliği” sağlarken, başkentte ayrıca son iki yıldır, metropoliten polis organizasyonu var. Bu merkezi hükümetle Valilik arasında sürtüşme konusu. Her ne kadar federal polisin yetersizliği gerekçe gösterilse de valiliğin asıl olarak kendi silahlı gücüne ihtiyaç duyduğu yollu yorumlar da var. Bunu da zaman zaman nasıl kullandığını gösteriyor.

(3) Devlet okullarının yanı sıra özel okullar ve tercerizar adı verilen Ngo tabelalı şirketlerin yönettiği okullar da var. Bu okulların giderlerinin yüzde 80’i devlet tarafından karşılanıyor. Ayrıca büyük madencilik ve petrol şirketlerinden aldıkları desteklerle onların vicdanını yıkamaya yardımcı oluyorlar. Elde edilen kazançsa herhangi bir vergiye tabi değil.

Posted in Arjantin, Makaleler | Etiketler: | Leave a Comment »

Guatemala’da polis arşivleri açılıyor

Posted by lahy 06/12/2011

Aygül Yıldız -ANF

1960-96 yılları arasında ABD destekli hükümetlerce muhaliflere karşı kirli bir savaşın yürütüldüğü Guatemala’da polis teşkilatının tüm arşivleri internette erişime açılıyor. Dokümanların onbinlerce işkence, kayıp ve yargısız infaz olayına ışık tutması bekleniyor.

Teksas Üniversitesi ile yapılan işbirliği sonucunda 2005 yılında tesadüfen bulunan 80 milyon sayfalık dokümanlar Guatemala Ulusal Polis Teşkilatı Tarihi Arşivi (AHPN) hiçbir kısıtlama olmadan internet kullanıcılarına açılacak.

Dokümanlar izlenen kişileri, raporları, gözaltı tutanaklarını ve muhalif liderlerin faaliyetlerini içeriyor. Belgeler arasında 250 bin kişinin hayatını kaybettiği 36 yıllık savaş boyunca ülkede fişlenen 900 bin kişinin özel dosyaları da bulunuyor.

2005 yılının Temmuz ayında Guatemala İnsan Hakları Kurumu terk edilmiş bir cephane deposunda polis teşkilatının arşivini bulmuştu. Arşivdeki en eski döküman 1882 en yeni döküman ise 1997 tarihini taşıyor.

Ülkede 1960-96 yılları arasında en az 45 bin kişi gözaltında katledildi ve bunlardan çok azının cesetleri bulunabildi. Ülkedeki Tarihi Hakikatleri Araştırma Komisyonu hazırladığı raporda öldürülen kişilerin büyük bir çoğunluğunun askeri üslerin yakınlarında gömüldüğünü yazdı.

2006 yılında dijital ortama aktarılmaya başlanan arşivin düzenlenmesi konusunda akademisyenlerle birlikte çalışan Guatemalalı yetkililer özel hayatın gizliliğini ihlal etmeyecek tüm belgeleri yayınlama kararı aldı.

İlk etapta yayınlanacak 13 milyon belge arasında tutuklama kararları, sorgu tutanakları, tutukluların ve ölülerin fotoğrafları, parmak izi dosyaları, telsiz görüşmelerinin tutanakları bulunuyor.

Geçtiğimiz sene arşivdeki belgeler kullanılarak 1984 yılında kaybedilen sendikacı Fernando Garcia’nın katilleri tespit edildi ve emekli bir polis 40 sene hapis cezasına çarptırıldı.

Arşiv ayrıca 300 sivilin ölümünden sorumlu tutulan emekli general Hector Lopez’in yargılaması sırasında delillerin sağlanmasında önemli bir rol oynadı.

Arşivin tamamen yayınlanmasının ardından tanıkların ve mağdurların da yardımlarıyla birçok kayıp olayının aydınlatılabileceği düşünülüyor.

Arşiv bulunduğu günden bu yana eski katliamların araştırıldığı soruşturmaların tümünde baş kaynak olarak kullanılıyor.

Arşiv 2012 yılbaşından itibaren internette tüm kullanıcılar tarafından incelenebilecek.

Posted in Guatemala, İnsan Hakları | Etiketler: , | Leave a Comment »

Latin Amerikalı öğrenciler 12 ülkede ilk uluslararası yürüyüşü gerçekleştirdi

Posted by lahy 06/12/2011

24 Kasım’da 12’den fazla Latin Amerika ülkesinde onbinlerce öğrenci aynı anda yürüyerek parasız ve kaliteli kamu eğitimi talebinde bulundu.

Kolombiya ve Şilili öğrenciler 24 Kasım da her iki ülkede aynı anda yapılacak bir yürüyüş pplanlamış idi; bu yürüyüşe yürüyüşe Arjantin, Brazil, Kosta Rica, Ekvador, Guatemala, Honduras, Meksika, Paraguay, Peru, Uruguay ve Venezuela’dan öğrenciler aynı talepler ile katılarak Şili’de süren öğrenci hareketine desteklerini teyit ettiler.

24 Kasım’da Şili’nin başkenti Santiago’da yapılan yürüyüş sırasında polis öğrencilere saldırarak 58 öğrenciyi tutukladı. Darío Salas lisesini işgal eden öğrencilere saldıran polis burada 30 liseli öğrenciyi gözaltına aldı..

Kolombiya’da yoğun yağmur yağımasına rağmen onbinlerce öğrenci değişik şehirlerde yürüdü; polis yer yer çıkan olaylarda 11 öğrenciyi gözaltına aldı.

5,000 Honduraslı öğrenci Tegucigalpa caddelerinde yürüdü; yürüyüş eski başkan José Manuel (“Mel”) Zelaya Rosales (2006-2009) ve Ulusal Kurtuluş Cephesi ( National Popular Resistance Front -FNRP), tarafından desteklendi.

Posted in Öğrenci Hareketleri, Honduras, Kolombiya, Şili | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Evo’nun 5 yılı -Pablo Stefanoni

Posted by lahy 04/12/2011

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. İkinci iktidar dönemi, aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği, değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, çünkü artık karşıda büyük düşmanlar yok. Bu hem bir avantaj hem de dezavantaj

10 yıldan az bir süre önce Bolivya başkanının adının Bolivya dışında çok az insan bilirdi. Bugün ise Evo Morales sadece küresel bir figür değil aynı zamanda küreselleşme karşıtlarının bir ikonudur. 20. yüzyılın sonlarına doğru neoliberalizmin en yüksek noktaya ulaştığı yıllarda, Meksika’daki Zapatistalar “İktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmek” fikrini savunuyorlardı. Şimdi 21. yüzyılın ilk yıllarında Bolivya’nın ilk yerli başkanı Evo Morales dünyayı değiştirme eğilimini Subcomandante Marcos’un “İnsanlara itaat ederek hükmetmek” görüşünü kullanarak Bolivya’nın her yerinde bilboardlarda başkanın imajıyla birlikte sergileyerek şekillendiriyor.

Evo Morales başkanlık koltuğuna 18 Aralık 2005 yılında yüzde 54 gibi muazzam bir oy oranıyla oturdu. Petrol ve gazın ulusallaştırılması ve anayasa konvansiyonu olmak üzere hemen iki ana gündem üzerine ulusalcı bir proje teklifi sundu. İlk kanun ile Morales partisinin adından da anlaşılacağı gibi (MAS-Sosyalizme Doğru Hareket) doğal kaynakların yağmalanmasını ortadan kaldırmasını planladı, ikinci olarak da “iç sömürgeciliğin” ortadan kaldırılması için çalıştı. Bolivyalı yerli hareketleri genellikle yerli insanların -Bolivyalıların çoğunluğu- iç sebatta dışlanmalarının ve liberal-demokratların vatandaşların eşitliği ilkeleri çerçevesinde için için yanmaya devam etmesini karakterize etmek için bu terimi kullanırlardı. Böylece Morales emperyalist Callut’a karşı duran Davut gibi görülür ve bu onun ülke içindeki ve dışındaki popülaritesini açıklar.

Bu gelişmeler Bolivya’yı kapitalist moderniteye ve mevcut ekonomik krize karsı alternatif model arayanlar için işaret haline getirdi. Gerçek değişim sürecinde asıl aktör olarak yerli insanların varlığı bir “öteki” yeni bakış açılarını, dünya görüşlerini ve Batı’nın çöküşü karşısında alternatif siyasi, ekonomik ve sosyal uygulamaları sağlayabilenler hakkında bir dizi hayalleri harekete geçirdi. Ama daha da yakından bakıldığında durum çok daha karmaşıklaşıyor. Bolivyalıların büyük çoğunluğunun yerli olmasına rağmen (2001 nüfus sayımına göre yüzde 62), Bolivyalıların içinde esaslı bir modernizasyon için şiddetli bir arzu belirmesi neredeyse zorla ortaya çıkıyordu. Evo Morales maddi refah açısından iyi yaşam terimlerinin gelişimsel hayallerini yerli dünya görüşlerinde iddia edilen kayıtlı herhangi ruhsal ya da materyalist olmayan kurallardan daha güçlü devreye sokuyor.

Birçok ReVista okuyucusu için Evo Morales Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Ekvatorlu meslektaşı Rafael Correa, rahmetli Nestor Kirchner ve eşi, bugünkü Arjantin Başkanı Cristina Fernandez ve Nikaragua Başkanı Daniel Ortega gibi Güney Amerika’da ortaya çıkan ünlü liderlerden biri olarak görülüyor. Fakat bu “etçil” sol, ki Perulu yazar Alvaro Vargas Llosanın onu “vejetaryen” (ve iyi) soldan ayırmak için bu terimi kullanmıştı, homojen değildir. Morales’in liderliği Mesihçi yönden ziyade ağır dozda öz temsil içeriyor (kırsalda köylüler genelde ‘o bizden biri ‘ yorumu yapar) . Uluslararası Para Fonu (IMF), Evo’nun makroekonomi politikasının ihtiyatlılığını ve kolaylıkla Brezilya’daki ılımlı Lula Da Silva veya onun halefi Dilma Rousseff’ınkilerle kıyaslanabilecek sosyal politikalarını övdü.
Morales son birkaç yıl içinde ülkenin doğu bölgesindeki tarımsal-endüstriyel elit ile arasındaki şiddetli anlaşmazlıkta köylülerin ve kentli halk kesimlerinin mobilizasyonunu cesaretlendirerek gücünü pekiştirdi. Ayrıca sokaklardan aldığı destek oylara dönüştü: Ağustos 2008’da bir geri çağırma referandumunda oyların yüzde 67’ü ile onaylandı ve 2009 Aralık’ta eşi benzeri görülmemiş şekilde yüzde 64 ile seçildi.

Bununla birlikte, Ocak 2011 yılında hükümetin beşinci yıldönümü kutlamaları lekendi. Evo Morales 26 Aralık 2010’da Caracas’ta seller için yardım isterken Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia tarafından, daha sonra iptal edilen gasolinazo, yani yüzde 83’lük yakıt zammı açıklanmıştı. Gaz ve mazot sübvansiyonlarında kesinti açıklamasının sürpriz zamanlaması ve tonlaması, 90’ların ve 2000’lerin başındaki coşkulu neoliberal düzenlemelerin anılarını canlandırarak, Evo çağında hükümete karşı benzeri görülmemiş bir hoşnutsuzluk ortaya çıkaracak ve düzenleme geri çekilecekti. O ana kadar protesto muhafazakar sağdan gelmişti ama bu kez Evoculuğun kalesinden, Evo’nun destekçilerinin kendisinden geldi. Sonuç olarak 1 hafta sonra hoşnutsuzluk büyüyüp güçlenmeden Morales kararını iptal etmek için elini çabuk tuttu. Bolivya Başkanı hükümetin ‘halka itaat ettiği’ni ve önlemin (kesintinin) gerekli olduğunu tekrar etse de toplumsal hareketler bu uygulamalar için uygun zaman olmadığını fark ettirdi. Bununla birlikte fiyat artışları ve önlemin yarattığı belirsizlik yüksek gıda fiyatları ile ilgili bir dizi protesto doğurdu.

Dahası, bu mini-kriz, sık sık komüniteryan sosyalizmin başvurduğu kavramları anlamlı olarak sahneye koymayla Bolivyalıların günlük yaşantılarında meydana çoğu mütevazı olan asıl değişiklikler arasındaki kopukluğu belirginleştirdi. Sosyal destekleme uygulamaları, kırsal elektrikleşme ve otoyol inşaatı gibi yoksulluğa karşı savaştaki orta derecede başarılar yadsınamaz başarılar olsa da, “anti-kapitalist bir politika” olmaktan uzaktılar. Aynı zamanda Bolivya Devleti özellikle de nitelikli teknokratların ve kurumsal yoğunluğun eksik olmasından dolayı kronik olarak zayıf kalıyordu. Bu eksiklik devlet fabrikalarının kurulması gibi hükümetin devletçi projelerine birçok engel yaratıyordu. Petrol şirketlerine yönelik desteklemelerin duyurusuyla birlikte, gıda fiyatlarını düşürmek ve şeker gibi ürünlerin kıtlığını ortadan kaldırmak için küçük ve büyük üreticilerle bu yıl yapılan, üretim artışı hedefli resmi görüşmeler, piyasa mekanizmalarının üstesinden gelmenin, hükümetin ve sözüm ona “toplumsal hareketlerin“ hayal ettiklerinden çok daha fazla karmaşık olduğunu kanıtlıyor.

Evo Morales ‘açıklama krizi’ etkilerinden mağdur olmuştu. Morales yönetiminin ilk zamanlarında alınmış olan önlemlerin siyasi-sembolik etkisi düşünüldüğünde yaratıcılıkta bir düşüş yaşandığı görülüyor.

En son eğitim reformu yasasına doğrudan etkilenenler (özellikle öğretmenler) hariç tutulursa küçük bir kamuoyu tartışmasıyla geçti; aynı şey, bir Bolivyalının özelleştirilmiş sağlık hizmetine ihtiyacı olduğunda ne olduğu şöyle dursun düşük kalitede hastanelerde bugün hizmet için para ödemek zorunda kalan Bolivyalıların çoğunluğuna parasız sağlık hizmetlerini garantilemek için diğer gerekli değişiklikleri ve hazırlanan evrensel bir sağlık sigortası için de söz konusudur. Bu çabalar gerek olsa bile, Morales hükümetinin toplumsal etkileri hakkında ikna edici bir hikaye üretememektedirler.

Dönüşüm en çok elitlerin değişiminde; yerlilerin, köylülerin ve sade yurttaşların devlet aygıtına kitlesel biçimde dahil oluşunda, Bolivyalıların kendi kendilerine dönük algılarının değişiminde ve on yıllar boyu Washington’un diktalarına itirazsız boyun eğmelerden sonra Venezüella, Küba ve İran gibi ülkelerle kendini ittifak içine giren Bolivya dış politikası alanında fark edilmektedir.

Çin’den uydu satın alınması, petrokimya, hidroelektrik projeleri, maden ve otoyollar (Amazon bölgesi dahil) gibi dev projelere oynanması ya da başkan’ın Silahlı Kuvvetler’le yakın bağları, zaman zaman yerlicilik ve ekstrem kalkınma projelerini birbirine katan ideolojik bir keşmekeşi andıran farklı hayallerin devrede olduğuna delalettir. Bunların arasından, pek çok muhtemel kombinasyonu üretebilecek iki genel ve şematik hattın izini sürebiliriz.

Bir vizyon, -Başkan Yardımcısı Garcia Linera’nın katıldığı hegemonik vizyon-, “ihtiyatlı” makroekonomik politikalar izleyecek güçlü bir devlet önerisinde bulunmaktadır. Bir başka eğilim, kamu politikası bakımından uygulanabilir olmaktan çok felsefi olan, iklim değişikliği zirveleri, toplumsal hareket forumları ve politik oluşum süreçleri gibi yerlerde ifade edilmektedir. Bu eğilim, yeni Anayasa tarafından tasdik edilen ekonomik, politik ve hatta yargısal çoğulculuğa dayalı komüniteryan bir perspektifi yansıtmaktadır. Bu eğilimin en önemli savunucusu Altiplano’nun aymara yerlilerinin büyük saygısına mazhar olmuş Dışişleri Bakanı David Choquehuanca’dır. Bu iki eğilim arasındaki gerilimler, özellikle çevre konusunda fark edilebilir.

Bolivya, iklim zirvelerinde uluslararası liderlik ve ahlaki bir tutum sergileme niyetindeyse de, doğanın savunulması ve iklim değişikliğine karşı mücadeleye ilişkin iç siyasette tutarsızlıklar sergilemektedir. Yüksek fiyatların da tetiklemesiyle bir kez daha bir maden gücü / maden ülkesi olmanın çevresel maliyeti, kamuoyunun görüşüne sunulmadığı gibi hükümetin temel gündemi de olmamaktadır. Bu bağlamda, Morales koltuğa oturduktan sonra ilk kez, ne olursa olsun muhalefet eden sağdan değil, 2010’un başına kadar Morales’in bir müttefiki olan La Paz Belediye Başkanı Juan Del Granado’nun liderlik ettiği merkez-sol Korkusuz Hareket’ten gelen bir muhalefetle karşı karşıyadır.

“Korkusuz” üyeleri, özellikle La Paz’da, kırsal orta sınıfın desteğini arkalarına alıp, kendilerini mevcut değişim sürecinin “hatalarını eleştiren, başarılarınıysa destekleyen” daha demokratik ve kurumsal bir varyasyonu olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Hareket, destek almak için, son on-yıllarda ülkede en iyi yöneticilerden biri olan Belediye Başkanı Del Granado’nun başarılarından yararlanmaya çalışmaktadır.

Hükümet, bu harekete, geçmişte kendi muhafazakâr rakiplerinden kurtulmasına yardımcı olan bir mekanizmayı kullanıp, La Paz’ın şimdiki Belediye Başkanı Luis Revilla ve Del Garando’ya karşı suçlamalar getirip baskı yaparak yanıt verdi.

Bu yıl, Tarija (ülkenin güneyindeki, Bolivya doğalgazının temel rezervlerinin bulunduğu bölge) valisi, koltuğundan indirildi ve Paraguay’dan politik sığınma talebi kabul edildi; Pando eyaletinin eski valisi Leopoldo Fernandez, ayrıştırılmış yalıtık Bolivya Amazonu bölgesinde Evo taraftarı köylülerin Fernandez Thugs tarafından tuzak kurularak pusuya düşürüldüğünün iddia edildiği, sözde Porvenir katliamı (2008) yüzünden hala hapiste tutuluyor. Aralarında Santa Cruz bölgesinin özerklik yanlısı eski lideri Branko Marinkoviç ve eski başkan adayı Mafred Reyes Villa’nın da bulunduğu bazı eski güçlü muhalefet liderleri ABD’ye kaçtı. Hareketleri zayıf olsa da hükümetin ılımlı solun bu üyeleri karşısında aynı sonucu alıp almayacağı belli değil.

Morales belirgin bir ideolojik durgunluk ile karşı karşıya. Onun ikinci dönemi, bir ikinci dönemin gerektirdiği bütün aşınma ve yıpranmalarla damgalandı. Bu açıdan, Morales’in geleceği (2014’te tekrar aday olmayı planlıyor), değişim sürecinin sorumluluğunu alma ve ilk dönemine ait bazı tılsımları geri getirme kapasitesine bağlı. Şüphesiz, “değişim”in en sıkıcı aşaması başladı, karşıda büyük düşmanlar yok (bu hem bir avantaj hem de dezavantaj). “Ayrılıkçılara” karşı mücadele 2008’e kadar Morales’ın pozisyonunu güçlendirmeyi başardı. Şimdi, Bolivyalılar, Morales’in vaatlerinin günlük yaşamlarında daha iyi somut koşullara tercüme edilmesini bekliyorlar. Onlar ceplerindeki devrimi bekliyorlar.

Pablo Stefanoni, gazeteci ve ekonomist, Nueva Sociedad’ın editörü. Şubat 2011’e kadar Le Monde Diplomatique Bolivia’nın genel yayın yönetmeniydi. “Qué hacer con los indios…” kitabının yazarıdır. 

[Bolivia Rising’deki İngilizcesinden Sonel Temel tarafından latinbilgi.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Posted in Bolivya, Makaleler | Leave a Comment »

John Bellamy Foster: Küresel yedek emek ordusu ve yeni emperyalizm

Posted by lahy 30/11/2011

Monthly Review dergisi editörü John Bellamy Foster, Monthly Review Kasım sayısında kapsamlı bir küreselleşme sürecinden yola çıkarak, kâr maksimizasyonu hedefi doğrultusunda sermayenin ve üretimin uluslararası transferine dair kapsamlı bir değerlendirmede bulundu. Foster; “ucuz emek cenneti” olarak görülen Çin ve benzeri ülkelerdeki yedek emek ordusunun bugünkü halinin sürekli olmayacağını ve uluslararası sermayenin/çokuluslu şirketlerin aşırı sömürü yolu ile sağladığı kârların sonsuza dek süremeyeceğine işaret ediyor:

Son birkaç on yılda, kapitalist ekonomide üretim küreselleşmesi yönünde muazzam değişiklikler olmuştur. Üretimdeki ve hatta önceden küresel Kuzey’de yer almış olan hizmet üretimlerindeki -Kuzey’in önceden var olan üretiminin bir payı ile birlikte- artışın çoğu, bugün, ortaya çıkan bir avuç ekonominin hızlı endüstrileşmesini besleyen küresel Güney’e doğru açılmakta. Bu değişikliği 1974-75 ekonomik krizinden ve neoliberalizmin yükselişinden —ya da Doğu Avrupa ve Çin’in dünya ekonomisine olan uyumunun küresel kapitalist emek gücünde büyük bir artışa sebep olmasıyla 1980’lerde ve sonrasında patlamasından doğduğunu görmek alışılmıştır. Ancak, ele alacağız küresel bir ölçekte üretimin temelleri, 1950’lerde ve 1960’larda atılmıştı ve 1974’te ölen, çokuluslu şirketin başında gelen teorisyeni Stephen Hymer’ın eserinde çoktan anlatılmıştı.

Hymer’a göre, çokuluslu şirketler, belirli bir pazarın ya da sanayinin önemli hisselerini kontrol eden devasa bir şirketin tipik bir firma olduğu tekelci (ya da oligopol) modern sanayi yapısından gelişmiştir. Gelişimlerindeki belli bir noktada ( ve sistemin gelişiminde) bu büyük şirketler, yabancı şubelerin kontrolü ve mülkiyeti yoluyla tekelci çıkarlar arayarak—yerel pazarların ve maddelerin kolay erişimi ile birlikte– zengin ekonomilerde merkezlerini oluşturdular, yurtdışına yayıldılar. Bu tür firmalar, ürünleri için uluslararası işbölümü kurumsal planlaması şeklindeki kendi içlerindeki yapıyı özümsediler. Hymer şöyle gözlemlemiştir: “Çokuluslu şirketler, uluslararası döviz örgütlenmesinin bir yolu olarak, pazar için yedektirler.” Üretimin uluslararası hale getirilmesine ve dünya ekonomisine artarak hükmedecek olan “uluslararası oligopol” sistemi düzenine merhametsizce sebep olmuşlardır. (1)

1975’te ölümünden sonra yayımlanan son yazısı “Uluslararası Politika ve Uluslararası Ekonomi: Radikal Bir Yaklaşım”da, Hymer, muazzam “gizli artık nüfus” konusuna ya da hem gelişmiş ekonomilerin arka bölgelerinde hem de “merdivenin altında çalışmak için sürekli akan artık nüfusu oluşturmak için yıkılabilecek” gelişmemiş ülkelerdeki yedek emek ordusu konusuna odaklanmıştır. Marx’a müteakip, Hymer “sermaye birikimi, bu yüzden, proletaryayı ilerletir” diyerek ısrar etmiştir. Gelişmiş kapitalist ülkelerle birlikte “iç yedek emek ordusu”na ilaveten geniş “dış yedek emek ordusu”, artık nüfusun devamlı hareketini iş gücüne çevirerek ve “böl ve yönet” süreciyle emeği küresel olarak zayıflatarak, çokuluslu sermayenin, üretimi uluslararası hale getirebileceği gerçek maddi temelini kurmuştur. (2)

Bu nedenle, Hymer’ın eserini yakından göz önünde bulundurmak, günümüzde merkezi bir mesele haline gelen Kuzey’den Güney’e “büyük küresel iş yönelimi”nin (3) bunların her birinin bir rol üstlendiği söylenebilmesine karşın uluslararası rekabet, sanayiden kaçış, ekonomik kriz, yeni iletişim teknolojileri -ya da küreselleşme ve finansallaşma gibi genel olaylar bile- kapsamında o kadar da anlaşılmadığı konusunu aydınlatmaya hizmet ediyor. Aslında, bu yönelimin çokuluslu şirketlerin küresel yayılımı ve dünya çapında üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesinden doğan tekelci sermayenin esas olarak uluslararası hale gelmesinin bir sonucu olarak görülmesi gerekir. Ayrıca bu, dünya çapında ücretlerin (varlık ve yokluk ile birlikte) kutuplaşmasının bütün bir sistemine bağlıdır. Bunun temeli de küresel yedek emek ordusundadır.

Dünya ekonomisine artarak hükmeden uluslararası oligopoller, gerçek rekabetten kaçınıyorlar. Bunun yerine fiyat alanında dolap çeviriyorlar. Örneğin Ford, Toyota ve diğer önde gelen otomobil firmaları, son ürünlerinin fiyatında, birbirlerine fiyat kırarak satış yapmaya çalışmıyorlar -çünkü bunu yapmak, bütün bu firmaların kârını düşürecek olan yıkıcı bir fiyat savaşına neden olurdu. Fiyat rekabetiyle -ekonomik teorideki başlıca rekabet türü- çoğu bölüm yasaklandığı için, olgun bir pazarda veya sanayide kalan rekabetin iki ana şekli şunlardır: (1) ana üretim (emek ve hammadde) maliyetinde azalmayı gerektiren düşük maliyet yönetimi için rekabet ve (2) “tekelci rekabet” olarak bilinen, yani, pazarlama veya toplam satış çabasına yöneltilen oligopol rekabet. (4)

Uluslararası üretim açısından, dev şirketlerin kâr paylarını genişletmek için ve tekel derecelerini belirli bir sanayi ile kuvvetlendirmek amacıyla olası en düşük maliyet için gayret etmelerini anlamak önemlidir. Bu, oligopol rekabetin doğasından gelir. Harvard İşletme Okulu’ndan Michael E. Porter, 1980’de Rakip Strateji’de şöyle yazmıştı:

Düşük maliyet yönetimine sahip olmak, sanayisinde, firmanın ortalamanın üstünde kazanç sağlamasına neden olur. Bunun maliyet yönetimi, şirkete rakiplerden gelen rekabete karşı bir savunma sağlar, çünkü daha düşük maliyetler, rakiplerinin rekabet yoluyla kazançlarını yarıştırdıktan sonra hâlâ kâr sağladığı anlamına gelir… Düşük maliyet, girdi maliyeti artışıyla baş edebilmek için daha fazla esneklik sağlayarak güçlü tedarikçilere karşı savunma sağlar. Düşük maliyet yönetimine yön veren faktörler genellikle, ölçek ekonomileri ya da maliyet kârları açısından önemli iştirak zorluklarına da sebep verir. (5)

Bu düşük maliyet yönetimi ve daha yüksek kâr payları arayışı, 1960’larda doğrudan yabancı yatırımların yaygınlaşmasıyla başlayarak, üretimin bir hayli fazla bölümünün “açıkta kalması”na yön vermiştir. Ancak bu, geniş bir düşük ücretli emek yaratmak amacıyla, üçüncü dünya ülkelerinde devasa potansiyel emek havuzlarının başarılı akışını gerektirdi. Son on yıllarda sermayeye uygun küresel emek gücünün genişlemesi esas olarak iki faktör sebebiyle meydana geldi: (1) topraklardan çiftçilerin çıkartılmasıyla kentteki gecekondu nüfusunun genişlemesi sonucunda endüstriyel tarım aracılığıyla küresel az gelişmiş ülkelerin büyük bir kısmının tarıma dayalı emeğinin düşürülmesi/çiftçilikten koparılması; ve (2) önceki “fiilen var olan sosyalist” ülkelerin emek gücünün dünya kapitalist ekonomisiyle birleşmesi. 1980 ve 2007 yılları arasında küresel emek gücü, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, yüzde 63’lük bir artış ile 1.9 milyardan 3.1 milyara ulaştı–gelişmekte olan dünyada bulunan emek gücünün yüzde 73’ü ve tek başına Çin’de ve Hindistan’da yüzde 40’ı ile. (6)

“Gelişmekte olan ülkeler”in (bazı Doğu Avrupa ülkelerini içerse de, burada küresel Güney’den bahsedilmekte) payındaki değişim, dünya sanayi istihdamında, “gelişmiş ülkeler” (küresel Kuzey) ile ilişkili olarak, Tablo 1’de görülebilir. Bu, Güney’in sanayi istihdamı paylaşımının 1980’de yüzde 51’den 2008’de yüzde 73’e kadar büyük ölçüde yükseldiğini gösteriyor. Birleşik Devletler’in toplam ithalatına oranla, gelişmekte olan ülkelerin ithalatı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dörtten daha fazlasına katlamıştır. (7)

Grafik 1. Sanayi İstihdamı Dağılımı, 1980-2008

Notlar: “Sanayi İstihdamı”, madencilik, imalat, kamu hizmetleri (elektrik, gaz ve su tedariki) ve inşaatı içeren geniş bir kategoridir. 2003’ten 2007’ye kadar, imalat ve madencilik, Birleşik Devletler’deki toplam sanayi istihdamın yüzde 58.1’ini bulurken, Çin’de oran, yüzde 75.2 idi. Bu nedenle, en büyük iki ekonomiye dayanarak, geniş “sanayi istihdamı” kategorisi sistemsel olarak, dünya imalat paylaşımının gelişmekte olan ülkelerdeki gelişme kapsamını daha azmış gibi gösterir. Ülkeleri “gelişmekte olan” (Güney) ve “gelişmiş” (Kuzey) olarak sınıflandırmak Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan (UNCTAD) çıkmadır. Örnek, tüm dönemde 83 ülkenin ortalamasını almıştır ve ILO veri kullanılırlığına bağlı ülke-düzey dizisinde kopmalar olmuştur. Örneğin, veri sadece Hindistan için 2000 ve 2005 yıllarında mevcuttu ve bu iki yıl içindeki ani artışları açıklar.

Kaynaklar: ILO, “Key Indicators of the Labour Market (KILM), 6. Basım, Yazılım Paketi (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü, 2009); UNCTAD, “Ülkeler, Ekonomik Gruplamalar”, 28 Haziran 2011’de oluşturulan UNCTAD Online İstatistiki Veritabanı, http://unctadstat.unctad.org (Cenevre: İsviçre 2011)

Bu küresel mega trendlerin sonucu, bugün bir yandan aşağıda, küresel emek sonu gelmeyen düşük ücretlerle ve üretici istihdamın kronik yetersizliğiyle yüzleşirken, tepede yoğunlaşmış şirket kontrolüyle ve kârlarıyla bulduğumuz dünya ekonomisinin tuhaf yapısıdır. Olgun ekonomilerdeki durgunluk ve hasıl olan birikim finansallaşması, Morgan Stanley’den Stephen Roach’un “küresel emek arbitrajı” olarak sözlendirdiği şeyi, yani şirketler ve yatırımcıların büyük geri dönüşleriyle sonuçlanan uluslararası ücret hiyerarşisini sömürmekten gelen ekonomik ödül sistemini yürütmesine yardım ederek, bu eğilimleri pekiştirmiştir. (8)

Buradaki savımız, emperyalist sistemdeki (başka bir yerde tartıştığımız çok uluslu şirketin kendisinin analizi ötesinde) bu değişimleri anlamanın püf noktasının, küresel yedek ordusunun gelişiminde bulunması gerektiğidir—ilk fark edenlerden biri Hymer olan. Küresel kapitalist emek gücünün gelişiminin (mevcut yedek emek ordusu dâhil) üçüncü dünya işçiliğinin konumunu büyük ölçüde değiştirmesinin yanı sıra, ücret düzeylerinin durağan olduğu ya da bu veya başka sebeplerden dolayı düştüğü zengin ekonomilerdeki işçiliğe de bir etkisi olmuştur. Her yerde, çokuluslu şirketler, dünya çapında sermaye ve işçiliğin nispi durumlarını değiştirerek, böl ve yönet politikasını uygulamışlardır.

Anaakım ekonomistler, bu değişimleri analiz etmekte pek yardımcı olmuyor. New York Times köşe yazarı Thomas Friedman tarafından geliştirilen küreselleşmenin Panglossyen (mantıksız derecede iyimser; ç.n.) bakış açısına göre, çoğu geleneksel ekonomistler küresel emeğin gelişimini, Kuzey-Güney iş değişimini ve uluslar arasındaki ekonomik farklılıkların (avantajlar/dezavantajlar) yok olduğu yer olan giderek yükselen “düz dünya”yı açıkça yansıttığı için uluslararası düşük ücret rekabetinin yayılmasını görüyorlar. (10) Geleneksel ekonomist tutumunu temsil eden Paul Krugman’ın belirttiği gibi: “Eğer politika oluşturanlar ve aydınlar, düşük ücret rekabetinin [gelişmiş ülkeler ve küresel ekonomi için] ters etkilerinin vurgulanmasını önemli buluyorlarsa, o zaman, en azından ekonomistler ve iş liderleri için de onlara hatalı olduklarını söylemek eşit derecede önemlidir. Burada Krugman’ın hatalı muhakemesi, ücretlerin daima verimlilik gelişimine göre düzenlendiği varsayımına temellendirilmiştir ve kaçınılmaz sonuç yeni bir dünya ekonomik dengesi olacaktır. (11) Her şey, tüm kapitalist dünyaların en iyisindeki, en iyisi için. Aslında, bu anlamda geleneksel ekonomist kampında endişeler varsa, göreceğimiz gibi, küresel emek arbitrajından gelen büyük kazanımların ne kadar süre korunabileceğine dair kaygılarla ilgili olmak zorunda. (12)

Keskin bir tezatla, küresel emek arbitrajı olayının arkasında, Marx’ın “kapitalist birikimin mutlak genel yasası” geliştirilmesinde yeni bir küresel söylemin yattığını vurgulayan bir yaklaşım geliştirelim. Bu söyleme göre:

Toplumsal refah, işler sermaye ve bunun gelişiminin enerjisi ve kapsamı ne kadar büyük olursa, proletaryanın mutlak hacmi, işçiliğinin verimliliği ve endüstriyel yedek emek ordusu da o kadar büyük olur… Fakat aktif emek ordusuna nispeten bu yedek ordusu ne kadar büyük olursa, sefaleti, işçilik şeklinde uğramak zorunda olduğu işkence miktarına ters oranda olan birleştirilmiş artık nüfusun hacmi o kadar büyük olur. Sonuçta, işçi sınıfının ve endüstriyel yedek ordusunun muhtaçlaştırılmış kısımları ne kadar kapsamlı olursa, resmi muhtaçlaştırma o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır. (13)

Harry Magdoff ve Paul Sweezy’nin 1986’da belirttiği gibi:

Bugünlerde… bu ‘yasa’nın hareket alanı tüm küresel kapitalist sistemdir ve bunun en görkemli dışavurumları, işsizlik oranlarının yüzde 50’ye ulaştığı ve yoksulluk, açlık ve açlıktan ölmenin artarak yerel hale geldiği üçüncü dünya ülkeleridir. Ancak, ileri düzeyde kapitalist milletler hiçbir şekilde bunun işleyişine bağışık değildir: 30 milyondan fazla kadın ve adam, mevcut emeğin yüzde 10’undan fazla, OECD ülkelerinde işsiz; ve en zenginleri olan Birleşik Devletlerin kendisinde, resmen tanımlanan yoksulluk oranları, periyodik ilerleme döneminde bile yükselmekte. (14)

Yirminci yüzyılın sonlarının ve yirmi birinci yüzyılın yeni emperyalizmi, dünya sisteminin en tepesinde, tekel finans sermayesinin hükmü tarafından ve aşağıda ise büyük küresel yedek emek ordusunun ortaya çıkışı tarafından böyle nitelendirilmektedir. Bu geniş kutuplaşmanın sonucu, düşük ücret entegrasyonu, kapitalist üretimde yüksek derecede sömürülen işçiler ile Güney’den çıkarılan, “emperyalist rant”ın bir artışıdır. Bu daha sonra, yedek emek ordusunun büyümesi ve aynı zamanda sömürü düzeyinin artması için bir kaldıraç haline gelir. (15)

Marx ve sermaye birikiminin genel yasası

Sermaye birikiminin genel yasasına hitaben, ilk olarak Marx’ın taraflı yasasına yöneltilen yaygın bir yanlış anlamayı belirtmek önemlidir. Bağlamından koparılan bir ya da en fazla iki pasaja dayanarak, egemen çevre eleştirmenlerinin “fakirleştirme teorisi” ya da “yükselen sefalet doktrini” olarak sözlendirdikleri şeyi Marx’a atfetmek, bu eleştirmenler için alışıldık bir durumdur. (16) Bunun tasviri John Strachey’in 1956’da Çağdaş Kapitalizm adlı kitabında yapılır ki, bunun büyük kısmı bu noktada Marx’a tartışmaya adanmıştır. Strachey, tekrar tekrar Marx’ın, kapitalizm altında artmayacak gerçek ücretleri “tahmin ettiğini”, böylece işçilerin ortalama yaşam standartlarının sabit kalması veya düşmesi gerektiğini, bunu Marx’ın tarafında derin bir hata olarak sunarak münakaşa etmiştir. Ancak, Strachey, bu görüşü geliştiren tüm müteakip eleştirmenlerle birlikte, Kapital’daki (Komünist Manifesto’nun başlarındaki bir cümleyle beraber –Marx’ın ekonomiye dair çalışmalarından biri değil) taraflı bir cümleyi buna sözde kanıt göstermeyi başarmıştır. Bu yüzden, birinci cildin sonundaki “kamulaştıranların kamulaştırılması”ndaki meşhur özet paragrafında Marx (Strachey tarafından alıntılandığı gibi) şöyle yazmıştır: “Bu nedenle, kapitalist kodamanların (ki bunlar bu dönüşen sürecin tüm avantajlarını gasp eder ve tekelleştirirler) sayısında aşamalı bir eksilme olurken, buna karşılık olarak yoksulluk, baskı, köleleştirme, yozlaşma ve sömürüde artış meydana gelmektedir…” (17)

Kaba bir fakirleştirme tezinin güçlükle çınlayan kanıtı! Marx’ın değindiği daha çok, sistemin, tepedeki nispeten daha az sayıda bireysel sermaye tarafından sermayenin giderek artan biçimde tekelleştirilmesi ve buna ilişkin aşağıdaki insanların fakirleşmesi arasında kutuplaşmasıdır. Bu pasaj, gerçek ücretlerle ilgili hiçbir şeyden bahsetmemiştir. Ayrıca, Strachey kasıtlı olarak alıntı yaptığının hemen öncesindeki, Marx’ın sadece zengin ülkelerdeki işçi sınıfıyla alakadar olmadığı, aksine tüm kapitalist dünya ile ve küresel işçi sınıfıyla—ya da onun söylediği gibi “dünya pazar ağındaki tüm insanların karışımı ve bununla birlikte kapitalist rejimin uluslararası karakter gelişimi”- ilgilendiğini belirttiği cümleyi hariç tutmuştur. Aslında, Roman Rosdolsky, “Marx’ın Kapital’ini Yapma”da, “fakirleştirme teorisi”ne “gerçeğin özü”, insan sefaletinde olan mutlak artışa doğru bu tür eğilimlerin iki çevrede bulunduğunu, birincisinin (geçici) krizin tüm zamanlarında, ikincisinin (kalıcı) ise dünyanın sözde gelişmemiş bölgelerinde bulunduğunu yazmıştır. (18)

Fakirleştirmenin kaba bir teorisinden uzak olmakla, Marx’ın genel yasası, sermaye birikiminin nasıl meydana geleceğini açıklamaya yönelik bir teşebbüstü: yani, iş talebindeki büyümenin, kârları sıkıştıracak ve birikimi kesecek olan ücretlerde neden devamlı bir yükselişe yol açmadığı. Dahası, şunu açıklamaya hizmet etmiştir: (1) işsizliğin kapitalist sistemde oynadığı işlevsel rolü; (2) krizin bütün olarak işçi sınıfına bu kadar yıkıcı olmasının nedeni ve (3) nüfusun büyük bir kısmının muhtaçlaştırılmasına yönelik eğilim. Bugün bu, en büyük önemini “küresel emek arbitrajı” hesabında taşır, yani, büyük tekel kazançlarının sermaye kazanımları ya da işçiliğin küresel hareketsizliğinden çıkar sağlama için dünyanın gelişmemiş bölgelerine belli üretim sektörlerini naklederek emperyal rant ve küresel Güney’in birçoğunda asgari (ya da asgarinin altında) ücretin varlığı.

Fredric Jameson’ın son zamanlarda “Kapitali Temsil Etmek”te belirttiği gibi, Marx’ın birikimin genel yasasına yönelik İkinci Dünya Savaşı sonrasının erken döneminde yapılan “alaya” rağmen, “bu…artık bir alay malzemesi değil.” Daha çok, genel yasa “dünya çapında Kapital’in günümüz gerçekliğine” ışık tutuyor. (19)

Marx’ın tezine yakın bir inceleme yapmak bu nedenle önemlidir. Marx, birikimin genel yasasıyla ilgili en çok bilinen yegâne açıklamasında şöyle yazmıştır:

Nispeten sermaye biriktikçe, işçinin durumu, ödemesi yüksek ya da düşük olsun, kötüleşmeli… Birikimin enerjisi ve kapsamıyla denk olarak ilgili artık nüfusu her zaman bağlayan yasa, işçiyi sermayeye, Hephaestus’un Prometheus’u taşa bağlamasından daha kesin olarak perçinler. Bu, servet birikimiyle uyumlu olarak, sefalet birikimini gerekli bir durum haline getirir. Bu nedenle, bir kutuptaki birikim, aynı zamanda karşı kutuptaki sefalet, işçilik, kölelik, cehalet, vahşet ve ahlaki yozlaşmanın birikimidir, yani, sermaye olarak kendi ürününü üreten sınıfın tarafında. (20)

Yedek emek ordusu veya “göreli artık nüfus” ve sermaye birikiminin arasındaki “eşitliğe” dikkat çekerek, Marx, “normal” şartlar altında, birikimin büyümesinin çok sayıda işçinin çıkarılmasıyla sonuçlandığı takdirde engellenmeden ilerleyebileceğini savlıyordu. İşçilerin ortaya çıkan “artıklığı”, birikimi durdurmaya sürükleyecek gerçek ücretlerdeki gereğinden fazla artışa doğru bir eğilimi engeller. O halde “fakirleştirmenin” kaba bir teorisinden çok, birikimin genel yasası, kapitalizmin, işsizlerden oluşan yedek emek ordusunun devamlı nesli aracılığıyla, üstteki göreli zenginlikle aşağıdaki göreli yoksulluk arasında kutuplaşmaya doğal olarak eğilimli olmasına ışık tutmuştur -çalışan işçilerin sömürü oranındaki artış için büyük bir kaldıraç teşkil ederek, ikincide yer alma tehdidi ile.

Marx, genel yasayı ele alışına doğrudan gözlemlemeyle başlamıştır, belirttiğimiz gibi, sermaye birikimi, diğer her şeyin eşit olmasıyla, emek talebini artırmıştır. Bu emek talebinin mevcut işçi tedariki ile ilişki kurmasını ve böylece kârları sıkıştırmak ve ücretleri yükseltmesini önlemek için, çıktının herhangi belirli bir düzeyinde gereksinim duyulan emek miktarını düşürecek karşı bir kuvvetin varlığı lazımdı. Bu esas olarak, doğuran teknoloji ve yeni sermaye girişiyle emek verimliliğindeki artışlarla, emeğin yerinden edilmesiyle elde edildi. (Marx özellikle, esas olarak nüfus artışı tarafından belirlenen emeği öngören klasik “ücretlerin tunç kanunu”nu reddetmişti.) Bu yolda, “üretim araçlarını sürekli kökten biçimde değiştirerek” kapitalist sistem, daha az sıklıkla olmamakla birlikte, aktif emek ordusundakilerle iş için rekabet eden yedek emek ordusunu ya da göreli artık nüfusu çoğaltabilir. Marx, “Durgunluk ve ortalama refah dönemleri esnasında, endüstriyel yedek emek ordusu, aktif emek ordusuna bastırır; hararetli faaliyet ve aşırı üretim dönemleri esnasında ise hak taleplerine gem vurur. Göreli artık nüfus bu nedenle, işe yaradığı emeğin arz talep kanunukarşısında geri plandır. Bu, bu yasanın faaliyet alanını, kapitalin işçileri sömürmeye ve hükmetme becerisine kesinlikle uygun olan sınırlarına hapseder” demiştir. (22)

Eğer birikimin bu önemli kaldıracı korunacaksa, yedek emek ordusunun (eğer artış yoksa) aktif emek ordusuna sürekli bir oranda kalması için devamlı olarak doldurulması gerektiğini söyleyerek devam etmiştir. Generaller, orduları “askere toplayarak” savaşları kazandılarsa, kapitalistler de “işçi ordusunu işten çıkararak” kazanmışlardır. (23)

Marx’ın iyi bilinen sermayeyi yoğunlaştırma ve merkezileştirme analizini, birikimin genel yasası tezinin bir bölümü olarak geliştirdiğini belirtmek önemlidir. Bu yüzden, daha büyük ve daha az sermayeyle ekonomiye hükmedilmesine yönelik eğilim, yedek emek ordusunun büyümesinin olduğu kadar genel yasayla ilgili ayrıntılı tezinin bir parçasıdır. İki süreç birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. (24)

Marx’ın yedek emek ordusunun çeşitli bileşenlerinde meydana gelen analizi karmaşıktı ve onun zamanı için istatistiki olarak ilişkili kategoriler olan kapsamlılık ve sağlamlığı bir arada amaçlıyordu. Bu sadece “tamamen işsiz” olanları değil, aynı zamanda “kısmen çalışan” olanları da kapsıyordu. Bu nedenle, göreli artık nüfus, “bütün şekillerde mevcuttur” diye yazmıştır. Yine de, keskin ekonomik kriz dönemleri dışında, göreli artık nüfusun üç ana şekli vardı: değişken, gizli ve durgun. Bunun en üstünde, yedek emek ordusunun çok daha fazla unsurunu saklayan resmi yoksulluğun sağlam bir ek alanı vardı.

Değişken nüfus, birikimin normal iniş ve çıkışları yüzünden ya da teknolojik işsizlikten kaynaklanan çalışmayan işsizlerden oluşurdu: son zamanlarda çalışmış ama şu anda çalışmayan ve yeni iş arama sürecinde olan insanlar. Burada Marx, sürekli daha genç, daha ucuz işçi arayan sermaye ile, istihdamın yaş yapısını ve işsizliğe olan etkilerini ele almıştır. Çalışma süreci o kadar sömürücüydü ki, işçiler fiziksel olarak hızlıca tükeniyorlardı ve oldukça erken bir yaşta, çalışma hayatları doğru dürüst bitmeden ıskartaya çıkarılıyorlardı. (25)

Gizli yedek emek ordusu, Marx’ın yazdığına göre, kapitalist üretim tarafından ele geçirilir geçirilmez emek talebinin “mutlak bir şekilde düştüğü” tarımda bulunuyordu. Bu nedenle, geçimlik tarımdan kentlerdeki sanayiye işçiliğin “sürekli bir akımı” vardı: “Kentlere olan devamlı hareket, kırsalda, devamlı gizli bir artık nüfusu önceden varsayar ki bunun da kapsamı sadece dağılım kanallarının açık olduğu istisnai zamanlarda görülür. Tarım işçisinin ücretleri bu nedenle minimuma indirgenir ve o her zaman yoksulluğun bataklığında tek ayak üstünde durur.” (26)

Yedek emek ordusunun üçüncü ana şekli olan durgun nüfus, Marx’a göre, “aşırı derecede düzensiz istihdamıyla aktif yedek ordusunun bir parçasını” oluşturmuştur. Bu, bütün yarı zamanlı, serbest (ve bugün informal olarak adlandırılan) işçiliği içerir. Bu kategorideki ücretlerin “işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altına batmakta olduğu” söylenebilir (başka bir deyişle, emek gücünün altına). İşte burada yığının şişmesi büyük çapta sanayi ve tarım tarafından “ ‘fazlalık’ yapılanlarla” sonlanmıştır. Aslında, bu işçiler “[işçi] sınıfında yedek emek ordusunun diğer unsurlarından daha genel bir artışın” “nispeten daha büyük bir parçasını” temsil etmiştir.

Bu durgun yedek ordusunun en büyük kısmı, imalat adına taşeron organlar tarafından uygulanan ve sözde “ucuz işçilik” tarafından hükmedilen, başlıca kadınlar ve çocuklar olmak üzere, “metris”ten oluşan “modern domestik sanayi”de bulunması gerekirdi. Böyle taşeron işçiler, çoğu zaman bir sanayideki fabrika işinden ağır geliyordu. Örneğin, Londonderry’deki bir gömlek fabrikası 1000 işçi alıyordu fakat ayrıca kırsal kesimde buna bağlı 9000 taşeron işçi bulunuyordu. Burada “ekonominin en kanlı yanı” açığa çıkmıştı.

Marx’a göre, fakirlik “ilgili artık nüfusun en düşük tortusunu” oluştururdu ve tüm işçi nüfusunun “varlığın en istikrarsız… durumu”nun en belirgin olduğu yer burasıydı. “Fakirlik, aktif emek ordusunun hastanesi ve endüstriyel yedek ordusunun ölü ağırlığıdır” diye yazmıştır. Asıl “lümpen proletarya” ya da “serseriler, suçlular, fahişeler” vs. ötesinde, yoksulların üç kategorisi vardı. İlki, çalışabilenler ve iş talebinin en çok olduğu zamanda, endüstriyel refahın her döneminde fakirlerin sayısının düşüşünü yansıtanlardı. Bu sadece refah zamanlarında işe alınan yoksul maddeler, aktif emek ordusunun bir uzantısıydı. İkincisi, kapitalist sistemde yayılma dönemlerinde büyük rakamlarla sanayiye çekilen yetimleri ve fakir çocukları içerirdi. Üçüncüsü, “cansız, kaba ve çalışamayacak durumda olanları, özellikle uyum sağlamak için yetisizliklerine, iş bölümünden kaynaklanan bir yetisizlik, dayanamayan insanları; işçinin ortalama yaşam süresinin ötesinde yaşamış insanları ve madenlerin, kimyasal işçilerin, vs. tehlikeli makinelerinin büyümesiyle sayıları artan sanayi kurbanlarını, hırpalanmışları, hastaları, dulları vs.” içine alırdı. Bu tür fakirlik, kapitalizmin kendisinin bir yaradılışıydı “fakat kapital genellikle bu [sosyal maliyetleri] kendi omuzlarından, işçi sınıfına ve önemsiz burjuvaya nakletmeyi çok iyi bilir.”

Küresel yedek ordusunun tüm kapsamı, çok daha fazla işçilerin geçiçi olarak istihdama sürüklendiği ekonomik refah dönemlerinde çok belirgindi. Bu yabancı işçileri içerirdi. Yukarıda bahsedilen yedek ordularının bölümlerine ilaveten, Marx, zirve üretim dönemlerinde İrlandalı işçilerin İngiliz sanayisinin istihdamının içine çekildiğini belirtmiştir—öyle ki İngiliz üretiminin ilgili artık nüfusunun bir bölümünü oluşturmuşlardır. İş döngüsünün zirvesinde aktif emek ordusunun yedek ordusunun büyüklüğüne nispeten geçici azalma, ortalama değerlerinin ve kar sıkıştırmanın üstünde ücretler çekmede etkili olmuştur—fakat Marx tekrar tekrar gerçek ücretlerdeki bu tür artışların karlılıktaki krizin baş nedeni olmadığını ve hiçbir zaman da sistemin kendisine bir tehdit oluşturmadığını göstermiştir.

Bir ekonomik kriz sırasında, aktif emek ordusundaki birçok işçi kendileri, normal yedek ordusunun en üstündeki işsiz sayısını artırma yoluyla, “fazlalık” yapılırlardı. Böyle dönemlerde, ilgili artık nüfusun ağırlığı, ücretleri ortalama değerlerinin aşağısına çekmeye eğilimli olurdu( şöyle ki, tarihi olarak emek değerinin belirlenmesi). Marx’ın kendisinin de söylediği gibi, “Üretimde durgunluk işçi sınıfının bir kısmını aylak eder ve böylece çalışan işçileri ücretlerde düşüşü, hatta ortalamanın altında bir düşüşü, kabul edecekleri konumlara yerleştirir.” Böylece, ekonomik kriz zamanlarında, yedek ordusunu ve aktif emek ordusunu içine alan organik bir bütün olarak işçi sınıfı, açlığa ve hastalığa dayanamayan birçok insanla korkunç konumlara yerleştirilmiştir.

Marx politik ekonomi eleştirisini tamamlayamamış ve sonuç olarak planlanan dünya ticareti üzerine olan cildini asla yazmamıştır. Yine de, birikimin genel yasasını nihayetinde dünya seviyesine uzandığını gördüğü açıktır. Zengin ülkelerde bulunan sermayenin daha ucuz yurtdışı işçiliğinden—ve geniş artık iş havuzlarının varlığı tarafından olası hale getirilen dünyanın gelişmemiş bölümlerinde sömürünün daha yüksek düzeylerinden (ve üretimin kapitalist olmayan biçimleri) çıkar sağlayacağına inanmıştır. 1867’de (Kapital’in ilk cildinin yayımlandığı yıl) Birinci Uluslar arası Lausanne Kongresi’ndeki konuşmasında, şöyle belirtmiştir: “İngiliz işçi sınıfı tarafından sürdürülen bir çalışma gösteriyor ki işçilerine karşı çıkmak için, işverenler ya işçileri yurtdışından getiriyorlar ya da ucuz emeğin olduğu ülkelere imalatı naklediyorlar. Bu ilişkiler durumunda, eğer işçi sınıfı başarı şansıyla mücadelesine devam etmeyi arzuluyorsa, ulusal organizasyonlar uluslar arası olmalıdır.”

Eşit olmayan değişim gerçekliği, Marx’ın sözleriyle, “fakirlerin değişimle kazandığı yerde bile zengin ülkeler fakir olanları sömürür,” hem Ricardo hem de J.S. Mill’de bulunabilecek olan klasik ekonominin temel, bilimsel bir ilkesidir. Bu daha yüksek çıkarlar, fakir ülkelerdeki işçiliğin ucuzluğuna bağlıydı—ki bu az gelişmişliğe ve görünürde sınırsız iş tedarikine atfedilebilir (her ne kadar zorla işçilik olsa da). Mrx şöyle gözlemlemiştir: “Çıkar oranı, gelişimin daha düşük derecesi adına genellikle orada[kolonilerde] daha yüksektir ve işçilik sömürüsü de köle, ırgat vs. kullanımıyla böyledir.” Bütün ticaret ilişkilerinde, zengin olan ülke, “tekel çıkarlar”(ya da sömürge kiraları) etkisinde olanı çıkartmak için bir konumda bulunurdu çünkü “daha fakir olan ülke, aldığından daha fazla nesnelleştirilmiş işçilik verir.” Böylece, kazançların ve kayıpların eşitleştirildiği tek bir ülkeye karşı olduğu için, Marx’a göre bir ulusun diğerini “aldatması” oldukça mümkün ve aslında yaygındı. İlgili artık nüfusun büyümesi, özellikle küresel düzeyde, Marx’ın anlayışına göre, sömürü oranını artrmada o kadar güçlü bir etkiyi temsil ediyordu ki, çıkar oranının düşüşü için bir eğilime karşı ve “ve onu felç edebilecek kısımda” büyük bir “karşı ağırlık” olarak görülebilirdi.

Emperyalizm hakkında Marx’ın yedek ordusunun analizlerine yararlı eklemeler yapan bir klasik Marksist teorisyen de Rosa Luxemburg’tu. Kapital Birikimi’nde, birikimin devam etmesi için, “sermayenin kısıtlama olmaksızın dünya emeği harekete geçirebilme yetisinde olması gerektiğini” tartışmıştır. Luxemburg’a göre, Marx, gereğinden fazla “kapitalist gelişimin yüksek düzeyini içeren İngiliz konumlarından etkilenmiştir.” Tarmda gizli rezerve ithafta bulunmuş olmasına rağmen, yedek ordusunun tanımında üretimin kapitalist olmayan şekillerinden(çiftçilik gibi) artık işçilik çekmeyi ele almamıştır. Ancak, küresel birikim için artık işçiliğin bulunması gereken asıl yer burasıydı. Luxemburg, Marx’ın Kapital’inde genel yasasının tartışmasına müteakip bölümde “sözde ilkel birikimi” ele alışındaki kamulaştırmayı tartışmasının doğru olduğunu kabul etmiştir. Fakat bu tartışma temel olarak “kapitalin başlangıcı” ile ilgiliydi ve çağdaş şekilleriyle ilgili değildi. Bu sebeple, yedek ordusu analizinin, kapitalist olmayan işçiliğin “sosyal rezervuarını” göz önünde bulundurmak için küresel bağlamda uzatılması gerekiyordu.

Küresel emek arbitrajı

Marx, durmadan büyüyen bir pazarın, kapitalist üretim biçiminin “içsel gereksinimi” olduğunu ileri sürmüştür. Bu içsel gereksinim, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında tekelci kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte yeni bir anlam kazanmıştır. Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkışı, bunun ilk olarak dev petrol şirketlerinde ve yirminci yüzyıl başlarında bir avuç başka firmada görülmesi, daha sonrasında ise İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda yaygın bir fenomen haline gelmesi, dünya çapında sermayenin bir noktada toplanması ve merkezileşmesinin ürünüydü; ancak dünya emeğinin ve üretiminin de dönüşümünü eşit ölçüde gerektirdi.

Aslına bakarsak, ekonomistler, özellikle de solda olanlar, büyük firmaların hangi yöntemle dünya üretimini ve çalışma koşullarını yeniden yapılandırdığını anlamaya çalışırken 1970’lerin başında ortaya çıkan “küreselleşme”nin bugünkü konseptine neden olan, dünya ekonomisi üzerindeki artan çokuluslu şirket egemenliğiydi. (36) Bu, 1970’lerin başıyla birlikte gün gibi ortadaydı –sadece Hymer’in kitabında değil, Richard Barnet ve Ronald Müller’in 1974’te yayımlanan ve şunları savundukları etkileyici “Küresel Erim” kitaplarında da öyleydi: “Küresel şirketin ortaya çıkışı, oligopol kapitalizmin küreselleşmesini temsil eder. Bu, dünya ekonomisini, birbirleriyle pazarın geleneksel kurallarına göre rekabet etmeyen birkaç yüz ticari teşebbüsün hemen hemen tam kontrolü altına sokan bir tek noktada toplama ve uluslararasılaştırma sürecinin doruk noktasıydı.” Dahası, emeğin bu işe bulaştırılması da muazzam düzeydeydi. Oligopolistik rekabetin, nasıl şu anda dünya çapında en düşük birim emek maliyetini aramak anlamına geldiğini açıklayan Barnet ve Müller, bunun “az gelişmiş bir ülkede ihracat düzlemi haline gelen ve Avrupalı ve Japon rakipleri gibi ABD şirketleri için de faaliyet gereksinimi halini alan bir ‘seyyar’ mağaza yarattığını” ileri sürmüşlerdir. (37)

Son yarım yüzyıl boyunca bu küresel oligopoller, üretimin bütün kısımlarını zengin/yüksek ücretli ülkelerden yoksul/düşük ücretli ülkelere taşımışlar, küresel düşük maliyet mevzisi arayışıyla, dünya emeğine yönelik böl ve yönet yaklaşımıyla küresel çalışma koşullarını değiştirmişlerdir. eneral Electric, Exxon, Chevron, Ford, General Motors, Proctor and Gamble, IBM, Hewlett Packard, United Technologies, Johnson and Johnson, Alcoa, Kraft ve Coca Cola gibi önde gelen ABD çokuluslu şirketleri, şu anda ABD’de istihdam ettiklerinden daha fazla işçiyi ülke dışında istihdam ediyorlar –hatta taşeronlar vasıtasıyla istihdam ettikleri muazzam sayıda çalışanı bu sayıya katmaksızın böyle. Nike ve Reebok gibi bazı başlıca şirketler, –yurt içinde çalışanları tamamen yönetim, ürün geliştirme, pazarlama ve dağıtım faaliyetleriyle sınırlandırarak- üretim işgücünün yüzde 100’ünü üçüncü dünya ülkelerindeki taşeronlara dayandırıyorlar. (38) Sonuç, gelişmemiş ülkelerin nüfusunun yabancı çokuluslu şirketlerin dikte ettiği koşullarda çalışan büyük kısmının, çoğu kez rizikolu koşullar altında proleterleşmesi olmakta.

Bugün, dünya seviyesinde emeğe iki gerçeklik yön veriyor: biri küresel emek arbitrajı veya emperyal rant sistemi. Diğeri ise aşırı sömürücü dünya sistemini olanaklı kılan devasa bir küresel yedek emek ordusunun mevcudiyeti. “Emek arbitrajı”, The Economist dergisi tarafından çok basit biçimde “ülke dışındaki, özellikle de yoksul ülkelerdeki düşük ücret avantajını kullanmak” şeklinde tanımlanmıştır. Marx’ın dediği gibi, bu, o nedenle bir ülkenin diğerini, yoksul ülkedeki çok daha yüksek emek sömürüsüne bağlı olarak “kazıkladığı” eşitsiz bir değişim sürecidir. (39) Çin’in endüstrileşmiş Pearl Nehri Deltası bölgesindeki üretime dair 2005 yılında yapılan bir çalışma, kimi işçilerin durmaksızın 16 saate kadar çalışmaya zorlandıklarını ve dayağın, işçi disiplininin bir aracı olarak rutin biçimde kullanıldığını ortaya koymuştu. Aşağı yukarı 200 milyon Çinli de yılda 100 binden fazla can alan tehlikeli koşullarda çalıştıklarını söylemişti. (40)

Küresel Güney’de üretimin büyümesinin ardında, büyük oranda böylesi bir aşırı sömürülme yatıyor. (41) Bunun, ortaya çıkan bazı ekonomilerin hızlı ekonomik büyümesinin temeli olduğu gerçeği, sistemin merkezindeki sermaye ve çokuluslu şirketler için olağanüstü devasa rantlar doğurduğu (sağladığı) gerçeğini değiştirmez. Çalışma ekonomisti Charles Whalen’ın yazdığı gibi: “Üretimi dışarıya taşımadaki birincil etken, emek maliyetini düşürme arzusudur… ABD merkezli bir fabrikada saati 21 dolardan çalıştırılan bir işçinin yerine saatte 64 cent alan Çinli bir fabrika işçi koyulabilir. Şu anda üretimi dışarıya taşımanın gerçekleşmesinin başlıca sebebi bunun olabilmesidir.” (42)

Bununla birlikte, küresel emek arbitrajı sisteminin, küresel tedarik zinciri aracılığıyla nasıl meydana geldiği aşırı derecede karmaşık. PC montajcısı DELL, dünya genelindeki çeşitli ülkelerde bulunan 300 farklı tedarikçiden aşağı yukarı 4500 parça satın alıyor. (43) Asya Kalkınma Bankası’nın 2010 yılında iPhone üretimine dair çalışmasında işaret ettiği gibi: “Bugün, imal edilmiş bir ürünün net biçimde küresel pazarın neresinde yapıldığını belirtmek neredeyse imkânsız. İnsanların iPhone’un arkasında California’da Apple tarafından tasarlanmış, Çin’de toplanmıştır ibaresini okuyabilmesini nedeni bu.” iPhoneların arkasındaki her iki açıklama da harfiyen doğru olsa da, her ikisi de gerçek üretimin nerede gerçekleştiği sorusunu yanıtlamaz. Apple, iPhone’u kendisi imal etmez. Aksine, gerçek imalat (yani yazılım ve tasarımı hariç her şey) esasen ABD dışında gerçekleşir. iPhone parçaları ve bileşenlerinin üretimi esasen Japonya, Güney Kore, Almanya ve ABD’de bulunan sekiz şirket (Toshiba, Samsung, Infineon, Broadcom, Numonyx, Murata, Dialog Semiconductor ve Cirrus Logic) tarafından gerçekleştirilmektedir. iPhone’un başlıca parça ve bileşenleri, birleştirilmek ve ABD’ye yollanmak üzere Foxconn’un Çin’in Şenzen kentinde bulunan tesislerine gemiyle gönderilmektedir.

Apple’ın, iPhone üretimindeki muazzam, karmaşık küresel tedarik zinciri, her bileşeni ayırarak, ürünün muazzam yoğunluk ve çok düşük ücretlerle büyük oranda ortaya çıktığı yer olan Çin’de gerçekleşen son birleştirme ile en düşük birim emek maliyetini temine yöneliktir. Foxconn’un Longhu, Şenzen fabrikasında, 300-400 bin arası işçi, aylar boyunca saatlerce durmaksızın hızlı el hareketleri yapmaya zorlanan ve kendini geceleri sürekli seyirirken bulan işçilerle birlikte korkunç koşullar altında yemek yiyor, çalışıyor ve uyuyor. Foxconn işçilerine 2009 yılında Şenzen’deki en düşük aylık ücret verildi, ya da saatlik yaklaşık 83 cent aldılar. (ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu verilerine göre 2008 yılında Çin genelinde imalat sektörü işçilerine saatlik 1.36 dolar verildi)

Nihai ürünün birleştirilmesindeki işçilerin büyük emek girdisine karşın, bu işçilere yapılan düşük ödemeler, yaptıkları işin iPhone’un toplam imalat maliyetinin sadece yüzde 3.6’sı tutması anlamına geliyor. 2009 yılında iPhone’daki toplam kâr marjı yüzde 64’tü. iPhonelar ABD’de birleştirilseydi –Çin’in on misli olan emek maliyetleri, eşit verimlilik ve sabit bileşen maliyetlerini göz önünde bulundurarak- Apple hâlâ geniş bir kâr marjına sahip olacak, ancak oran yüzde 64’ten yüzde 50’ye düşecekti. Gerçekten de Apple, iPhone üretiminden sağladığı kâr marjının yüzde 22’sini Çinli emeğinin çok daha fazla oranda sömürülmesinden elde ediyor. (44)

Çin’deki montajın aksine, ABD’deki montajdaki daha düşük kâr marjlarının hesaba katılmasıyla ABD ile Çin arasındaki ücretlerde on misli bir farkı öngörerek, Asya Kalkınma Bankası tabii ki çok ölçülü bir varsayımı benimsemiştir. ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu’na göre 2008 yılında bütün Çinli imalat işçileri, ABD’deki benzer bir işle karşılaştırıldığında oradaki ücretin sadece yüzde 4’ünü, Avrupa Birliği’ndekinin ise yüzde 3’ünü almaktaydı. (45) Karşılaştırırsak, 2008 yılında Meksika’daki imalat sektörü saat ücreti, ABD’deki seviyenin yüzde 16’sı civarındaydı. (46)

Çokuluslu şirketlerin –genellikle taşeronlar vasıtasıyla çalışan- böl ve yönet eğilimine yol açan Çin’deki düşük ücret “avantajı”na karşın, Asya’nın Kamboçya, Vietnam, Bangladeş gibi bazı bölgeleri hâlâ bazı üretim sektörlerini, hafif endüstriyel tekstil üretimi gibi sektörleri konumlandırmaları için daha düşük saat ücretlerine sahiptir- New York Times’ın Temmuz 2010’da gösterdiği şekilde, Wal-Mart ve Liz Claiborne gibi şirketler için ürünler üreten Hong Kong merkezli bir şirket olan Li&Fung, 2010 yılında Bangladeş’deki üretimini yüzde 20 arttırdı, aynı esnada en büyük tedarikçisi Çin’de yüzde 5 düşüş yaşandı. Bangladeş’deki hazır giyim işçileri ayda yaklaşık 64 dolar kazanırken, Çin’in sahil kesimindeki üretim alanlarında en düşük ücretler 117 ila 147 dolar arasındaydı. (47)

Çokuluslu şirketler için tüm bunların net bir mantığı var. General Electric CEO’su Jeffrey Immelt’in belirttiği gibi, “Çin’in en başarılı stratejisi –Çin’in, küresel emek arbitrajını açık biçimde desteklemesiyle birlikte-, ülkenin deflasyonist gücünü ihraç ederken pazar büyüklüğünden faydalanması”. Bu “deflasyonist güç” tabii ki daha düşük emek bedelleriyle ilgili. O yüzden bu, artık değer oranını yükseltmek (kâr marjlarını genişletmek) için küresel bir stratejiyi temsil eder. (48)

Bugün Marx’ın yedek emek ordusu analizi, doğrudan ya da dolaylı olarak (şirket çevrelerine bile) az gelişmiş ülkelerde düşük ücretli işçilerin aşırı sömürülmesinin ne kadar zaman süreceğinin saptanması için temel teşkil eder. Uluslararası Finans Kurumu Başkan Vekili Jannik Lindbaek, 1997’de “Gelişmekte olan ekonomiler: Düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” başlıklı etkileyici bir makale sunmuştu. Lindbaek, uluslararası ücret farklılığının, zengin ülkelerdeki iplikçilik ve dokumadaki emek maliyetlerinin en düşük ücretlerin verildiği ülkelerin (Pakistan, Madagaskar, Kenya, Endonesya ve Çin) dolar bazında yetmiş katı olması, satın alma gücü paritesi (yerel yaşam maliyetinin hesaba katılmasıyla) bazında ise on katı olması şeklinde çok büyük olduğuna dikkat çekmişti.

Lindbaek, küresel sermayenin bakış açısıyla temel sorunun, aşırı düşük ücretlere ve görünürde sınırsız olan emek arzına bağlı olarak devasa bir üretim platformu olarak ortaya çıkan Çin olduğunu belirtmişti. Bu durumda kilit soru “Çin’in düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” idi ve onun verdiği cevap da “Tarımsal üretim gelişip şehirlerde yeni işler yaratılırken Çin’in muazzam yedek emek ordusu aşama aşama ortadan kalkmış olacak” şeklindeydi. Lindbaek, yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında başlaması beklenen çalışma yaşındaki birey sayısındaki aşağı yönelimin de aralarında bulunduğu çeşitli demografik faktörlere bakarak, Çin’deki reel ücretlerin er ya da geç asgari ücretin üstüne çıkacağına işaret etti. Ama ne zaman? (49)

Anaakım ekonomistlerde, küresel Güney’deki ücretlerin baskı altında tutulmasında artık emeğin rolüne dair analizler, öncelikle W. Arthur Lewis’in 1954’te yayımlanan ünlü “Sınırsız Emek Arzıyla Ekonomik Kalkınma” makalesinden yararlanır. Tezini, Adam Smith ve Marx (aslında öncelikle ikincisine itibar ederek) gibi klasik ekonomistlere dayandıran Lewis, üçüncü dünya ülkelerinde çok geniş, görünürde “sınırsız” olan emek arzıyla birlikte, ücretler durgun ve asgari düzeyde kalırken sermaye birikiminin yüksek oranda meydana gelebileceğini savunmuştur. Bu; çiftçileri, geçici işçileri, küçük esnafı, hizmetlileri (ev içi ve ticari amaçlı), ev kadınlarını ve büyüyen nüfusu içeren çok büyük yedek emek ordusunun varlığına bağlıydı. Bununla birlikte Lewis (bu konudaki orijinal makalesinde), Marx’ın kendisinin yedek emek ordusu kavramını hatalı biçimde teknoloji kaynaklı işsizlik şeklindeki dar sorunla sınırlamıştır –bu temelde, Marx’ın ampirik dayanağının hatalı olduğunu iddia etmiş- Aslında Lewis, Marx’ın yedek emek ordusu analizinin daha geniş bir çerçevesini kendisininki olarak benimsemiştir. Bu nedenle, tarımdaki devasa gizli artık nüfus işaret etmiştir. Aynı zamanda, kapitalist olmayan kesimin çiftçilikten koparılmasının nasıl gerçekleşebileceğine işaret etmek için Marx’ın ilkel birikim kavramına başvurmuştur.

Buna rağmen Lewis, anaakım ekonomistler içerisinde en iyi, eninde sonunda bir dönüm noktası ortaya çıkacağını savunmasıyla tanınmıştır. Belli bir noktada sermaye birikimi, endüstride çalışan işçilerin gerçek ücretlerinde bir artışla sonuçlanacak biçimde (esasen kırsaldan iç göçün azalmasından kaynaklı olarak) artık emek arzını aşacaktır. Onun yazdığı şekliyle, “sınırsız emek”le birikim “süreci” ve bunun sonucu olarak reel ücretlerdeki sabitlik, “sermaye birikimi emek arzıyla aynı düzeye geldiğinde” eninde sonunda noktalanmalıdır. (50)

Bugün, Marx’ın yedek emek ordusu teorisiyle örtüşen ve aslında ondan türeyen –ama (Marx’ın yapmadığı şekilde) kapitalist kalkınmanın pürüzsüz yolunun bir parçası olarak yoksul ülkelerdeki yedek emek ordusunun eninde sonunda sınırını aşacağına dair görüşü iler süren- Lewisçi çerçeve, egemen çevre ekonomistlerinin, küresel emek arbitrajının özellikle de Çin’e bağlı olarak ne kadar sürebileceği tartışmasını ortaya atmalarındaki başlıca dayanaktır. Endişe, şu anda yoksul ülkelerdeki emeğin aşırı sömürüsünden elde edilen dev emperyal rantların hızla ufalacağı mı ya da hatta ortadan kalkacağı mı şeklindedir. Örneğin The Economist dergisi, Çin’deki artan işçi isyanlarıyla birleşen Lewisçi bir dönüm noktasının kısa süre içinde Çin ile yapılan ticaretteki devasa artık kârlara bir son vermesinden endişe duyuyor. Dergi, Çinli işçilerin, en azından şehirdekilerin, şu anda “Taylandlı ve Filipinli emsalleri kadar pahalı olduğundan” yakınıyor. Dergi, “Artık emek, bir olgu değil, bir süreç. Ve bu süreç çoktan hareket halinde olabilir” iddiasında bulunuyor. Demografi, Çinli kırsal emeğin aile arsaları ile istikrarı ve işçilerin giderek artan örgütlülüğü gibi bir sürü faktörün tamamı, emek kısıtlmalarının beklendiğinden daha erken kullanılmaya başlanmasına neden olabilir. The Economist, en azından Çin’in ihracat mallarının fiyatlarının yüzde 12’den fazla düştüğü ve Kuzey’deki sermayenin devasa kazançlar elde ettiği 1997-2005 yılları arasındaki dönemin tekrar edilecek gibi görünmediği fikrini ifade ediyor. Ayrıca Çin’deki ücretler yükselirse ve emperyal rantlar kesintiye uğrarsa çokuluslu şirketler nereye yönelecek? “Vietnam ucuz: ülkenin kişi başına geliri Çin’inkinin üçte birinden az. Fakat işçi havuzu Çin’inki kadar derin değil.” (51)

Ekonomist Minqi Li, Monthly Review’deki yazısında 1980’lerin başından beri Çin’de 150 milyon işçinin kırsal alanlardan ekntsel alanlara göç ettiğine işaret ediyor. Çin bu nedenle, gayri safi yurt içi hasılasındaki ücretlerin payında 1990-2005 yılları arasında yüzde 13’lük bir düşüş (yüzde 50’den yüzde 37’ye) deneyimledi. Şimdi, “hızlı birikimle geçen birçok yılın ardından Çin’in kırsal alanlarındaki ucuz emekten oluşan çok büyük yedek emek ordusu tükenmeye başlıyor.” Li, esas olarak, Çin’in toplam emek gücünün 2012 yılında 970 milyon ile zirve yapacağını, sonrasında 2020 yılında 30 milyon azalacağını, bu düşüşün de başlıca yaş grubu (25-54 yaş arası grup; ç.n.) çalışan nüfus arasında daha hızlı gerçekleşeceğini gösteren demografik analizlere odaklanıyor. Bu durumun, Çin’de işçilerin pazarlık gücünü geliştireceğine ve radikal dönüşüm sorununu arttıran endüstriyel ihtilafı güçlendireceğine inanıyor., Çin’in tarımsal olmayan nüfusu “2020 dolaylarında yüzde 70’lik kritik eşiği” aşarsa böylesi bir endüstriyel ihtilaf kaçınılmaz olarak tırmanacak. (52)

Başkaları ise Çin hususunda küresel emek arbitrajının sona ermekten çok uzak olduğunu düşünüyor. Pekin Üniversitesi’nden bir ekonomist olan Yang Yao, “kırsal bölgelerin hâlâ Çin’in emek gücünün yüzde 45’ini”, makineleşmenin ilerlemesi ile birçoğu endüstri için uygun hale gelecek yüz milyonlarca kişiden oluşan dev bir yedek emek ordusunu barındırdığını savunuyor. Stephen Roach, ABD ücretlerinin yüzde 4’ü olan Çin ücretleriyle birlikte, Çin’in “imalattaki saat ücreti”, Doğu Asya’nın başka herhangi bir yerindekinden (Japonya hariç) yüzde 15 daha az ve Meksika’nın oldukça altındayken, “başlıca sanayi ekonomileriyle arbitraj daraltmakta neredeyse hiçbir oyuğun” olmadığını gözlemlemiştir. (53)

Küresel yedek emek ordusu

Bu konuda daha sağlam bir kavrayış geliştirmek için, küresel yedek emek ordusunun mevcut tarihsel bağlamdaki görünüşüne hem deneysel, hem de kuramsal açıdan bakmak elzemdir –ve sonra da emperyalizmin tam bir Marksist eleştirisini tatbik etmek. Böyle bir kapsamlı eleştiri olmaksızın, üretimdeki küresel yön değiştirme, küresel emek arbitrajı (Küresel emek arbitrajı, Morgan Stanley baş ekonomisti Stephen Roach tarafından ortaya atılmıştır ve uluslararası sermayenin ucuz emek avantajından yararlanabilmek için durmaksızın coğrafya değiştirmesini tanımlar; ç.n.) deendüstrializasyon vb. gibi sorunların analizi, havada asılı kısmi gözlemden ibarettir.

ILO tarafından derlenen küresel işgücü verileri, Marx’ın aktif emek ordusu ve yedek emek ordusu arasındaki başlıca ayrımlarıyla hayli uyumlu. ILO’nun 2011 dünya işgücü görünümüne göre 1.4 milyar kişi yevmiyeli işçi –bunlardan birçoğu korunmasız istihdam edilmiş ve sadece part-time çalışıyorlar. Bunun tersine, 2009’da dünya genelinde işsiz sayılan çalışanların sayısı sadece 218 milyondu. (Kişinin işsiz olarak sınıflandırılması için, son birkaç hafta içinde aktif olarak iş araması gerekiyor). Bu anlamda, işsizler, Marx’ın bahsettiği yedek emek ordusunun “dalgalı” kısmına uygun olarak görülebilir.

Ayrıca bugün 1.7 milyar işçi “korunmasız istihdam” olarak sınıflandırılmış durumda. Bu, çalışan, fakat yevmiyeli işçi olmayanların tümünden oluşan –ya da Marx’ın terminolojisinde aktif emek ordusunun parçası olan- “ekonomik olarak aktif nüfus”tan arta kalan bir kategori. Bu kategori, iki grupta işçiyi içeriyor: “kendi hesabına çalışan işçiler” ve “ailesine katkıda bulunan işçiler”.

“Kendi hesabına çalışan işçiler” tanımı, ILO’ya göre “geçimlik ve girişimci faaliyetlerin” bir bileşimiyle iştigal eden işçileri kapsıyor. Üçüncü dünya ülkelerinde, “kendi hesabına çalışan işçiler”in tarımsal bileşeni, büyük ölçüde geçimlik tarımcılık yapanlardan meydana gelirken, şehirdeki bileşeni öncelikli olarak kayıtdışı sektörde, yani sokak işçilerinin muhtelif çeşitleri olarak çalışan işçilerden oluşuyor. Mike Davis, Planet of The Slums (Gecekondular Gezegeni; ç.n.) kitabında, “Küresel kayıtdışı işçi sınıfının bir milyar kişilik muazzam büyüklüğü, onu dünyadaki en hızlı büyüyen ve en emsalsiz toplumsal sınıf yapıyor” gözleminde bulunmuştu. (54)

Korunmasız istihdamın ikinci kategorisi olan “ailesine katkıda bulunan işçiler” ücretsiz aile işçilerinden oluşur. Örneğin Pakistan’da “1999/2000’den 2005/2006 yıllarına kadar istihdama dahil olan kadın işçilerin üçte ikisinden fazlası ailesine katkıda bulunan işçilerden oluşmuştur”. (55)

“Korunmasız istihdam” böylece, resmi işsizlik kayıtları haricindeki çok geniş eksik istihdam havuzunun büyük bölümünü kapsıyor. Michael Yates, burumu yansıtacak biçimde şöyle yazıyor: “Dünyanın büyük kısmında açık işsizlik bir tercih değil; işsizlik ödeneğinin veya diğer sosyal refah programlarının garantisi yok. İşsizlik ölüm demek, bu nedenle insanlar bu nedenle insanlar koşulların ne kadar ağır olduğuna bakmaksızın iş bulmak zorunda.” (56) Korunmasız istihdam kapsamındaki işçilerin muhtelif unsurları, Marx’ın, yedek emek ordusunun “durgun” ve “görünmez” bölümleri olarak tanımladığı şeye denk düşer.

Buna ek olarak, çalışma çağındaki birçok birey, ekonomik olarak aktif nüfusa dahil olmadığı, dolayısıyla ekonomik olarak aktif olmadığı şeklinde sınıflandırılıyor. Bu, başlıca çalışma çağı olan 25-54 yaş arasında 2011 yılında küresel çapta 538 milyon insanlık bir yekun tutuyor. Bu, -öncelikli olarak zengin ülkelerde- üniversite öğrencilerini, kapitalist ekonominin en dibinde meydana çıkan suç öğelerini (Marx’ın lümpen proletarya olarak adlandırdığı), sistem tarafından ötekileştirilmiş olan yılgın işçiler ve bedensel engelli işçileri ve genel olarak Marx’ın işçi sınıfının dilencileştirilmiş kısmı olarak – çalışma çağındaki bireylerin, neredeyse tamamen emek gücünün dışına atılan “cesareti kırılmış, tüketilmiş” ve bedensel engelli olanlarından oluşan kısmı- adlandırdıklarını kapsayan çok heterojen bir gruplama. Marx, bunun en riskli varoluş durumu olduğunu savunmuştur. Resmi olarak tanımlanan “yılgın işçiler”, muhtemel işçilerin önemli bir kısmıdır. ILO’ya göre, yılgın işçiler Botswana’nın 2006 yılı işsizlik rakamlarına dahil edilseydi, işsizlik oranı yüzde 17.5’ten 31.6 oranına yükselerek neredeyse iki katına çıkacaktı. (57)

Başlıca çalışma çağındaki (25-54 yaş) işsiz, korunmasız istihdam ve ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu alırsak ve bunları birbirine eklersek, 2011 yılında küresel yedek emek ordusunun en büyük boyutu olarak adlandırabileceğimiz şeyi buluruz: 1.4 milyarlık aktif emek ordusu karşısında yaklaşık 2.4 milyar insan. Bu, küresel anlamda, özellikle de yoksul ülkelerde ücretlerin frenlenmesine yarayan yedek emek ordusunun, aktif emek ordusundan yüzde 70 daha fazla olan biçimde en büyük boyutunda bulunmasıdır. Gerçekten de, söz konusu yedek emek ordusunun büyük kısmı, bugün zengin ülkelerde de bunun arttığının görülebilmesine karşın, geri bıraktırılmış ülkelerde konumlanmış durumda. Bunu çeşitli unsurlarının yüzde bazında analizi Grafik-2’de görülebilir.

Grafik-2: Küresel Emek Gücü ve Küresel Yedek Emek Ordusu

Notlar: Grafik, 25 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu hariç tutarak toplam dünya nüfusunu (15 yaş ve üstü) içeriyor.

Kaynaklar: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), “Ekonomik Olarak Aktif Nüfus Tahminleri (5. baskı, 2009’da gözden geçirilmiş)”, LABORSTA Internet (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü); ILO “Küresel İstihdam Eğilimleri”, 2009, 2010 ve 2011 (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü)

Grafik-2’de tarif edilen çok geniş yedek emek ordusu, maksimum genişliğini yakaladığı anlamına geliyor. Şüphesiz ki bazıları, korunmasız istihdamdaki işçilerin, bunlar geleneksel olarak kapitalist olmayan üretime dâhil olmayan –pazarla hiçbir ilişkisi olmayan geçimlik işçileri de kapsayan- köylü üreticiler olduğundan pek çoğunun yedek emek ordusuna ait olmadığını iddia etme eğiliminde olacak. Bu kitlenin bütünüyle kapitalist pazar dışında olduğu tartışılabilir. Ama sistemin kendi bakış açısıyla da bu zor. ILO, bunları kayıtdışı işçilerle birlikte genel olarak “korunmasız istihdam edilmiş” olarak sınıflandırır, bunların ekonomik olarak aktif ve çalışan olduğunu, ancak yevmiyeli işçi olmadıklarını kabul eder. Sermayenin gelişimsel bakış açısından, korunmasız istihdamdakilerin tamamı potansiyel olarak yevmiyeli işçiler –kapitalist kalkınmanın yararına. Köylü üretim ile meşgul işçiler, kapitalist biçime daha derin şekilde çekilecek geleceğin proleterleri olarak görülürler.

Aslında bizim fiilen var olan göreli fazla nüfusu anlamanın bir çabası olarak küresel yedek emek ordusunun maksimum genişliği diye öngördüğümüz rakamlar, bir bakıma düşük tahmin olarak görülebilir. Marx’ın kavrayışında, yedek emek ordusu part-time çalışanları da içerirdi. Ancak veri olmaması sebebiyle, bunları küresel yedek emek ordusu hesabımıza katmamız imkânsızdır. Dahası, ekonomik olarak aktif olmayan nüfusun, yedek emek ordusu içindeki payına dair rakamlar sadece 24-54 yaş arasındaki çalışmayanları içerir, 26-32 ve 55-65 yaş arasındakilerin tümünü hariç tutar. Ama gerçekçi bir bakış açısıyla, çoğu ülkede bu yaşlardakilerin çalışmaya ihtiyaçları ve hakları vardır.

ILO verilerine ilişkin belirsizliklere karşın, kürsel yedek emek ordusunun devasa boyutuna dair hiçbir şüphe olamaz. Samir Amin’in 2003 yılında Mothly Review’de yayımlanan “Dünyada Yoksulluk, Yoksullaştırma ve Sermaye Birikimi” başlıklı makalesindeki analizlerini gözden geçirerek bunun i.inde saklı olan anlamları tamamen anlayabiliriz. Amin, şunu savlar: “Zengin, geniş çaplı aile tarımını da, endüstriyel tarım şirketlerini de kapsayan modern kapitalist tarım, şu anda üçüncü dünya ülkelerindeki köylü üretime yönelik muazzam saldırıyla meşgul.” Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF tarafından ileri sürülen ana kapitalist bakışa göre kırsal (çoğunlukla köylü) üretimin kaderi, zengin ülkelerdeki modern kapitalist tarıma dönüşüme bağlı. Amin’in açıkladığı şekliyle, ideal kapitalist tasarıda “yirmi milyon yeni modern çiftçi” tarafından 3 milyar kırsal işçinin daha yeri alınacak.

Hakim görüşe göre bu işçiler, gelişmiş kapitalist ülkeler modelinde birincil olarak kent merkezlerinde endüstri tarafından içine çekilecek. Ancak Amin ve Hindistanlı ekonomist Prabhat Patnaik’in dikkati çektiği şekliyle İngiltere ve diğer Avrupa ekonomileri, bütün köylü nüfuslarını endüstrinin içine çekmek konusunda kendilerine yeterli değillerdi. Büyük sayılarda fazla nüfusları bundan ziyade Amerika kıtasındaki ülkelere ve muhtelif sömürgelere göç ettiler. İngiltere, 1820-1915 arasında ülkeden dışarıya göç eden inan sayısı 16 milyon iken, 1820 yılında 12 milyon nüfusa sahipti. Bir başka deyişle, İngiltere nüfusundaki artışın yarıdan fazlası, bu dönem boyunca her yıl dışarıya göç etti. Bu dönem boyunca genel olarak Avrupa’dan “yeni dünya”ya göç toplamı 50 milyondu.

Böylesi kitlesel bir göç, ilkel kapitalist güçler için bir imkânken, bugün bu “küresel Güney” için mümkün değil. Dolayısıyla halen sistem tarafından zorla kabul ettirilen köylü nüfusunun azaltılma şekli, -eğer tamamen sonuç verseydi- kitlesel soykırıma işaret ediyor. Amin, bütün küresel Güney’de 50 yıldan beri senelik yüzde 7’lik büyümenin, bu muazzam tarımsal nüfus fazlasının üçte birini dahi içine çekemeyeceğine dikkat çekiyor. Michael Yates şunu ekliyor: “Ekonomik büyümenin hiçbir miktarı, bugün dünyadaki milyarlarca köylüyü, daha iyi çalışma türleri şöyle dursun, geleneksel proletaryanın içine dahi çekmeyecek.”

Bu ülkelerdeki muazzam göreli fazla nüfusun içe çekilmesi sorunu, şehir nüfusuna bakıldığında daha bir görünür hale gelir. Dünya çapında kentsel alanlarda yaşayan, küresel Güney’in devasa şehirlerinde yoğunlaşmış, giderek artan korkunç, gecekondu koşullarında birbiriyle sıkış tıkış biçimde 3 milyardan fazla insan var. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın “Gecekonduların İtirazı”nda açıkladığı gibi: “Şehirler, büyüme refahın odağı olmak yerine vasıfsız, korunmasız ve düşük ücretli kayıtdışı hizmet endüstrisinde ve ticarette çalışan fazlalık nüfusun çöplüğü haline gelmekte.”

Amin’e göre, bunların hepsi kapsamlı bir eşitsiz değişim/emperyalist rant teorisine bağlı. “Dünya ölçeğinde sermaye birikimini yöneten koşullar, eşitsiz gelişimi yeniden üretir. Geri bırakılmış ülkelerin, geri kaldıklarından değil, aşırı sömürüldüklerinden öyle olduklarını açıklığa kavuşturur. Böylesi bir aşırı sömürülme ile ilişkili olan emperyalist rant sistemi, genelleştirilmiş, finansallaştırılmış ve küreselleşmiş oligopollerin sonraki kapitalizminin gelişmesiyle olgunluğa erişir ve evrenselleşir.” (58)

Prabhat Patnaik, “Paranın Değeri” kitabında ve diğer çalışmalarında, yedek emek ordusuna odaklanarak yakından ilişkili bir bakış açısı geliştirmiştir. Küresel Güney’deki yoksullaştırılmış ülkeleri en iyi açıklayan şeyin, devasa yedek emeğin varlığındansa düşük emek verimliliği olduğunu savunan standart ekonomik bakışı sorgulayarak işe başlar. “Hindistan ve Çin gibi hızlı büyüme ve yükselen verimliliği deneyimleyen ekonomilerde bile, yedek emek, tükenmez olma halini korumaya devam eder” görüşünü savunur. Bu böyledir, çünkü ileri teknoloji ürünlerinin üretimine doğru yön değiştirmeyle ilişkili olan verimlilik artışındaki (ve emeğin yer değiştirmesindeki) yüksek oranla birlikte, “emek talebinin büyüme oranı, emek arzının büyüme oranını yeterince aşmaz” –yani yedek emek ordusunu yeterli miktarda azaltmaya ve böylece ücretleri, asgari geçim düzeyinin üzerine çekmeye yeterlidir. Verimlilik dinamiğinin ve bunun, emeğin içe çekilmesini nasıl etkilediğinin bir örneği, Çin’deki en düşük düzeydeki ücretlere karşın Foxconn’un, basit montaj işlemlerindeki işçileri çıkarma stratejisinin bir parçası olarak tesislerinde üç yıl içinde bir milyon robotu üretime katmayı planlaması gerçeğinde gözlemlenebilir. Foxconn şu anda Çin anakarasında, birçoğu iPhone ve iPadleri birleştiren bir milyon işçi istihdam ediyor.

Patnaik’in savı, ikili yedek emek ordusu modelini kullanması vasıtasıyla netleştiriliyor: “prekapitalist-sektör yedek emek ordusu” (Luxemburg’un analizinden ilhamını almış) ve “dahili yedek emek ordusu.” Esas itibariyle, Çin ve Hindistan’da kapitalizm, ihracatını gitgide artan biçimde, emeğin tasfiye edilmesi ve büyüyen bir dahili yedek emek ordusunun yaratılması anlamına gelen yüksek verimlilik ve ileri teknoloji üretimi üzerinde temellendiriyor. Demek ki yüksek büyüme oranlarında bile prekapitalist-sektör yedek emek ordusunu, makineleşmeyle birlikte hızlanan dışarıya doğru akışı içine çekmesi imkânsızdır. (59)

Ekonomik fazlanın gelişmiş kapitalist ülkelere akmasını destekleyen sınırsız büyüklükteki sömürünün doğrudan faydaları bir yana, Asya’daki ve küresel Güney’in diğer kısımlarındaki “besleyici ülkeler”den çokuluslu şirketlerce düşük maliyetli ithal malların sokulması, deflasyonu arttırıcı etkide bulunmakta. Bu durum, paranın değerini, özellikle de baskın para birimi olarak doların değerini, dolayısıyla sermaye sınıfının finansal varlıklarını koruyor. Devasa küresel emek ordusunun varlığı böylece küresel Güney’den başlayarak dünya emekçilerinin gelirlerini deflasyona uğramaya zorluyor, ancak aynı zamanda giderek artan biçimde “emek pazarı esnekliği”ne maruz kalan küresel Kuzey’deki emekçileri de etkiliyor.

Emperyalizmin –Patnaik’in uluslararası finans-kapitalin gelişmesiyle tanımladığı- günümüzdeki safhasında, “gelişmiş ülkelerdeki ücretler yükselemez, bilakis ürünlerini daha rekabet edebilir yapmak için, üçüncü dünyada geçerli olan ücret düzeyleriyle bağlantılı olarak düşüş eğilimi gösterir. Üçüncü dünyada ücret düzeyleri, büyük yedek emek ordusu varlığına bağlı olarak, tarihsel olarak belirlenmiş yaşamı sürdürme gereksinimlerini tatmin etmek için gerekenden yüksek değildir. Bu dünya sömürüsü mantığı, “emek verimliliğinin hakim düzeylerinde gelişmiş ülkelerde ücretlerin düşmesi sırasında, ücretlerin hakim düzeylerinde, üçüncü dünya ülkelerinde emek verimliliği gelişmiş ülkelerde erişilen düzeye doğru yükselir” gerçeği ile daha da ahlaksız hale gelmektedir. Bunun nedeni, faaliyetlerin gelişmiş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine doğru yayılmasına neden olan ücret farklılıklarının varlığını hâlâ sürdürmesi. Bu ikili hareket, dünya çapında sömürü düzeyi yükselirken, toplan dünya üretimindeki ücret paylaşımının azalmakta olduğu anlamına geliyor. (60)

Patnaik’in “kapitalizmin paradoksu” olarak adlandırdığı şeyin izleri, Marx’ın sermaye birikiminin genel yasasında bulunabilir: sistemin eğilimi, görece (hatta mutlak) yoksulluğu büyütürken, serveti tek noktada toplamaktır. Patnaik, şöyle kaydeder:

“Hindistan’da tam da üretimdeki büyüme oranının yüksek olduğu neoliberal reform dönemi sırasında, günde kişi başına 2400 kaloriden az gıdaya erişebilen kırsal nüfusun oranında artış olmuştur (2004 yılında bu rakam yüzde 87’dir). Bu aynı zamanda, basit yeniden üretimi dahi sürdüremeyen yüz binlerce köylünün intihar ettiği dönemdir. İşsizlik oranı yükselmiş, bununla birlikte sermaye birikiminde muazzam bir sıçrama olmuştur; örgütlü sektörlerde bile reel ücret oranı en iyi ihtimalle sabit kalmış, buna karşın emek verimliliğinde çok büyük artış olmuştur. Kısacası, kendi deneyimlerimiz kapitalist düzendeki insanoğlunun geleceğine dair Keynesyen iyimserliği yalanlar.” (61)

Marx’ın yedek emek ordusu tartışmasında, işçi sınıfını en muhtaçlaştırılmış kesimini açıklamak için kullandığı “rizikolu” kavramı, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeniden keşfedilmiştir, üçüncü dünyaya hapsedildiği düşünülen eskiden var olan koşullar, zengin ülkelerde tekrar ortaya çıkıyor. Bu, “prekarya” olarak isimlendirilen bir “yeni sınıf”ın ortaya çıkmasından söz edilmesine neden olmuştur –gerçekte bu, işçi sınıfının muhtaçlaştırılan ve giderek büyüyen kesimi olsa da-. (62)

Zengin ülkelerde gelişen bu prekaryanın dibinde, “misafir işçiler” denilenler vardır. Marx’ın 19. yüzyılda belirttiği gibi, zengin merkezlerdeki sermaye, ülke dışındaki düşük emek ücretinden, ya sermayenin düşük ücretlerin olduğu ülkelere taşınması, ya da düşük ücretli emeğin zengin ülkelere taşınması yoluyla istifade edebiliyor. Bununla birlikte, yoksul ülkelerden gelen göçmen işçi kitleleri, zengin ülkelerde, özellikle de ABD’de ücretlere gem vurulmasına yaramakta; küresel bir bakış açısıyla, Güney’den Kuzey’e göçen işçilere ilişkin en belirgin gerçeklik, küresel Güney’in nüfusu karşısında düşük kalan sayılarıdır.

Sonuçta, göçmenlerin toplam dünya nüfusundaki payı 1960’lardan bu yana kayda değer bir değişim göstermemiştir. ILO’ya göre, “1990’larda gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göçte çok az bir yükselme olmuş ve bu yükselme esasen Orta Amerika ve Karayip ülkelerinden ABD’ye gerçekleşen göçteki artışla açıklanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik yetişkin nüfus göçünün oranı, gelişmekte olan ülkelerdeki yetişkin nüfusunun sadece yüzde 1’i kadardır. Dahası, uluslararası düşük vasıflı emek gücü göçünün gelişmekte olan ülkelerdeki etkisi, genellikle göz ardı edilebilir durumda olduğu için bu göçmenler daha yüksek vasıflı işçiler arasında yoğunlaşmıştır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göç, büyük oranda beyin göçü anlamına gelmektedir. Bu duruma gelmiş olmasından dolayı 1990’larda sınırlanan uluslararası göç, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda, emek gücünün vasıf yoğunluğundaki büyümenin engellenmesine hizmet etmiş, bilhassa gelişmiş ülkelerde katiyen buna neden olmamıştır.” Tüm bunlar, sermaye uluslararası anlamda hareketli iken, emeğin öyle olmadığı konusundaki kilit noktanın açığa kavuşmasını sağlar. (63)

Yeni emperyalizmin dayanağı, küresel Güney emekçilerinin aşırı sömürüsünde ise, bu, emperyalizmin, kendi koşulları da aşağı doğru çekilen küresel Kuzey’in emekçilerinin menfaatine olduğu kesinlikle söylenemeyecek bir safhasıdır –hem çokuluslu şirketlerce başlatılan korkunç küresel ücret rekabeti, hem de daha esasen kapitalist çekirdekteki aşırı birikim, artan durgunluk ve işsizlik. (64)

Gerçekten de, üçlü grubu (ABD, Avrupa ve Japonya) oluşturan zengin ülkelerin hepsi, içeride oluşturdukları ve dışarıdan çektikleri artık sermayenin tamamını özümsemekteki yetersizliklerinden kaynaklanan derinleşen durgunluk koşullarında açmaza sürüklenmiş durumda –zayıflayan yatırım ve istihdamda belirginleşen bir çelişki. Bu ekonomilerin on yıllarca yükselmesine yardımcı olan finansallaşma, şimdi kendi çelişkierince durdurulmakta; necitece itibariyle, finansal şişkinliklerin bir müddet örtbas edilmesini sağladığı üretimin kökleşmiş sorunları şimdi ortaya çıkıyor. Bu, kendisini sadece azalan büyüme oranlarında değil, aynı zamanda yükselen atıl kapasite ve işsizlik seviyelerinde de ortaya koyuyor. Bir küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal ekonomi politikaları çağında, devlet, problemi çözmek için etkin biçimde harekete geçebilme yetisinden yoksun ve giderek artan biçimde toplumun gerisinin zararına, sadece sermayeyi kurtarmaya yönelmekte.

Bu ülkelerin, dünyanın geri kalanından çaldıkları emperyal rant, dünya sisteminin merkezindeki artık özümsenmesi veya aşırı birikim sorunlarını sadece daha kötü hale getiriyor. Baran ve Sweezy, “Tekelci Sermaye” isimli eserlerinde mükemmel biçimde şunu yazmışlardı: “Yabancı yatırım, ülke içinde üretilen artık için bir çıkış noktası olmak şöyle dursun, dış ülkede üretilen artığın, yatırım yapılan ülkeye aktarılmasının en etkili yöntemidir. Bu şartlar altında, yabancı yatırımın artık özümseme sorununu çözmeye yardım etmekten ziyade, bunu ciddileştirdiği tabii ki açıktır.” (65)

Yeni emperyalizm

Gördüğümüz biçimde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana –ve son birkaç on yıldır hızlanan biçimde- tekelci sermayenin uluslararasılaşma periyodunda imalatı görece olarak küresel Güney’e doğru kaydırmasının büyüklüğü konusunda şüphe olamaz. Söz konusu durum sıklıkla 1974 sonrası veya 1989 sonrası fenomeni olarak görülmesine karşın Hymer, Magdoff, Sweezy ve Amin, çokuluslu şirketlerin gelişmesiyle (tekelci sermayenin uluslararasılaşmasıyla) ilişkili sermaye birikimi ve emperyalizmdeki bu geniş hareketin genel parametrelerini daha 1970’lerde yakalamışlardır. Büyük ölçüde, dünya imalat üretiminin çekim merkezinin Güney’e doğru çığır açıcı şekilde kayışının sonucu olarak, bir düzine kadar yeni gelişen ekonomide çeyrek yüzyıl boyunca yüzde 7 ya da daha yüksek oranda olağanüstü büyüme rakamları deneyimlendi.

Bunların en önemlisi tabii ki, sadece dünyanın en kalabalık ülkesi olmayan, aynı zamanda sözde yüzde 9 veya üzerinde rakamlarla en hızlı büyüme oranlarını deneyimleyen Çin’dir. Bir ekonomideki yüzde 7’lik büyüme oranı, her on yılda bir ekonomiyi iki katı büyütür, yüzde 9’luk oran ise sekiz yılda bir. Ancak bu, başlıca ekonomistlerin sık sık öne sürdükleri gibi düz bir süreç değildir. Çin ekonomisi 1978’den bu yana üç kez iki katı büyümeye ulaştı, ancak ücretler, ülke içindeki yüz milyonlarca kişilik yedek emek ordusuna bağlı olarak asgari geçim düzeyinde veya bunun yakınlarında kaldı. Çin, büyüklüğüne ve büyüme oranına bakılarak dünya ekonomik gücü olarak görülebilir, fakat ücretler dünyanın en düşükleri arasında yer kalmaya devam ediyor. Bu arada Hindistan’ın kişi aşına düşen milli geliri Çin’in üçte biridir. Çin’in kırsal nüfusu yüzde 45-50 civarında tahmin edilirken, Hindistan’ınki yüzde 70 civarındadır. (66)

Geleneksel ekonomi teorisyenleri, tüm ülkelerin aynı safhalardan geçtiklerini ve er ya da geç emek-yoğun üretimden sermaye yoğun, bilgi yoğun üretime terfi ettiklerini varsayan bir kuramsal kalkınma teorisine bel bağlarlar. Bu durum, kişi başına düşen milli geliri 5 bin ila 10 bin dolar arasında olan yerlerde ortaya çıktığı varsayılan “orta hale geçiş” denilen sonucu doğurur (Çin’de bugünkü döviz kuruna göre kişi başına düşen milli gelir 3 bin 500 dolar civarındadır). Orta hale geçişteki ülkelerde daha yüksek ücret oranları vardır ve daha fazla değer yaratacak, daha az emek-yoğun ürünlere yönelmedikçe rekabet edememeyle karşı karşıya kalırlar. Çoğu ülke geçişi sağlayamaz ve orta gelir düzeyi, bir gelişimsel tuzak olup çıkar. Bu çerçeveyi temel alan New York Üniversitesi’nden ekonomist Michael Spence, “Bir Sonraki Çakışma” kitabında Çin’in “büyümenin başlıca yardımcısı olan emek-yoğun ihracat sektörünün, rekabet edebilirliğini kaybetmekte olduğunu ve bu gerilemeye ya da ülke içine çekilmesine izin verilmesi gerektiğini ve zira eninde sonunda gerileyeceğini; yerlerini daha fazla sermaye, beşeri sermaye ve bilgi yoğun sektörlerin alacağını” öne sürer. (67)

Bununla birlikte Spence’in geleneksel tezi, sadece tarımda yüz milyonlarca insandan oluşan görünmez yedek emek ordusunun var olduğu günümüz Çin’inin gerçekliğini yok sayar. Kapitalizmde, daha az emek-yoğun bir sisteme doğru ilerlemek, daha yüksek verimlilik oranları ve emeğin yerini teknolojinin alması anlamına gelir, ekonominin giderek daha büyük, yüksek değer elde eden pazarları fethederek montaj sektöründeki yedek emek ordusunu özümsemesini gerektirir. Bu gerçekleşene benzeyen durumlar sadece -yirminci yüzyıl başlarında hızla büyüyen, askerileştirilmiş emperyalist ekonomi olarak ilk ortaya çıkan Japonya bir yana-, dünya ekonomik büyüme sürecinde (bugünün derinleşen durgunluğunda değil) dış ihracat pazarlarını yüksek değer elde edecek üretim için küresel Kuzey’e doğru genişletebilen “Asya Kaplanları”ndadır (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong). Dünya emek gücünün yüzde 40’ı civarına iş bulması gereken Çin ve Hindistan için bunun mümkün olduğunu kanıtlamak muhtemel değil –ve kentsel endüstriyel sektördeki artan sınıfa. Avrupa’nın sömürgeci dönemindekinin aksine, büyük artık emek topluluklarının bir emniyet vanası olarak dışarıya göç etmesi mümkün değil: gidecek hiçbir yerleri yok. Bu arada, Çin’in içsel temelli sermaye birikimini yükseltme kapasitesi, günümüz kapitalist koşullarında aynı düşük ücretlilerden oluşan yedek emek ordusu ve hızla artan eşitsizlik tarafından engellenmiş durumda.

Tüm bunlar, birikim süreci tarafından kolaylıkla özümsenemeyecek –özellikle, ileri teknoloji üretimine, yüksek kâr getiren üretime doğru giderek artan yönelimle birlikte- devasa yedek emek ordusuyla birleşen Çin’in görülmemiş birikim değerlerinin çelişkilerinin, belli bir noktada son haddine varmasının zorunlu olduğunu gösteriyor.

Bu arada, uluslararası tekelci sermaye, Güney’deki gelişimin yönünü kontrol altına almak için teknoloji, iletişim, finans, ordu ve yeryüzünün doğal kaynakları üzerindeki bileşik tekellerini kullanır. (68)

Dünya sisteminin Kuzey ve Güney’i arasındaki çelişkiler şiddetini arttırırken, –her yerde genişleyen sınıfsal farklılıklarla- bunların kendi iç çelişkileri de aynı şekilde şiddetlenir. Küresel Kuzey’deki göreli “deendüstrializasyon”, şimdi büsbütün reddedilebilmek için fazlasıyla net bir eğilimdir. Nitekim, ABD gayri safi yurtiçi hasılasında imalatın payı 1950’lerdeki yüzde 28’lik orandan 2010’lardaki yüzde 12’lik orana düşmüş, buna dünya imalatındaki payındaki çarpıcı düşüş (bir bütün olarak OECD ülkeleriyle birlikte) eşlik etmiştir. (69) Yine de bunun, dünya çapında emek dengesizliği ve aşırı sömürüdeki büyüme şeklindeki endişe verici buzdağının görünen ucu olduğunu kavramak önemli.

Doğrusu, insan, Nike ürünlerini pazarlaması için 1992 yılında Michael Jordan’a 20 milyon dolar –kadınların saati 15 centten günde 11 saat çalıştığı Endonezya’daki dört adet ayakkabı fabrikasındaki toplam ücretlere eşit bir tutar- veren sistemin ahlaki barbarlığını aklından çıkarmamalı. (70) bunun ardında, giderek tekelcileşen çokuluslu şirketlerin uluslararası “kaynak kullanımı” stratejileri yatıyor. Marx’ın “kapitalist birikimin genel yasası”nın işleyiş alanı şimdi tam olarak küresel ve emek her yerde savunma durumunda.

Dünya emekçilerinin karşı karşıya olduğu meydan okumaya Marx’ın 1867’de Lozan Kongresi’nde verdiği yanıt, hâlâ mümkün olan tek yanıt olarak duruyor: “İşçi sınıfı, mücadelesine başarı şansı ile devam etmek istiyorsa, ulusal örgütler uluslararası hale gelmelidir.” Yeni bir Enternasyonal’in zamanıdır. (71)

DİPNOTLAR

1. Stephen Herbert Hymer, The Multinational Corporation (Cambridge: Cambridge University Press, 1979), 41, 75, 183.
2. Hymer, The Multinational Corporation, 81, 86, 161, 262–69.
3. Gary Gereffi, The New Offshoring of Jobs and Global Development, ILO Social Policy Lectures, Jamaica, December 2005 (Geneva: International Institute for Labour Studies, 2006), http://ilo.org, 1; Peter Dicken, Global Shift (New York: Guilford Press, 1998), 26–28.
4. Thorstein Veblen bunu 1920’lerde çoktan anlamıştı. Veblen’in “Absentee Ownership and Business Enterprise in Recent Times” eserine bakınız (New York: Augustus M. Kelley, 1964), 287.
5. See Paul M. Sweezy, Four Lectures on Marxism (New York: Monthly Review Press, 1981), 64–65; Michael E. Porter, Competitive Strategy (New York: The Free Press, 1980), 35–36.
6. Ajit K. Ghose, Nomaan Maji ve Christoph Ernst, The Global Employment Challenge (Geneva: International Labour Organisation, 2008), 9–10. On depeasantization see Farshad Araghi, “The Great Global Enclosure of Our Times,” in Fred Magdoff, John Bellamy Foster ve Frederick H. Buttel, eds., Hungry for Profit (New York: Monthly Review Press, 2000), 145–60.
7. John Smith, Imperialism and the Globalisation of Production (Ph.D. Thesis, University of Sheffield, July 2010), 224.
8. Stephen Roach, “How Global Labor Arbitrage Will Shape the World Economy,” Global Agenda Magazine, 2004, http://ecocritique.free.fr; John Bellamy Foster, Harry Magdoff ve Robert W. McChesney, “The Stagnation of Employment,” Monthly Review, 55, no. 11 (Nisan 2004): 9–11.
9. See John Bellamy Foster, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 1–23.
10. Thomas L. Friedman, The World is Flat (New York: Farrar, Straus ve Giroux, 2005). Friedman yanlış biçimde kendisinin “yassı dünya hipotezi”nin ilk kez Marx tarafından geliştirildiğini iddia ediyor. See 234–37.
11. Paul Krugman, Pop Internationalism (Cambridge, Massachusetts: MIT Press, 1996), 66–67. Ülkeler arasındaki, temel olarak verimlilik endekslerini yansıtan beklenen ücret farklarının saçmalığına dair: Bkz. Marx, Capital, cilt 1, (London: Penguin, 1976), 705.
12. Küresel emek arbitrajının son bulmasına dair korkular için bkz. “Moving Back to America,” The Economist, May 12, 2011, http://economist.com.
13. Karl Marx, Capital, cilt. 1, 798.
14. Harry Magdoff ve Paul M. Sweezy, Stagnation and the Financial Explosion (New York: Monthly Review Press, 1987), 204. 2010 yılı itibariyle OECD ülkelerindeki işsizlik yüzde 38 artarak 48.5 milyon kişiye ulaştı. (“Unemployment, Employment, Labour Force and Population of Working Age [15-64],” OECD.StatExtracts, [OECD, Cenevre, 2011], retrieved September 24, 2011.)
15. “Emperyalist rant” kavramı Samir Amin tarafından The Law of Worldwide Value (New York: Monthly Review Press, 2011) eserinde geliştirilmiştir.
16. Anthony Giddens’in şu eserindeki irdelemesine bakınız: Capitalism and Modern Social Theory (Cambridge: Cambridge University Press, 1971), 55–58. Giddens, kavram hatalarıyla dolu gönülsüz ve kafası karışık bir Marx savunması sunar.
17. John Strachey, Contemporary Capitalism, 101; Marx, Capital, cilt. 1, 929.
18. Roman Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’ (London: Pluto Press, 1977), 307.
19. Fredric Jameson, Representing Capital (New York: Verso, 2011), 71.
20. Marx, Capital, cilt. 1, 799.
21. Marx, Capital, cilt. 1, 764, 772, 781–94; Marx ve Engels, The Communist Manifesto, 7; Paul M. Sweezy, The Theory of Capitalist Development (New York: Monthly Review Press, 1970), 87–92.
22. Marx, Capital, cilt. 1, 792.
23. Karl Marx, “Wage-Labour and Capital,” in Wage-Labour and Capital/Value, Price and Profit (New York: International Publishers, 1935), 45; Sweezy, The Theory of Capitalist Development, 89.
24. Marx, Capital, cilt. 1, 763, 776–81, 929.
25. Marx, Capital, cilt. 1, 794–95; David Harvey, A Companion to Marx’s Capital (London: Verso, 2010), 278, 318.
26. Marx, Capital, cilt. 1, 795–96.
27. Marx, Capital, cilt. 1, 590–99, 793–77.
28. Marx, Capital, cilt. 1, 797–98.
29. Engels, yedek emek ordusu kavramını Marksist teoriye sokması ve işçilerin, yedek emek ordusu ya da göreli artık nüfus durumlarının gösterdiği şeyin, ekonominin bunları faaliyet döngüsünün zirve yaptığı zamanlarda içine çektiği gerçeğini netleştirmesi ile övgüyü hak eder. Bkz. Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England (Chicago: Academy Chicago Publishers, 1984), 117–22, ve Engels on Capital (New York: International Publishers, 1937), 19.
30. Karl Marx, Capital, cilt. 3 (London: Penguin, 1981), Capital, cilt. 2 (London: Penguin, 1978), 486–87 ve Capital, cilt 1, 769–70; Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital—An Anti-Critique ve Nikolai Bukharin, Imperialism and the Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1972), 121.
31. Marx, Capital, cilt. 3, 363.
32. Karl Marx ve Frederick Engels, Collected Works (New York: International Publishers, 1975), 422.
33. Karl Marx, Theories of Surplus Value, (Moscow: Progress Publishers, 1971), part 3, 105–6; Capital, cilt. 3, 344–46; David Ricardo, On the Principles of Political Economy and Taxation (Cambridge: Cambridge University Press, 1951), 135–36; John Stuart Mill, Essays on Some Unsettled Questions in Political Economy (London: Longmans, Green, and Co., 1877), 1–46: Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’, 307–12. 1970’lerde Marksizm içinde meydana gelen eşitsiz değişime dair geniş kapsamlı bir analiz/tartışma. Bkz. Arghiri Emmanuel, Unequal Exchange (New York: Monthly Review Press, 172); Samir Amin, Imperialism and Unequal Development (New York: Monthly Review Press, 1977), 181–252. Bazı Marksist teorisyenler, artık değer düzeyinin çevrede merkezden daha yüksek olduğunu hâlâ reddeder. Bkz. Alex Callinicos, Imperialism and Global Political Economy (London: Polity, 2009), 179–81 ve Joseph Choonara, Unraveling Capitalism (London: Bookmarks Publications, 2009), 34–35. Bunun karşıtı bir görüş için: Bkz. Sweezy, Four Lectures on Marxism, 76–77.
34. Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1951), 361–65.
35. Marx, Capital, cilt 3, 344.
36. “Küreselleşme” terimi ilk olarak 1930’larda türedi. Ancak Oxford İngilizce Sözlük’e göre modern ekonomik anlamında kavramın ilk kullanıldığı makale Fouad Ajami’nin makalesi idi: “Corporate Giants: Some Global Social Costs,” International Studies Quarterly 16 , no. 4 (December 1972): 513. Ajami, terimi, Marx’ın “yoğunlaştırma ve merkezileştirme” kavramlarına göndermede bulunduğu bir paragrafta ortaya koymuştur -ve özellikle Paul Baran ve Paul Sweezy’nin dünya düzeyinde tekelci üretimin büyümesinin bir belirtisi olarak çokuluslu şirketlere işaret ettiği Monopoly Capital (New York: Monthly Review Press, 1966) eserlerinde. Baran ve Sweezy’nin analizlerinin Marksist temellerine dair eleştirel yaklaşanlara karşın, Ajami (şu anda Hoover Enstitüsü ve Dış İlişkiler Konseyi bünyesinde bir anaakım siyaset bilimci) Marx’ın “çokuluslu devlerin egemenliği ve piyasaların küreselleşmesi” dediği şeyi, -uluslararası oligopol eğilimi bakımından- Baran ve Sweezy’nin ortaya attığı kalkınmanın türdeş biçimleri haricinde ortaya çıkan bir şey olarak görmüştür. İronik biçimde, Ajami, makalesinde, Baran ve Sweezy’ye karşıt olarak faydalandığı diğer teorisyenlerin de -Stephen Hymer, Michael Tanzer, Bob Rowthorn ve Herbert Schiller- Marksist ve radikal ekonomi politikçi olduklarını ve ilk ikisinin Monthly Review’de makalesi yayımlanan yazarlar olduğunu fark edememiştir.
37. Richard J. Barnet ve Ronald E. Müller, Global Reach (New York: Simon ve Schuster, 1974), 213–14, 306.
38. Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 5–9.
39. “Moving Back to America.”
40. Dale Wen, China Copes with Globalization (International Forum on Globalization, 2005), http://ifg.org; Martin Hart-Landsberg, “The Chinese Reform Experience,” The Review of Radical Political Economics 43, no. 1 (March 2011): 56–76; Minqi Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 40.
41. “Aşırı sömürülmüş” teriminin Marksist teoride birbiriyle yakından ilişkili, örtüşen iki anlama sahip gibi göründüğü dikkate alınmalıdır: (1) emek gücünün tarihsel olarak belirlenmiş değerinden daha düşük kazanan işçiler; ve (2) öncelikle küresel Güney’de eşitsiz değişime aşırı sömürülmüşlüğe tabi tutulan işçiler. Bununla birlikte Amin’in çerçevesinde, iki anlam birleşmiştir. Bunun nedeni, mevcut ücret oranları ulusal bazda belirlenmişken, emek gücünün değerinin küresel olarak belirlenmiş ve hiyerarşik olarak emperyalizme bağlı biçimde düzenlenmiş olmasıdır. İşçiler, küresel Güney’de bu nedenle genellikle emek gücü değerinden düşük ücretler kazanırlar.Emperyal rantın temeli budur. Bkz. Amin, The Law of Value and Historical Materialism, 11, 84. John Smith ve Andy Higginbottom Marx’ı temel alan benzer bir aşırı sömürü yaklaşımı geliştirmişlerdir. Bkz. John Smith “Imperialism and the Law of Value,” Global Discourse, 2, no. 1 (2011), http://global-discourse.com.
42. Charles J. Whalen, “Sending Jobs Offshore from the United States,” Intervention: A Journal of Economics 2, no. 2 (2005): 35. Quoted in Smith, The Internationalisation of Globalisation, 94.
43. William Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” Economy and Society 37, no. 3 (August 2008): 439; Judith Banister ve George Cook, “China’s Employment and Compensation Costs in Manufacturing Through 2008,” U.S. Bureau of Labor Statistics, Monthly Labor Review (March 2011): 44.
44. Yuqing Xing ve Neal Detert, How the iPhone Widens the United States Trade Deficit with the People’s Republic of China, ADBI Working Paper, Asian Development Bank Institute (December 2010; paper revised May 2011); David Barboza, “After Spate of Suicides, Technology Firm in China Raises Workers’ Salaries,” New York Times, June 2, 2010, http://nytimes.com; Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 17.
45. Banister ve Cook, “China’s Employment and Compensation,” 49.
46. U.S. Bureau of Labor Statistics, “International Comparisons of Hourly Compensation Costs in Manufacturing,” Table I, last updated March 8, 2011, http://bls.gov.
47. Vikas Bajaj, “Bangladesh, With Low Pay, Moves In on China,” New York Times, July 16, 2010, http://nytimes.com.
48. Immelt quoted in Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” 433. Küresel emek arbitrajının Marksizmi temel alan güçlü bir teorik analizi için: Bkz. Smith, Imperialism and the Globalisation of Production.
49. Jannik Lindbaek, “Emerging Economies: How Long Will the Low-Wage Advantage Last?” October 3, 1997, http://actrav.itcilo.org.
50. W. Arthur Lewis, Selected Economic Writings (New York: New York University Press, 1983), 316–17, 321, 348, 387–90.
51. “The Next China,” The Economist, July 29, 2010, http://economist.com.
52. Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” 40–41 ve The Rise of China and the Demise of the Capitalist World Economy (New York: Monthly Review Press, 2008), 87–92.
53. Yang Yao, “No, the Lewisian Turning Point Has Not Yet Arrived,” Economist.com, July 16, 2010, http://economist.com; Stephen Roach, “Chinese Wage Convergence Has a Long Way To Go,” Economist.com, July 18, 2010, http://economist.com.
54. Theo Sparreboom ve Michael P.F. de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” Employment Sector Working Paper, no. 13 (Geneva: ILO, 2008), 7; James Petras ve Henry Veltmeyer, Multinationals on Trial (Burlington, Vermont: Ashgate, 2007), 70; Mike Davis, Planet of Slums (London: Verso, 2006), 178.
55. International Labor Organization, Key Indicators of the Labour Market (Geneva: ILO, 2009), bölüm 3-3; Sparreboom ve de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” 11.
56. Michael Yates, “Work is Hell,” May 21, 2009, http://blog.cheapmotelsandahotplate.org.
57. ILO, Key Indicators, bölüm 1-C ve bölüm 5.
58. Samir Amin, “World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation,” Monthly Review 55, no. 5 (October 2003): 1–9, ve The Law of Worldwide Value, 14, 89, 134; Prabhat Patnaik, “The Myths of Capitalism,” MRzine, July 4, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; United Nations, World Economic and Social Survey (New York: UN, 2004), 3; Yates, “Work is Hell”; Davis, Planet of Slums, 179; United Nations Human Settlements Programme, The Challenge of the Slums (London: Earthscan, 2003), 40, 46.
59. Prabhat Patnaik, The Value of Money (New York: Columbia University Press, 2009), 212–15; “A Perspective on the Growth Process in India and China,” International Development Economics Associates, The IDEAs as Working Paper Series, Paper no. 05/2009, http://networkideas.org, abstract, 4; Lee Chyen Yee ve Clare Jim, “Foxconn to Rely More on Robots; Could Use 1 Million in 3 Years,” Reuters, August 1, 2011, http://reuters.com.
60. Prabhat Patnaik, “Notes on Contemporary Imperialism,” MRzine, December 20, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org; “Capitalism and Imperialism,” MRzine, June 19, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; “Labour Market Flexibility,” MRzine, May 9, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; ve “Contemporary Imperialism and the World’s Labour Reserves,” Social Scientist 35, no. 5/6 (May-June 2007): 13.
61. Prabhat Patnaik, “The Paradox of Capitalism,” MRzine, October 22, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org.
62. For example, Guy Standing, The Precariat: The New Dangerous Class (New York: Bloomsbury Academic, 2011). Küresel yedek emek ordusunun, kapitalist sistemin merkezindeki bugünkü rolüne dair: Bkz. Fred Magdoff ve Harry Magdoff, “Disposable Workers; Today’s Reserve Army of Labor,” Monthly Review 55, no. 11 (April 2004): 18–35.
63. Ghose ve diğerleri, The Global Employment Challenge, 45–49.
64. Gelişmiş kapitalist ülkelerde istihdamı etkileyen bu iki olumsuz unsurla ilişkili olarak: Bkz. Foster, “The Stagnation of Employment.”
65. Baran ve Sweezy, Monopoly Capital, 107–8.
66. Michael Spence, The Next Convergence (New York: Farrar, Straus, ve Giroux, 2011), 19–23, 48, 53–54, 85–86, 107.
67. Spence, The Next Convergence, 100–3, 194–98.
68. Samir Amin, Capitalism in the Age of Globalization (New York: Zed, 1977), 4–5.
69. Louis Uchitelle, “Is Manufacturing Falling Off the Radar?” New York Times, September 11, 2011, http://nytimes.com.
70. Walter LaFeber, Michael Jordan and the New Global Capitalism (New York: W.W. Norton, 1999), 106–7, 14–48.
71. Samir Amin, “The Democratic Fraud and the Universalist Alternative,” Monthly Review 63, no. 5 (October 2011): 44–45, The World We Wish to See (New York: Monthly Review Press, 2008).

http://monthlyreview.org/2011/11/01/the-global-reserve-army-of-labor-and-the-new-imperialism adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar-Doruk Köse

Posted in Makaleler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: